|
ANKARA, 12/10(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 09-11 Ekim 2004 tarihlerinde yayımlanan
Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara
değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin (11/10) "Avusturya Türkiye'nin
Muhtemel AB Üyeliği Konusunda Daha Fazla Çalışma Yapılması için Baskıda
Bulunuyor" başlığı altında ve Robert Wielaard imzasıyla yer verdiği bir
haberde, Avusturya'nın, Avrupa Birliği'nin Türkiye'yle katılım
müzakerelerine başlanmasını tavsiye etmesinin üzerinden daha bir hafta
geçmeden, diğer üye ülkelerden böylesine büyük, fakir bir ülkenin
muhtemel üyeliğinin AB'ye etkisi konusunda daha fazla çalışma yapılması
için destek arayışına girdiği belirtilmektedir. Avusturya'nın AB
Temsilcisi Gregor Worschnagg'ın, AB ülkelerinin, Fransa, Almanya,
Belçika ve Hollanda'da çoğu kişinin karşı olduğu Türkiye'nin AB üyeliği
konusunu, "derinlemesine ve açıkça tartışmak zorunda" olduğunda ısrar
ettiği belirtilen haberde, Worschnagg'ın, aylık AB dışişleri bakanları
toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye'nin AB üyeliği ihtimalinin tam
üyeliğin altında bir katılım için açık tutulması gerektiğini ve
Ankara'nın AB'ye katılımının, önümüzdeki yıllarda ekonomide ve siyasi
reformlarda kaydedeceği gelişmeye bağlı olmak zorunda olduğunu
söyleyerek, "Avrupa Birliği bünyesine Türkiye'yi de dahil edebilme ve
canlılığını koruyabilme kapasitesine sahip olabilmelidir" dediği ifade
edilmektedir. Haberde, Hollanda Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bart
Jochems'in, "Dışişleri Bakanları, Avusturya'nın yaptığı teklife cevap
vermediler, ama 2 Kasım tarihinde, AB'nin katılım müzakerelerine
başlamaya karar vermeye hazır olup olmadığını tespit etmek üzere
biraraya geldiklerinde, Türkiye konusunda yeniden görüşme yapacaklar"
dediği aktarılmaktadır.
AP'nin (11/10) "İngiltere,
Türkiye'yle Üyelik Müzakerelerinin Önümüzdeki Yıl Başlayacağından Emin"
başlığı altında ve Robert Wielaard imzasıyla yer verdiği bir haberde,
İngiltere'nin, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin, diğer bazı Avrupa
ülkelerinin sürmekte olan endişelerine rağmen, önümüzdeki yıl
başlayacağından emin olduğunu kaydettiği belirtilmektedir. AB dışişleri
bakanlarının aylık toplantısında İngiltere'nin Avrupa İşlerinden Sorumlu
Bakanı Dennis MacShane'nin, Türkiye için "masadaki atmosfer çok olumlu"
dediği belirtilen haberde, MacShane'nin, gazetecilere, AB liderlerinin
17-18 Aralık tarihlerinde yapacakları zirvede Türkiye'yle 2005'te
müzakerelere başlanmasına yeşil ışık yakacaklarını söyleyerek, "Aralık
ayında olumlu bir karar alınacağından eminim" şeklindeki ifadesine yer
verilmektedir.
ALMANYA BASINI:
Die Welt gazetesinde (09/10) "Hiçbir
Zaman Asla Demeyin" başlığı altında ve Martin Halusa imzasıyla AB'nin
yeni Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn ile yapılan mülakata yer
verilmektedir. Mülakatta, "Sayın Rehn, 1 Kasım'da itibaren, Verheugen'in
başınıza açtığı sorunlarla başa çıkmak zorunda mı kalacaksınız?
şeklindeki bir soruyu, Rehn'in, "Hayır. Türkiye konusunda mevkidaşımın
pozisyonunu büyük ölçüde destekledim. Bu durum benimle aynı şekilde
devam edecek" şeklinde cevapladığı, "Türkiye'ye müzakere önerisi
yapılmasına şüpheyle bakanlar arasındaydınız. Sizi, tavsiye kararını
onaylamaya ikna eden neden nedir?" şeklinde bir soruya karşılık ise,
Rehn'in, "Türkiye'deki hukuk reformlarının derinliği konusunda
kuşkularım vardı. Öncelikle de, reformların sadece kağıt üzerinde
kalmayıp ne ölçüde uygulandığı konusunda. Ancak Ankara'da, her şeyden
önce insan hakları konusunda, reformları uygulamaya koymak için hiç
kuşkusuz güçlü bir siyasi irade hakim" dediği belirtilmektedir.
Mülakatta, "Üyelikten, AB'den ziyade Türkiye yararlanacakmış gibi
görünüyor" şeklindeki bir değerlendirmeye ise, Rehn'in, "Bu bir sıfır
toplama oyunu değildir. AB açısından Türkiye'nin AB perspektifini
desteklemek önemlidir, zira bu, oradaki reform sürecini sağlam temele
oturtmak ve ekonomik gelişmeleri teşvik etmek için önemli bir şalterdir.
Eğer Türkiye müzakerelerin sonunda kriterleri yerine getirir ve AB üyesi
olursa, bu aynı zamanda tüm önyargıların aksine, halkı Müslüman bir
ülkenin de Avrupa ile -demokrasi ve insan hakları gibi- aynı değerleri
paylaşabileceğinin kanıtı olacaktır. Ayrıca Türkiye'nin üyeliği,
bölgedeki istikrarı artırır. Bu durumda üyeliğin avantajları AB ve
Türkiye için eşdeğerdedir" dediği, "AB üyeleri, Türkiye'nin üyeliğini
referanduma götürmeli mi?" şeklindeki bir soruyu ise, "Üye ülkelere halk
oylaması önermek benim görevim değil. Bununla birlikte, iyi
bilgilendiren bir kamuoyu tartışmasını çok faydalı görüyorum" şeklinde
cevapladığı ifade edilmektedir.
Neue Osnabrücker Zeitung'da
(11/10) "Yarın Daha İyi Olacağız" başlığı altında ve Waltraud Messmann
imzasıyla Berlin Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik ile yapılan mülakata
yer verilmektedir. Mülakatta, "Görüldüğü kadarıyla, siyasetçileri büyük
ölçüde ikna etmiş bulunmaktasınız. Ancak Avrupa çapında halk oylaması
talep edenlerin sayısı giderek artıyor. Bunu nasıl
değerlendiriyorsunuz?" şeklindeki bir soruya, İrtemçelik'in, "Bu,
müzakereler tamamlanıp katılım antlaşması imzalandığında, yani yıllar
sonra gündemde yeri olacak veya olmayacak bir konudur. Daha önce hiçbir
aday ülke için akla gelmemiş ve dolayısıyla ayrımcılık olarak
yorumlanmaya çok müsait olan bu fikri ortaya atanlar dahi, o günlerin
koşulları içinde, kendi önerilerini hatırlamaya pek muhtemelen ihtiyaç
duymayacaklardır. Unutmayalım ki, önümüzde, hem AB kamuoylarının
önyargılarından kurtulmaları ve Türkiye hakkındaki bilgi eksikliklerinin
giderilebilmesi, hem Türkiye'nin A'dan Z'ye bütün standartlarını daha
da iyileştirmesi, hem de -bunların toplamı olarak- AB kamuoylarının
Türkiye'nin AB'ye bir külfet olarak değil, pek çok açıdan büyük bir
"artı" olarak katılacağını idrak edebilmeleri için yeterli süre vardır"
dediği, "Almanya'daki Türk toplumu, üyelik perspektifinin Almanya'da
yaşayan Türklerin entegrasyon sürecine güçlü bir ivme kazandıracağını
düşünüyor. Buradaki Türkler, vatanlarının AB üyeliği yönündeki
çabalarını nasıl destekleyebilir ve desteklemelidirler?" şeklindeki bir
diğer soruyu da, "Buradaki Türklerin AB'nin Türkiye'ye karşı izlediği
tutumdan kendileri açısından sonuç çıkardıkları; bunun da entegrasyon
sürecini etkilediği ve etkileyeceği bir gerçekliktir ve doğaldır. Bu
insanların Türkiye'nin buradaki imajının önemli bir parçası olduklarını
da düşünerek hareket etmeleri gerekir. Bunun yanı sıra, komşularından
başlayarak, kamuoyu önderlerine ve siyasi karar alıcılara kadar,
çevreleriyle daha canlı bir iletişim içinde olmaları; önyargılarına
tapanlar dışında kalan muhataplarının Türkiye hakkında daha sağlıklı
bilgilerle donatılmalarına yardımcı olmaları çabalarımıza hiç şüphesiz
katkıda bulunur" şeklinde cevapladığı belirtilmektedir.
AVUSTURYA BASINI:
Kurier gazetesinde (10/10) "Schüessel:
Adil ve Açık Konuşalım" başlığı altında ve Margaretha Kopeinig
imzasıyla Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüessel ile yapılan mülakata
yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer almaktadır:
"SORU: AB Komisyonu'nun
Türkiye hakkında aldığı karar ile giriş müzakerelerine yeni kurallar
getirilmiş oldu. Bu Türkiye'ye karşı haklı bir davranış mı? Aynı
kurallar Hırvatistan ve eski Yugoslavya ülkeleri için de geçerli mi?
SCHÜESSEL: Türkiye büyüklüğü
ve gelişme seviyesi açısından münferit bir vaka teşkil ediyor. AB yeni
tamamlanan genişleme turunda bazı tecrübeler edindi. Bunlar Türkiye ile
müzakerelere yansıyacak. Ben bunu haksızlık ya da ayrımcılık olarak
görmüyorum, aksine bunun bir 'baştan adil ve açık konuşma' teşebbüsü
olduğunu düşünüyorum. Olayın bu yönü de, her aday ülkenin giriş
şartlarını yerine getirmesi gerektiği gerçeğini değiştiremez. Ayrıca
oldukça zor olan son genişleme turunun ardından, Avrupa'nın gelecekteki
dayanışmasına öncelik verilmesi gerektiği görüşündeyim. (...)
SORU: AB'nin anlaşmalarda da
yer alan, Avrupa'nın değerlerini paylaşan tüm ülkelere açık olma
prensibi değiştirilmeli mi? Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
SCHÜESSEL: Bu konuda oldukça
titiz davranmak gerekir. AB giriş kriterlerini yerine getiren bütün
Avrupa ülkelerine açık. Bu hem bu kadar basit, hem de bu kadar zor.
Ayrıca Türkiye'nin katılım olgunluğuna daha gelmediği herkesçe malum.
SORU: Avusturya'daki Türkiye
tartışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
SCHÜESSEL: Kamuoyundaki
tartışma çok olumlu, hem de diğer Avrupa ülkelerindekinden çok daha
yoğun.
SORU: Türkiye'ye şüpheli
bakan koalisyon ortağınızı ve bir numaralı muhalefet partisini, giriş
müzakerelerine başlama konusunda nasıl ikna edeceksiniz? Nasıl bir
uzlaşma yolu bulacaksınız?
SCHÜESSEL: Avusturya'daki
tüm siyasi partiler şu anda Türkiye'nin katılımına şüpheli gözlerle
bakıyor. Şimdi asıl söz konusu olan müzakerelere ne zaman ve nasıl
başlanması gerektiği. En doğrusu kesin güvenlik hükümleri içeren, açık
bir süreç başlatmak olacak. Ben tabii Parlamento'daki bütün partileri
buna davet edeceğim..."
FRANSA BASINI:
AFP'nin (11/10) "Ermenistan Türkiye'nin
AB'ye Girmeye Hazır Olmadığını Düşünüyor" başlığı altında yer verdiği
bir haberde, Ermenistan Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan'ın,
Türkiye'nin AB'ye girmeye hazır olmadığını açıkladığı belirtilmektedir.
Erivan'da düzenlediği basın toplantısında Oskanyan'ın, "Şu anda Türkiye
AB'ye girmek için müzakerelere başlayabilecek durumda değil. Ermenistan
AB üyesi değil ve bu konuda karar veremez, ancak ülkemiz bu konuda
endişeli" dediği belirtilen haberde, Oskanyan'ın, AB'nin Türkiye'yi
kabul ederek, Ankara yönetiminin Azerbaycan ile dayanışma kurarak,
Ermenistan sınırını kapatmasına da göz yummuş olacağını belirttiği
kaydedilmektedir.
AFP'nin (11/10) "Slovak
Hristiyan-Demokratlar, Türkiye'nin AB Üyeliğine Karşılar" başlığı
altında yer verdiği bir haberde, Bratislava'da iktidarda bulunan merkez
sağ hükümet koalisyonunda yer alan dört partiden biri olan Hristiyan-Demokrat
Hareketin (KDH), Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine kesinlikle karşı
olduğunu açıkladığı belirtilmektedir. KDH'nin lideri, aynı zamanda
Slovak Parlamentosu Başkanı da olan Pavol Hrusovsky'nin, yaptığı
açıklamada, "Hristiyan-Demokrat Hareket, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne
aidiyetini reddetmektedir" dediği aktarılan haberde, Hrusovsky'e göre,
Türkiye'nin, AB ile ekonomik işbirliği alanında ayrıcalıklı ilişkilerin
güvencesini verebilecek imtiyazlı ortaklık statüsünden yararlanabileceği
ifade edilmektedir.
KIBRIS RUM BASINI:
Kıbrıs Haber Ajansı'nın (KİPE) internet
sayfasında (11/10) "Papadopulos, Türkiye'nin AB'ye Üyeliğinin Yararlı
Olacağına İnandıklarını Söyledi" başlığı altında ve Kostas Stavrinos
imzasıyla yer alan bir haberde, Kıbrıs Rum Lideri Tassos Papadopulos'un,
Helsinki'de Finlandiya Cumhurbaşkanı Tarja Halonen ile görüşmesi ele
alınmakta ve Halonen'in, görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, Kıbrıs'ın
AB üyesi olması ve Türkiye'nin de AB'ye üye olmak istemesi nedeniyle bu
dönemin, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunması için tarihi açıdan iyi bir
dönem olduğunu söylediği belirtilmektedir. Haberde, Papadopulos'un,
Türkiye'nin AB üyeliği konusuna da değinerek, Kıbrıs'ın Türkiye'nin
AB'ye üye olmasına karşı olmadığını, tam aksine Avrupa kurallarına uyan
ve insan hakları gibi bütün AB ilke ve değerlerine saygı duyan, askeri
müdahalelere karşı çıkan bir Türkiye'nin üyeliğinin, bütün Kıbrıs
Rumları, Kıbrıs Türkleri, Yunanistan, Türkiye ve AB'ye yararlı
olacağına inandıklarını kaydettiği ifade edilmektedir.
LÜBNAN BASINI:
El-Mustakbel gazetesinde (11/10)
"Türkiye'nin AB'ye Katılımını Sekteye Uğratan Gerçek Nedenler" başlığı
altında ve Muhammed El Sammak imzasıyla yayımlanan bir yorumda,
Avrupa'da İslam'dan korkanların sadece Fransız Ulusal Cephesi ile
sınırlı olmadığı, korkunun, Fransız Hükümeti içindeki ve dışındaki
güçler ile siyasi şahsiyetleri de kapsadığı ve bu tür şahsiyetlerin
sayısının Avrupa'nın diğer ülkelerinde de çok olduğu belirtilmektedir.
Türkiye'nin AB'ye katılım talebine yanıt vermede herhangi bir Avrupa
kararının arkasında İslam'ın temel boyutu oluşturduğunun artık gizli bir
şey olmadığı ve Türk talebinin reddedilmesi halinde, ret kararının
arkasında "İslam fobisi" olduğunun anlaşılabileceği öne sürülen
yorumda, dolayısıyla bu reddin, sadece Türkiye'ye değil, aynı zamanda
İslam'a da yönelik olacağı, eğer Avrupa'nın Türk talebine olumlu yanıt
vermesi durumunda, bunun, Avrupa ve ABD'nin demokrasi ve İslam'ı
birarada barındıran Türk deneyimini diğer İslam ülkelerine yayması
anlamına geleceği vurgulanmaktadır. Yorumda, Avrupa'nın Türk talebine
karşı olumsuz tavır takınmasının, "nüfus oranı, kişi başına düşen
gelir, Avrupa'ya göç, İstanbul ve küçük bir bölüm dışında Türk
topraklarının Asya kıtasında bulunmuş olması, dini özgürlüklere saygı
gösterilmesi, etnik özgürlüklere saygı gibi" nedenlere de dayandığı
ifade edilmektedir.
İNGİLTERE BASINI:
Reuter'in (11/10) "Türkiye Endişeli ve
AB Raporunda Değişiklikler Yapılmasını İstiyor" başlığı altında ve
Gareth Jones imzasıyla yer verdiği bir haberde, Avrupa Birliği içinde
üyeliğine karşı direniş sinyallerinin giderek artışı karşısında
tedirginliğe kapılan Türkiye'nin bir açıklamada bulunarak AB
liderlerinin 17 Aralık buluşmasından önce adaylığının
değerlendirildiği Avrupa Komisyonu raporundaki bazı ifadelerde
değişiklikler yapılmasını isteyeceğini bildirdiği kaydedilmektedir.
Haftalık olağan Bakanlar Kurulu toplantısının ardından basına açıklama
yapan Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in, "17 Aralık'tan önce, AB raporunun
bizi üzen ve şüphede bırakan unsurlarında değişiklikler yapılmasını
istiyoruz... İşçilerin serbest dolaşımına ilişkin ifadeler ve açık uçlu
görüşmeler tabirinin anlamına açıklık getirilmesini istiyoruz" dediği
belirtilen haberde, ancak AB diplomatlarının, Komisyon raporunun şu
anda değiştirilemeyeceğini, ancak AB liderlerinin bu tavsiyeyi dikkate
almayabileceğini belirttikleri vurgulanmaktadır. Türkiye'nin,
görüşmelerde ilerlese bile AB'ye girmeme olasılığının bulunduğunu ima
eden "açık uçlu" ibaresine raporda, diplomatlara göre, aslında hem
Komisyon içinde hem de geniş anlamda AB içinde Türkiye'nin üyeliğine
muhalif olanları ikna etmek için yer verildiğine işaret edilen haberde,
başta Fransız, Alman ve Avusturyalı muhafazakarlar olmak üzere
Türkiye'nin üyeliğine kuşkuyla bakan çevrelerin, 71 milyon insanıyla
Müslüman Türkiye'nin, AB tarafından özümsenemeyecek kadar büyük, yoksul
ve kültürel açıdan farklı olduğu görüşünde olduğu ifade edilmektedir.
Daily Telegraph gazetesinin
internet sayfasında (10/10) "Neden Türkiye'yi Kabul Etmeliyiz?" başlığı
altında ve Roger Bootle imzasıyla yer alan makalede, Avrupa
Komisyonu'nun, AB'ye, Türkiye ile üyelik görüşmelerini başlatması
yönünde tavsiyesi ve Türkiye'nin üyeliğinin etkileri ele alınmaktadır.
Makalede şöyle denilmektedir: "Türkiye'yi kabul etmek! Kalabalık
nüfusu, kültürü, coğrafi konumu ve görece geri kalmışlığına bakılırsa
bu, dev bir adım olacak... Kültürel açıdan bakıldığındaysa bu ülke, tüm
diğer AB ülkelerinden oldukça belirgin çizgilerle ayrılıyor. Türkiye'de
halkın çoğunluğu Müslüman ve ülkenin siyasi gelgitlerle dolu bir tarihi
var: Ordu, kendisini, laik devletin muhafızı olarak görüyor;
dolayısıyla da, bu yapıya karşı bir tehdit sezdiği her an sivil
hükümete müdahale etmeye hazır. Ayrıca bir ayağı Asya'da olan Türkiye,
Suriye, Irak, İran, Gürcistan ve Ermenistan'a komşu. Dolayısıyla da onun
üyeliğiyle birlikte AB sınırları da, Orta Doğu'da hassas noktaların ateş
hattına dayanacak... Tüm bunlardan, benim gibi bir ekonomistin,
Türkiye'nin üyeliğine evet mi, hayır mı diyeceği açıkça anlaşılabilir.
Elbette evet, diyorum. Bunun iki nedeni var: Öncelikle, AB'ye üyelik
Türkiye için iyi olacak, diye düşünüyorum. Tarih, AB'nin sorunlu siyasi
geçmişlere sahip yoksul ülkelere sunduğu büyük yararlara tanıktır:
İspanya, Portekiz ve Yunanistan... Bu üç ülke de, AB üyeliğinden
kazançlı çıkmıştır. En büyük kazanımları da belki, doğrudan AB üyesi
olmanın değil de üyelik için zorunlu adımları atarak kaydettikleri
gelişmenin ürünleridir... Türkleri ne denli sevsem ve onlara ne kadar
hayran olsam da, onların çıkarlarına dair salt özgeci bir bakış değil
benimki. Zira, Türkiye'nin gelişip zenginleşmesi bizim de yararımıza.
Ekonomik açıdan baktığımızda savımız şudur: Komşularımız
zenginleştiğinde hepimiz kazanırız, çünkü bize daha rahat ve iyi
koşullarda mal ve hizmet sağlayacaklarını ve bunun paralelinde de
ürünlerimiz için daha büyük pazarlar sunabileceklerini biliriz. Fakat
daha da önemlisi, Türkiye gibi stratejik değere sahip bir ülke, Batılı
kuşak içinde tutulmalı ve İslami kökten dincilerden yana kaymasına izin
verilmemelidir. Kesin bir dille söylemek gerekirse, şayet Türkiye büyük
ölçüde post- Hristiyan bir Avrupa Birliği içinde çok iyi gelişip
büyüyebilirse Orta Doğu ülkeleri için de 'laikleşme' ve
'demokratikleşme' adına güzel bir örnek oluşturacaktır. Olasıdır ki,
uzun vadede hem güvenlik hem de refahımız açısından en önemlisi de
budur. Neden Türkiye'nin üyeliğini bu kadar çok desteklediğime bir diğer
yanıt da kısaca şudur: Çünkü AB'nin doğasını değiştirmede etkili olacağı
kanısındayım. Genişleme ve derinleşme arasındaki gerilim! AB'nin asıl
öyküsü budur. Çılgın genişleme yanlıları, AB'nin her ikisini de
başarabileceğini düşünmekten yanalar, ancak mevcut haliyle bile AB'yi
bir bütün siyasi blok olarak ayakta tutmayı başaramayacağımız giderek
daha da açıklık kazanıyorken daha büyük bir birlik mi? Boşversenize!
Hele Türkiye'nin de üye olduğu bir AB'de bu tablo apaçık görülecek.
Sonuç olarak da çok katmanlı bir AB yönünde bastıran güçler daha da güç
kazanacaktır. Bu hiç de kötü bir şey değil... Tarihçiler kesinlikle,
AB'yi, Almanların yükselen yaşam standartlarına bakarak değil İspanya,
Portekiz, Yunanistan ve Doğu Avrupa'nın eski komünist ülkelerinde
yaptıklarıyla değerlendirecektir. Aynı şeyi Türkiye için de yapmak büyük
bir zafer olur."
Reuter'in (11/10)
"Almanya'daki Muhalefet, Türkiye'nin AB Girişimi Konusunda İmza
Kampanyası Başlatmayı Düşünüyor" başlığı altında yer verdiği bir
haberde, Almanya'daki muhafazakar muhalefetin, AB'ye tam üyelik için yol
açılmasına karşı imza kampanyası başlatılmasını önererek, Türkiye'yi
Avrupa Birliği'nin dışında tutma çabalarına devam ettiği
belirtilmektedir. Hristiyan Demokratlar Birliği(CDU) Başkanı Angela
Merkel'in, Alman televizyonunda yaptığı bir konuşmada, "İmtiyazlı
ortaklık lehine ve tam üyeliğe karşı bir imza kampanyası başlatılması
kuşkusuz düşünülebilir. Türkiye'ye gerçek bir teklif sunduğumuz ve tam
olarak 'Hayır' demediğimiz için çok memnunum" dediği ifade edilen
haberde, CDU tarafından yapılan bu önerinin aynı zamanda Hristiyan
Sosyal Birliği (CSU) lideri Edmund Stoiber tarafından da desteklendiği
ve Stoiber'in bu önerinin "mantıklı bir fikir" olduğunu söylediği
kaydedilmektedir. Söz konusu imza kampanyası önerisinin, yeni AB
anayasası gibi uluslararası anlaşmaların onaylanması için referandumlar
düzenlenmesini sağlamak amacıyla Almanya'nın anayasasını değiştirmeye
yönelik yaşanan tartışmalar sırasında teklif edildiğine işaret edilen
haberde, eleştirmenlerin, öneriyi, kötü seçim sonuçlarıyla sarsılan
Merkel'in konumunu güçlendirmek için bir taktik hareketi olarak
reddettikleri belirtilmekte ve Hür Demokrat Parti'nin İçişlerinden
Sorumlu Sözcüsü Max Stadler'in, "Bir imza kampanyası partinin siyaset
savaşında bir silahtan öte bir şey değil. Ancak bu, doğrudan
demokrasiye doğru atılmış adım değil" dediği aktarılmaktadır.
BBC'nin 07.00-07.30 Türkçe
yayınında (11/10) "Atina ve Lefkoşa'dan Veto Baskısı" başlığı altında
yer verilen bir haberde, Kıbrıs'ın, 17 Aralık'taki AB zirvesinde Türkiye
ile müzakerelere başlanması konusunda veto kullanmak istemediklerini,
ancak temel kaygılarının da dikkate alınması gerektiğini bildirdiği
kaydedilmektedir. Kıbrıs Hükümet Sözcüsü Kipros Hrisostomidis'in,
Türkiye'nin AB üyeliğinin önünü tıkamak istemediklerini, ancak aradaki
bölünmüşlüğün sona erdirilmesinin Türkiye'nin katılımının anahtarı olması
gerektiğini belirttiği ifade edilen haberde, Yunanistan Cumhurbaşkanı
Kostis Stefanopulos'un da Türkiye'nin AB'ye katılmak için başta Kıbrıs
olmak üzere Yunanistan'la arasındaki sorunları çözmesi gerektiğini
söyleyerek, "Türkiye'nin şunu anlamasının zamanı geldi, Yunanistan'la
ilişkilerini normalleştirmeden Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımadan ve Kıbrıs
sorununun çözümüne katkıda bulunmadan Birlik üyesi olamaz" dediği
aktarılmaktadır.
İSPANYA BASINI:
El Mundo gazetesinin internet sayfasında
(11/10) "Chirac, Türkiye'nin AB'ye Girişi Konusunda Son Sözün
Fransızlara Ait Olacağını Belirtti" başlığı altında yer alan bir
haberde, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın, Fransa'nın, 17 Aralık
tarihindeki Avrupa Konseyi'nde, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girişini
oylayabileceğini belirttiği ifade edilmektedir. Chirac'ın, bu konuda
ülkesinin "tamamen özgür" olduğunu söylediği ve "son sözün" Fransızlara
ait olduğunu tekrarladığı belirtilen haberde, Chirac'ın, önümüzdeki 17
Aralık tarihinde Avrupa Konseyi toplandığı zaman, 25 üyenin kararına
temel olacak AB raporunda da belirtildiği üzere Fransa'nın,
"Türkiye'nin girişini istemeyebileceğini, veto edebileceğini ya da
reddedebileceğini" açıkladığı kaydedilmektedir. Chirac'ın, Fransa
Anayasası'na uygun olarak Türkiye'nin AB'ye katılımı konusunda
Parlamento'ya başvurulacağını, ancak referandum yolu ile "son sözü
söyleyecek olanların" Fransızlar olacağını ve Fransızları
sakinleştirmek amacıyla, 1999 yılında resmi olarak AB aday statüsü
kazanan ve çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'nin AB'ye giriş meselesinin,
"15 ya da 20 yıldan önce tartışılmayacak" bir mesele olduğunu söylediği
belirtilen haberde, 17 Aralık'tan önce Fransız Parlamentosu'nda,
Türkiye'nin katılım müzakerelerine başlayıp başlamaması konusunda bir
tartışma olup olmayacağının sorulması üzerine Chirac'ın, "Bu dönem
boyunca ve 17 Aralık sonrasında da Parlamento'ya danışılacağı" cevabını
verdiği kaydedilmektedir.
YUNANİSTAN BASINI:
İmerisia gazetesinde (09/10) "Demirel:
Kıbrıs Vetosu mu? Saçma" başlığı altında ve Aris Hacistefanu imzasıyla
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile yapılan mülakata yer
verilmektedir. Mülakatta, Türkiye'nin 9. Cumhurbaşkanı olan Süleyman
Demirel'in, AB Komisyonu'nun Türkiye için aldığı kararı "tarihi bir
karar" olarak tanımlarken, aynı zamanda Avrupalı liderlerin (bunlar
arasında Karamanlis de yer alıyor) Türkiye'nin AB yönelimine destek
vermek konusunda taahhüt altına girdiklerini hatırlattığı
belirtilmektedir. Kıbrıs Rum yönetiminin Türkiye'nin AB yönelimine engel
teşkil edip edemeyeceği yolundaki sorulara, Demirel'in eski Türk
politikacılarını anımsatan bir tutum takınarak, "Bunlar saçmalık"
dediği mülakatta, Demirel için önemli olanın Türk-Yunan ilişkileri ve bu
ilişkilerin ilerlemesi için herhangi bir engelin olmadığını ima ettiği
ve Brüksel'in tarih vermemesi halinde Türkiye'de darbe olacağı yolundaki
senaryoya hiçbir şekilde katılmadığını kaydederek, "Böyle bir olasılık
yok" dediği aktarılmakta, Demirel'in, Müslüman-demokrat Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan'ı övmesinin ise, Türkiye Başbakanı'nın AB yolunda
ilerledikçe, Demirel gibi Türk politikacıların kendisini
destekleyeceklerini gösterdiği değerlendirmesi yapılmaktadır.
Elefterotipia gazetesinde
(11/10) "Türkiye'nin AB Yönelimi" başlığı altında ve Mihalis Moronis
imzasıyla yayımlanan bir yorumda, AB Komisyonu'nun AB ile Türkiye
arasında üyelik müzakerelerinin başlaması yolundaki önerisini siyasiler
ve medyanın önemsememiş olabileceği, ancak önerinin olumlu
karşılandığının açık olduğu belirtilmektedir. Siyasilerin ve medyanın
öneriye kayıtsız kalmalarının nedeninin, AB Komisyonu tarafından
Türkiye'nin önüne konulan sert şartlarla, bir anlamda Türkiye'nin AB
tarafından "rehin" alındığı, başka bir ifadeyle, Türkiye'nin bundan böyle
Ege ya da Kıbrıs'ta tahrik edici hareketlerde bulunamayacağı öne sürülen
yorumda, kayıtsızlığın bir nedeninin de Türkiye'ye ilişkin 256 sayfalık
raporda, Kıbrıs meselesini ve Türk-Yunan ilişkilerini olumlu yönde
etkileyecek ifadelerin de yer aldığının tespit edildiği ve Lefkoşa'nın
veto hakkının, Kıbrıs sorununun çözümleneceğine kesin gözle bakılmasına
yol açtığı kaydedilmektedir. AB Komisyonu tarafından hazırlanan Türkiye
raporunda, bölgede (Balkanlar'da Kafkasya'da, Akdeniz ve Orta Asya'da)
barış ve istikrarın sağlanması açısından Türkiye'nin rolünün ve
öneminin vurgulandığı ifade edilen yorumda, "Türkiye'nin AB üyeliğinin
AB'ye olumsuz etkilerine dikkati çekerek, Türkiye'nin istikrarsızlık
faktörü oluşturduğunu söyleyenlerin görüşü doğru değildir, çünkü
'Türkiye savunma alanındaki büyük harcamaları ve sayıca çok askeri ile
AB'nin güvenliğine ve savunmasına önemli ölçüde katkıda bulunabilecek
bir ülkedir.' Gelişmelere bu açıdan bakıldığında, Türkiye'nin bölge
bekçisi olabileceği görüşünün Avrupa'da hüküm sürdüğü söylenebilir.
Uluslararası alanda kaydedilen gelişmelerden kaynaklanan bu mantalite,
AB için de değişim sürecinin başladığının göstergesidir. Uzlaşıcı ve
diplomatik bir ruhla hareket eden AB, ekonomik, siyasi ve sosyal
alandaki başarılarından sonra şimdi askeri alanda da güçlü olmaya
çalışıyor. Belki de, ABD ile bu alanda rekabete hazırlanıyor. AB'nin
niyetleri ne olursa olsun, bu niyetlerin Türkiye ile ilişkilerinde
belirsizliğin hüküm sürmesine yol açacağı kesindir. Kimse 10 yıl sonra
dünyada hangi koşulların hüküm süreceğini bilmiyor. Başka bir ifadeyle,
Türkiye'nin bölgede bekçi olduğu yolundaki görüşün Avrupa'da 10 yıl
sonra hüküm sürüp sürmeyeceği belli değildir. Bu nedenle, AB ile Türkiye
arasındaki ilişkide neticenin ne olacağının önceden anlaşılması güçtür"
denilmektedir.
|