25.10.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

                                                                                                                

          ANKARA, 25/10(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  22-24 Ekim 2004 tarihlerinde Türkiye-AB ilişkilerine yer  verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            Los Angeles Times gazetesinin internet sayfasında (24/10)  "Reformlar Türkiye'nin AB'den Kabul Görme Arzusuna İşaret  Ediyor" başlığı altında ve Amberin Zaman imzasıyla yer alan  bir makalede, Ankara'nın insan hakları sicili ve Kürtlere  karşı tavrıyla ilgili olarak kendisine yöneltilen  eleştirilerin üstesinden gelmeye çalıştığı, diğer yandan bir  gözünün de ordunun üzerinde olduğu belirtilmektedir. Osman  Acar ve ailesinin, Türkiye ile Irak'ı birbirinden ayıran  dağlık arazideki Ilıca köyündeki çadır hayatı ele alınmakta  ve burada onunla beraber yaşayan diğer 60 ailenin de  sınırdan sızan Kürt asilere yiyecek ve sığınacak yer  yardımında bulunmakla suçlandığı ve Acarların, Türk Silahlı  Kuvvetleri'nin gözetimi altındaki bu geçici kampta yaşamaya zorlandıklarına işaret edilmektedir. Ilıca sakinlerine  kendi evlerine dönmelerine izin verildiğinde, duydukları  güvensizlik nedeniyle insanların heveslerinin kursaklarında  kaldığı ve bazı uzmanların yapılan jestin Türkiye'nin  Avrupa Birliği'ne katılma konusunda ne kadar istekli  olduğunu ortaya koyduğunu düşündükleri ifade edilen makalede,  son iki yıl müddetince Türk Hükümeti'nin, AB'nin kendisine  insan hakları sicili ve insan hakları derneklerinin  açıkladığı üzere 12 ila 14 milyon Kürde sistematik işkence  uygulandığı yönündeki eleştirileri ortadan kaldırmak üzere  bir yığın kapsamlı reform gerçekleştirdiği ve hükümetin  sarfettiği çabaların AB Komisyonu'nun bu ay açıklamış  olduğu raporda takdirle karşılandığı kaydedilmektedir.

            The New York Times gazetesinin internet sayfasında  (22/10) "Erdoğan: Türkiye'nin Kaderini Tayin Etmek İçin  Referandum Yanlış Bir Yol" başlığı altında ve Craig S.  Smith imzasıyla yer alan bir makalede, Türkiye'nin AB  üyeliğine destek toplamak amacıyla Avrupa turuna çıkan  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, kimi AB liderlerinin,  ülkesinin geleceğine karar vermek için kendi ülkelerinde  referanduma gitme planlarından duyduğu rahatsızlığı dile  getirdiği belirtilmektedir. Başta Fransa olmak üzere bazı  Avrupa ülkelerinin, Türkiye'nin üyeliği konusunu halkoyuna  sunmayı planladığı belirtilen makalede, Erdoğan'ın konuyla  ilgili basına yaptığı değerlendirmede, "Aylardır,  referandumları kazanmanın AB üyelik kriterlerinden biri  olmadığını anlatmaya çalışıyoruz." dediği ve daha önceki  örneklerde herhangi bir adayın üyeliğinin referanduma tabi  olmadığını, dolayısıyla ülkesine de diğerleriyle eşit  davranılması gerektiğini ifade ettiği kaydedilen makalede,  "Ekonomiden siyasete kadar her alanda geniş kapsamlı  tartışmalara tanık olunuyor. Pek çok kişi, Türk işçilerin  Avrupalıların elinden işlerini alacağı ya da Türkiye'ye  verilecek yardım paralarının Avrupa'nın omzuna ağır bir  yük bindireceğini düşünüyor. Türkiye, Birliğe katıldığı  tarihte Avrupa'nın en kalabalık ülkesi olarak AB  kararlarında büyük bir ağırlık elde ederek Avrupa'nın  ortak dış politika idealini zora sokacak. Şu da var ki,  Avrupalılar, özellikle Türkiye'nin, diğer Avrupa  ülkeleriyle kültürel ve dini farklılıklarının yarattığı  endişelerle bu ülkenin üyeliğine karşı çıkıyor."  denilmektedir.

            AP'nin (22/10) "Danimarka Başbakanı, AB Liderlerinin  Türkiye ile Katılım Müzakerelerine Yeşil Işık Yakacağına  İnanıyor" başlığı altında yer verdiği bir haberde,  Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in, Avrupa  Birliği'nin bu yıl sonuna doğru Türkiye ile resmi katılım  müzakerelerine başlamayı kabul edeceğine inandığını  söylediği belirtilmektedir. Fogh Rasmussen'in, Çek  Başbakanı Stanislav Gross ile görüşmesinin ardından,  "Aralık ayında Türkiye ile katılım müzakerelerine  başlanması yönünde karar vereceğimizi düşünüyorum." dediği  belirtilen haberde, Rasmussen'in, "Avrupa Komisyonu'nun  geçtiğimiz günlerde yayımladığı rapora dayanarak, aralık  ayında Türkiye'nin kriterleri karşılayıp karşılamadığı  konusunda bir karara varacağız." diye konuştuğu ve  Türkiye'ye halihazırda aday ülke statüsünün tanındığını  ve dolayısıyla diğer aday ülkelerle aynı muameleyi  göreceğini söylediği kaydedilmektedir. Rasmussen'in,  "Türkiye'nin gerekli siyasi kriterleri karşılaması  halinde katılım müzakerelerini başlatmak zorundayız."  şeklindeki ifadesine rağmen, müzakerelerin başlamasıyla,  Türkiye'ye Avrupa Birliği üyeliğinin otomatikman  verilmeyeceğini söylediği ifade edilen haberde, Rasmussen'in,  "Yolun sonunda, mevzuatının tamamını 80 bin sayfalık AB  mevzuatına uyumlu hale getirmesi ve Merkez ve Doğu Avrupa  ülkelerinin yaptıkları gibi tüm kriterleri karşılaması  halinde Türkiye üye olabilir" diyerek, Türkiye'nin bu durumda  "Avrupa standartlarında yaşayan" farklı bir ülke olacağını  söylediği kaydedilmektedir.

 

            ALMANYA BASINI: 

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (22/10) "Türkler  İçin AB'de Eşit Haklar" başlığı altında ve "Mü" rumuzuyla  yer alan bir yazıda, Avrupa Adalet Divanı'nın Başsavcısı  Poiares Maduro'ya göre, Avrupa Birliği'ndeki Türk  vatandaşlarının da, usul hukuku konusunda AB  vatandaşlarının sahip olduğu güvencelere sahip olması  gerektiği belirtilmektedir. Yazıda, Başsavcı Maduro'nun,  bu hakkın Ortaklık Anlaşması'ndan doğduğu görüşünde  olduğu ve Ortaklık Konseyi'nin 1980 yılındaki kararıyla  verilen haklar için daha düşük seviyede koruma  öngörülmesinin "hiçbir şeyle haklı gösterilemeyeceği"  kaydedilmektedir.

            Berliner Zeitung'un internet sayfasında (22/10) "Avrupa  Artık Yeterli Değil" başlığı altında ve Arno Widmann  imzasıyla yer alan bir yazıda şöyle denilmektedir: "Türkiye  AB'ye girmeli mi yoksa girmemeli mi? Bu soru her gün giderek  daha yoğun şekilde tartışılıyor. Hem AB ülkelerinde hem de  Türkiye'de. Üyeliğe karşı olanlar, Türkiye'nin bir Avrupa  ülkesi olmadığını ve bu yüzden AB'ye ait olmadığını  belirtiyorlar. Türkiye'de halen sistematik işkence olduğu  vurgulanıyor. Tıpkı Kürt azınlığa karşı yapılan savaşın  yakın bir zamanda insani ilişkiler düzeyine inmeyeceği  gibi, yine yakın zamanda işkencenin sona ermesinin de  düşünülemeyeceği belirtiliyor. Türkiye'nin üyeliğine karşı  olanlara göre, Türk kadınlarının yüzde 39'u, cinsel ilişkiyi reddettiklerinde ya da yemeği yaktıklarında eşlerinin onları  dövme hakkına sahip olduğuna inanıyorsa, bu durum ülkede  yaşayan insanların görüşleri nedeniyle bile Avrupa'nın çok  uzağında olduklarını göstermektedir. Türkiye'yi bir Avrupa  ülkesi olarak izah etme çabaları biraz zorbalık içeriyor...  Türkiye'nin AB'ye alınıp alınmaması gerektiği sorusu  Avrupa'nın nasıl tanımlandığından ayrı düşünülmemeli. Bu  soruyu Avrupa'nın işleyişinden ayrı düşünmek de mantıklı  değil. Bu açıdan bakıldığında cevap basit. Türkiye bir  Avrupa devleti değildir. Bugünkü işleyişe sahip bir Avrupa,  Türkiye'yi üyeliğe kabul edemez. Ancak gerçekte söz konusu  olan durum farklı. Batı Avrupalıların bildiği o AB, artık  son yıllarda yok. Şimdilerde farklı düzlemlerde işbirliği  halinde olan yeni bir ekonomik ve askeri şebekeler sistemi  oluşmakta. Yeni oluşan bu sistemin Rusya ve Doğu Akdeniz  ülkelerine nasıl yansıyacağı sorusu Türkiye tartışmasının  dışında tutulamaz. Avrupa kalesinin sadece Avrupa'nın  savunmasında olmayacağı gerçeği çoktan ortaya çıktı.  Türkiye'nin özellikle Avrupalı olmadığı için AB'ye girmesi  gerektiğini söylemek abartı olmaz. Ancak artık en iyisi,  Avrupa Birliği'nin adını değiştirerek ona bundan böyle  sadece 'Birlik' demektir."

            Financial Times Deutschland gazetesinde (22/10) "OECD,  Türkiye'nin AB Üyeliği İçin Reklam Yapıyor" başlığı altında  ve Marina Zapf imzasıyla yayımlanan bir yazıda, AB'ye üyelik  çabalarında Türkiye'ye OECD'den destek geldiği ve yayımlanan  bir raporda, ülkenin reform yeteneğinin övüldüğü  kaydedilmektedir. Yazıda, OECD Genel Sekreteri Donald  Johnston'un, Türkiye'nin ekonomik çıkışının, 2001'deki  ağır kriz ölçü alındığında, sadece "müthiş" olarak  nitelenebileceğini söyleyerek, "Türkiye'nin AB'ye üye  olması, Türkiye'nin ve AB'nin çıkarınadır." dediği  vurgulanmaktadır.

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (22/10) "Erdoğan ve  Gül" başlığı altında ve Wolfgang Günter Lerch imzasıyla  yayımlanan bir yorumda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın,  kendisine Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü örnek alabileceği  kaydedilmekte ve Gül'ün geçtiğimiz günlerde görüşmelerde  bulunmak üzere Berlin'e geldiği ve Türkiye'nin AB üyeliğinde  kararlı bir şekilde ısrar etmekle birlikte, üyeliğe karşı  çıkanların çekince ve endişelerine de belirli ölçüde nezaket  ve anlayış gösterdiği işaret edilmektedir. Gül'ün, Ankara  ile "ayrıcalıklı ortaklık" öneren muhalefet nezdinde de  iyi izlenim bıraktığı, Erdoğan'ın ise, soğuk davranışı ve  kibirli tavırlarıyla Paris'teki Fransız politikacıların  kafasını karıştırdığı ifade edilen yorumda, "Erdoğan  sabrını mı yitiriyor yoksa arada bir sergilediği abartılı  davranışları, özel konumunun başına vurduğunu mu gösteriyor?  Gerçekten de şu anda Türkiye'de onun eline hiç kimse su  dökemez. Ancak Erdoğan, idollerinden biri olan II. Mehmet'in,  bir zamanlar İstanbul surlarına saldırdığı mentaliteyle  Avrupa kalesini fethetmekten vazgeçmelidir. Arada bir  ağzından üstü örtülü tehditler de kaçırıyor. Ancak,  başkaları tarafından kabul edilmek isteyen birisi,  bunlardan kaçınmalıdır." denilmektedir.

 

            FRANSA BASINI:  

            AFP'nin (24/10) "Türk Sorunu Berlin'de Fransız-Alman  Görüşmelerine Taşınıyor" başlığı altında ve  Jean-Louis de la Vaissiere imzasıyla yer verdiği bir  haberde, Fransa ve Almanya'da tartışılan Türkiye'nin AB'ye  üyelik sorununun, Berlin'de, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques  Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder arasında  gerçekleşecek görüşmelerde yeniden ele alınacağı, bu  görüşmelere daha sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da  katılacağı belirtilmektedir. Alman Hükümet Sözcüsü Bela  Anda'nın, "Üçlü bir zirve söz konusu değil." açıklamasında  bulunduğu belirtilen haberde, Dışişleri Bakanı Abdullah  Gül'ün kimliğinin açıklanmasını istemeyen bir çalışma  arkadaşının, "Bu ziyaret aralık zirvesi öncesinde  Türkiye'nin AB girişimi için bir kampanya olarak  değerlendirmemeli." dediği ifade edilmekte, gerek  Fransız-Alman zirvesinde gerekse Fransa-Almanya-Türkiye  buluşmasında hiç kuşkusuz Türkiye-AB arasındaki  görüşmelerin başlamasının tartışılacağı, Anda'nın,  Berlin'in net bir şekilde "evet"ten yana olduğunu  hatırlattığı vurgulanmaktadır.

            Le Parisien gazetesinin internet sayfasında (22/10)  "Türkiye, Bir Müslüman Kulübüdür" başlığı altında ve  Bernard Mazieres imzasıyla Fransa İçin Hareket  Partisi'nin Genel Başkanı Philippe de Villiers ile  yapılan bir mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu  ifadeler yer almaktadır: 

            "SORU: Türkiye'nin AB'ye üyeliğine neden bu kadar  radikal bir şekilde karşı çıkıyorsunuz?  

            VILLIERS: Bunun üç sebebi var. İlk sebep, jeopolitik  açıdan ortaya çıkıyor. Türkiye hiçbir zaman Avrupalı olmadı.  Ne coğrafi açıdan, ne de tarih açısından. Nüfusu açısından  Türkiye Avrupa Parlamentosu'nda Fransa'dan daha fazla  milletvekiline, Avrupa Konseyi'nde ise, Almanya'dan daha  fazla siyasi güce sahip olacak. İkinci sebep, Türkiye'nin  AB'ye girmesiyle AB'nin sınırlarının Irak'a dayanacak  olması ve Avrupa'nın bu sorunlu bölgenin içine dahil olması  şeklinde ortaya çıkıyor. Son olarak, Ankara yönetimi,  Kıbrıs'ın kuzeyini hala işgali altında bulundurarak  uluslararası hukuka aykırı davranıyor ve yeni Türk Ceza  Kanunu'nda Ermeni Soykırımı'na atıfta bulunulmasını 10 yıl  hapisle cezalandırıyor. (...)           

            SORU: Din, Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmanızın  başlıca sebebi değil mi? 

            VILLIERS: Din mi? Hayır, kesinlikle. Türkiye'nin AB'ye  girmesiyle 400 milyonluk birliğimize 70 milyon Müslüman ve  300 milyon Türkçe konuşan insan girmiş olacak...  

            SORU: 40 yıldır AB kurumlarına kabul edilen Türkiye'ye  giriş bileti vermemek iki yüzlülük olmaz mı? 

            VILLIERS: Rusya da 45 yıldır kurumlarımızda yer alıyor.  Ancak hiçbir zaman Rusya'nın AB'ye otomatik girişi gündeme  gelmedi.  

            SORU: Türkiye'nin AB'ye üyeliği, Müslüman dünya ile  daha iyi komşuluk kurulmasını sağlar mı? 

            VILLIERS: Hayır tam tersine. Ülkenin kültürel  çeşitliliği, birlik içinde istikrarsızlık yaratacaktır.  Türkiye, kaçak göçmenlerin ve Asya mafyasının Avrupa'ya  geçiş köprüsü durumunda bir ülkedir. İçişleri  Bakanlığı'nın bir raporuna göre, 1 milyon kaçak göçmen  İstanbul'da Avrupa'ya geçmeyi bekliyor..."

            Le Monde gazetesinin internet sayfasında (22/10)  "Luc Ferry: 'Hayır' Büyük Bir Hata Olur" başlığı altında  ve eski Gençlik, Milli Eğitim ve Araştırma Bakanı, halen  Ekonomik ve Sosyal Konseyi üyesi olan ve Başbakan nezdinde  kurulan Toplum Analizi Konseyi'ni yöneten Luc Ferry'nin  Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin görüşlerine yer verilen  bir makale ele alınmaktadır. Türkiye'nin Avrupa'ya  üyeliğinden yana karar almanın gerekçeleri arasında en az  birinin, insanı bu konuya tamamen kayıtsız bırakmadığı ve  büyük uluslar arasında sadece Türkiye'nin, laik, demokratik  ve aynı zamanda Müslüman bir ülke olunabileceğini dünya  karşısında gösterme durumunda olduğu belirtilen makalede,  başka hiçbirinden, bugün hatta yarın, bu türde bir mesaj  iletebileceğinden şüphelenilmediği ifade edilmekte ve  şöyle denilmektedir: "Türkiye'yi entegre etmemiz, istenen  kriterleri yerine getirmesine bağlı. Eğer Türkiye'yi  reddedersek, kendi kendimizle ters düştüğümüzün kanıtı  olur. Burada hiçbir şantaj yoktur, ancak elinin tersiyle  itilemeyeceği gibi basit bir durum saptaması söz konusu.  'Evet' ile 'Hayır' arasında üçüncü bir yol  düşünülebileceğini ileri sürmek hiç şüphesiz çekici. Böyle  bir öneri, 20 yıl önce, hatta belki de 1999'da hiç şüphesiz  düşünülmüştü, ancak tekrarlanan resmi ve birlikte verilen  sözlere bakıldığında tamamen gerçekdışı. Bu, bundan böyle  tarihi bir olay, hiç kimse sihirli bir değnek darbesiyle  bundan kurtulamaz... Türkiye'yi dışlayacak ortak bir  kültürden yana tavır takınmak, temel ilkelerinin beslendiği  her şeye muhalefet eden Avrupa'nın milliyetçi, kimlik ve  toplum anlayışından yana olmak demektir."

            AFP'nin (22/10) "Fransa Yeşiller Partisi: Avrupa'nın,  Laik Bir Türkiye'den Büyük Kazancı Olacaktır" başlığı  altında yer verdiği bir haberde, Fransa Yeşiller Partisi  (CE) idari komitesi tarafından yayımlanan bir bildiride,  "Avrupa'nın, insan haklarına riayet eden laik bir  Türkiye'den kazanacak çok şeyi olacağının" belirtildiği  kaydedilmektedir. Bildiride, "Bush Amerikasının yıllardır  yaratmaya çalıştığı 'medeniyetler çatışmasında' bu süreç,  halklar arasında gerçek bir barış işaretidir." denildiği  ifade edilen haberde, Yeşiller'e göre, "nihai üyelik, hem  ulusal hem de Avrupa platformunda oylamalı bir tartışma  konusu olması, ancak, AB ile 40 senelik güçlü bir  işbirliğinden sonra, Romanya, Bulgaristan ve Hırvatistan  ile aynı sıfata sahip olan Türkiye'den, üyeliğe resmi  aday olma hakkının alınamayacağı" vurgulanmaktadır.  Haberde, Yeşillerin, "Türkiye'nin Avrupalı 'doğasını'  tartışmak, Avrupa'nın Yahudi-Hıristiyan doğasını  tartışmak gibi tarihi açıdan anlamsız." şeklinde fikir  belirttiklerine dikkat çekilmektedir.

 

            İNGİLTERE BASINI:  

            Reuter'in (24/10) "Chirac'ın Popüleritesi Türkiye ve  Ekonomi Yüzünden Azaldı" başlığı altında ve Mary Kellher  imzasıyla yer verilen bir haberde, bir kamuoyu  araştırmasının açıklanan sonucuna göre, Fransa Cumhurbaşkanı  Jacques Chirac'ın popüleritesinin, ekonomi ve Türkiye'nin  Avrupa Birliği girişimi yüzünden yedi yılda en alt  seviyesine düştüğü belirtilmektedir. Le Journal du Dimanche  gazetesinde yayımlanan kamuoyu araştırmasında ayrıca  Başbakan Jean-Pierre Raffarin'in popülaritesinin de Mayıs  2002'de göreve gelmesinden bu yana azaldığını gösterdiği  belirtilen haberde, araştırmada, Chirac'ın Fransız halkını  Türkiye'nin AB adaylığının faydalarına ikna ederken yaşadığı  sorunların altının çizildiği ve Fransızların çoğunun Fransız ekonomisindeki iyileşmeyi henüz hissedemediğinin belirtildiği kaydedilmektedir. Uzun süredir Türkiye'nin AB'ye girişine  verdiği desteğin de Chirac'ın tecrit edilmesine yol açtığı  ifade edilen haberde, Türkiye'nin 25 üyeli Birliğe 10 yıldan  kısa bir süre içinde katılma ihtimali yok ancak kamuoyu  araştırmaları Fransız halkının çoğunluğunun, Türklerin  Fransızların işlerini ellerinden almasından ve Fransa'nın  Birlikteki nüfuzunu azaltmasından korktuğunu gösterdiğine  işaret edilmektedir.

            Reuter'in (22/10) "İngiliz Bakan Denis Macshane: Kıbrıs,  Türkiye ile Üyelik Müzakerelerine Başlanması Kararını Veto  Etmeyecek" başlığı altında yer verdiği bir haberde,  İngiltere'nin Avrupa İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan  Yardımcısı Denis MacShane'in, Kıbrıs'ın, Avrupa Birliği'nin  Türkiye'yle üyelik görüşmelerine başlanması yönündeki  herhangi bir kararını veto etmeyeceğine dair İngiltere'ye  güvence verdiğini söylediği belirtilmektedir. Denis  MacShane'in, "Görüşmelerimde, Kıbrıs Cumhuriyeti  liderlerinin, hiç kimsenin aralık ayında Türkiye'nin  başvurusunu veto etme arayışı içinde olmadıkları yönündeki  görüşleri doğrulamalarından dolayı memnunum." dediği  belirtilen haberde, Kıbrıs Hükümeti yetkililerinin ise  konuyla ilgili hemen yorumda bulunmadıklarına işaret  edilmektedir. MacShane'in, "25 AB hükümetinin, aralık  ayında Türkiye'ye, 'Avrupa Komisyonu'nun Türkiye'nin  üyelik başvurusuyla ilgili raporunu kabul ettiğini ve  görüşmelerin ertelenme olmaksızın başlaması gerektiğini'  söylemesi gerektiğine dair İngiltere'nin açık görüşünü  ifade ettim. Yeni ya da öncül hiçbir koşul olamaz.  İngiltere, AB içinde Türkiye'nin üyelik isteğine en çok  destek veren ülkelerden biridir." dediği ifade edilen  haberde, MacShane'in, Kıbrıs ve Türkiye arasındaki  ilişkilerin normale dönmesi gerektiğini söylediği ve  "Nihayetinde Türkiye AB üye ülkelerinden birini tanımadan  AB'ye katılamaz. Bu yasal olarak mümkün değildir."  şeklindeki ifadesine yer verilmektedir.

 

            İTALYA BASINI: 

            CHI dergisinde (21/10) "Tarih Roma'da İmzalanıyor"  başlığı altında ve Flora Lepore imzasıyla Dışişleri Bakanı  Franco Frattini ile yapılan mülakata yer verilmektedir.  Mülakatın Türkiye ile ilgili bölümünde şu ifadeler yer  almaktadır: 

            "SORU: Almanya'da bugünlerde Türkiye'nin AB'ye  katılımını engellemek üzere imza topluyorlar. Benzer  şekilde bizde de Kuzey Ligi referandum talep ediyor.  Gerçekten de bu ülkenin Avrupa ile ne alakası var?  İtalya neden Türkiye konusunda ısrar ediyor? 

            FRATTINI: Türkiye'nin katılımı konusundaki ilk  tartışmalar on yıl öncesine kadar uzanır. O zamanlar,  'Türkiye ölüm cezasını kaldıracak, medeni hakları  ileriye götürecek reformları gerçekleştirirse, o zaman  üyelik müzakereleri başlatılacaktır' diye kendisine  söylenmişti. On yıl sonra bu ülke ne istenildiyse yaptı.  Şimdi onlara nasıl olur da 'Biz size şaka yapmıştık' deriz.

           SORU: Avrupa'nın Türkiye'nin katılımındaki çıkarı  nedir? Yoksa Türk topraklarındaki NATO üsleri mi? 

            FRATTINI: NATO üslerinin bu konuyla ilgisi yok ve ne  olursa olsun yerlerinde kalacaklardır. 70 milyon Müslüman  vatandaştan oluşan nüfusa sahip laik bir ülkenin AB'ye  katılması ile 'Avrupa'nın tüm Müslüman dünyasına açık  olduğu' mesajını vermiş olacağız. Böylece de Irak ile  sınır komşusu olacağız.           

            SORU: Peki bu iyi bir şey mi? 

            FRATTINI: Öyle korkulacak bir şey değil."  

            La Stampa gazetesinde de Dışişleri Bakanı Franco  Frattini ile yapılan mülakata yer verilmektedir.

            Il Giornale gazetesinde (22/10) "Türk Kadınlarının  Yüzde 40'ı Kendilerini Döven Kocalarına Hak Veriyor"  başlığı altında yayımlanan bir haberde, Başbakan Recep  Tayyip Erdoğan'ın, Kuzey Ligi tarafından tartışmaya  açılan "Türkiye'nin AB üyeliği konusunda İtalya'da  referanduma gidilmesi" ihtimalini, "Başbakan Silvio  Berlusconi buna en iyi cevabı verdi. Türkiye'yi iç  politika malzemesi yapmayacağına inanıyorum." diyerek  değerlendirdiği belirtilmektedir. Türkiye konusunda  yayımlanan OECD raporu için Paris'te bulunan Erdoğan'ın,  "Bizi her zaman destekleyen Fransız yöneticilerin de  Türkiye'yi iç politika konusu olarak kullanmamalarını  diliyorum." dediği belirtilen haberde, Başbakan Erdoğan'ın,  ülkesinin AB'ye katılım müzakerelerinin başlaması için  gerekli kriterleri yerine getirebileceğini yinelediği ve  17 Aralık tarihinde toplanacak olan Avrupa zirvesinde  müzakerelerin başlatılmasına karar vermeleri için 25  ülkeye ricada bulunduğu kaydedilmektedir. Erdoğan'ın bir  başka önemli noktaya da değinerek, "Katılım süreci bugüne  dayanmıyor. 1959 yılında başlamıştır. Bugün Türkiye  Kopenhag'ta belirlenen tüm kriterleri yerine getirmiştir.  Şayet Avrupalı yöneticiler Türkiye'yi istemiyorlarsa,  neden bunu daha önce söylemediler? Aksine bugüne kadar  bizi hep desteklediler." şeklindeki ifadesine yer verilen  haberde, Hacettepe Üniversitesi tarafından yürütülen "aile  içi şiddet" araştırmasında,  Türk kadınlarının yaklaşık  yüzde 40'ının kocalarının onları, "eşini cinsel anlamda  reddetmek", "yemeği yakmak" ya da "kocasına kafa tutmak"  gibi farklı sebeplerle dövmelerini haklı bulduklarının  ortaya çıktığı, ankete katılan 8 bin kadının yüzde 39'unun  kocalarının "bazı durumlarda" onları dövmeye hakkı olduğunu  savunduğu vurgulanmaktadır.

 

            JAPONYA BASINI:  

            Nihon Keizai Shimbun gazetesinde (22/10) "OECD'den  Türkiye'deki Reformlara Destek" başlığı altında ve  Shigezaburo Okumura imzasıyla yayımlanan bir haberde,  Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD)  21 Ekim'de, Türkiye ekonomisi ve stratejik önerileri  kapsayan raporunu açıkladığı belirtilmektedir. "Türkiye,  istekle reformları gerçekleştirmeye yöneldi" ifadeleriyle,  Türk Hükümeti'nin son zamanlardaki çabalarına destek  verilen raporda, "AB ile üyelik müzakerelerine başlandığı  takdirde, Türk ekonomisinde açılacak fırsatlar penceresi  daha da genişleyecek" denildiği ve ekonomik açıdan AB  üyeliğinin avantajlarının büyük olduğunun belirtildiği  ifade edilen haberde, basın toplantısı düzenleyen OECD  Genel Sekreteri Johnston'ın, "Ekonomik görüşler, üye 30  ülke hükümetlerinin tamamının onayının alınmasıyla  açıklandı." diye konuştuğu ve OECD üyesi AB  ülkelerinin de bu görüşerek onay verdiklerini vurguladığı kaydedilmektedir.

 

            KIBRIS RUM BASINI:  

            Haravgi gazetesinde (22/10) "Koordinasyon ve Ortak  Faaliyet" başlığı altında yayımlanan bir yorumda, Kıbrıs  sorunundaki hareketlilik ve bu soruna ilginin son  zamanlarda yeniden arttığı belirtilmektedir. İngiltere'nin  Avrupa İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Denis  MacShane'in, Kıbrıs ziyaretine yer verilen yorumda, yeni  hareketliliğin, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile üyelik  müzakerelerine başlama tarihi belirlenmesine ilişkin olarak değerlendirilmesi ile bağlantılı olduğundan hiç kuşku  olmadığı ifade edilmektedir. "Kıbrıs, küçük bir ülke olsa  bile, AB üyesi bir ülke olarak, Avrupa sürecinde kendi  rolüne ve sözüne sahiptir. Kıbrıs halkının, işgalden  kurtulma ve adamızın yeniden birleşmesi ile ilgili  mücadelesindeki en önemli dayanağı olan Yunanistan da  söze ve role sahiptir." denilen yorumda, Yunanistan  Başbakanı Kostas Karamanlis'in, Cumhurbaşkanı Tasos  Papadopulos'un daveti üzerine, bu kritik dönemde adaya  gerçekleştireceği ziyaretin, çok önemli olduğu  vurgulanmakta ve "Kıbrıs ve Yunanistan'ın koordinasyonu  ve ortak faaliyeti olmazsa olmazdır. Özellikle de  Türkiye'nin, AB ile üyelik müzakerelerine başlama tarihi  belirlenmesi konusunun ele alınmasında... Türkiye eğer  gerçekten başarılı bir şekilde Avrupa yolunda yürümek  istiyorsa, AB'nin taleplerine yanıt vermeye ve Avrupai  bir ülke olarak davranmaya çağrılmaktadır. Bazılarının  hoşuna gitse de gitmese de, Kıbrıs sorunu Türkiye'nin  yolundadır... " şeklinde değerlendirme yapılmaktadır.

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            Kathimerini gazetesinde (22(10) "Türk Politikası Bir  Bütündür" başlığı altında ve Kostas Yordanidis imzasıyla  yayımlanan bir yorumda, Başbakan Karamanlis'in  Yunanistan'ın Türkiye'nin AB yönelimini kayıtsız şartsız  desteklediği ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile  arasındaki şahsi ilişkilerinin çok iyi olduğu bu dönemde  Ankara'nın, Ege'de gerginliği tırmandırması doğal olarak  Yunan Hükümeti'nde şaşkınlık yarattığı belirtilmektedir.  Gerginliğin, "uzlaşmaz", "demode" askeri kurulu düzen  ile "ılımlı", "çağdaş" İslam hükümeti arasıdaki  sürtüşmelerden kaynaklandığını ileri süren Atina'nın bu  görüşü aslında anlamsız olduğuna işaret edilen yorumda,  Müslüman bir ülke olan Türkiye'nin AB ülkelerine uyum  sağlaması yolunda sarfettiği çabalara kuşkuyla bakan  çevrelerin olduğu, ancak Ankara'daki güçlü nüvenin  Ege'de tek başına hareket ettiğini düşünmenin büyük  hata olduğu öne sürülmektedir. Yorumda, "Askeri kurulu  düzenin onayı olmasaydı, Türkiye'nin AB perspektifi de  oluşmayacaktı. Askerler Erdoğan'ı desteklemeseydi,  Erdoğan iktidarda kalamayacaktı. Ayrıca, hiçbir Hava  ve Deniz Kuvvetleri Komutanı tek başına aldığı kararla  Ege'ye savaş uçakları ya da devriye botları gönderemez.  İki kelimeyle durumu şöyle izah edebiliriz: Türkiye'nin  Yunanistan'a yönelik politikası bir bütündür ve  Ankara'nın AB yönelimi Türkiye'nin politikasını yeniden  ele almasına ve Ege'deki taleplerinden vazgeçmesine yol  açacak değildir. Bu bir gerçektir ve öngörülebilen  gelecekte de bu gerçek var olmaya devam edecektir.  Dolayısıyla, Ege tahriklerinden sadece bir tarafı  sorumlu göstermek hatadır." denilmektedir.

 

  

 

 

                 

 
ESKİ SAYILAR