|
ANKARA,
05/10(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 04 Ekim 2004 tarihinde
arasında yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve
yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin (04/10) "Türk
ve Alman Liderler AB'nin Ankara'ya Yeşil Işık Yakacağından Emin"
başlığı altında ve Matt Surman imzasıyla yer verdiği bir haberde,
Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, çoğunluğu Müslümanlardan oluşan
ülkesinin AB'ye kabul edilmesinin "medeniyetler arasında uzlaşmaya"
katkıda bulunacağını söylediği ve AB Komisyonu'nun bu hafta üyelik
müzakerelerine başlanmasını tavsiye edeceğinden emin olduğunu
kaydettiği belirtilmektedir. Almanya'ya gerçekleştirdiği ziyaret
sırasında Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'den liderlik ödülü alan
Erdoğan'ın, Ankara'nın AB'ye tam üyelikten başka hiçbir konuyla bu
kadar çok ilgilenmediğini belirttiği ve Erdoğan'ın ziyaretinin, AB
Komisyonu'nun, AB'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlayıp
başlamaması konusunda tavsiyede bulunacak bir rapor yayınlaması
öncesinde gerçekleştiğine işaret edilen haberde, Erdoğan ve Schröder'in
gazetecilere, AB Komisyonu'nun bu hafta sunacağı rapordan "olumlu" bir
sonuç çıkacağından emin olduklarını söyledikleri belirtilmekte ve
Erdoğan'ın, "Türkiye'nin AB'ye üyeliği medeniyetlerin uzlaşması
anlamına gelecektir." dediği, Schröder'in ise Erdoğan'ı "yılın
Avrupalısı" olarak adlandırdığı kaydedilmektedir. Schröder'in, bölgede
bir istikrar unsuru olarak Türkiye'yi överek, AB Komisyonu'nun bu
hafta üyelik görüşmelerine başlama tavsiyesinde bulunması halinde
Almanya'nın aralık ayında, Türkiye ile üyelik görüşmelerine
başlanmasını oylamaya sunacağını söylediği ifade edilen haberde,
Erdoğan'ın, "Türkiye'nin tam üyeliği 17 Aralık'ta onaylanmayacak. Ancak
bundan ziyade, söz konusu tarihte Türkiye'nin tam üyeliğine giden bir
sürecin başlayacağını vurgulamak isterim." dediği aktarılmaktadır.
ALMANYA BASINI:
Die Welt gazetesinde
(04/10) "Biz Ev Ödevlerimizi Yaptık" başlığı altında ve Dietrich
Alexander imzasıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile yapılan mülakata
yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Çarşamba günü AB
Komisyonu muhtemelen ülkenizle müzakerelerin başlatılmasını önerecek.
Şayet AB devlet ve hükümet başkanları aralık ayında bu tavsiyeye
uymazlarsa ne olacak?
ERDOĞAN: Bir siyasetçi
olarak tahminler üzerine konuşmayı doğru bulmuyorum. Gerçeklere göre
davranmalıyız. Biz ev ödevlerimizi yaptık ve Kopenhag kriterlerini
yerine getirdik. Aslında bundan sonra olacaklar, AB için bir sınav
niteliğinde: Şimdi de biz AB'nin ev ödevlerini yapıp yapmayacağını
görmek istiyoruz.
SORU: Sonucu açık
müzakerelerden de bahsediliyor. Böyle bir öneriyi kabul edecek misiniz?
Yoksa, 2005 yılında başlayacağını varsayarsak, müzakere sürecinin
sonunda kayıtsız şartsız tam üyelik mi olmalı?
ERDOĞAN: Sonucu açık
müzakerelerin ve hatta münferit devletlerde Türkiye'nin AB üyeliğiyle
ilgili referandumların gündeme getirilmesini pek hoş bulmuyorum. Normal
olan yol şudur: Biz Kopenhag Kriterleri'ni yerine getirmek zorundayız,
bunu takiben müzakereler yapılır ve müzakereler sürecinde bizden talep
edilenleri yerine getirdiğimiz takdirde sonunda üye olunur. Şimdiye dek
başka hiçbir AB üye adayı için referandum yapılmadı. Sadece Türkiye
için referandumdan söz edilirse, bu çifte standart, farklı kıstaslar
uygulandığı anlamına gelir. Bu durum, şimdiden AB'ye üye bazı
devletlerin Türkiye'den daha geri oldukları dikkate alındığında, daha
da acı veriyor. Türkiye olayında diğer AB ülkelerinde de referandum
yapılırsa, bu AB'nin kendi yasalarına uymadığı anlamına gelir..."
Der Spiegel dergisi
ve Alman Televizyonu İkinci Kanalı ZDF'de de Başbakan Erdoğan ile
yapılan mülakatlara yer verilmektedir.
Süddeutsche Zeitung'da
(04/10) "Verheugen, Türkiye ile Müzakerelere 'Evet' Diyor" başlığı
altında ve Christian Wernicke-Christiane Schlötzer imzalarıyla
yayımlanan bir yazıda, AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günther
Verheugen'in, Ankara'nın "siyasi kriterleri yeterince yerine
getirdiği" düşüncesinde olduğu ve bu yüzden de "üyelik müzakerelerine
başlanmasını" önereceğini söylediği belirtilerek, gazetenin edindiği
bilgilere göre, AB Komisyonu'nda istişare edilecek ve çarşamba günü de
açıklanacak olan strateji belgesinde bu hususların yer aldığı
vurgulanmaktadır. Yazıda şöyle denilmektedir: "Brüksel'in Türkiye'deki
durumu 'tam olarak incelemeye devam edeceğini' ve hatta örneğin yoğun
insan hakları ihlalleri durumunda müzakereleri keseceğini bildiren
Verheugen, reformların durumuna ilişkin raporunun ise 'olağanüstü
eleştirel' olacağını söyledi. Gazetemizin edindiği bilgilere göre
Verheugen, müzakerelere başlanması için somut bir tarih önermekten
kaçınacak. Buna, aralık ayındaki zirvede devlet ve hükümet
başkanlarının karar vermesini istiyor. Verheugen, AB hükümetlerine,
Ankara ile, Türk işçilerinin özellikle de Alman iş piyasasına akınını
önleyecek bir 'daimi koruyucu koşul' pazarlığı yapmalarını öneriyor.
Strateji belgesinde ayrıca, Türkiye'nin Brüksel'in tarım ve yapısal
fonlarına ilişkin sübvansiyonlarda talep edeceği hakları sınırlayacak
özel kurallar isteniyor."
Bild am Sonntag
gazetesinde (03/10) "Türkiye Raporumuz, Olağanüstü Eleştirel Olacak"
başlığı altında ve Jochen Gaugele imzasıyla AB'nin Genişlemeden Sorumlu
Komiseri Günther Verheugen ile yapılan mülakata yer verilmektedir.
Mülakatta şu ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Sayın Verheugen,
Türkiye Avrupa Birliği'ne katılıma hazır mı?
VERHEUGEN: Hayır. Ancak
bunu kimse de beklemiyor. Konu şu an, Türkiye'nin katılım
müzakerelerinin başlatılması için gerekli siyasi şartları yerine
getirip getirmediğiyle ilgili. Müzakereler -eğer başlatılırsa- çok, çok
uzun sürecek. Türkiye o süre içerisinde kendisini temelden
değiştirecektir.
SORU: Komisyon önümüzdeki
hafta ne tavsiye edecek?
VERHEUGEN: Türkiye'deki
reformların durumuna ilişkin rapor, olağanüstü eleştirel. Birçok
gözlemcinin beklediğinden çok daha eleştirel. Almanya'da da hiç kimse,
raporda bazı şeylerin güzel gösterildiğini ya da gizlendiğini
söyleyemeyecektir. Raporda yazmış olduğumuz şeylerin tamamını
hazmetmek Türkiye için kolay olmayacaktır. (...)
SORU: Katılım müzakereleri
başarısızlıkla sonuçlanabilir mi?
VERHEUGEN: Müzakere
sonucunun, müzakere başında belli olmaması, işin doğasında yatıyor. Bu,
sonucu açık bir süreç. Türkiye'nin katılımı tahminime göre en erken
2015 yılında mümkün olacak. Avrupa'daki siyasi koşulların on yıl
içerisinde nasıl olacağını hiç kimse önceden tahmin edemez. Sonunda,
Avrupa Parlamentosu ve üye ülkelerin parlamentoları karar verecek. Her
parlamento, katılım görüşmelerini her an durdurabilir. Kesinlikle
otomatik bir süreç söz konusu değil. Türkler de bunun bilincindeler.
(...)
SORU: Ankara'yı reddetmenin
ne gibi sonuçları olurdu?
VERHEUGEN: Türkiye
tarafından geri çevrilme olarak algılanabilecek her karar, ülkedeki
reform sürecinin sonu anlamına gelir. Bölgenin tamamı muhtemelen
istikrar kaybına uğrar. Hatta uzun vadede Avrupa'nın güvenliği
tehlikeye girer."
Der Spiegel
dergisinde (04/10) "SPD'den Türkiye Politikasına Eleştiri" başlığı
altında yayımlanan bir yazıda, SPD içinde de, Federal Almanya
Hükümeti'nin Türklerin AB üyeliği konusundaki çizgisiyle ilgili
rahatsızlıkların arttığı belirtilmektedir. Federal Parlamento'daki SPD
grubunun çok sayıda üyesinin, Başbakan Schröder'in Türkiye yanlısı
tutumunun, parti tabanının görüşünü yansıtmadığından yakındığı ve
üyeliğe şüpheyle bakan SPD'lilerin, eleştirilerini 12 Ekim'de SPD'nin
Parlamento grubunda dile getirecekleri, zira bu tarihte Türkiye'nin
üyeliği konusunun gündemde olacağı ifade edilen yazıda, SPD grubunun iç
politika sözcüsü Dieter Wiefelspülz'in, normal partililer arasında
Türkiye'ye karşı "oldukça fazla çekince" bulunduğunu söylediği, Federal
Parlamento Ekonomi Komisyonu Başkanı Rainer Wend'in ise, "Gerçeği
söylemek gerekirse, parti tabanının büyük bir kesimi Türkiye'nin dahil
olmasını istemiyor, hislerimiz buna karşı direniyor." diye konuştuğu
kaydedilmektedir. Doğu Almanya eski Dışişleri Bakanı Marcus Meckel'in
de, hükümet ve SPD'yi, Türkiye meselesinde "tehlike ve sorunları
ertelemekle" suçlayarak, "Ne hükümet ne de parti içinde tartışmalar
şeffaf ve dürüst yapılıyor." dediği belirtilen yazıda, SPD'nin
Parlamento grubu eski Başkanı Hans Ulrich Klose gibi üyeliğe şüpheyle
bakan politikacıların ayrıca, "ırkçı ya da İslam'dan nefret eden biri
olarak köşeye sıkıştırılmaktan korktukları için" hemen hemen hiç
kimsenin sorunlara işaret etmeye cesaret edemediğinden şikayetçi
olduklarına işaret edilmektedir.
Focus dergisinde
(04/10) "Stoiber ile Mülakat" başlığı altında ve Michael Hilbig-Henning
Krumrey imzalarıyla CSU Genel Başkanı Edmund Stoiber ile yapılan
mülakata yer verilmektedir. Mülakatın Türkiye ile ilgili bölümünde şu
ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Avrupa Türkiye'ye
de, AB'ye tam üye olduğu takdirde hem de büyük ölçüde yatırımlar
yapması gerekecek. Bunun altından nasıl kalkabiliriz?
STOIBER: Sorunun aslı tam
da burada yatıyor. Dostumuz ve ortağımız olan Türkiye'nin AB üyeliği
konusunda mesele, ülkenin kaydettiği tartışılmaz ilerlemeler değildir.
Aynı şekilde mesele, Türkiye'nin AB'ye hazır olup olmadığı değil,
Avrupa'nın Türkiye'yi almaya hazır olup olmadığıdır. Bu noktada da
şunu çok açık bir şekilde söylemek istiyorum: Bununla Avrupa'nın alım
kapasitesi aşılır. O zaman AB artık bir siyasi birlik değil, bir
serbest dolaşım bölgesi haline gelir. Mali açıdan da AB bunu
kaldıramaz. Zira gerekli yıllık meblağ 20-30 milyar euro arasında
olacaktır. AB'nin sınırlarının İran, Irak ve Suriye'ye dayanması
gücümüzü aşar. Biz imtiyazlı bir ortaklık istiyoruz, ne eksiğini, ne de
fazlasını."
AVUSTURYA BASINI:
Neue Kronen Zeitung'da
(04/10) "AB'den Öğrenmek" başlığı altında ve Kurt Seinitz imzasıyla
yayımlanan bir yazıda, "Hangi dünyadayız, Türkiye mi AB'ye katılmak
istiyor, yoksa AB mi Türkiye'ye?" diye gürleyen AB'nin Genişlemeden
Sorumlu Komiseri Verheugen'in, Türkiye'yi AB'ye sokmaya çalıştığı
izlenimini unutturmak istediği belirtilmektedir. Verheugen'in,
"Türkiye'nin AB'den öğreneceği çok şey var" dediği belirtilen yazıda,
gerçekten de Türkiye'nin üye olması halinde AB'den 20 bin sayfalık yasa
metnini devralmak zorunda olduğu kaydedilmekte ve "Brüksel ne diyordu?
'AB'den öğrenmek, gelişmeyi öğrenmek demektir'" denilmektedir.
Salzburger Nachrichten
gazetesinde (04/10) "Sınırlı Etkileme" başlığı altında ve Manfred
Perterer imzasıyla yayımlanan bir yorumda, AB'nin bazı kesimlerinde
Türklerden korkulduğu ve anlaşılması güç olan dini ve kültürel
karakterdeki korkuların yanı sıra ülkenin büyüklüğüne ilişkin somut
endişelerin de mevcut olduğu belirtilmektedir. Bunlardan birinin
Türkiye'nin şu an 80 olan ve yakında 100 milyon olacak nüfusuyla pek
yakında AB içinde belirleyici güç olabileceği ve Avrupa'da alınacak
kararların Ankara tarafından yönlendirilebileceği düşüncesinin, bazı
katılım karşıtlarının daha şimdiden uykularını kaçırdığına işaret
edilen yorumda, AB Komisyonu'nun bir raporuna göre bu endişelerin
yersiz olduğu ve AB üyesi olacak bir Türkiye'nin AB mercilerini
etkileme olanağının mevcut olduğu ancak büyük ve küçük ülkeler
arasındaki titizlikle kurulmuş bir denge sisteminin sonucunun hiç de
öyle korkutucu bir boyutta olmadığı ifade edilmektedir. Türkiye'nin tek
başına AB'de hiçbir şey yapacak durumda olmadığı, çoğunluk kararlarını
önleyebilmek için en az üç büyük ülkeyi kendi yanına çekmesi gerektiği
ifade edilen yorumda, Almanların, İngilizlerin, Fransızların ve
İtalyanların geçmişteki oy kullanma eğilimlerini izleyenlerin, bunun ne
kadar güç olduğunu bildikleri vurgulanmakta ve AB Parlamentosu'nun da
katılımdan çok etkilenmeyeceği öne sürülmektedir.
Der Standard
gazetesinde (04/10) "Ayyıldız Gölgesinde Riyakarlık" başlığı altında ve
ÖVP'nin Avrupa Parlamenteri ve Avrupa Parlamentosu'ndaki Hıristiyan
Demokrat Parti EVP Grubu'nun Başkan Yardımcısı olan Othmar Karas
imzasıyla yayımlanan bir yorumda şöyle denilmektedir: "Türkiye ile AB
arasındaki ilişkiler konusunda Avrupa'da yaygın olan yarım gerçekler
ve riyakarlık dayanılır gibi değil, halkın dürüst bir enformasyon
politikası talebi gözönünde bulundurulacak olursa, sorumsuzca bile
denebilir. Bağlayıcı yasal hükümler bazında yadsınması mümkün olmayan
veriler gün gibi ortada. AB bir yasalar ve değerler birliği. Böylelikle
hem politikaya hem de medyaya, Avrupa halkını kasıtlı sözde
enformasyonlar ve popülist beyanlarla bilinçli olarak şaşkına çevirmek
yerine, beraberce kararlaştırılan yasaları yalnız eylemlerin değil
konuşmaların da temeli haline getirme görevi düşüyor... 1999'da AB
devlet ve hükümet başkanları oy birliğiyle Türkiye'nin AB'ye aday ülke
olmasına karar verdi. Böylece Türkiye'nin prensipte AB üyesi olup
olamayacağı sorusuna beş yıl önce evet cevabı verilmiş oldu... AB
devlet ve hükümet başkanları böyle bir kararı oy birliğiyle alıyorlar
ve bunun için AB'ye üye bütün ülkelerde, Avrupa Parlamentosu'nda ve
söz konusu ülkede anayasal bir çoğunluk gerekiyor. Şu sıralar AB'ye
üye dört ülke var: Bulgaristan, Romanya, Türkiye ve Hırvatistan. Ama ne
AB ne de Türkiye gerekli giriş kriterlerini yerine getiriyor. AB üyesi
ülkelerde Türkiye'nin katılımı konusunda yeterli demokratik çoğunluk
yok. Ama dürüst olmak gerekirse, ne 6 Ekim'de, ne de 17 Aralık
2004'teki AB zirvesinde söz konusu olan bu. Söz konusu olan yalnızca
müzakerelere başlama kararı. Buna ne AB Komisyonu ne de AB
Parlamentosu, AB devlet ve hükümet başkanları oy birliğiyle karar
verecek..."
FRANSA BASINI:
AFP'nin (04/10)
"Schröder, Türkiye'ye, AB için Açık ve Net Destek Verdi" başlığı
altında yer verdiği bir haberde, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'in
yaptığı açıklamada, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olması için
müzakerelerin başlatılmasına açık ve net destek teminatı verdiği ve
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı "büyük reformcu" olarak nitelediği
belirtilmektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da hazır bulunduğu
bir törende konuşan Schröder'in, "Almanya Hükümeti'nin tavrı açık ve
nettir." dediği belirtilen haberde, "Komisyon, üyelik şartlarının
yerine getirildiğini tespit ederse, Almanya (Türkiye'nin AB'ye)
üyeliğini açık ve net bir şekilde destekleyecektir." vurgulamasında
bulunan Almanya Başbakanı'nın, "Ben şahsen olumlu bir rapor beklentisi
içindeyim." diye ilave ettiği kaydedilmektedir. Erdoğan'ın,
Başbakanlıkta Gerhard Schroeder ile yaptığı görüşme sonunda,
Türkiye'deki reformların öneminin altını çizerek, "70 milyon nüfuslu
bu ülkede zihniyette bir değişiklik olmaması önemlidir." dediği ve
"Reformları gerçekleştirecek siyasi iradeye sahibiz." mesajını verdiği
ifade edilen haberde, Erdoğan'ın, Türk ve Alman işadamları ile yaptığı
görüşmede, ülkesinin AB'ye üyelik görüşmelerinin 2019'a kadar
sürebileceğini belirterek, "Türkiye'nin önümüzdeki 10 veya ancak 15
sene içinde AB'ye üye olacağı şu anda öngörülemez." dediği
aktarılmaktadır.
AFP'nin (04/10)
"Barroso, Türkiye'nin AB'ye Üye Olması Konusunun Ciddi Bir Şekilde Ele
Alınması Taraftarı" başlığı altında yer verdiği bir haberde, AB
Komisyonu'nun gelecekteki Başkanı Jose Manuel Barroso'nun, Lizbon'da
yaptığı açıklamada, Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusunun ciddi bir
şekilde tartışma konusu olmasından ve referandum yapılmasından yana
olduğunu belirttiği ifade edilmektedir. Portekiz Cumhurbaşkanı Jorge
Sampaio ile yaptığı görüşmenin ardından Barroso'nun, "Avrupa'nın
yapılanması sürecinin bazı aşamalarında bazı ülkeler referandum
düzenlemeye karar verirlerse onları tebrik ederim. Demokrasi böyle
işler. Doğru kararlar vermeden önce çoğunluğun onayı alınmalıdır.
Türkiye konusu çok ciddidir. Bu sebeple Türkiye'nin AB'ye girmesi
kararının diğer Avrupa ülkeleri tarafından da desteklenmesi
gerekmektedir. Avrupalıların iradesine karşı bir karar alınabileceğini
düşünmek hata olur." şeklinde konuştuğu belirtilen haberde,
Türkiye'nin AB'ye üye olması taraftarı olduğunu her fırsatta ifade
eden Barroso'nun, Türkiye konusundaki referandum ile Anayasa
konusundaki referandumun ayrı tutulması gerektiğini ifade ettiği
kaydedilmektedir. Aynı habere AP de yer vermektedir.
AFP'nin (04/10)
"Brüksel Türkiye ile Üyelik Müzakerelerinin Başlamasından Yana" başlığı
altında yer verdiği bir haberde, Avrupa Komiseri Finlandiyalı Olli
Rehn'in, Avrupa Komisyonu'nun çarşamba günü yayımlayacağı raporda
Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanmasını tavsiye edeceğini
açıkladığı ve Ankara yönetiminin yerine getirme sözü verdiği demokratik
kriterleri kontrol etmek için bir "mekanizmaya" ihtiyaç olduğunun
altını çizdiği belirtilmektedir. Avrupa Parlamentosu'nda yaptığı
konuşmada Rehn'in, "Komisyonun müzakerelere başlama kararı alacağını
düşünüyorum ancak bu sefer insan hakları, azınlık hakları ve demokrasi
alanlarında Türkiye'nin kaydettiği ilerlemeleri daha detaylı inceleyen
bir kontrol mekanizması oluşturmalıyız." dediği aktarılan haberde,
Rehn'in, bu açıklamasıyla, 6 Ekim'de, Türkiye konusunda nasıl bir karar
verileceğini açıkça ifade eden ilk Komisyon üyesi olduğuna işaret
edilmektedir. Avrupa Komisyonu'nun Türkiye ile ilgili alacağı kararın
kolay olmayacağını belirterek, bu konunun Avrupa kamuoyunda bölünmeler
yaşanmasına neden olduğunu da belirtilen Rehn'in, Türkiye'nin Birliğe
üye olmadan önce, diğer ülkeler gibi, insan hakları ve özgürlüklerine
ve kadın haklarına saygı konularında Kopenhag Kriterleri'ni yerine
getirmesi gerektiğini ifade ettiği kaydedilen haberde, gelecekteki
AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri'nin, Ankara yönetimi ve diğer
müzakerelere başlanan ülke yönetimlerinin sadece yaptıkları reformlara
değil, aynı zamanda bu reformları uygulayışlarına da dikkat edilmesi
gerektiğini ifade ederek "Bu, yeni bir kriter anlamına gelmemeli. Bu
konuda dikkatli olalım ancak reformların uygulanışlarını daha yakından
takip etmeliyiz. Bizim için önemli olan reformların sayısı değil
sonucudur." dediği belirtilmektedir.
İNGİLTERE BASINI:
Financial Times
gazetesinde (04/10) "Türkiye Gerçeklerle Yüzleşmeye Hazırlanıyor"
başlığı altında ve Daniel Dombey imzasıyla yayımlanan bir haberde,
Avrupa Birliği'nin 40 yıldır Türkiye'ye daha yakın ilişkiler vaat
ettiği ve artık gerçeklerle yüzleşme anının, AB'nin Ankara'nın üyeliği
konusunda ne kadar ciddi olduğunu gösterecek olan işte o anın
geldiğine işaret edilmektedir. Avrupa Komisyonu'nun 30 üyesinin üst
düzey yetkililerinin, Brüksel'in, Ankara'yla müzakerelerin başlatılması
konusunda ne demesi gerektiğini belirlemeye çalışacakları ve konunun
çok önemli olduğu belirtilen haberde, bu hafta için hazırlanan bir
"etki değerlendirme" raporunda denildiği gibi, Türkiye'nin üyeliğinin,
laik bir Müslüman ülke kimliği şöyle dursun, "nüfusu, büyüklüğü,
coğrafi konumu, ekonomik, güvenlik ve askeri potansiyelinin toplam
etkisi nedeniyle" AB'nin daha önceki bütün genişlemelerinden farklı
olacağı ifade edilmektedir. Avrupa Komisyonu üyelerinin üzerinde
anlaşarak çarşamba günü yayımlayacakları tavsiyelerin, AB liderlerinin
aralık ayında alacakları nihai karar öncesindeki tartışmalara
damgasını vuracağı ve konunun özünün, "Türkiye katılmalı mı,
katılmamalı mı noktasında değil, üyelik yolu ne derece kolay olmalı ve
sürecin durdurulması mümkün mü" sorularında düğümlendiği ifade edilen
haberde, 1999'dan bu yana AB'nin resmi politikasının, Türkiye'nin
sonunda AB üyesi olması şeklinde olduğu kaydedilmektedir. Türkiye'nin
katılımından belki de en fazla endişe duyan Avusturya ve Kıbrıs'ın da
başka yerlerden destek almadıkları sürece aralık zirvesine , kadar
herhangi bir kararı veto etmek istemedikleri, İngiltere, Almanya ve
Fransa'nın tam tersine, müzakerelerin başlaması için baskı yaparken,
diğer üye ülkelerin birçoğunun da Komisyon'un tavsiyesine uyacaklarını
bildirdikleri belirtilen haberde, gözlemcilerin çoğunun, Türkiye'nin
müzakerelerin başlaması için gerekli kriterlere henüz tamamen
uymadığında birleştikleri, kuşkucuların da zaten bu yüzden ek koşullar
getirilmesi için baskı yaptıkları ifade edilmektedir. Türkiye'nin AB
yolundaki yürüyüşünün, reformların sürdürülmemesi durumunda
ertelenebileceği ve AB Komisyonu'nun bazı diğer üyeleri daha katı
kurallar konulmasını istediklerine dikkat çekilen haberde, yeni koşul
getirilmesinin ise Ankara'da "hayır" olarak yorumlanacağı ve Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan'ın konumunu zayıflatabileceği ileri sürülmektedir.
Reuter'in (04/10)
"Türkiye AB Ödevini Yaptığını Söylüyor...Ufukta Yeşil Işık Görünüyor"
başlığı altında ve Nick Antonovics imzasıyla yer verdiği bir haberde,
AB Komisyonu'nun Ankara'ya yeşil ışık yakacak ilerleme raporunu
sunmasından üç gün önce, Türkiye'nin yaptığı bir açıklamada, Avrupa
Birliği'yle üyelik müzakerelerine başlayabilmek için bütün siyasi
kriterleri yerine getirdiğini kaydettiği belirtilmektedir. Başbakanı
Recep Tayyip Erdoğan'ın, kültürel olarak çok farklı olan bir ülkenin
üyelik olasılığı konusundaki endişeleri körükleyen -özellikle Fransa ve
Almanya'da- Avrupalı politikacıları "popülistlikle" suçlayarak üstü
kapalı bir şekilde eleştirdiği ifade edilen haberde, Erdoğan'ın,
Almanya'nın N-TV kanalına verdiği bir röportajda, "Her kim Türkiye'nin
AB'ye tam üye olamayacağını sorguluyorsa, prosedüre saygı duymuyor
demektir. Biz ödevimizi yaptık. Şimdi ise bize bu ödevi verenlerin
üzerlerine düşeni yerine getirmelerinin sırası gelmiştir" şeklinde
ifadelere yer verdiği kaydedilmektedir.
Reuter'in (04/10)
"AB Raporu Öncesinde Türkiye Pazarları Kıbrıs Mallarına Açıldı" başlığı
altında yer verdiği bir haberde, Türkiye'nin, AB'ye üyelik başvurusunun
Kıbrıs tarafından veto edilmesi olasılığına karşı bir önlem olduğu
açık bir hamleyle pazarlarını Kıbrıs mallarına açtığı belirtilmektedir.
Ankara'nın AB üyeliğine hazır olup olmadığına dair değerlendirmelerin
yer alacağı bir raporun yayımlanmasına günler kala, yapılan bir yazılı
açıklamayla Türkiye'nin, AB ile yaptığı 1996 tarihli Gümrük Birliği
Anlaşması'nın kapsamına, aralarında, meşruiyetini tanımadığı Kıbrıs'ın
da bulunduğu ülkeleri de alacağını bildirdiği kaydedilen haberde,
Kıbrıs'ın, Lefkoşa'nın Gümrük Birliği kapsamına alınmasında bir gecikme
daha yaşanması halinde bunu Türkiye'nin üyelik başvurusunu veto etmesi
için bir gerekçe olarak kullanabileceği öne sürülmekte ve Türkiye'nin
bu adımının esasında, Kıbrıs için siyasi bir önem taşıdığı, ancak
Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın, Kıbrıslı Rumların adayı ele
geçirmesinden korkan sağcı çevreleri rahatsız etmesi muhtemel hamleyi,
siyasi önemde bir adım olarak görmediklerini belirten açıklamasında,
"Bu, Gümrük Birliği çerçevesinde karşılıklı yasal yükümlülüklerimiz
kadar AB ile ilişkilerimizden de kaynaklanan idari bir karardır."
denildiği ifade edilmektedir.
YUNANİSTAN BASINI:
Kosmos tu Ependiti
gazetesinde (02/10) "6 Ekim Tarihi AB-Türkiye İlişkileri için Dönüm
Noktası" başlığı altında ve Hristina Pulidu imzasıyla yayımlanan bir
yorumda, Türklerin Avrupa'nın geleneksel tarihine göre, barbarlar ve
Hunlar ile bir sayılan, Altaylar'dan ve Asya'nın derinliklerinden gelen
bu garip ırkın, şimdi Avrupa'nın kapısını çaldığı ve AB'nin, bazı
mensuplarının ihtiyatları ve kuşkularına rağmen, 40 yıllık ilişkilerden
sonra Türkiye'ye kapısını yarıya kadar açacağı belirtilmektedir. Bu
gelişmenin Türk Hükümeti için etkileyici bir başarı oluşturduğu,
üstelik müzakerelerin bu dönemde "kilitlenmesinin" başarıyı daha da
önemli kıldığı, çünkü AB Komisyonu'nda bu dönemde var olan olumlu
dengelerin 1 Kasım'da daha olumsuz bir şekilde biçimleneceği öne
sürülen yorumda, Türkiye'nin temel müttefiklerinin (Schröder, Blair ve
Berlusconi) yeniden seçilmeyebilecekleri, bununla birlikte de Avrupa
Anayasası'nın onaylanması ve yeni ekonomik çerçevenin biçimlenmesiyle
ilgili müzakerelerin AB-Türkiye ilişkilerinin gidişatını uzak geleceğe
doğru uzaklaştıracağına işaret edilmektedir. Yorumda, AB Komisyonu'nun
6 Ekim'de Kopenhag Kriterleri'ne uyum sağlamak yönündeki Türk
çabalarını değerlendirecek olan bir raporun, Türkiye'nin AB yönelimine
ilişkin "stratejik" nitelikli ikinci, ayrıca da Türkiye'nin AB
üyeliğinin etkilerini ortaya koyan üçüncü bir rapor açıklayacağı
kaydedilmektedir.
Elefteros Tipos
gazetesinde (03/10) "Prof. Panayotis Kanelopulos: Türkiye'nin AB
Üyeliği Herkes için Zarardır" başlığı altında ve Y.
Papathanasopulos-Nikos Karakostas imzalarıyla Pire Üniversitesinde AB
hukuku profesörü ve aynı zamanda Dışişleri Bakanlığı'nın uzman heyeti
üyesi olan Panayotis Kanelopulos ile yapılan mülakata yer
verilmektedir. "Siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan Avrupa ülkeleriyle
arasında büyük farklar olan Türkiye'nin AB üyesi olması ne Türkiye ne
de Avrupa'nın çıkarınadır." diyen Pire Üniversitesi'nde AB hukuku
profesörü Panayotis Kanelopulos'un ile yapılan mülakatta şu ifadeler
yer almaktadır:
"SORU: AB'nin Genişlemeden
sorumlu üyesi Günter Verheugen'in Ankara'ya yaptığı ziyaret sonrasında,
Erdoğan hükümetinin üyelik müzakerelerinin başlaması yolunda sarf
ettiği çabalar hakkında görüşünüz nedir?
KANELOPULOS: AB yasaları
uyarınca, aralık ayında AB dönem başkanı Hollanda başkanlığında AB
Zirvesi yapılacaktır. Zirvede gündeme gelecek önemli konulardan biri de
Türkiye'nin gelecekte AB üyesi olması amacıyla, AB ile Türkiye arasında
üyelik müzakerelerinin ne zaman başlayacağıdır. Müzakerelerin ne kadar
süreceği bilinmiyor... Belki 5, belki 10, belki de 15 yıl. Bu süreç
içinde AB yetkilileri, Türkiye'nin ekonomisi ile devlet sektöründe
derinlemesine araştırmalar yaparak, AB yasaları uyarınca Türkiye'nin AB
üyesi olması halinde, AB müktesebatı temelinde hareket edecek duruma
gelmesi için ne gibi önlemlerin alınması gerektiğini tespit etmeye
çalışacaklar...
SORU: Türkiye'nin AB
üyeliğine karşı olan ve de Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen
çevrelerin var olduğu görülüyor. Her iki tarafın görüşlerini siz nasıl
buluyorsunuz?
KANELOPULOS: Türkiye'nin AB
üyesi olma hakkına sahip olduğu ya da Türkiye'nin AB üyesi olmasının
zorunlu olduğu konusunda bir çok çelişkili görüşler ileri sürülüyor.
Özellikle, ABD ve İngiltere, Türkiye'nin AB üyeliğinin zorunluluğu
olduğu görüşündeler. Bu iki ülke, AB'nin 'bir Hıristiyan kulübü'
olmadığının görülmesi amacıyla, Türkiye'nin AB üyesi olması
gerektiğini, Türkiye'nin AB üyesi olmasıyla köktendincilerin
güçlenmesinin engelleneceğini, aynı zamanda da Batı ile İslam dünyası
arasında var olan gerginliğin giderileceğini söylüyor. Buna ilaveten,
iki ülke, bölgedeki jeopolitik ve ticari planlarına hizmet eden
müttefikin uzun süreden beri var olan talebinin kabul görmesini de
istiyor..."
İmerisia gazetesinde
(04/10) "Referandum Önerisi, AB ile Türkiye Arasındaki İlişkilerde Kriz
Yaşanacağının Habercisi" başlığı altında ve Yorgos Kapopulos imzasıyla
yayımlanan bir yorumda, Türkiye'nin demokratikleşme yolunda yeni önemli
adımlar atması ve 2015-2020 yılları arasında AB üyesi olması amacıyla
AB ile Türkiye arasında hızlı bir şekilde üyelik müzakereleri yapılsa
dahi, müzakerelerin ardından Türkiye'nin AB üyeliği konusunda AB içinde
tepkilerin olacağının görüldüğü belirtilmektedir. Türkiye'nin çok büyük
nüfusu ve farklı dini, reformlarla değişecek şeyler olmadığı, işte bu
faktörleri ve Türkiye'nin AB üyesi olması halinde AB bütünlüğünün
tehlikeye gireceği yolundaki kaygıları dikkate alarak, Fransızların,
Türkiye'nin AB üyeliği için referandum yapacağı ifade edilen yorumda,
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'ın, AB'ye bundan böyle üye olacak ülkeler
için Anayasa'nın, referandum yapılmasını öngörmesi gerektiği yolundaki
önerisinin başka ülkeler tarafından da benimsenmesinin beklendiği ve bu
önerinin başka ülkeler tarafından da benimsenmesi durumunda, bundan ilk
nasibini alacak ülkeler 2007 yılında AB üyesi olacak olan Bulgaristan
ve Romanya olacağı vurgulanmaktadır. Yorumda şöyle denilmektedir:
"Fransa'da hükümet içinde çatlakların oluşmasını istemiyorsa ve AB
Anayasası'nı Fransızların, Türkiye nedeniyle reddetmesini istemiyorsa,
Chirac, Fransa'nın Anayasası'nda bu yönde değişiklik yapmak
zorundadır. Chirac'ın bu girişimi sadece Ankara'nın AB yönelimi için
tehlikeler içermiyor, aynı zamanda, Güneydoğu Avrupa ve özellikle Batı
Balkan ülkelerinin AB üyesi olma ümitlerinin sönmesine de yol açıyor.
Kuşkusuz Fransa Devlet Başkanı Chirac'ın referandum önerisi, çarşamba
günü AB tarafından açıklanacak olan Türkiye raporundan daha büyük önem
taşıdığından dikkatlerin bu öneriye çevrilmesine yol açmıştır. Bu
önerinin AB üyesi ülkelerce benimsenmesi durumunda, AB genişlemesinde
sadece siyasiler ve AB bürokratları değil, aynı zamanda Avrupa kamuoyu
da söz sahibi olacaktır. Şimdi, geriye Chirac'ın önerisi ve 6 Ekim'de
AB tarafından açıklanacak olan Türkiye raporunun yaratacağı yankıları
görmek kalıyor." |