27.10.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

ANKARA, 27/10(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  26 Ekim 2004 tarihinde Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen  haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            Chicago Tribune gazetesinin internet sayfasında (24/10)  "Türkiye'deki Sistemde Önce Devlet Sonra Cami Geliyor" başlığı  altında Colin McMahon ve Catherine Collins imzalarıyla  yayımlanan makalede, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı'nın  işlevleri konu edilmekte ve ilgili bölümlerinde şu ifadeler  yer almaktadır: "Türkler yaftalanmaktan ne kadar kaçınmaya  çalışırlarsa çalışsınlar pek çok Batılı, Türkiye'yi, İslam  dünyası için çoğulculuk ve refah örneği olarak sunmak istiyor.  Ülke, hem siyasi ve ekonomik açıdan açılımda. Batı ile  bağlarını genişletmiş durumda. Ancak laik bir yapıyı öngören  anayasasına rağmen Türkiye, güçlü Müslüman kimliğini muhafaza  ediyor. Şimdi AB, Türkiye'yi üyeliğe davet edip etmemeyi ve  nasıl davet edeceğini düşünürken pek çokları, bu süreci, Doğu  ile Batı arasındaki köprü klişesi üzerinden Türkiye'yi  kullanmak ve çoğunluğu Hristiyan olanla çoğunluğu Müslüman  olan toplumlar arasında kurulabilecek yeni ittifaklar için bir  emsale dönüştürmek için çok büyük bir fırsat olarak görüyor.  Avrupa'nın, dünyanın gördüğü en güçlü ve en uzun süre hüküm  süren İslam imparatorluğu 'Osmanlı İmparatorluğu'nun halefi  olan bir ülkeye kucak açması, Türkiye'nin tuttuğu yola da  büyük itibar kazandırmakla kalmayacak, Batı'nın, özünde  İslam'a karşı olduğunu ve Türkiye'nin, Batılı zenginlerin  saygısını kazanma çabasıyla aslında İslami kimliğine ihanet  ettiğini ileri süren Müslümanların iddialarını çürütecektir.  Şayet Kasım 2003'te İstanbul'daki Yahudi ve İngiliz  varlıklarının bombalanması ve o zamandan beri gerçekleşen bir  düzine küçük bombalı saldırıyla, Türkiye, AB yolundan  çıkarılmak istendiyse de, şimdiye kadar bu başarılamadı.  Aksine bu saldırılar, asker sivil pek çok Türk için dinin  kontrol edilmesinin bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu  doğruladı. Türk devleti, Müslümanların ibadet şekillerine dek   kamusal yaşamın kimi kritik alanlarına uzanıyor. Dindar  kişileri imam hatip okullarına gitmekten caydırmak ve devlet  okullarında dindarlıklarını sergilemelerini yasaklamak için  eğitim sistemini kullanıyor. Camilerde neyin kim tarafından  vaaz edileceği konusunda ilk ve son söze sahip. Dini bir  parti ya da liderin, Türkiye'nin laik mizacına tehdit olarak  addedilmesi halinde siyasi sisteme müdahale ediyor. Bu kontrol  sisteminin merkezinde, büyüklük ve bütçe açısından eğitim  sistemi ve silahlı kuvvetlerin gerisinde kalan 75 bin üyeli,  Sünni hakimiyetinde bürokrasisiyle Diyanet yer alıyor.   Diyanet yetkililerinin çoğu din adamı değil bürokrat. Pek  çok Müslüman dindarın kaçındığı ceket-kravat kullanıyorlar.  İlişkilerini geliştirerek ve sınavları geçerek yükseliyorlar.  Modern Türkiye'nin kurucusu ve ulusal ikon, ama aynı zamanda  İslam'la ilgili tereddütleri dolayısıyla Diyanet'i kuran  Mustafa Kemal Atatürk'ün fotoğraflarını gururla sergiliyorlar. Aralık ayında AB, Türkiye'nin üyeliği ile neticelenecek  müzakerelere başlayıp başlamamaya karar verecek. Şayet alınan  karar 'evet' olursa, bu davet, Hristiyan Batı'nın Türklere  karşı yaklaşık bin yıldır sürdürdüğü şüphe ve düşmanlığın  sona erdiğine dair önemli bir işaret olacak. Fakat 'hayır'  kararı, gösterilen sebep ne olursa olsun karşı tarafı  fazlasıyla gücendirecektir."

 

            ALMANYA BASINI: 

            Süddeutsche Zeitung'un (26/10) "Avrupa'ya Veda" başlığı  altında Stefan Ulrich imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında  yayımlanan yorumda şu ifadeler yer almaktadır: "Berlin'de  biraraya gelecek olan üçlü, sembolik bir özelliğe sahip.  Gerhard Schröder, Jacques Chirac ve Recep Tayyip Erdoğan,  Avrupa Birliği'nin hem geçmişteki hem de gelecekteki var  oluş sebebini temsil ediyorlar. Onları birbirine bağlayan  formül ise 'Avrupa, amaca ulaşmak için bir araçtır.' Alman  Schröder ve Fransız Chirac, AB kurucularının misyonunu temsil  ediyorlar: Avrupa, Almanya ve Fransa'yı, bir daha karşı  karşıya gelmeyecek kadar sıkı bir şekilde birbirine bağlayan  bir zincir olmalı. Bu hedefe ulaşıldı. Düşmanlar, dost haline  geldiler. Schröder ve Chirac şimdi, Avrupa aracını başka bir  obje üzerinde denemek istiyorlar. Erdoğan buna hazır. Türkiye,  tüm Müslüman dünyasına örnek ve köprü olarak AB'ye alınacak.  Federal Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, bunun uluslararası  terörizme karşı verilen mücadele için 'Normandiya Çıkarması'  kadar önemli olduğunu söylüyor. Umutlar bu yönde. Ancak bunun  bir bedeli var. Bu bedel, yakında siyasi bir araç olmaktan  çıkarak asıl amaç haline gelebilecek 'Avrupa'ya veda etmek'  demektir. Oysa bu Avrupa, vatandaşlara bir parça ortak kimlik  sunması öngörülen madeni eurolarda, çekirdek Avrupa üzerine  sürdürülen tartışmalarda, ortak güvenlik ve dış politika  oluşturma gayretlerinde elle tutulacak kadar yakınlaşmıştı... Kimlik ve istikrar. Türkiye'nin üyeliği, Avrupa'nın bugün cevaplayabileceğinden çok daha fazla soruyu ortaya atıyor.  Bu nedenle daha bugünden, bütün sinyallerin üyelik yönünde  ayarlanması düşüncesizce bir hareket olur. AB, yegane bir  halklar topluluğu haline geldi. Schröder ve Chirac,  amaçlarının bu aracı tehlikeye atmaması gerektiğini dikkate  almalıdırlar."

            Die Welt gazetesinin internet sayfasında (26/10) "Yoğun  Siyasi Takibat" başlığı altında Andreas Middel imzasıyla  yayımladığı yazıda, Federal Şansölye Gerhard Schröder'in  Almanya-Fransa hükümet toplantısından hemen sonra Fransa  Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Türkiye Başbakanı Recep  Tayyip Erdoğan ile biraraya geldiğinde ekonominin ön planda  olacağı, Schröder ve Chirac'ın Başbakan Erdoğan'ın yanında  getirdiği hediyeden memnun olabilecekleri, Erdoğan'ın kısa  Berlin ziyaretinde, çantasında Avrupa uçak endüstrisi için  büyük bir iş anlaşması olacakğı ve bir devlet kuruluşu olan  Türk Hava Yolları'nın uçak üreticisi Airbus şirketinden 2.8  milyar euro değerinde 36 yolcu uçağı sipariş edeceği  bildirilmektedir. Yazıda, "Gerçi Berlin, Türkiye'nin Airbus  siparişinin, aralık ayında AB'yle Türkiye arasında üyelik  müzakerelerine başlanıp başlanmaması kararıyla ilgili olduğu  konusunu ısrarla yalanlıyor. Buna rağmen bu uçak ticaretiyle  ilgili olarak Ankara'dan verilecek bir sinyal, Schröder ve  Chirac tarafından hoş karşılanacak, çünkü her iki ülke  halkının Türkiye'nin üyeliğine yoğun itirazları bulunuyor."  denilmektedir.

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'un (26/10) "FDP, Türkiye Müzakerelerinin Sonu Açık Yapılmasından Yana" başlığı altında  yayımlanan yazıda, Hür Demokrat Parti (FDP)'nin, AB'nin  Türkiye ile üyelik müzakerelerini sonu açık bir şekilde  yürütmesini desteklediği bildirilmekte, Parti başkanlığının  bu yöndeki kararının, pazartesi günü FDP Federal Yönetim  Kurulu tarafından onaylandığı, parti yönetiminin böylece,  parti lideri Westerwelle ve Parlamento Grup Başkanı Gerhard'ın  önerisini izlemiş olduğu ifade edilmektedir. Daha önceden,  Türkiye'nin kısa sürede ya da yakında üye olmasına yönelik  bir karar alınmasına karşı oldukları bilinen iki politikacının  haftalardan beri, FDP'nin eski temel dış politik ilkeleri  doğrultusunda pozisyon alarak, Federal hükümetin kararlarına  itiraz etmemeyi kararlaştırdıkları belirtilen yazıda,  Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin önünün tamamen kapatılması veya  ülkenin üyeliğinin Almanya'da bir referanduma bağlı olarak kararlaştırılmasına ilişkin önergelerin ise, Federal Yönetim  Kurulu'nda pek yankı bulmadığı, bununla birlikte, FDP Yönetim  Kurulu kararının "Avrupa Birliği şu anki durumu itibarıyla  üye alacak konumda değildir. Türkiye de şu anki durumu  itibarıyla üye olmaya hazır değildir." şeklinde bir saptamaya  yer verdiği kaydedilmektedir.

 

            İNGİLTERE BASINI:           

            The Guardian gazetesinin internet sayfasında (26/10)  "Avrupa'nın Kapısını Çalmak" başlığı altında yayımlanan,  Helena Smith imzasıyla, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile  yapılan bir röportajı içeren bir makalede, Başbakan Tayyip  Erdoğan'ın Berlin'de Almanya Başbakanı Gerhard Schröder ve  Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile görüşmelere  oturduğunda açık konuşmaya kararlı olduğu belirtilmekte,  Başbakan Erdoğan'ın "Bu ülkelerle olan tarihi bağlarımızın  öneminden söz edeceğim. Ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel ilişkilerimizin derinliğini vurgulayacağım" dediği  aktarılmaktadır. Başbakan Erdoğan'ın Türkiye'nin AB'ye üyeliği  ihtimali karşısında Fransa ve Almanya'nın düşmanca bir tavır  almasından düş kırıklığına uğradığı, Chirac ve Schröder'in  Türkiye'nin AB'ye üyelik girişimini desteklerken, geçen  hafta yapılan bir kamuoyu yoklamasının Fransız halkının büyük  bir kısmının -bu konuda oy vermeleri istenmesi halinde-  Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkacağını gösterdiği belirtilen  makalede, Almanya'da da muhalefetteki Hristiyan Demokrat  Angela Merkel, Türkiye'nin üyeliğine kesin olarak karşı  çıktığı kaydedilmektedir. Başbakan Erdoğan'ın, "Halkımın  rencide olduğunu görüyorum. Bu olumsuz tepki beklenmiyordu.  Fransa'nın Türkiye'de 5.5 milyar dolar değerinde yatırımı var.  Bu da yaklaşık olarak Almanya'nın yatırım oranı ile aynı. Her  iki ülkenin de burada fabrikaları var ve fabrikalarda Türkler  çalışıyor. Mimarimizde bile Fransız etkilerini görebilirsiniz  ve dilimizde de Fransızca sözcükler var." şeklindeki  ifadelerine yer verilen makalede şöyle denilmektedir:  "Görüşmeler, Türkiye'nin İslami yönelimli hükümetinin AB'ye  üyelik girişimi için destek toplamak üzere kampanya başlattığı  bir sırada yapılıyor. Avrupa'nın kapısında 40 yıl kadar  bekletildikten sonra Türkiye, AB'yi bir karar aşamasına  taşıyacak bundan sonraki yedi haftayı son derece önemli kabul  ediyor. Bu arada Erdoğan, Türkiye'nin üyelik konusundaki  kaderinin, Fransa'da yapılacak bir referanduma bağlı olması  ihtimalinden dolayı son derece hayal kırıklığına uğramış  hissettiklerini söylüyor. Erdoğan 'Şuna inanıyorum ki,  Avrupalılar bizi yeterince tanımadıkları için bazı önyargılar  ortaya çıktı. Belki de aramızda bir çeşit bağlantısızlık oldu'  dedi. Bir zamanlar Avrupa'nın kenarlarında yoksul bir ülke ve  bir yarı-demokrasi durumundaki Türkiye, yeni İslamcıların  iktidara gelmelerinin ardından çok büyük bir değişime uğradı.  Erdoğan'ın partisi eski yönetici sınıfı bir köşeye iterek  beklenmedik bir zaferle iktidara yürüdüğünde, yıllardır  sürüncemede kalmış yüzlerce kanun ve reform Parlamento'dan  geçti. Erdoğan şöyle söyledi: 'Son iki yıl içinde AB uyum  yasaları konusundaki çalışmalarımızda bir saniye bile durmadık.  Bu değişimlerin hiçbiri beş yıl önce kabul veya hayal  edilemezdi.' dedi... Türkiye'de laik elitlerin çoğu halen,  yasaklanan iki İslamcı partinin kalıntılarından oluşan bu  partiye şüpheyle bakıyor. Elitler, Erdoğan'ın Avrupa'yı  destekleyen reformist tutumunun ardında gizli bir gündeminin  olmasından endişe ediyorlar... Uzmanlar, AB üyeliği havucu  Türkiye üzerinde asılı olduğu sürece, Erdoğan'ın ılımlı  politikaları benimsemeye ve muhafazakar gelenekçilerle  arasına mesafe koymaya devam edeceğine inanıyorlar. Erdoğan,  'Türkiye'ye üç yıl verin, tamamen farklı bir ülke olacaktır.  Ne olursa olsun değişmeye devam edeceğiz' diyor."

            REUTER'in (26/10) "Türkiye'nin AB Üyeliği Fransız-Alman  Zirvesi Gündeminde" başlığı altında ve Noah Barkin imzasıyla  yer verdiği haberde, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin iki  büyük destekçisi Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve  Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'in gündeminde Türkiye'nin  de olacağı, ancak gözlemcilerin, iki ülke kamuoyunun muhalif  tavrı dolayısıyla bu iki liderin tavırlarını henüz  netleştiremedikleri görüşünde oldukları ifade edilmektedir.  Zirve sırasında Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'la da  görüşecek olan Chirac ve Schröder'in, AB liderlerinin,  Ankara'yla üyelik müzakerelerine başlayıp başlamama kararında  oldukça önemli rol oynayacakları, iki liderin, AB  Komisyonu'nun tavsiye kararını desteklemeleri halinde, kendi  kamuoylarını karşılarına almış olacakları belirtilmektedir.

            The Times gazetesinin internet sayfasında, (26/10)  "Prens, Türkiye'nin AB'ye Katılım Kampanyasını Destekledi"  başlığı altında ve Suna Erdem imzasıyla yayımlanan makalede,  Galler Prensi'nin Türkiye'nin Avrupa Birliği girişimini  desteklemek üzere beklenmedik bir şekilde doğrudan siyasi  müdahalede bulunduğu, Prens'in geçtiğimiz yıl El Kaide'ye  mensup intihar bombacıları tarafından tahrip edilen  İstanbul'daki İngiltere Başkonsoluğu'nun yeniden açılış  töreninde yaptığı konuşmada, bombalı saldırının biraraya  getirici özelliğini vurguladığı bildirilmektedir. Makalede  şöyle denilmektedir: "Prens Charles, 'İngiltere uzun yıllardır  Türkiye'nin Avrupa içerisindeki en sadık destekçilerinden  biri olmuştur. İleriki yılarda da bu desteğimizi sürdürmeye  devam edeceğimizi biliyorum.' şeklinde konuştu. Prens,  Türkiye'nin AB başvurusuyla ilgili olarak, 'İlk ve son kez,  laik demokrasinin İslami değerler ve sosyal adalet pahasına gerçekleşmediğini ve Türk kültürel ve sosyal değerlerinin  Avrupa içerisinde olmasının demokrasi ve hukukun üstünlüğünü  tehdit altına sokmadığını göstermek durumundasınız' dedi.  Avrupa Komisyonu bu ay başında, Türkiye ile katılım  müzakereleri için tavsiye kararı verdi ancak konu, özellikle  Fransa, Avusturya ve Hollanda gibi üye ülkelerde bilhassa  sağ kanatta sıkı muhalefetle karşılaşılıyor. Bağımsız  parlamenter Teddy Taylor, 'Galler Prensi sadece hükümet  politikasını yansıtıyordu' dedi. Taylor, 'Dışişleri  Bakanlığı'ndan teyit almadan hiçbir şey söylemeyeceğinden  eminim ancak Dışişleri Bakanlığı'nda şu anda bazı komik  fikirler yürütülüyor' şeklinde konuştu. Dışişleri Bakanı  Jack Straw ise, 'Saldırılar karşısında sorumluluğumuz,  İstanbul'daki geleneksel evimizi onarıp oraya ve yaklaşık  iki yüzyıldır bir parçası olduğumuz cemiyete geri  dönmemizdir' dedi."

 

            İSPANYA BASINI: 

            La Razon gazetesinin (23/10) "Türkiye, Avrupa'nın  Eşiğinde" başlığı altında ve Adrian Mac Liman imzasıyla   yayımlanan makalede, Türkiye Cumhuriyeti'nin modern bir ülke  olduğu, açık bir topluma ve yeni bin yılın hedeflerine  ulaşabilme kapasitesine sahip olduğu ifade edilmekte, iki  kıta arasındaki ilişkinin önemli bir merkezi olan İstanbul'un  asırlardır Müslüman, Hristiyan ve Musevi toplumlarını  barındırarak bakışlarını Batı'ya yönelttiği, Türk halkının,  3 Kasım 2002 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğindeki  AKP'yi iktidara getirdiği, bu değişim karşısında, Avrupa'nın  siyasi ve askeri yapısı (NATO, Avrupa Konseyi) içinde yer  alan Türkiye'nin politikasında değişiklikler yapabileceğinin  ileri sürüldüğü belirtilmektedir. Türkiye-AB ilişkilerinin  40 yıla dayanan geçmişi ve ülkemizde yapılan son reformlar  hakkında detaylı ve olumlu bilgiler verilerek devam edilen  makalede daha sonra şu görüşlere yer verilmektedir: "Türkler,  AB ile bütünleşebilmek için ellerinden geleni yapacaklardır.  Bundan sonra yapılacak yeni reformlarla ülkenin modernleşmesi  yolunda büyük adımlar atılacak. Türkler, AB üyelik  müzakerelerinin 10-15 yıl sürebileceğinin bilinci içindeler.  Ankara'yı endişelendiren, AB'nin son anda taleplerine karşı  çıkması. Ankara'daki politikacılar 'Eğer Avrupa Hristiyan  kulübü profilinden kurtulamaz ise, Ankara Avrupa kıtasının  ötesindeki ittifak olasılıklarına yönelecektir.' şeklinde  konuşuyorlar. Bu olasılığın gerçekleşmesi halinde, Türkiye'nin, başarısızlığın, milliyetçiliğin, radikalizmin ve Batı  karşıtlığının tuzağına düşmesi riski doğacaktır."

 

            RUSYA BASINI: 

            Kommersant gazetesinin (25/10) "Avrupa Birliği Yol  Ayırımında" başlığı ve Boris Volhonski imzasıyla yayımladığı  yazıda, geçen hafta sonunda Varşova'da Polonya  Cumhurbaşkanı'nın ikametgahı Belveder Sarayı'nda, AB üyesi  ülkelerden ve bazı komşu devletlerden 50'den fazla politikacı,  diplomat ve gazetecinin katıldığı "AB'nin 21. Yüzyıldaki Rolü"  adıyla yapılan bir konferansın, AB'ye üye ülke sayısının  Mayıs 2004'te 15'ten 25'e çıkarılmasından sonra tüm sorunların  kapsamlı bir şekilde ele alındığı ilk çalışma olduğu  bildirilmekte ve şöyle denilmektedir: "Konferansta, AB  Anayasası'nın kabulü ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması  konuları da ele alındı ve bu iki konu en sıcak tartışmalara  neden oldu. AB Anayasası'nın kabulüyle ilgili esas sorun şu:  'En önemli konularda kararların oy birliğiyle kabul edilmesi'  ilkesi, AB'nin genişletilmesinden sonra işlemez oldu.  Dolayısıyla bugün 25 ülkeden herhangi birinde AB anayasa  tasarısı konusunda yapılacak bir referandum veya  parlamentodaki oylama olumsuz sonuçlandığı takdirde bu,  AB'nin anayasasız kalması anlamına gelecektir ve bu ihtimal  gayet güçlüdür. Türkiye konusuna gelince: Konferansa  katılanlardan biri, kuliste, 'En önemlisi, Türkiye'yi  gücendirmemek ve AB'ye katılma müzakerelerini başlatıp daha  sonra mümkün olduğunca müzakereleri uzatmaktır' dedi.  Konferansta yapılan konuşmaların çoğuna bakılırsa, nüfusu  Avrupa nüfusundan çok farklı olan Türkiye gibi büyük bir  ülkenin AB'ye kabulü Avrupalı politikacıları korkutuyor.  Türkiye temsilcisinin bu konferansa davet edilmemesi de  bugün AB'nin bu konuda tutumunun kesin olmadığını  yansıtıyor."

 

            PORTEKİZ BASINI:  

            Visao haftalık dergisinin (21/10) "Türkiye'ye Dikkat"  başlığı altında ve Jean Daniel imzasıyla yayımlanan makalede,  AB içinde Türkiye'nin Birliğe girmesinin lehinde ve aleyhinde  olan her iki grubun da kendi görüşlerinin benimsenmemesinin  bir felaket olacağını ileri sürdükleri kaydedilmektedir.  Makalede, "Neden bu durumda Kuzey Afrika ülkelerini de kabul  etmiyoruz?" diye soranlara Türkiye'nin 1952 yılından itibaren  NATO'nun tek Müslüman ülkesi, 1963 yılında Avrupa Ekonomik  Topluluğu'nun ortak üyesi olduğuna ve AB'ye adaylık sürecine  atıfla tarihi anımsatmak gerektiğine işaret edilmektedir.  Makalede, aslında şimdiye kadar Avrupalılar tarafından  hararetle cesaretlendirilen Türklerin "Sonunda, eğer bizi istemiyorlarsa..." gibi bir tepki göstermesinin gösterilen  bütün çabaları boşa çıkaracağı ve laiklik düşmanlarının  çıkarlarına hizmet edeceği ifade edilmekte, Türkiye'nin tarihi  ve coğrafi özelliklerinin öneminin altı çizilerek, terörizme  karşı mücadelede etkin bir rol oynayacağına dikkat  çekilmektedir.

 

            ULUSLARARASI ARAP BASINI: 

            Londra'da Arapça yayımlanan El Kuds El Arabi gazetesinin  internet sayfasında (25/10) "Fransa'nın Türkiye'nin AB  Üyeliğine Karşı Çıkmasının Nedenleri" başlığı altında ve Dr. Muhammed el Aclani imzasıyla yayımlanan yazıda, Fransız  basınının Türkiye'nin AB üyeliği konusuna geniş yer ayırdığı,  bu konunun Fransa'nın birçok önemli iç sorununun, hatta  Avrupa anayasası ile ilgili tartışmaların bile önüne geçtiği,  bu arada bu konunun tartışılması için parlamentoda özel oturum  bile düzenlenerek bazı milletvekillerinin erken olmasına  rağmen Türkiye'nin AB üyeliği konusunda oylama yapılmasını  istediği bildirilmektedir. Ülkede bu konuda yürütülen  tartışmaların ve Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkışların  nedenleri Osmanlı'dan günümüze kadarki tarihi olaylarda  aranmakta, Fransa'daki muhaliflerin görüşlerine yer verilmekte  ve şöyle denilmektedir: "Kanımca Fransa'nın Türkiye'nin  üyeliğini reddederken açıklanmayan başka nedenleri var:

            1- Fransa, nüfusu 70 milyona varan Türkiye'nin AB'ye üye  olması durumunda Avrupa Parlamentosu içinde Fransa'dan daha  fazla milletvekiline, Avrupa Konseyi içinde de Fransa'dan  daha fazla oya sahip olmasından ve bu sayede büyük bir önem  kazanmasından korkuyor.

            2- Fransa, Türk mallarının ve Türk iş gücünün ucuz olması  ve Orta Avrupa ülkelerine yakınlığı nedeniyle İstanbul'un bu  ülkelerde Paris'e rakip olmasından, dolayısıyla AB içinde  aralarındaki tarihi yakınlık nedeniyle Almanya-Türkiye ekseni  oluşmasından korkuyor.

            3- Fransa, genel olarak da Avrupa, Türkiye'nin AB içinde  Amerika'nın Truva atı olmasından korkuyor. Oysa Türkiye birçok  vesileyle özellikle de yüksek çıkarları ve milli güvenliği  söz konusu olduğunda Amerika'dan bağımsız siyasetler  izlediğini kanıtlamıştır.

            4- Fransız vatandaşların büyük bir bölümü Türk işçilerin  Fransa'ya akın etmesinden korkuyor. Oysa AB'nin yurt dışına  işçi akışını engellemek için Türkiye içindeki mali yatırımları desteklemesi bekleniyor.

            5- Fransa'da İslam fobisi olarak bilinen durum söz konusu  olup İslam'la ilgisi olan her şeyden korkuluyor. Nitekim bu  duygu İslam ve Müslümanlara yönelik gerçek bir düşmanlığa  dönüşmüş bulunuyor. Kanımca bu çözülmesi gereken bir sorun  olup Fransa İslam fobisi hastalığına yakalanmıştır.

            6- Bütün bunlara ek olarak bir de Fransız basın yayın  organları faktörü var. Bu organlardan bazılarının müptela  olduğu aptallık ile İslam'a yönelik tutumları Fransız halkının  Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmasının arkasında yatan ana  nedendir. Nitekim açıklanan en son istatistikler Fransızların  yüzde 56'sının Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıktığını  gösteriyor. Ancak Fransız Yahudi yazarların çoğunluğu  Türkiye'nin AB üyeliğini destekliyor. Bunun nedeni de onların  Katolik Hristiyan kültürünün AB'ye egemen olmasına karşı  olmalarıdır."

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            Elefterotipia gazetesinin (25/10) "Maceracı Ege Hayali"  başlığı altında ve Mihalis Moronis imzasıyla yayımlanan  yorumda, "Türk Hava ve Deniz Kuvvetleri'nin Ege'nin 'sakin  suları'nda yarattıkları fırtına ve havadaki sarsıntılar,  anlaşılması imkansız olaylar gibi görünüyor. AB Komisyonu'nun  önerilerinin ve raporlarının 6 Ekim'de açıklanmasından sonra,  Türkiye'nin AB'nin esiri konumuna geldiği kesin sayılıyordu.  Bu bağlamda, aralık ayına kadar rahat uyuyabileceğimizi,  aralıkta Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin müzakerelerin  başlayacağı tarihin verilmesiyle birlikte, Atina ile  Lefkoşa'nın 'avantajlı' konumu sayesinde de, Türk-Yunan  sorunlarının ve Kıbrıs konusunun en olumlu şekilde  çözümlenmesi yönünde geri sayımın başlayacağını sanıyorduk.  Ancak birkaç gün içinde sahne kökten değişti. Türkler yine  Ege'de tahriklere başladılar." denilmekte, Yunanistan  Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü'nün "Bu olayların Türkiye'nin  Avrupa yönelimine uygun olmadığını" vurgulayarak  değerlendirmelerini savunmakta ısrar ettiği ifade  edilmektedir. Yorumda, "Türkiye'nin Ege sorununu ortaya  çıkarmasının nedeni ne olursa olsun, Ankara'nın üyelik  müzakerelerine başlamasıyla Türk-Yunan konularında daha  ılımlı bir politika uygulayacağı yönündeki hakim görüşün  yanlış olduğunu artık anlamamız gerekir. Bu görüş,  komşularımızı tanımamamızdan, belki de kasten, maceracı ve  tehlikeli bir hayal üzerinde ısrarla durmaktan ve deve kuşu  gibi başımızı kuma gömmemizden kaynaklanıyor." denilmektedir.