|
ANKARA, 11/10(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 07-10 Ekim 2004 tarihlerinde yayımlanan
Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara
değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin
(10/10) "Türkiye'ye Yeşil Işık Yakılmasını Memnuniyetle Karşılayan
Kürtler, Reformların Sadece AB'nin Israrıyla Yapıldığı Görüşündeler"
başlığı altında ve Louis Meixler imzasıyla yer verdiği bir haberde,
Kürtler için Avrupa Birliği'nin Türkiye'nin üyeliğine yeşil ışık
yakmasının hem olumlu hem de olumsuz yanları olan bir zafer olduğu ve
bunun, Türkiye'nin Kürtlere daha fazla haklar verme yolunda olduğunun
bir işareti, ama sadece AB'nin ısrarıyla olduğu belirtilmektedir.
Türkiye'deki Kürtlerin, AB'nin Türkiye'yi üyelik yoluna sokma yönündeki
tarihi tavsiyesini, Birliğin, ümit ettikleri kültürel hakların garanti
edilmesine yardımcı olacağını ve Kürtlerin yaşadığı yoksul güneydoğuda
ekonomik gelişimi destekleyeceğini söyleyerek memnuniyetle
karşıladıklarına işaret edilen haberde, bazı Kürtler için Türkiye'nin AB
üyeliğinin, Suriye ve Irak'ın da bazı bölümlerini kapsayacak ayrı bir
Kürt devleti hayalinin sonu anlamına geldiği vurgulanmakta ve bir Kürt
derneği olan Kök-Der'in Başkanı Şefika Gürbüz'ün, "Türkiye AB'ye girerse
ayrılmak imkansız hale gelecek, çünkü Türkiye bir bütün Birliğe olarak
girecek ve böyle de olması gerekir" dediği, bunun, Kürt milliyetçilerin
Türk Devleti'nden ayrılmak istemesinden korkan birçok Türk için
memnuniyet verici olabileceği kaydedilmektedir.
The Washington Times
gazetesinin internet sayfasında (10/10) "Türkiye'nin Kıtasal Sürüklenişi"
başlığı altında yer alan başyazıda, Türkiye'nin, Avrupa Komisyonu'nun
kendisine AB'ye tam üyelik yolunu açmasıyla, coğrafi olarak Batı'ya
doğru kaydığının görüldüğü ve Birliğe katılımıyla Avrupa'nın
sınırlarını Orta Doğu'ya getireceği ve uygarlıkların birleşerek yeni
bir çığır açmasının yolunu açacağı belirtilmektedir. Avrupa
Komisyonu'nun, Türkiye'nin insan hakları ve demokratikleşme de dahil
olmak üzere çeşitli alanlarda reform kriterlerini karşıladığına ve artık
bu ülkenin Avrupa Birliği ile katılım müzakerelerine başlayabileceğine
kanaat getirdiği belirtilen başyazıda, AB'nin Genişlemeden Sorumlu
Komiseri Günther Verheugen'in, "Karar gayet net. Türkiye temel anlamda
oldukça iyi, kaydettiği ilerleme gayet iyi" dediği ve Komisyon'un
tavsiye kararının, Türkiye'deki reform sürecinin kesin bir dille
olmaktan ziyade şartlı bir şekilde onaylanması olduğu kaydedilmektedir.
Bağlayıcı olmamakla beraber Avrupa Komisyonu'nun aldığı kararın,
Türkiye'ye, 17-18 Aralık tarihlerinde Brüksel'de gerçekleştirilecek AB
zirvesinde müzakerelere başlanıp başlanmayacağına dair bir karar verecek
AB liderleri nezdinde ihtiyaç duyduğu desteği vermesinin beklendiği
ifade edilen başyazıda, Avrupa ülkelerinin genelinde insanların
Türkiye'nin AB üyeliğine karşı taşıdığı muhalif görüşlerin genel olarak
ekonomik ve kültürel nedenlere dayandığı ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques
Chirac'ın, nihai olarak Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin bir referandum
yapılması çağrısında bulunduğu ve böyle bir hareketin eninde sonunda
Türkiye'nin üyeliğini engelleyebileceği öne sürülmektedir. Başyazıda,
Türkiye'nin Batı ile Doğu arasında kültürel ve fiziksel anlamdaki köprü
rolünün, AB üyeliği sonucunda daha da kuvvetleneceği ve ülkenin sahip
olduğu nüfuzun, AB'ye katılım sonucunda Hristiyan ve Müslüman dünya
arasında arabulucu rol oynayabilme kapasitesinin de artmasıyla daha da
çoğalacağı vurgulanmaktadır.
ALMANYA BASINI:
Almanya'nın Sesi Radyosu'nun
08.30-09.00 Türkçe yayınında (09/10) "Almanya'da Türkiye Tartışmaları
Devam Ediyor" başlığı altında yer verilen bir haberde, AB Komisyonu'nun
tavsiye raporunu açıklamasının ardından Almanya'da Türkiye ile ilgili
tartışmaların devam ettiği ve Almanya Başbakanı Schröder'in, AB'nin,
stratejik nedenlerden ötürü ve güvenlik politikası gereği Türkiye'ye
müzakere tarihi vermesi gerektiğini söylediği belirtilmektedir. Alman
Focus dergisine demeç veren Schröder'in, "Türkiye AB'ye girme hedefiyle
reformlarını sürdürürse, bu ülkeyi istikrara kavuşturabilir ve Avrupa
aydınlarıyla köktendinci olmayan İslami görüş arasında bir bağ
kurabiliriz" dediği ifade edilen haberde, muhalefetteki Hristiyan Birlik
Partilerinin 2006'daki genel seçimlerde başa gelmesi halinde,
Almanya'nın Türkiye politikasını değiştirmek istediğinin bildirildiği,
öte yandan, Almanya Türk Toplumu Genel Başkanı Hakkı Keskin'in, AB
Komisyonu'nun tavsiye raporunda Türkiye'ye ayrımcılık yaptığını
söyleyerek, gerekli kriterleri yerine getirdiği takdirde herhangi bir
koşul öne sürmeksizin Türkiye'ye tam üyelik verilmesi gerektiğini ve
Türkiye'ye özgü adil olmayan bir müzakere sürecinin Almanya'daki
Türkleri de olumsuz etkileyeceğini savunduğu kaydedilmektedir.
Berliner Zeitung'da
(08/10) "Türkiye Raporuna Farklı Tepkiler" başlığı altında ve Anke
Springer-Axel Veiel imzalarıyla yayımlanan bir yazıda, AB Komiseri
Günther Verheugen'in Komisyon raporunun sunumu sırasında yaptığı
açıklamada, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda Almanya'da referandum
yapılmasından yana olduğunu söylediği ve SPD-Yeşiller koalisyon
hükümetinin tereddütlü tutumunu kastederek "referandumu göze alamayanlar
istifa etmelidir." şeklinde konuştuğu belirtilmektedir. Verheugen'in,
"Halkın temsilcilerden daha aptal olduğunu sanmıyorum" diyerek, Fransa
gibi çok sayıda üye devletin referandumu düşündüğüne işaret ettiği
vurgulanan yazıda, Ankara ile üyelik müzakerelerine başlanması kararının
ardından Fransa'da da karşıtların seslerini yükselttiği, yapılan bir
kamuoyu yoklamasında Fransızların yüzde 56'sının üyeliğe karşı, yüzde
36'sının ise taraftar olduğunun ortaya çıktığı ifade edilmektedir.
İngiltere, İsveç ve İtalya'daki hükümetlerin ise Türkiye'nin üyeliğinden
yana tavır aldıklarına işaret edilen yazıda, diğer AB hükümetlerinin
ise şüpheci bir tutum takındıkları bildirilmektedir.
Frankfurter Allgemeine
Zeitung'da (08/10) "Türkiye ile Müzakereler Ne Zaman Başlıyor?"
başlığı altında yayımlanan bir yazıda, AB Komisyonu'nun, Türkiye ile
üyelik müzakerelerini tavsiye etmesi sonrasında şimdi de müzakerelere
ne zaman başlanacağı sorusunun ön plana çıktığına işaret edilerek, AB
Dönem Başkanı Hollanda'nın, Komisyon tavsiyesine uyulması halinde
müzakerelere 2005 yılının ikinci yarısında başlanması seçeneğini
düşündüğü belirtilmektedir. Hollandalı bir sözcünün, başka ihtimaller
üzerinde de düşünüldüğünü söylediği ancak ayrıntı vermediği bildirilen
yazıda, Hollanda'daki merkez-sağ koalisyonunda Türkiye'nin üyeliği
konusunun tartışmalı olmasına rağmen, aralıktaki AB zirvesinde
müzakerelere başlanması yönünde bir karar çıkmasının
engellenmeyeceğinin tahmin edildiği vurgulanmaktadır. Avusturya ve
Kıbrıs gibi diğer şüpheci üyelerin de, Komisyon'un verdiği
güvencelerden memnun kaldıkları belirtilen yazıda, 2002 Kopenhag
Zirvesi'nde, koşullar yerine getirildiği takdirde müzakerelere "
gecikmeksizin" başlanacağının bildirildiği, ancak Fransa'da yapılacak
AB Anayasası referandumu nedeniyle Fransızların Ankara ile müzakerelere
en erken 2006'da başlanması için çaba harcadıkları ifade edilmektedir.
Yazıda, Brüksel ve diğer başkentlerde, müzakerelere başlanmasına ilişkin
kararın bir yıl sonraya, Aralık 2005'e ertelenmesinin mümkün
görülmediğine ancak müzakerelere önümüzdeki yılın sonunda başlanmasına
ihtimal dahilinde bakıldığına işaret edilmektedir.
Frankfurter Rundschau
gazetesinde (08/10) "Avrupa Coşkusu Kuşkuyla Karışıyor" başlığı altında
ve Gerd Höhler imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Türklerin, AB
Komisyonu'nun Ankara ile müzakerelere başlanması tavsiyesine, coşkudan
öfkeye varan karışık duygularla tepki gösterdikleri belirtilmektedir.
Türkiye'deki gazetelerin başlıklarından alıntıların yapıldığı yazıda,
ekonomik çevrelerin karara olumlu tepki göstererek, öne sürülen
koşulların ikincil önemde olduğunu söylediklerine, bu bakışla raporun
"adil" olduğunu açıklayan Başbakan Erdoğan için ise, müzakerelerin
başlatılmasının iç siyasi açıdan büyük başarı olacağına işaret
edilmektedir.
Aynı gazetede "CDU, Türkiye
Politikasına Bağlı Kalıyor" başlığı altında ve Michael Bergius
imzasıyla yayımlanan bir yazıda, AB Komisyonu'nun Ankara ile katılım
müzakerelerini önermesine rağmen, CDU'nun hala "Ayrıcalıklı Ortaklık"
tasarısı için şans gördüğü belirtilmektedir. Partinin "bir takım
olumlu sürprizler" beklediğine işaret edilen yazıda, Federal
Parlamento'daki Avrupa Komisyonu Başkanı Matthias Wissmann ile Avrupa
Milletvekili Elmar Brok'un, AB devlet ve hükümet başkanlarının 17
Aralık'ta Ankara'ya yapacakları müzakere teklifinin bazı dipnotlar
içereceğinden emin oldukları belirtilerek, Brok'un "Komisyon'un
rapordaki ifadeleri, 'Türkiye ya da AB'nin bunu başarıp
başaramayacağının' emin olmadığını gösteriyor" ifadesine yer
verilmekte, Wissmann'ın ise, "Hükümet başkanları 17 Aralık'ta
verecekleri kararlarında, Türkiye için tam üyeliğin yanı sıra, başka
formülleri de gündeme getirmelidir. Komisyon tam üyelik perspektifini
öylesine sulandırdı ki, bu durumda diğer seçenekler adıyla telaffuz
edilmek zorundadır" dediği belirtilmektedir. Bu durumda boğazdaki
ülkeye otomatikman diğer bağlantı modellerinin, öncelikle de Merkel'in
ortaya attığı "stratejik ortaklığın" önerilmesinin gündeme
gelebileceğine işaret edilen yazıda, AB hükümet başkanlarının alacağı,
Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasına ilişkin kararın oybirliği
gerektirdiğine dikkat çekilmekte ve Brok'un, "Merkel'in önerisini, 25
devlet ve hükümet başkanının hangisi destekliyor?" sorusunu
cevaplamaktan kaçındığı ifade edilmektedir.
Financial Times
Deutschland gazetesinde (08/10) "Verheugen, Merkel'i Uyarıyor"
başlığı altında yayımlanan bir haberde, AB'nin Genişlemeden Sorumlu
Komiseri Günther Verheugen'in Berlin'de, Hristiyan Birlik Partilerinin
2006'daki seçimleri kazanmaları halinde, CDU Lideri Angela Merkel'i,
Türkiye ile katılım müzakerelerini durdurmak istemesinden dolayı
uyardığına işaret edilerek, Verheugen'in, "Tabii ki her AB ülkesi treni
durdurabilir, ancak böylesi uluslararası bir projeyi kolayca durdurmak
zordur ve bana göre siyasi açıdan mümkün değildir. Merkel de zaten kısa
sürede, bunun zor olduğunu fark edecektir" sözlerine yer
verilmektedir.
AVUSTURYA BASINI:
Die Presse
gazetesinde (08/10) "Türkiye Tartışması Ortalığı Karıştırıyor" başlığı
altında ve Andreas Schnauder imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Türkiye
tartışmasının AB Parlamentosu'nun Avusturya heyetleri arasında ortalığın
iyice karışmasına neden olduğu belirtilmektedir. VPÖ Heyet Başkanı
Ursula Stenzel'in bundan kısa süre öncesine kadar Ankara ile giriş
müzakerelerine karşı olanların başında geldiği, şimdi ise geniş çapta,
sonucu belli olmayan görüşmelere başlanmasını destekleyen Başbakan
Schüssel'in çizgisine doğru döndüğü ifade edilen yazıda, Stenzel'in
yeni pozisyonunun, "Bütün argümanları gözönünde bulundurarak
müzakerelere başlanması gerektiği sonucuna varılırsa, halkın bütün
tereddüt ve sorunlarına ikna edici cevaplar verilebilmesi gerekir"
şeklinde olduğu kaydedilmektedir. VPÖ Parlamenteri Otmar Karas'ın
Türkiye konusundaki nispeten olumlu tutumu ile VPÖ içinde göze battığı,
SPÖ içindeki uyumsuzlukların da Brüksel'e yansıdığı belirtilen yazıda,
Heyet Başkanı Maria Berger'in SPÖ'nün Avrupa parlamenterleri arasında
çoğunluğun Türkiye'nin AB'ye katılımının uygun bir enstrüman teşkil
etmediği görüşünde olduğunu söylediği, Avrupa Sosyal Demokratlar
Partisi SPE'nin Parlamento Grubu Sekreteri Hannes Swoboda'nın ise giriş
müzakerelerine başlanmasını "siyasi açıdan doğru" bulduğu
vurgulanmaktadır.
BELÇİKA BASINI:
Merkezi Brüksel'de bulunan ve Avrupa
Parlamentosu'ndaki bir grupla işbirliği içinde çalışan bağımsız haber
sitesi Euobserver'ın internet sayfasında (07/10) "Avrupa, Kaderle
Randevusunu Kaçırdı mı?" başlığı altında ve Adriano Farano imzasıyla
yer alan bir makalede, genç Avrupalıların, AB Komisyonu'nun Türkiye
ilgili kararını, buna karşı olup olmadıklarına bakmadan tarihi bir karar
olarak gördükleri belirtilmektedir. 6 Ekim'de yayımlanan ve Brüksel'in
Avrupa Konseyi'ne Türkiye'nin üyeliğiyle ilgili müzakerelerin başlaması
gerektiğini tavsiye eden raporun, Türkiye'nin AB'ye girişinin yolunu
açtığı ve önümüzdeki 10 ila 20 yıl için AB'nin tavrını belirlediği ifade
edilen makalede, ilk kez olarak yüksek sesle ve açıkça, Birliğin bir
Hristiyan kulübü ya da coğrafik bir bölge değil de siyasi bir proje
olduğunun ilan edildiğine işaret edilmektedir. Makalede şöyle
denilmektedir: "Türkiye'nin Asyalı ve Müslüman bir ülke olduğu
gerçeğinden kaçamayız; topraklarının yüzde 97'si Asya'da ve 66 milyonluk
nüfusu da Müslüman. Evet, içinden çıkılmayacak bir şekilde Avrupa
tarihine bağlı ve Yunanistan ya da İtalya'dan çok daha laik, ama yine de
çok farklı. Kesin olan tek şey, Türkiye ile müzakerelerin kabul
edilmesiyle -tam üyelik için belki 10 ya da daha fazla yıl geçmesi
gerek- Birliğin yöneliminin değişmiş olduğu. Ancak Avrupa'nın sorunu,
doğru devlet adamları olmadan, yol gösterecek ve en çok ihtiyaç duyulan
kamuoyu tartışmalarını teşvik edecek, uzağı görebilen politikacılar
olmadan tarihinde yeni bir aşamaya giriyor olması... AB Komisyonu,
kamuoyunda Avrupa tartışması yaratmanın önemini küçümsediği için hayal
kırıklığına uğrattı. Mesela, Verheugen ve Prodi'nin kıta çapında Türk
projesini tanıtacakları bir Avrupa turu neden yapılmadı? Neden
Avrupa'nın bir sonraki 10 yıldaki genişlemesi için temel mesajı
göndermek üzere az da olsa mevcut medya organlarıyla temasa geçilmedi?
Gerçek şu ki, sadece Brüksel'dekiler değil, şimdi güçleri sınırlanan
ulusal hükümetlerdeki liderlerimiz de, Avrupa çapında siyasi bir kamuoyu
tartışması istemiyorlar... Avrupa, sadece diplomasi ya da bürokrasi
demek değil. İş sadece Avrupa'daki muzların şeklini standart hale
getirmek sorunuysa, bizim neslimiz kafasını başka tarafa çevirir. Ancak
iş Türkiye'nin entegrasyonuna gelince, daha fazlasını istiyoruz. Avrupa
tartışması yaratmak istiyoruz ve Avrupa demokrasisinin daha emekleme
dönemindeyken ölmemesi için bizimle iletişim kurabilecek sorumluluk
sahibi Avrupalı liderler talep ediyoruz. Çok geç değil. Henüz."
FRANSA BASINI:
AFP'nin
(10/10) "Türkiye'nin AB Üyeliği... 17 Aralık'a Kadar Fransız Meclisi'nde
Müzakerelere Doğru Gidiliyor" başlığı altında yer verdiği bir haberde,
yandaşlarının baskısı altındaki Fransa Başbakanı Jean-Pierre Raffarin'in,
AB Konseyi'nin Ankara'nın üyeliği konusunda müzakereleri başlatmaya
veya başlatmamaya karar vereceği gün olan 17 Aralık'a kadar,
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi konusunda Fransız Meclisi'nde
müzakerelere giden yolu açtığı belirtilmektedir. France 3
televizyonunda, "Türkiye'nin üyeliği konusunda Avrupa'da bir tartışma
gereklidir" diyen Raffarin'in, sözlerini, "Hükümet, Avrupa projesinin
sınırları meselesine verilecek cevabı destekleyecek olan toplumda ve
Meclis'te yapılacak müzakerelerden korkmuyor" şeklinde sürdürdüğü
belirtilen haberde, Raffarin'in, "Bu durumda hükümet, Anayasa'nın
metnine ve ruhuna sadık kalarak Meclis'te meselenin tartışılmasına her
zaman hazırdır" vurgusunda bulunarak, "her zaman" yapılabilecek bir
tartışmadan bahsederken, bu tartışmanın, Ankara ile müzakerelerin
başlatılıp başlatılmayacağı kararının verileceği 17 Aralık tarihinden
önce olmasını da göz ardı etmediği ifade edilmektedir. Haberde, UDF'den
olduğu gibi, iktidardaki çoğunluk partisi UMP'den 50 kadar milletvekili
ile Sosyalist Parti'nin (muhalefet) iki numaralı adamı Laurent Fabius'un
da, müzakereler bir kere başladığı takdirde Türkiye'nin üyeliğinin geri
dönülmez olacağını ileri sürerek, 17 Aralık'a kadar böyle bir
tartışmanın oylama ile düzenlenmesini istedikleri belirtilmektedir.
Derniere Nouvelles
D'Alsace gazetesinin internet sayfasında (10/10) "Türkiye Sorunu"
başlığı altında ve Alain Duhamel imzasıyla yer alan bir haberde, Türkiye
sorununun bu defa Fransa'daki tartışmaların odak noktası durumuna
geldiği ve bu haftadan itibaren Türkiye'nin AB'ye üyeliği için
müzakerelerin başlayacağına hiç şüphe kalmadığı belirtilmektedir. AB
Komisyonu raporunda görüşmelerin başlamasının tavsiye edildiği ve 17
Aralık tarihinde biraraya gelecek 25'lerin müzakerelerin başlatılması
konusunda nihai karara varacakları ifade edilen haberde, Komisyon'un,
müzakerelerin başlama tarihini tespit etme sorumluluğunu Avrupa
Konseyi'ne bıraktığı ve bu tarihin 2005 yılı içerisinde ya da 2006'nın
başında olacağı vurgulanmakta, öte yandan Türkiye'nin reform
taahhütlerini yerine getirmemesi durumunda müzakerelerin askıya
alınmasını önerdiği, sonuç olarak, müzakerelerin otomatik olarak üyelik
anlamına gelmediğinin altını çizdiği, bunun hiç alışıla gelmiş bir durum
olmadığı işaret edilmekte ve bu bağlamda ikiyüzlü olmamak gerektiğine
dikkat çekilmektedir. Şimdiye kadar hiçbir üyelik müzakeresinin
başarısızlıkla sonuçlanmadığı ve bu durumda, Türklerin çok talepkar
olmaları ve uyum sağlamaları nispetinde, Türkiye ile müzakere
taahhüdünün üyelikle sonuçlanmasının muhtemel olduğu ifade edilen
haberde, asıl sıkıntının, AB kamuoyunda duyulan heyecanın, hükümetlerce
duyulan heyecana göre daha az olduğu vurgulanmaktadır.
İNGİLTERE BASINI:
Reuter'in
(10/10) "Fransızların Sadece Dörtte Biri Türkiye'nin AB Adaylığını
Destekliyor" başlığı altında yer verdiği bir haberde, Ankara'da tehlike
çanlarının çalmasına neden olacak yeni bir kamuoyu araştırmasına göre,
dört Fransız'dan sadece birinin Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne
girmesinden yana olduğu belirtilmektedir. Fransız L'Express dergisinde
yayımlanacak olan bir kamuoyu yoklamasında, Türkiye'nin Fransız
kamuoyunu ikna etmek hususunda zor bir sınavla karşı karşıya olduğunun
ve Fransızların muhalefetinin Türkiye'nin adaylık ümitlerini suya
düşürebileceğinin altının çizildiği belirtilen haberde, ancak
araştırmada aynı zamanda, hükümetin, Türkiye'nin Birliğe katılımı
nedeniyle duyulan korkunun referandumu gölgeleyebileceği ve insanları
"hayır" oyu kullanmaya itebileceği endişesine rağmen Fransız halkının
muhtemelen gelecek yılki referandumda AB anayasasını
destekleyeceğinin belirtildiği kaydedilmektedir. BVA Enstitüsü'nün 4-6
Ekim tarihleri arasında yaptığı araştırmaya katılan 1,020 kişinin yüzde
26'lık kesiminin, Türkiye'nin gelecek yıllarda AB'ye üyeliğinden yana
olduğunu, yüzde 61'lik kesim Türkiye'nin üyeliğine karşı olduğunu
söylerken, katılımcıların yüzde 13'ünün herhangi bir görüş bildirmediği
ifade edilen haberde, BVA Enstitüsü Direktörü Jerome Sainte-Marie'nin,
"Türkiye'nin Birliğe katılması fikri gerçek bir infiale neden oldu. Bu
konu hakkındaki muhalefet Fransa'daki tüm siyasi bölünmelerin ve
toplumsal farklılıkların ötesine geçmiş durumda" dediği aktarılmaktadır.
Financial Times
gazetesinin internet sayfasında (08/10) "Türkiye Korkusu" başlığı
altında ve Brian Groom imzasıyla yer alan bir haberde, Türkiye'nin AB'ye
üyeliğine ilişkin endişelerin sadece insan hakları ve dinden
kaynaklanmadığı, geçmişi ekonomik istikrarsızlıklarla dolu, büyük ve
yoksul bir ülke olmasının da korkutucu geldiği belirtilmekte ve
Türkiye'nin, enflasyonsuz bir büyüme seyrini yakalamasını sağlayacak
politikaları destekleyerek durumu değiştirebileceği öne sürülmektedir.
Türkiye'nin hala çok ağır yapısal problemlerinin olduğu, ancak aynı
zamanda canlı bir, küçük ve orta ölçekli işletme sektörüne de sahip
olduğu ifade edilen haberde, kişi başına düşen GSYİH'nin, Avrupa
ortalamasının yüzde 28.5'i olduğu ve Türkiye'nin, 2015 yılına dek
olması beklenen üyelik öncesinde bu açığı kapatabilmesi durumunda, sözü
edilen korkuların çok daha azalacağı kaydedilmektedir.
Financial Times
gazetesinin internet sayfasında (08/10) "Türk Ordusundaki Değişim, AB
Üyeliği Çabasına Katkıda Bulunuyor" başlığı altında ve Vincent Boland
imzasıyla yer alan bir makalede, AB'nin, Türkiye'nin AB üyeliği yönünde
katettiği ilerlemeye ilişkin yayımladığı rapordaki rakamların, ülkenin
değişen önceliklerine ışık tuttuğu ve bu rakamlara göre 2004 yılı
savunma bütçesi 5.6 milyar dolar iken, eğitim bütçesinin 6.7 milyar
dolar olduğu belirtilmektedir. Bunun, sivil ve askeri yetkililer
arasındaki ilişkinin değiştiğini gösteren bir işaret olduğu ve şüphesiz
bu meselenin Türkiye'nin AB'ye katılım şansında merkezi bir önem
taşıdığı ve ordunun kendini hissettiren varlığının uzun süredir
demokratik standartlarla çeliştiği ve ülkenin siyasi istikrarsızlığını
kuvvetlendiren bir unsur olarak görüldüğü ifade edilen makalede, son
birkaç yıl içerisinde gerçekleştirilen anayasal ve yasal reformlarla,
idari yetki dengesinin ordudan seçilmiş siyasetçiler lehine değişmeye
başladığı ifade edilmektedir. Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK)
kontrolünün geçen ağustos ayında generallerden sivillere geçmesiyle
önemli bir adım atıldığı ve savunma harcamalarının daha şeffaflaştığı ve
savunma harcamalarından önümüzdeki, yıldan itibaren Meclis'in sorumlu
olacağı, ordunun hassas kamu kurullarına temsilci atama hakkının da sona
erdiği hatırlatılan makalede, uzmanların, ordunun reform sürecinden
memnuniyetinin, en azından şu an için, AB'nin reformların baş gözlemcisi
rolünü üstlenmesine izin vermeye hazır olduğunu da gösterdiğini
söyledikleri kaydedilmektedir. Makalede, Stratejik Çalışmalar
Enstitüsü'nde üst düzey danışman olan ve Türk ordusu üzerine çalışan
Gareth Jenkins'in, "Türkler siyasi süreci etkilemenin ve hükümetten
hesap sormanın başka yolları olduğunu görürlerse, ordunun bu rolü
oynamasına daha az başvururlar. Fakat bu, bir nesil alır" dediği
aktarılmaktadır.
İSPANYA BASINI:
El Periodico
gazetesinin internet sayfasında (07/10) "Avrupa İçin Büyük Ret" başlığı
altında ve Eliseo Oliveras imzasıyla yer alan bir yazıda, Türkiye'nin
katılımının, Avrupa Birliği için, Doğu ülkelerinin katılımından daha
büyük siyasi ve ekonomik zorluk anlamına geleceği, bu sebepten dolayı
Avrupa Komisyonu'nun, Türk Hükümeti'yle, Doğu ülkelerine uygulanandan
daha titiz bir müzakere süreci önerdiği ve göç dalgalarını ve Türkiye'ye
para akışını engellemek için koruma maddeleri konulmasını savunduğu
belirtilmektedir. Yazıda, Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan rapora
göre, Türkiye'nin AB'ye katılım avantajlarının en önemlisinin siyasi
alanda olduğu, zira Avrupa ve çevresinin güvenliği ve istikrarını
güçlendirmeye yarayacağı ve Türkiye'nin, medeniyetler çatışmasıyla
tehdit edilen 11 Eylül sonrası dünyasının şimdi tehlike gibi gördüğü
İslam diniyle Avrupa değerlerini bağdaştırması ve demokratik modeliyle
hizmet vereceği kaydedilmektedir. Ekonomik alandaki avantajlardan
birinin de, Avrupa'ya enerji sağlanmasının garantilenmesi olacağı,
çünkü Türkiye'nin katılımından sonra AB'nin sınırlarının, dünyanın en
büyük petrol kaynaklarının bulunduğu bölgeye ulaşacağı ifade edilen
yazıda, Türkiye'nin katılımının dezavantajlarının da olacağı ve AB'nin
kurumlarında ve geleceğinde büyük etkiler yaratacağı -yüksek nüfus,
ülkenin tarım karakteri ve kişi başına düşen düşük geliri-
vurgulanmaktadır.
İSVİÇRE BASINI:
Le Temps
gazetesinde (08/10) "Avrupa'da, Türkiye'nin AB'ye Yürüyüşünü Durdurmak
İçin Muhalifler Silahlarını Kuşanıyorlar" başlığı altında ve Eleonore
Sulser imzasıyla yayımlanan bir haberde, AB'ye girişi için şartları
ağırlaştırmayı seçerek Brüksel'in, Türkiye'nin üyeliğine muhalif
olanların ayağının altına karpuz kabuğu koymayı denediği
belirtilmektedir. Avrupalı üst düzey yetkililerin 17 Aralık'ta
onaylamalarının beklendiği bu şartlı yeşil ışıkla, UDF'nin lideri
François Bayrou'nun da hafta başında iddia ettiği gibi, müzakerelere
başlama kararının Türkiye'nin üyeliğini "geri dönülmez" hale
getirdiğini hala iddia etmenin zor göründüğü vurgulanan haberde,
kuzeydeki komşularının aksine Türkiye'nin üyeliği konusunda çekimser
olan Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in, Türkiye'nin,
tavırlarına bağlı olarak müzakerelerin askıya alınabileceği şartından
dolayı, "açık çek" alamadığını kabul etmek zorunda kaldığı, aynı
temkini Lüksemburg ve Viyana'nın da gösterdiği ifade edilmektedir.
Hiçbir hükümetin henüz, bu kararı açıkça tenkit etme riskini göze
alamadığı ve böylece, Türkiye'nin Avrupa'ya yürüyüşünü engellemek için
ilk stratejilerin, Avrupa Parlamentosu ve üye ülkelerdeki siyasi
partilerde geliştirilmeye başlandığı kaydedilen haberde şöyle
denilmektedir: "İtalya'daki Kuzey Birliği talep etse de, Jacques Chirac
Fransızlara söz vermiş olsa da, referandum iki tarafı keskin bir bıçak.
En sonunda halka bir veto hakkı güvencesi sunulsa da, bu konudaki milli
tartışmalar uzak bir geleceğe atılıyor. Almanya ve Fransa'daki
muhafazakarlar konu hakkında ilk olarak, aralık ayındaki zirveden önce
kendi parlamentolarında harekete geçmeyi denemek istiyorlar...
Muhalifler, Türkiye'nin üyeliği ile tamamen reddi arasında bir çeşit
üçüncü seçenek dayatma umutlarını kaybetmediler. Avrupa Halk Partisi (PPE)
Başkanı Hans-Gert Pöttering, Ankara'ya 'imtiyazlı ortaklık' önerilmesi
konusunda ısrar ediyor. Bu fikri Almanya'dan CDU Başkanı Angela Merkel
de savunuyor ve UMP'den bazı Fransızlar da benimsiyor... Ne olursa
olsun, Türkiye'yi reddedenlerin artık aralık ayına kadar harekete
geçmesi gerekiyor gibi görünüyor."
İTALYA BASINI:
La Repubblica
gazetesinde (08/10) "Başbakan Erdoğan: Şüphe Duyanları, Türkiye'nin
Avrupalılaşacağı Konusunda İkna Edeceğiz" başlığı altında ve Marco
Ansaldo imzasıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile yapılan bir mülakata
yer verilmektedir. AB Komisyonu'nun Türkiye'nin üyeliği ile ilgili
tavsiye karar ve AB-Türkiye ilişkilerinin ele alındığı mülakatta şu
ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Sayın Başbakan, bu
tarihi bir sonuç, tamam... Ancak 2015 yılından önce gerçekleşemeyecek
olan muhtemel bir üyelikle, Türkiye'nin daha kat etmesi gereken yol
epeyce uzun görünüyor. Çok aşamalı bu yolda bir sonraki etap ne olacak?
ERDOĞAN: AB'ye üye ülkelerin
hükümetlerinin, yani AB Konseyi'nin bir karara varacağı aralık ayı...
İşte o oturumda üyelik müzakerelerine ne zaman başlayabileceğimizi
öğreneceğiz.
SORU: Yani o çok arzulanan
tarih. Peki bunu elde edebileceğinizi düşünüyor musunuz?
ERDOĞAN: Bu konudaki inancım
tam. Komisyon müzakerelerin başlatılmasını tavsiye etti; şayet 17
Aralık'taki karar da olumlu olursa, o zaman müzakereler gecikmesiz
olarak başlayacaktır.
SORU: Ne zaman?
ERDOĞAN: 2005 yılının hemen
ilk aylarında bunu bekliyoruz.
SORU: Avrupa, Türkiye ile
ilgili olarak 'evet' ve 'ama'lı bir karar verdi. Yani izleme,
müzakerelerin askıya alınması ve benzeri koşullar... Bu tip yöntemler,
bu yoldaki ilerleyişinizi ne kadar etkiler?
ERDOĞAN: Brüksel'den ilk
yeşil ışığı aldık. AB Komisyonu'nun değerlendirmelerini ve analizlerini
de dengeli buldum. Her şeyden önce Başkan Prodi'ye yapıcı katkılarından
ötürü teşekkür etmek istiyorum. Türkiye için yeni ve ilave koşulların
aralık ayında mevcut olmayacağını düşünüyorum. Karar, herhangi bir
şüpheye yer vermeksizin, net olacaktır. Avrupa Birliği'nin burada
herhangi bir ayrımcılık yapmayacağına, çeşitli vesilelerle de teyit
edildiği üzere, bize, Birliğe yeni katılan diğer ülkelerle eşit şekilde
muamele etmeyi sürdüreceğine inanıyorum.
SORU: Ancak AB'deki bazı
üyeler, özelikle de Fransa, Türkiye'nin katılımını halkın oyuna sunmak
için referandum düzenlemeyi düşünüyor. Referandum fikrini benimsiyor
musunuz?
ERDOĞAN: Daha önce de
belirttiğim gibi, bize de diğer adaylar gibi muamele edilmesini
bekliyoruz. Ayrımcılık olarak nitelendirilebilecek herhangi bir yeni
oyuna konu olmak istemeyiz. Burada tartıştığımız konu referandum değil,
haksız muameledir. Yalnızca Türkiye'nin üyeliğine karşı olanları
memnun ya da tatmin etmek amacıyla referanduma gitmenin iyi bir fikir
olduğunu sanmıyorum. Ancak yine de biz bundan çekinmiyoruz."
KIBRIS RUM BASINI:
Kıbrıs Haber Ajansı'nın
(KİPE) internet sayfasında (08/10) "Hristofias, AB Komisyonu'nun
Raporunda Bu Kadar Sert Koşullar Beklemediğini Açıkladı" başlığı altında
yer alan bir haberde, Meclis Başkanı Dimitris Hristofias'ın, AB
Komisyonu'nun, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlaması konusunda
raporunun beklendiği gibi olduğunu, ancak bu kadar "sert koşullar"
beklemediğini söylediği ifade edilmektedir. Hristofias'ın, yaptığı
açıklamada, AB Komisyonu raporunun ve Türkiye'ye üyelik müzakerelerinin
başlaması için tarih verilmesi önerisinin soğukkanlı bir şekilde
değerlendirilmesi gerektiğini belirttiği kaydedilen haberde,
Hristofias'ın, "Helsinki kararları, fiiliyatta, Kıbrıs sorununa bir
çözüm bulunmadığı takdirde Kıbrıs'ı AB'ye üye olamama sıkıntısından
kurtarıyordu. Fakat Türkiye için de aynı şey geçerliydi. Helsinki'nin
Türkiye'den istediği, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunması konusunda
BM'nin çabalarına yardımcı olmaktı. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz
durumun, olağan dışı olarak nitelenmemesi gerekir. Herkes, Türkiye'ye
üyelik müzakerelerinin başlaması için tarih verilmesini istiyordu ve bu,
bazısı çok sert olan birçok koşulla veriliyor. Bu koşullar, AB üyesi
birçok ülke hükümetinin, kamuoyundan gördüğü baskıların ve çok büyük
bir ülke olan Türkiye'nin, muhtemel bir üyeliği sonucu AB'ye birçok
sorun yaratacağı gerçeğinin bir sonucuydu..." dediği aktarılmaktadır.
JAPONYA BASINI:
Nihon Keizai Shimbun
gazetesinde (08/10) "Türkiye'nin AB Üyeliği... Avrupa Kamuoyu İkiye
Bölündü" başlığı altında yayımlanan bir haberde, Avrupa Komisyonu'nun
tavsiyesi doğrultusunda AB ile müzakerelere başlaması beklenen
Türkiye'nin üyelik sorununun, Avrupa kamuoyunu ikiye böldüğü ve
Almanya'da, Türkiye'nin üyeliğini destekleyenlerin oranı yüzde 55,
Fransa'da ise karşı çıkanların oranının yüzde 56 olduğu
belirtilmektedir. Buna benzer şekilde hemen her üye ülkenin kamuoyunda
ikiye bölünme yaşandığı ve Türkiye'nin üyeliğinin beraberinde getireceği
dini farklılık, göçmen sorunu ve AB'ye üyelik zamanı gibi konuların
kamuoylarında tartışıldığı belirtilen haberde, Fransa'da, Türkiye'ye
destek veren Cumhurbaşkanı Chirac'a karşı Başbakan Raffarin'in,
"Laikliğin aktığı nehir yatağımıza, İslam nehrinin akmasını ister
misin?" açıklamasıyla tepkide bulunduğu ifade edilmekte ve yaklaşık iki
buçuk milyon Türk vatandaşının yaşadığı Almanya'nın Başbakanı
Schröder'in 3 Ekim'de, Başbakan Erdoğan'la görüşmesinde sonra,
Türkiye'nin üyelik şartlarını yerine getirmek için reformlar
gerçekleştirdiğini, Orta Doğu ve Batı Asya'da istikrara katkıda
bulunduğunu vurgulayarak, üyelik müzakerelerine başlanmasına destek
vereceğini söylediği hatırlatılmaktadır. Haberde, diplomasi ve güvenlik
politikalarında ABD'ye yakın olan İngiltere ve İtalya hükümetlerinin de
Türkiye'nin üyeliğini desteklediği, fakat İtalya'daki Katolik güçlerin
karşı çıktığı kaydedilmektedir.
YUNANİSTAN BASINI:
İmerisia
gazetesinde (08/10) "Türkiye-AB... Tarihin Ağır Gölgesi..." başlığı
altında ve Yorgos Kapopulos imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Ankara'nın
AB ile müzakereleri konusunun, gerek elit kesimin gerekse kamuoyunun
tarihte gelmiş geçmiş olaylardan ya da tarihin yanlış yorumlanmasından
nasıl etkilendiğini ortaya koyan karakteristik bir örnek, oluşturduğu
belirtilmektedir. Türkiye'nin Avrupa için tehdit oluşturduğu görüşünün,
Viyana kuşatmasıyla doruğa ulaştığı, müteakiben Türkiye'nin "Hasta Adam"
olduğu, büyük güçlerin de, Orta Doğu'ya yönelik kapsamlı planları
çerçevesinde, Rus yayılmacılığını engellemek için Türkiye'yi desteklemek
mi, yoksa onu paylaşmak mı daha iyi olur şeklinde düşüncelerle gergin ip
üzerinde yürüdükleri ifade edilen yorumda, iki dünya savaşı arasındaki
dönemde, Türkiye Kemalist reformların gerçekleştiği sıralarda içine
kapandığı ve uluslararası düzeyde varlığını göstermediği öne
sürülmektedir. İki kutup mantığı çerçevesindeki Soğuk Savaş'ın,
Türkiye'nin 1952'de NATO üyesi olmasına ve 1963 yılında, eşit tam
üyeliğe yönelik bir taahhüdü de içeren AET ile bağlantı anlaşmasını
imzalamasına yol açtığı hatırlatılmaktadır. Tarihin ağır gölgesinin,
uzun sürecek olan AB-Türkiye müzakereleri üzerine düşeceğinin kesin
sayılması gerektiği belirtilen yorumda, bir taraf Türklerin, Viyana
kapılarına kadar geldiğini düşüneceği, öteki taraf da Birinci Dünya
Savaşı galiplerinin ülkesinin parçalanmasına yönelik planlar
hazırladığını düşüneceği kaydedilmektedir.
Ta Nea gazetesinde
(08/10) "Yunanistan ve Türkiye'nin Beklentileri" başlığı altında ve P.K.
İoakimidis imzasıyla yayımlanan bir yorumda, AB Komisyonu'nun Türkiye
ile ilgili raporunun, Türkiye, Avrupa ve dolaylı bir şekilde Yunanistan
için tarihi bir gelişme oluşturduğu belirtilmektedir. Türkiye'nin
üyelik müzakerelerine başlamasına yönelik beklentilerin şimdi olumlu
olarak gösterildiği, ancak Türkiye'nin uzak gelecekte de olsa, AB'nin
kurumsal tam üyesi olup olmayacağının hala belirsiz olduğu ve başka bir
ifadeyle, müzakerelerin başlamasının Türkiye'nin kesinlikle AB üyesi
olacağı anlamını taşımadığı belirtilen yorumda, Yunanistan'ın 1999'dan
bu yana Türkiye'nin AB üyeliğini desteklemesinin doğru yönde bir karar
oluşturduğu, bu kararın, zamana bağlı olmayan Yunan çıkarlarına, aynı
zamanda da bölgenin geniş çıkarlarına ve elbette Avrupa'nın çıkarlarına
hizmet ettiği ve öte yandan Türkiye'nin AB üyeliğinin ortaya koyduğu
gerçek sorunların göz ardı edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır.
|