15.10.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

 

            ANKARA, 15/10(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 14 Ekim 2004 tarihinde Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen  haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ALMANYA BASINI: 

            Bild gazetesinde (14/10) "Tony Blair... Türkiye AB'ye  Girebilir mi?" başlığı altında ve Jörg Quoos imzasıyla  İngiltere Başbakanı Tony Blair ile yapılan mülakata yer  verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer almaktadır: 

            "SORU: Sayın Başbakan, Avrupa Türkiye'nin olası AB  üyeliğini tartışıyor. Türkiye Avrupa Birliği'ne ait midir? 

            BLAIR: Kesinlikle. İstikrarlı ve demokratik bir   Türkiye'nin AB'de olması, bölgenin istikrarı ve güvenliği   için son derece önemlidir ve Avrupa için büyük bir kazanç   olacaktır. Uyuşturucuya, suç örgütlerine ve teröre karşı   mücadelede ortağız. İslam, demokrasi ve refah arasında bir   tezat yoktur. 1963 yılında Türkiye'yi potansiyel bir AT   üyesi olarak tanımış olduğumuzu ve belirli reformların  gerçekleştirilmesi durumunda müzakerelerin başlatılacağı  sözünü verdiğimizi unutmamalıyız. Şimdi Avrupa Komisyonu,  Türkiye'nin gerekli seviyeye ulaştığına ve müzakerelerin başlatılabileceğine karar verdi. 

            SORU: İngiltere, aralık ayında gerçekleşecek AB   zirvesinde katılım müzakerelerinin başlatılması yönünde mi oy  kullanacak? 

            BLAIR: Evet. 

            SORU: Müzakerelerin başarısız olma ihtimali var mı, yoksa  üyelik garanti mi? 

            BLAIR: Hiçbir katılım müzakeresinde sonuç önceden belli  değildir. Her aday için aynı katı katılım kriterleri  geçerlidir. Ancak Türkiye'nin, bu kriterleri yerine getirmek  için etkileyici reform gündemini başarılı bir şekilde  uygulamaya koyacağına inanıyorum. (...) 

            SORU: Sizce Türkiye ne zaman üyeliğe hazır olacaktır? 

            BLAIR: Bu, Türkiye'ye bağlı. Ancak, gerçekçi bir şekilde bakıldığında, gerekli kriterleri yerine getirebilmesi için  daha en az 10 yıla ihtiyacı olacaktır..." 

            Die Welt gazetesinde (14/10) "Tartışmaların Yeri  Parlamentodur" başlığı altında ve Wolfgang Schaeuble imzasıyla  yayımlanan bir yazıda, Avrupa Komisyonu'nun, AB Konseyi için  hazırladığı raporunda,  kayda değer kuşkulara rağmen, Türkiye  ile müzakerelerin başlatılmasını tavsiye ettiği ve Komisyon'un  aynı zamanda, özellikle, işkence ve kötü muamele ile mücadele,  insan ve azınlık hakları ile temel özgürlüklere ilişkin  yasaların ve uygulamaya ilişkin önlemlerin, daha fazla  sağlamlaştırılması ve yaygınlaştırılması için uyararak,  Türklerin reform gayretlerinin düzenli olarak denetlenmesini  önerdiği ve reform sürecinden geri dönülmezliğin uzun bir  süre boyunca teyit edilmiş olması gerektiğine işaret ettiği belirtilmektedir. Yorumda şöyle denilmektedir: "AB Konseyi'nin  aralıkta müzakerelerin başlatılmasına karar vermesi durumunda, müzakerelerin sonu açık bir şekilde yapılması ve Türkiye'ye  yönelik müzakere önerisinin, yakın ve ayrıcalıklı ortaklık  perspektifini de içermesi gerekir. Federal Parlamento bu  meseleyi yakında istişare edebilir ve edecektir ve de bununla  ilgili bir tavsiyeyi oylamak durumunda olacaktır. AB  Konseyi'nin aralıktaki kararını etkilemek için uygun olan yol  da zaten budur. Ocak 1999'daki, Kırmızı-Yeşiller koalisyonunun  düzenli olarak çifte vatandaşlığı öngören tasarısına karşı  imza kampanyasındaki durum, esas itibarıyla şuankinden  farklıydı. Federal Parlamento ve Federal Konsey'de o dönemde  mevcut çoğunluk nedeniyle, büyük bir ihtimalle Almanya'daki   yabancıların entegrasyonu yerine kin duygularını teşvik  edecek olan tasarıyı engellemenin tek yolu buydu. O dönemdeki  imza kampanyası zaten bu yüzden başarılı oldu... AB Konseyi  tarafından önümüzdeki dönemde verilecek  kararla ilgili durum  ise farklıdır ve bu nedenle de şimdi doğru olan yol, Federal  Parlamento'da tartışarak karar verilmesidir. Ancak,  Kırmızı-Yeşiller koalisyonunun girişimlerini insan  yadırgamadan duramıyor. Prensipte referandum unsurlarının  anayasaya girmesini savunuyorlar. Avrupa Anayasası  anlaşmasıyla ilgili olarak da bir halk oylaması yapılmasını  istiyorlar. Fakat Türkiye'nin üyeliğine karşı, imza kampanyası  bile yapılmasına izin vermiyorlar. Temsili demokrasiyi halk  oylamasıyla takviye etmek isteyenler, insanların neyi  oylayacakları ya da en azından görüşlerini açıklamalarına izin  verilmesi hakkını, sadece kendisi için mahfuz tutmamalıdır.  Fakat en iyisi, AB'yi aşırı bir şekilde genişletip  zorlamayacak ve eş zamanlı olarak da Türkiye'yi geri  çevirmeden, ayrıcalıklı ortaklıkla çözüm bulunması olacaktır.  Bu konuda sorumluluk bilinciyle ve açık bir tartışma sürdürmek,  en başta Almanya'da yaşayan insanların entegrasyonunun  iyileşmesinin yararınadır." 

            Berliner Zeitung'da (14/10) "Ben Hep Bir Gerçekçiydim"  başlığı altında ve Damir Fras-Bettina Vestring imzalarıyla  Federal Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer ile yapılan  mülakata yer verilmektedir. Mülakatın Türkiye ilgili bölümünde  şu ifadeler yer almaktadır: 

            "SORU: Türkiye meselesine öncelikli olarak stratejik   bakışla yaklaşıyorsunuz... 

            FISCHER: Hayır, bunu yapmıyorum. Eleştiricilerin  tarihi-kültürel ve dini çekincelerinin ciddiye alınması  gerekir, fakat bunlara katılmıyorum. AB'nin, üyeliği kaldırıp kaldıramayacağı sorusu da haklıdır. Ben de, evet fakat bu konu  hakkında ancak 10 ya da 15 yıl içinde karar verileceğini  söylüyorum. Ayrıca, 11 Eylül 2001'deki terör saldırılarıyla  birlikte dünya politikasının buz gibi suyuna itildiğimizi de unutmamalıyız. Savaş ve barış meselesinin yeniden  sorgulanmasını gerektiren bir durumla karşı karşıyayız.  Radikal İslam, en azından bir nesil boyunca bizi uğraştıracak  olan totaliter bir harekettir. (...) 

            SORU: Türkiye'ye AB'nin kapısının kapatılması durumunda   ne olurdu? 

            FISCHER: Ülke, Batı'ya yönelişi ile İslam geleneği  arasında bocalardı. Buna ilaveten zor komşularıyla tek  başına bırakılırdı. Reformlar duraksar, Türkiye'deki insan  haklarının durumu iyileşmez ve biz, Avrupa ile Orta Doğu'nun  kesiştiği yerdeki büyük Müslüman ülke Türkiye'yi, Avrupa'ya  sağlam bir şekilde demirlemek için önümüze çıkan yegane şansı  kaçırmış olurduk. Ayrıca demokrasi ve İslam'ı, İslam geleneği  temelinde şeffaf ve güçlü bir sivil toplum içinde bir araya  getirme şansını da kaçırmış olurduk. Sistem sorununda yenik  düşmüş olurduk. (...) 

            SORU: Hıristiyan Birlik Partileri'nin referandumdan yana,  Yeşillerin ise karşı olması dünyanın tersine döndüğü anlamına  gelmiyor mu? 

            FISCHER: Ben her zaman bir gerçekçiydim. 

            SORU: Yeşillerin, silah ihracatını onaylamaları da sizce  dünyanın tersine döndüğüne işaret etmiyor mu? 

            FISCHER: Silah ihracatı için uygulanan bir süreç vardır.  Şayet gerçekler, örneğin Türkiye'deki gibi, olumlu yönde  değişmişse, bunun dikkate alınması gerekir." 

            Die Tageszeitung'da (14/10) "CDU İçinde Direniş Büyüyor"  başlığı altında ve DPA kaynaklı yayımlanan bir yazıda, CDU  parti yönetimi tarafından tartışılan, Türkiye'nin AB üyeliğine  karşı imza kampanyasına karşı Berlin'deki CDU teşkilatında da  direnişin arttığı belirtilmektedir. CDU Sosyal Komisyonlar  Eyalet Başkan Yardımcısı Horst Gedack'ın yaptığı açıklamada,  bu tür bir kampanyayı "tamamen" reddettiklerini ve bu  kampanyanın tamamen yersiz olduğunu söyleyerek, Hıristiyan  Demokrat İşçileri'nin (CDA) buna katılmayacağını bildirdiği  kaydedilen yazıda, CDU'nun Kreuzberg Başkanı Kurt Wanster'in  de  imza kampanyasına karşı çıktığı, Eyalet Başkanı ve  Joachim Zeller ile Eyalet Parlamentosu Grup Başkanı Nicolas  Zimmer'in ise bu kadar ileri gitmeyerek, kampanyaya "daha  ziyade temkinli yaklaştıklarını" söyledikleri  hatırlatılmaktadır. Yazıda, CDU'nun Berlin'deki tek Türk  kökenli bölge sorumlusu olan Sedat Samuray'ın, bu kampanyanın  gerçekten yapılması halinde partiden istifa edeceğini  açıkladığı, CDU Eyalet Yönetim Kurulu'nun Türk kökenli üyesi  Emine Demirbüken'in ise, söz konusu kampanyayı "zehir" olarak  nitelemekle birlikte, parti içinde bir karşı kampanya  başlatabilmek için her halükarda CDU'da kalacağını bildirdiği  ifade edilmektedir.

 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Die Presse gazetesinde (14/10) "Kıbrıs Türkiye için Bir  Engel Teşkil Edebilir" başlığı altında ve APA kaynaklı  yayımlanan bir haberde, AB Komisyonu'nun olumlu raporuna  rağmen Türkiye'nin, giriş  müzakerelerine kesinlikle "evet"  denileceğinden emin olamadığı, çünkü yeni AB üyesi Kıbrıs'ın,  aralıktaki AB zirvesinde veto hakkını kullanmakla tehdit  ettiği belirtilmekte ve Lefkoşa'nın önce diplomatik açıdan  Türkiye'nin kendisini tanımasını istediği, ancak Ankara'nın,   bunu hala reddettiği ifade edilmektedir. Kıbrıs Cumhurbaşkanı   Tasos Papadopulos'un "Veto hakkımızı mahfuz tutuyoruz. Bu  konuda aralıkta bir karar vereceğiz." dediği hatırlatılan  haberde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan açısından böyle bir  adım iç politikada son derece tehlikeli olabileceği öne  sürülmektedir. Erdoğan hükümetinin, adanın Türkiye'nin işgali  altındaki kuzey kesimi uluslararası alanda tanınmadan, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıyacak olursa, bunun Türk halkını  incitebileceği, ancak AB'nin kendi üyelerinden birini  tanımayan bir ülke ile giriş müzakerelerini sonuçlandırmasının  da pek tasavvur edilebilecek bir şey olmadığı kaydedilen  haberde, Ankara'daki yönetimin Kıbrıs Rum tarafını en azından  şimdilik yatıştırmak için, Kıbrıs'taki Türk birliklerinin bir  kısmını geri çekmeyi düşündüğü ve bu konuda aralıktaki AB  zirvesinden önce bir karar verileceği ifade edilmektedir.

            Profil dergisinde (14/10) "Halkın Sesi" başlığı altında  yayımlanan bir haberde, Araştırma Enstitüsü OGM'den Peter  Hajek'in, Avusturyalıların Türkiye'nin AB'ye katılımı  konusunda kimin neden yana olduğunu pek anlayamadığını  söylediği belirtilmektedir. Partiler arasında yalnız FPÖ'nün,   açıkça Türkiye'nin AB'ye katılımına karşı bir çizgi izlediği  ifade edilen haberde, Hajek'in, SPÖ'de ise seçmenlerin  kafasının iyice karıştığını söylediği kaydedilmektedir.   Sosyaldemokrat Parti'de de geçen haftalarda Alfred   Gusenbauer ile Michael Haeupl arasında baş gösteren görüş  farklılıklarının Avusturyalıları şaşkına çevirdiği belirtilen  haberde, anketlere katılan Avusturyalıların, SPÖ'nün AB'ye  katılım konusunda ne tam lehte ne de tam aleyhte bir tutum  sergilediği görüşünde oldukları, Yeşiller ile ÖVP'nin  izledikleri çizgilerin ise nispeten katılım lehinde olarak  tanımlandığı vurgulanmaktadır. AB Komisyonu'nun Türkiye ile  giriş müzakerelerine başlanması şeklindeki tavsiyesine  Avusturyalıların yüzde 47'sinin sıcak bakmadığı, yüzde  42'sinin gerçi "açık uçlu müzakereleri" onayladığı, ama  Hajek'in "bunların büyük bir kısmının buna rağmen Türkiye'nin  katılımına karşı olduğunu" belirttiği kaydedilen haberde,  bunların "Hele bir müzakerelere başlayalım, belki de bir  neticeye varılmaz." şeklinde düşündüklerini belirten Hajek'in, "gerektiğinde dizginleri çekebilmeyi" istediklerini de  vurguladığı belirtilmekte ve Avusturyalıların yüzde 62'sinin   Türkiye'nin muhtemel katılımından önce bir halk oylaması   yapılmasını istediğine işaret edilmektedir. 

            
             FRANSA BASINI:
 

            Le Monde gazetesinin internet sayfasında (13/10) "'Hayır'  Taraftarı Bir Avrupa Komiserinin Öfkesi" başlığı altında ve  Arnaud Leparmentier imzasıyla yer alan bir yorumda, AB'nin İç  Pazardan Sorumlu Komiseri Hollandalı Frits Bolkestein'in,  Türkiye ile müzakerelere başlanmasına "ülkedeki insan  haklarının durumunu" gerekçe göstererek itiraz eden tek Avrupa  Komiseri olduğu ve görevini devretmesine üç hafta kala   öfkesini gizlemediği belirtilmekte ve "Hayır deme kapasitemizi   kaybettik. AB Dışişleri Bakanları sadece sempatik olma   çabasındalar. 1999'daki Helsinki zirvesinde Türkiye'ye adaylık  statüsünün resmen verilmesi de büyük bir hataydı." dediği  aktarılmaktadır. Avrupalı yöneticilerin Türkiye'nin AB'ye  girmesine karşı olduklarını savunan Bolkestein'in, "Eğer  oylama kapalı yapılsaydı, Avrupa Komisyonu ve Konseyi'nin  çoğunluğu  Türkiye'yi reddederdi. Neden korkuyorlar  bilmiyorum." şeklinde konuştuğu belirtilen yorumda,  Bolkestein'in, Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin ardından   genişlemenin Balkan ülkeleri ve Ukrayna'ya doğru   ilerlemesinden endişe duyduğu ve Avrupa'yı genişletirken  Türkiye'ye istikrar ihraç edileceğini, ancak Türkiye'den  istikrarsızlık ithal edileceğini ifade ederek, "Avrupa'yı,   anlayışımızı muhafaza ederek genişletmeye devam edemeyiz.   Genişletirken belki ticari açıdan pazarlar da büyüyecek,   ancak anlayış olarak özellikle Fransızların istediği gibi   bir birlik kalmayacak ortada. Avrupa ülkelerinde her sorunun   bir çözümü var zannediliyor. Bu her zaman doğru değil."  şeklindeki ifadesine yer verilmektedir.

            AFP'nin (14/10) "Fransa Parlamentosu, Türkiye'nin AB  Üyeliğini Tartışıyor" başlığı altında ve Olivier Baube  imzasıyla yer verdiği bir haberde, Fransa Cumhurbaşkanı  Jacques Chirac ve kendisini destekleyen partiler arasında  derin fikir ayrılığının yaşandığı bir ortamda, Fransa  Parlamentosu'nun coşkuyla, Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusunu  tartıştığı belirtilmektedir. Tartışmanın açılışını yapan  Başbakan Jean-Pierre Raffarin'in de dahil olmak üzere  konuşmacıların çoğunluğunun,  Türkiye'nin AB'ye girmeye hazır  olmadığının altını çizdiği belirtilen haberde, Raffarin'in,  "Türkiye'nin AB'ye üyeliği için Avrupa'nın  hazır olduğunu  sanmıyorum. Avrupa daha yeni genişledi, yeni üyelerini  karşılaması ve başka bir genişlemeye gitmeden  entegrasyonlarını başarması gerek." diye konuşarak, "Ama her  şeyden önce, Avrupalıların halihazırdaki önceliği anayasa  oylaması, yani siyasi bir Avrupa fikrinin derinleştirilmesidir.  Ne Avrupa ne de Türkiye bugün üyelik için hazır değildir."  şeklinde fikir belirttiği kaydedilmekte, ancak bazı  konuşmacıların aksine Raffarin'in, Fransızları "tartışmasız",  erken bir şekilde "hayır" cevabı vermemeye çağırdığına işaret edilmektedir. Raffarin'in, "Tarih karar verecektir, ancak  ulusun isteğine uyulacaktır, çünkü bu konuda yapılacak bir  referandumla son sözü Fransız halkı söyleyecektir." dediği  aktarılan haberde, UDF Başkanı François Bayrou'nun, üyeliğe  karşı olduğunu saklamadığı ve milletvekillerini bu konuda bir  karar alınması için oylama yapmaya çağırarak, üyeliğin  Avrupa'nın entegrasyon ve siyasi birlik projesinin sonu  olacağını belirterek "seçim, üniter bir Avrupa veya dağılmış  bir Avrupa arasında yapılacak." dediği ve ayrıca, bu  tartışmanın sonunda bir oylama yapılmamasından duyduğu  üzüntüyü dile getirdiği ve hükümeti "konuyu baştan savmaya  çalışmakla" suçladığı ifade edilmektedir.

            AFP'nin (14/10) "Lüksemburg Başbakanı Juncker,  1 Ocak 2005'te Müzakerelerin Başlamasından Yana" başlığı  altında yer verdiği bir haberde, Lüksemburg Başbakanı  Jean-Claude Junker'in, Türkiye ile üyelik müzakerelerine  1 Ocak 2005 tarihinde başlanmasını arzuladığını açıkladığı belirtilmektedir. 1 Ocak 2005'te Lüksemburg'un altı aylık bir  süre için AB Dönem Başkanlığı'nı devralacağı hatırlatılan  haberde, Juncker'in, AFP'ye yaptığı açıklamada, "2005 yılının   başında müzakerelere başlanmasını arzu ediyorum." dediği  aktarılmaktadır. Anayasa metninin onaylatılmasının  gerekliliğinin, bazıları tarafından, AB devlet ve hükümet  başkanlarının Avrupa Komisyonu'nun tavsiyelerini izlemeleri  ve 17 Aralık'ta yeşil ışık yakmaları durumunda 2005 yılından  sonra Türkiye ile müzakerelerin başlatılması yönünde bir  argüman olarak ele alındığı ifade edilen haberde, Anayasa  metninin onaylanmasının kendisini endişelendirdiğini ifade  eden Juncker'in, "İyi bir ekip olan Barroso Komisyonu, bir  girişimde bulunmak istediğinde, karşısında hep 'ülkemizde  yapılacak referandumu bekleyin' diyen hükümet başkanlarını  bulacak. Bu bizi felç edebilir."  şeklinde konuştuğu  belirtilmektedir.   

            AFP'nin (14/10) "Avrupa Kiliseleri Toplantısı...  Türkiye'nin AB Üyeliği Konusunda Din Sorun Değil" başlığı  altında yer verdiği bir diğer haberde, Avrupa Kiliseleri  Konferansı'nda yayımlanan deklarasyonda, Türkiye'nin Avrupa  Birliği'ne üyeliğinin din farkı meselesi olmadığının ifade  edildiği, ancak "Hıristiyan azınlıkların durumunun çok endişe  verici olduğu"nun dile getirildiği belirtilmektedir. Anglikan,  Ortodoks, Protestan ve eski Katolik mezheplerine bağlı 126  Kiliseyi bir araya getiren bu teşkilatın, "Kiliseler için,  Türkiye'nin AB'ye üyeliği, din farkı meselesi değil." dediği  belirtilen haberde, deklarasyonda, "Kelimenin tam manasıyla,  Türkiye'nin Birliğe girmesi, Avrupa'daki çeşitli din ve  kültürler arasında iyi ilişkilerin gelişmesinde olumlu etkiler  bile getirebilir." denildiği  kaydedilmektedir. Haberde,  Avrupa Kiliseleri Konferansı Başkanlığını yürüten Fransa  Protestan Federasyonu (FPF) Başkanı Rahip Jean-Arnold de  Clermont'un, "Bize göre, Türkiye'nin girmesi Avrupa'nın bazı  hedeflerine uygundur. Ortodoks, Protestan, Katolik, Ermeni  kiliseleri saygı  görmüyor, Türkiye'de mevcudiyetleri bile  meşru değil. Bütün Kiliseler Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne  girmesini istiyor. Çünkü Avrupa teslim  olmazsa, bu, Kopenhag  Kriterleri ile olacak, dini azınlıklara saygı dahil." dediği  ifade edilmektedir.
 

            İNGİLTERE BASINI: 

            The Spectator dergisinde (16/10) "Ankara Brüksel'e Karşı  Neden İhtiyatlı Olmalı" başlığı altında ve Owen Matthews  imzasıyla (Newsweek'in İstanbul muhabiri) yayımlanan bir  yorumda, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılma girişiminin,  bu ayın başlarında muhtemel olmaktan çıkıp mümkün olma  aşamasına girdiği belirtilmektedir. Avrupa Komisyonu'nun  Ankara ile katılım müzakerelerinin başlamasını tavsiye  ederken, Komisyon'un görevinden ayrılmak üzere olan  Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günther Verheugen'in,   Türkiye'nin önünde "başka hiçbir engel kalmadığını"  söylediği ve bunun, Türk basınında çılgın bir coşkuyla  karşılandığı, Avrupa şampiyonalarına katılan milli  takımlarına, ya da, -diyelim ki Viyana'ya- sefere çıkan  muzaffer Türk ordusuna tezahürat  yaparcasına "Avrupa,  Biz Geliyoruz" diye manşetler attıkları ifade edilmektedir.   Türkiye'nin Birliğe katılmasının AB için muhteşem olacağı,  ancak Türklerin çoğunun bunu piyango kazanmakla bir   tutmalarına rağmen, üyeliğin Türkiye için çok kötü olacağı öne  sürülen yorumda, Türkiye'nin AB'yi daha iyiye götüreceğinin  açık olduğu ve AB'nin ne kadar büyük olursa, Birliği merkeze  yaklaştırmaya çalışan güçlerin de o kadar büyük olacağı ve  Brüksel'den idare edilecek bir Avrupa Birleşik Devletleri  kurulmasının da bir o kadar güç olacağı vurgulanmaktadır.  Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili tartışmalara da yer verilen  yorumda, "Türkiye, Avrupa'nın dış kaynak cenneti olmak için  ideal konumda. Ucuz, nitelikli bir işgücü var, yaşam ve ulaşım  ucuz olduğu gibi, toprak ve inşaat maliyetleri de düşük. İdeal  bir dünyada, Türkiye, üzerine bir de Brüksel'deki yolsuzluk  ve bürokrasiyi ekleyeceğine, bir yandan kendi yolsuzluk ve  bürokrasisini azaltarak, bir yandan da mevzuatı artıracağı  yerde, kaldırıp dış yatırımları kolaylaştırarak ve işleyen bir  bankacılık sektörü kurarak çok daha iyi bir konuma  gelebilir...  Ankara, AB'nin dışında olduğu sürece, Brüksel'i  ilgilendirmeyen bölgesel çıkarlarının peşine düşmekte serbest   olacak. Türkiye'nin de İngiltere gibi, Brüksel'in etki   alanının dışında dikkate alması gereken siyasi, tarihi ve   ekonomik unsurlar var. Ermenistan'la olan sorunlu ilişkileri,   İran'la serbest ticaret bağlantıları, Orta Asya'daki Türk   cumhuriyetlerle bağları ve Hazar petrollerinin sevkindeki rolü,   Kuzey Irak'taki Kürtlerin kendi topraklarına sahip olma   doktrininin, kendi Kürt nüfusuna sıçrayacağı yolundaki   endişeleri de bunlara dahil... Türkiye'nin stratejik  zenginliği  yüzyıllardır iki dünya arasında, iki başlı bir  konumda olmasından kaynaklanıyor. En nihayetinde sorun,  Türklerin Avrupa'ya yaptıkları büyük yürüyüşü katıksız  rasyonel bir bakış açısıyla değerlendirememeleri.  Milliyetçiliklerinin kökeninde, tohumu  Atatürk tarafından  atılan, Batılı ülkelerin kulübüne kabul edilmedikleri sürece medeniyetlerinin eksik kalacağı korkusu  yatıyor. Dışlanma  korkusu, kendi hayati çıkarları açısından ne pahasına olursa  olsun Türkleri AB üyeliği için bastırmaya itecek. Onlar için  kötü, bizim içinse iyi bir haber bu." denilmektedir.

 

            İTALYAN BASINI:  

            La Repubblica gazetesinde (14/10) "Roma-Berlin,  BM Konusunda  Tartışma..." başlığı altında ve Gianluca Luzi  imzasıyla yayımlanan bir haberde, BM reformu konusunda  herhangi bir anlaşmaya ulaşamayan Berlusconi ve Schröder'in,  Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin mümkün olan en kısa sürede  başlatılması konusunda ise tam bir mutabakat içerisinde   oldukları belirtilmektedir. Alman Başbakan Schröder'in,   Türkiye'nin üyeliğine ilişkin olarak "Kasıtlı gecikmelerden kaçınılmalıdır" ifadelerini kullandığı kaydedilirken,   müzakerelerin başlatılma tarihi konusunda ise, "Belirtilemez   çünkü bunlara iki yasal sistem arasındaki bir 'izleme', yani   uyumlarının yoklaması öncülük etmelidir." dediği   vurgulanmaktadır. Haberde, Başbakan Berlusconi'nin de, yine   Türkiye'nin üyeliğine binaen, "Her ne olursa olsun, Türkiye   ile müzakerelerin 2005 yılı içerisinde başlamasını diliyoruz."   dediği aktarılmaktadır.

 

            LÜBNAN BASINI: 

            El Balad gazetesinde (14/10) "Türkiye'nin AB'ye Katılım  Sürecinde Yeni Bir Bölüm" başlığı altında ve Afif Rızk  imzasıyla yer alan yazıda, Türkiye ile AB arasında yaşanan  zina tartışmalarına değinilmekte ve "AB yolunda 40. yaşını  dolduran Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecine dikkatlice  bakılacak olursa, Türkiye'nin katılımına karşı çıkanların  istismar ettiği zina konusunun, bu sürecin maruz kaldığı  bazı gerçeklerden sadece bir tanesi olduğu görülür."  denilmektedir. Chirac, Blair ve Schröder gibi Avrupalı birçok  liderin Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanmasından yana   oldukları, buna karşın aşırı sağcı ve UMP, UDF, CDU gibi   siyasi partilerin Türkiye'nin AB üyeliğine karşı oldukları   aktarılan yazıda şu yorum yapılmaktadır: "Bu gerçekler  ışığında birçok gözlemci, Türkiye ile AB arasında üyelik   müzakerelerinin başlamasının, Avrupa Anayasası konusunda   yapılacak olan halkoylamasını olumsuz yönde etkilemesinden   endişe etmektedir."
 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            NET Devlet Televizyonu'nun 13 Ekim 2004 tarihinde saat  21.00'deki ana haber bülteni kapsamında "Erdoğan: Dost Olarak  Vaatlerde Bulunan ve Dost Kalmak İsteyen İki Siyasi Lider  Birbirini Aldatabilir mi?" başlığı altında ve Fanis  Papathanasiu imzasıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile  yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer  almaktadır: 

            "SORU: Türkiye'nin AB ile müzakerelere ne zaman   başlayacağını düşünüyorsunuz? Türkiye bu müzakerelere ne   zaman başlamak istiyor? 

            ERDOĞAN: Bu konu hakkında bildiğiniz gibi önemli bir   zirve yapıldı: 2002 yılındaki Kopenhag Zirvesi. Bu zirvenin   nihai bildirgesinde Türkiye'nin 2004 yılının Aralık ayına   kadar siyasi kriterleri yerine getirmesi durumunda   görüşmelerin gecikmeksizin başlayacağı yer alıyor.  

            SORU: Türkiye'de dile getirilmekte olan, AB  Komisyonu'nun diğer ülkelere nazaran Türkiye'nin AB   yönelimine sert şartlar koyduğuna dair görüşlere katılıyor  musunuz? 

            ERDOĞAN: Şahsen sadece olumlu boyutları görmek   istiyorum. Elbette bazı olumsuz noktalar da var, bunları AB  üyesi ülkelerin sayın liderleriyle 17 Aralık'a kadar kalan  zaman zarfında değerlendireceğiz, müteakiben de orta bir yol  bulmaya çalışacağız. Sayın meslektaşlarımın şimdiye kadar  göstermiş oldukları anlayışı göstereceklerine inanıyorum.  Böylece, önümüzdeki 2.5-3 aylık zamanı en iyi şekilde  değerlendirmeye çalışacağız. 

            SORU: Avrupa'da Türkiye'nin AB üyeliği tartışma konusu   oluşturuyor, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı yükselen sesler   yoğunlaşıyor. Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde özel bir   statünün uygulanması olasılığından söz ediliyor. 

            ERDOĞAN: Özel statüden söz edilmesi yanlıştır. Her  şeyden önce, AB'nin ilkelerinde ve üyelik şartlarında böyle   bir şey yer almamaktadır. Özel statü söz konusu değildir.   Aday ülkelerin üyeliğiyle ilgili prosedür ve kriterler   belirlenmiştir. AB müktesebatınca belirlenmiş olan siyasi,   ekonomik vb. kriterler var. Türkiye Kopenhag Siyasi   Kriterleri çerçevesinde, uyum sağlama paketiyle ilgili olan   her şeyi yerine getirdi. Bazı kriterlerin uygulanması üyelik  prosedürü içinde gerçekleşecek ve eksikliklerimizi   tamamlayacağız. Maastrich Kriterlerinde öngörülenler  yapılacak. Fakat şimdi, önceden özel bir statü hakkında   yazılanlar nedeniyle, kamuoyunun psikolojisi olumsuz yönde   etkileniyor. Bu nedenle, bu yorumların yapılması doğru değil,  çünkü psikolojik baskı uygulanıyor. Diğer AB adayı ülkelere  böyle bir şey yapılmadı. (...) 

            SORU: Aralık ayındaki AB zirvesinde Kıbrıs Cumhuriyeti  Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerine başlaması için tarih  verilmesini 'veto' edebilir mi? 

            ERDOĞAN: Papadopulos ile Dublin'de konuşma fırsatım   oldu. Kendisi, 'Biz Türkiye'nin AB üyesi olmasından yanayız  ve bizim tarafımızdan herhangi bir sorunla  karşılaşmayacaksınız' dedi. Ben bunu kendisinden duyduktan   sonra, medyaya inanmıyorum. Bunu bana görüşmemiz sırasında   söyledi; bu nedenle de, kanaatimce, bunu yorumlamama neden   yoktur. (...) 

            SORU: Brüksel'deki AB zirvesinde Başbakan Karamanlis'in   desteğini elde edeceğinize inanıyor musunuz? 

            ERDOĞAN: Elbette, kesinlikle inanıyorum. Dost olarak   vaatlerde bulunan ve dost kalmak isteyen iki siyasi lider   birbirini aldatabilir mi? Teşekkür ederim. Lütfen dost Yunan  halkına kalbi duygularla selamlarımı ve sevgilerimi iletiniz."  

            To Vima gazetesinde (14/10) "ABD: Türkiye Kıbrıs  Vetosuna Dikkat Etmeli" başlığı altında ve Dimityris Apokis  imzasıyla yayımlanan bir haber-yorumda, ABD araştırma şirketi  Stratfor'un hazırladığı raporda, AB-Türkiye arasında üyelik  müzakerelerini Kıbrıs'ın veto etmesi "tehlikesinden"  bahsedildiği kaydedilmektedir. Raporda, Türkiye'nin Kıbrıs  tehdidini gözardı ederek üyelik müzakereleriyle ilgili  talebine AB üyesi diğer ülkelerden destek almaya çalıştığı  kaydedilerek, bunun yanlış olduğu ve AB üyesi olan her  ülkenin veto hakkına sahip olduğunun vurgulandığı ifade edilen  haber-yorumda, Kıbrıs'ın veto hakkını kullanmasının olası  olduğu yönündeki Papadoulos'nun açıklamalarına da yer veren  raporda, Papadopulos'nun açıklamalarında çok dikkatli olduğuna  ve vetonun Kıbrıs'ın elinde bulunan "silahlardan" biri   olduğunu söylediğine işaret edildiği belirtilmekte ve   raporun başka bir bölümünde, Ankara'nın, Kıbrıs tehdidini  dikkate almayıp AB üyesi diğer ülkelerle muhatap olma  stratejisinin şimdilik çok olumlu sonuç verdiği ve AB   Komisyonu'nun AB ile Türkiye arasında üyelik müzakerelerinin   başlaması için "yeşil ışık" yakmasına yol açtığı, aynı  zamanda Türkiye'nin AB yolunda Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıma  gibi bir sorunla karşılaşacağının da belirtildiği  vurgulanmaktadır. Haber-yorumda, "rapordan alınan sonuç şudur:  Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türkiye'nin AB ile ilişkilerini olumsuz  yönde etkileme olasılığı var olduğundan, Ankara'nın  Papadopulos'nun tehdidini dikkate alıp ona göre hareket  etmesinde yarar vardır. Bu durum Washington'u da  kaygılandırdığından, Ankara'yı birçok kez Kıbrıs  Cumhuriyeti'ni tanıması için uyardı. Çünkü Ankara'nın bu  yönde hareket etmesi AB içinde Papadopulos'nun daha çok  yalnızlığa itilmesine yol açacaktır." denilmektedir.

 

 

 

 

 

 

                                     ESKI SAYILAR