07.12.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

           

ANKARA, 07/12(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  06 Aralık 2004 tarihinde Türkiye-AB ilişkilerine yer  verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            The Washington Times gazetesinin internet sayfasında  (05/12) "AB Türkiye'nin Katılım Müzakereleri Konusunu  Tartışacak" başlığı altında ve Andrew Borowiec imzasıyla  yer alan bir yazıda, bazılarının buna "Avrupa üzerinde  gezen İslam gölgesi" dediği ve Avrupa Birliği'nin Kıta'nın  kapılarını Türkiye'ye açtığı güne lanet okuduğu öne  sürülmekte, diğerleri içinse Türkiye'nin muhtemel AB  üyeliğinin Osmanlı İmparatorluğu için kullanılan o eski  klişe lafının, "Avrupa'nın hasta adamı"nı yeniden  dirilttiği kaydedilmektedir. Türkiye'nin üyeliğine muhalif  bu kesimlerin AB'nin 71 milyon nüfuslu bu fakir ülkeye  vereceği yardımların Birliğin mali durumunu diğer üyeler  aleyhine zora sokacağından korktuğu ifade edilen yazıda,  Avrupalı işadamlarının Türkiye'nin ekonomik büyüme  potansiyeline ve ülkenin son üç yıl içerisinde ekonomisinde  kaydettiği büyük ilerlemeye dikkat çektikleri ve Türkiye'yi  Avrupa ihraç malları için büyük ve genişleyen bir pazar  olarak gördükleri belirtilmektedir. Eğer AB liderlerinin  17 Aralık'taki zirvede Türkiye'nin üyelik görüşmelerinin  başlatılması kararını almaları ve müzakereler başlaması  durumunda, Türkiye'nin en erken 2014 yılında tam üyelik  hakkına kavuşacağı ileri sürülen yazıda, ABD'nin Avrupa  Birliği'ne Türkiye'yi şüphe duymadan üyeliğe kabul etmesi  yönünde baskı yaptığı, ancak Avrupalı bazı hükümetlerin  Türkiye'ye karşı oldukları ifade edilmekte ve Avrupa'da  yaygın olan kanının, Washington'un Avrupa ve Asya arasında  uzanan Türkiye'yi güvenilir bir müttefik ve dünyanın  patlamaya en fazla hazır bölgelerinden birindeki vekili  olarak gördüğü yönünde olduğuna işaret edilmektedir.  Yazıda, Türkiye'nin üyeliğini savunanların katılımın  gerçekleşmesinin ardından ülkedeki milliyetçiliğin  zayıflayacağını ve Avrupa değerlerine bağlılığın artacağı  inancında oldukları, karşı olanların ise, "Bu kadar  istikrarsız bir bölgeye komşu ve kaçakçılığı, uyuşturucuyu,  terörizmi ve silahları beraberinde getirecek bir ülkeyi  aramıza neden alalım?" diye sordukları vurgulanmaktadır.

 

            ALMANYA BASINI: 

            Frankfurter Allgemeine-Sonntagszeitung'da (06/12)  "Şansölye Türkiye Üyeliğini Durdurmalı" başlığı altında  ve "cag./elo./wus." rumuzlarıyla yayımlanan bir yazıda,  CDU ve CSU'nun genel başkanları Angela Merkel ve Edmund  Stoiber'in, yazdıkları ortak bir mektupta, Şansölye  Schröder'den, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliğe  götürebilecek katılım müzakerelerini şahsen önlemesini  istedikleri belirtilmektedir. Parti liderleri Merkel ve  Stoiber'in, Avrupa Birliği'nin geleceği konusunda "büyük  endişe içinde" kaleme aldıkları mektupta, Türkiye'deki  reform sürecini "önemle" desteklediklerini ve bunların  devamını umduklarını özellikle vurguladıkları, aynı  zamanda Şansölye'yi, acilen ayrıcalıklı ortaklık seçeneği  için girişimde bulunmaya çağırdıkları ifade edilen yazıda,  Türkiye'nin tam üyeliğinin AB'yi "aşırı gereceği"  uyarısında bulunulan mektupta, üyelik müzakerelerinin ise,  "şimdiye kadarki şemaya göre", "otomatikman üyeliğe"  götüreceği ve bunun da AB'ye ağır yük getireceği  vurgulandığı, bunun önlenmesi için Schröder'in, Ankara  hükümeti ile müzakerelere başlanması hakkında kararın  verileceği AB Konseyi zirvesine kadar geriye kalan 12  günden yararlanması istendiğinin belirtildiği,  kaydedilmekte ve mektubun, "Bu yüzden sizi, şimdi devam  eden istişarelerde ayrıcalıklı ortaklık fikrinden yana  ve her türlü otomatik üyeliğe karşı girişimde bulunmaya  çağırıyoruz."  cümlesiyle sona erdiği belirtilmektedir.

            Die Welt gazetesinde (06/12) "Türkiye'nin AB Üyeliği...  Schaeuble, Schröder'in 'Ya Hep Ya Hiç Politikasını'  Eleştiriyor" başlığı altında ve Andreas Middel imzasıyla  yayımlanan bir yazıda, Hıristiyan Birlik Partileri Meclis  Grup Başkan Vekili Wolfgang Schaeuble'nin, Federal Hükümeti,  uluslararası politikanın önemli alanlarında başarısız  olmakla suçladığı belirtilmektedir. "Federal Hükümet, BM  reformunda büyük kaybeden olmak üzere." diyen Schaeuble'nin,  Türkiye'nin üyeliği konusunda şu anda hüküm süren AB  tartışmasında ise Kırmızı-Yeşiller Hükümetini sırf iç  politik hesaplar yapmakla suçladığı ifade edilen yazıda,  hükümete, BM politikasında olduğu gibi Avrupa  politikasında da ilk planda iç politik düşüncelerle hareket  ettiği suçlamasında bulunan Schaeuble'nin, "Federal Hükümet  kamuoyuna, Türkiye'nin üyeliği konusunda Fransa ile görüş  ayrılığı olmadığı görüntüsü veriyor. Gerçekte ise Fransız  Hükümeti, Schröder ve Fischer'in Türkiye ile sadece tam  üyelik üzerine müzakere yapılması arzusuna karşı mücadele  etmektedir." dediği aktarılmaktadır. Birlik Partilerince  önerilen ayrıcalıklı ortaklık modelinin bu arada çok sayıda  ülke tarafından ve özellikle de AB içindeki halk tarafından  açık bir şekilde tercih edildiğini söyleyen Schaeuble'ye  göre, bu modelin, müzakerelerin kesilmesi ya da  müzakerelerin tamamlanmasından sonra Fransa gibi bir ülkede  Türkiye üyeliğinin referandum yoluyla reddedilmesi durumunda  Türkiye ile ilişkilerin kopmasını engelleme yönünde büyük  avantaja sahip olduğu belirtilen yazıda, hükümetin daha  şimdiden Türkiye'nin üyeliğine şartlandığını vurgulayan  Schaeuble'nin, bunun, hem Türkiye hem de Avrupa için  dramatik sonuçlar yaratacak bir "ya hep ya hiç politikası"  olduğundan yakındığına işaret edilmektedir.

            Frankfurter Allgemeine-Sonntagszeitung'da (06/12)  "Ukrayna Bizi Aşırı Zorlardı" başlığı altında ve Eckard  Lohse-Markus Wehner imzalarıyla AB Komiseri Günther  Verheugen ile yapılan mülakata yer verilmektedir.  Ukrayna'nın AB üyeliği ve ülkedeki sorunlar ile  Türkiye-Ukrayna arasındaki kıyaslamanın ele alındığı  mülakatın Türkiye ile ilgili bölümünde şu ifadeler yer  almaktadır:            

            "(...) 

            SORU: Türkiye'nin üyeliği Avrupa'nın çıkarına fakat  Ukrayna'nınki değil mi? 

            VERHEUGEN: Onlarca yıldır Türkiye'nin Avrupa'ya  entegrasyonu konusunda güvenlik politikası bakımından  değişmez ilgi var. Avrupa Türkiye'ye karşı açık  yükümlülüklere girmiştir. Ukrayna'ya karşı bu tür  yükümlülükler yok. 'Eğer AB Türkiye'yi alıyorsa, aynısını  Ukrayna ile de yapmalıdır' şeklindeki gerekçe yanlıştır.  AB içinde -Polonya hariç-, Ukrayna'ya somut bir üyelik  perspektifi verilmesi için ısrar eden hiç kimseyi  tanımıyorum. (...) 

            SORU: Türkiye'nin üyeliğine karşı önce çekinceleriniz  vardı, şimdi ise üyelikten yanasınız. Düşünceniz ne zaman  değişti? 

            VERHEUGEN: Türkiye'nin katılım için gereken koşulları  yerine getirebileceğini anladığım zaman. 1999 yılında  Türkiye karşısındaki yeni strateji geliştirildiğinde, bunun  işleyeceğinden pek emin olmadığımı memnuniyetle itiraf  ediyorum. Fakat bir şeyin farkındaydım: Türkiye'nin günün  birinde koşulları yerine getirip getiremeyeceğini bu  stratejiyle anlayacaktık; onlarca yıllık belirsizlik öyle  ya da böyle sona erecekti. 

            SORU: Fakat bundan önceki Ecevit Hükümeti pek de  reform isteklisi değildi. 

            VERHEUGEN: Evet öyle. Bu yüzden de, Türkiye'nin AB'ye yakınlaştırılmasına ilişkin Helsinki stratejisinin, benim  aktif siyaset dönemimde somut bir sonuca götüreceğini 2002  yılı sonuna kadar hiç hesaba katmadım. Bunun sonrasında da  Türkiye'de bir kültür devrimi yaşandı ve ülke çok etkileyici  bir reform hızını ortaya koydu. Şimdi biliyoruz ki, isterse  yapabiliyor. 

            SORU: AB, 17 Aralık'taki zirvesinde üyelik  müzakerelerinin başlaması kararını alacak mı? 

            VERHEUGEN: Bunu tahmin etmem zor. Fakat 6 Ekim'de  Komisyon'un Türkiye ile bu müzakerelerin başlatılması  yönünde tavsiyede bulunmasına yol açan kararların hepsi  oy birliğiyle alınmıştır. AB Konseyi'nin, Komisyon'un  tavsiyesine genel itibariyle uyacağını tahmin ediyorum. 

            SORU: Türkiye'nin üyeliği konusunda sizin ana  gerekçeniz nedir? 

            VERHEUGEN: Benim tutumumun arkasında yatan neden,  sadece Türkiye ile sahip olduğumuz tarihle izah edilebilir.  Bu uzun tarih olmasaydı, taahhütler olmasaydı, muhtemelen  farklı bir gerekçe ileri sürerdim. Ayrıca mesele, İslam  dünyası ile Batı arasında 11 Eylül'de ön plana çıkan  ilişkiyi nasıl şekillendireceğimizdir. Bu, Türkiye'nin  Avrupa'ya bağlanmasına yeni ve büyük bir ağırlık  kazandırıyor." 

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (06/12) "Avrupa  Birleşmesi Tehlikede" başlığı altında ve "R.O." rumuzuyla  yayımlanan bir yazıda, Avusturya eski büyükelçileri,  hükümetlerine yazdıkları açık mektupta, Türkiye'nin Avrupa  Birliği'ne katılımı konusunda uyarıda bulundukları  belirtilmektedir. Büyükelçilerin, ismen zikrettikleri  Başbakan Schüessel'i, kararda tam üyelik dışında başka  muhtemel sonuçlardan da bahsedilmesi halinde üyelik  müzakerelerine onay vermeye çağırdıkları belirtilen  yazıda, şimdiye kadarki genişleme turlarında "Avrupa  birleşme sürecinin tehlikeye girip girmeyeceği ve  Avrupa'nın coğrafi, jeopolitik ve kültürel çerçevesinin  bozulup bozulmayacağı sorusunun hiçbir zaman ortaya  çıkmadığı" belirtilen mektupta, şimdi durumun farklı  olduğu, çünkü "Türkiye'nin katılımıyla birlikte Avrupa  sınırlarının aşılacağı"; "sınırlarının İran, Irak, Suriye  ve Kafkaslara doğru genişlemesiyle" birlikte AB'nin,  "dünyanın en tehlikeli kriz bölgesine olan güvenlik  mesafesini" kaybedeceğinin vurgulandığı kaydedilmektedir.  Yazıda, mektubu imzalayan 32 büyükelçinin, AB eski  Komiseri Fischer'in, AB'nin "kesin sınırları olmadığı  takdirde kimliğini, iç birliğini, siyasi vizyonunu ve  dinamiğini" kaybedeceği şeklindeki teşhisine işaret  ettikleri ifade edilmektedir.

            Berliner Zeitung'da (06/12) "Türkiye İçin 'B' Planı  Yok" başlığı altında ve Gerold Büchner imzasıyla AB'nin  Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn ile yapılan  mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer  almaktadır:  

            "SORU: Sayın Komiser, Türkiye ile katılım müzakereleri  hangi tarihte başlayabilir? 

            REHN: Komisyon, ülkenin hukuki ve öncelikle de Ceza  Kanunu'na ilişkin geriye kalan yasal reformları önceden  gerçekleştirmesi koşuluyla, müzakerelerin yapılmasını  tavsiye etti. Bu yüzden bir anahtar tarih var: Nisan  2005'te Ankara'da yasal uyarlamalar kararlaştırılacak.  Ondan sonra Türkiye'nin verdiği sözleri tutup tutmadığını  ve siyasi olduğu kadar yasal koşulları da yerine getirip  getirmediğini göreceğiz. Müzakerelerin tam olarak ne  zaman başlayacağına ise devlet ve hükümet başkanları tek  başlarına karar verecekler. Benim tahminim, 2005 yılı  içinde bir tarih olacağı yönünde. 

            SORU: Şayet hükümet başkanları bu tarihi erteleyecek  olurlarsa, bu kabul edilebilir mi? 

            REHN: Ben, ihtimam ve dakikliğe önem verilen bir  siyasi kültürden geliyorum. Katılım müzakerelerinin  başlatılmasına ilişkin kesin bir karar verilmesi herkesin  çıkarınadır.  

            SORU: Bazı üye devletler özel koruma maddeleri ve  acil durum freni için çaba gösteriyorlar. Evet ya da  hayır demek neden bu kadar zor? 

            REHN: 1963 yılından beri Brüksel'den verilen,  Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olduğu sözü var ve  ülke 1999'dan beri aday statüsüne sahip. Bu, şu demek  oluyor: Kriterleri yerine getirdiği takdirde, biz bu  ülkeyi üye olarak almakla yükümlüyüz. Katılım  müzakerelerinin yapılış şekli de bununla bağlantılı  olacak. Doğası gereği müzakerelerin ucu sonuna kadar  hep açıktır. Bu uzun ve zorlu bir süreç olacak ve  başarıyla tamamlanacağını kimse garanti edemez. Ancak  katılım müzakereleri başlatılacak olursa, koşullar  yerine getirilmişse o zaman açık hedef üyeliktir. Bir  B planı yoktur..."

 

            FRANSA BASINI:  

            AFP'nin (06/12) "Barbaso: Müzakereler Başlatılırsa,  Hedefi Türkiye'nin Üyeliği Olur" başlığı altında yer  verdiği bir haberde, AB Genişleme Dairesi Genel Müdürü  Fabrizio Barbaso'nun İstanbul'da yaptığı konuşmada,  AB'nin, Türkiye ile müzakereleri başlatma kararı alması  halinde, nihai hedefinin bu ülkeyi AB'ye almak olacağını  belirttiği kaydedilmektedir. Barbaso'nun, "Her türlü  yanlış anlamayı yok etmek lazım. AB Türkiye ile üyelik  müzakereleri başlatırsa, çok açıkça Türkiye'yi üye alma  hedefi var demektir." şeklinde fikir belirttiği ifade  edilen haberde, Türkiye'nin muhtemel üyeliği için öne  sürülen şartları yorumlamadan önce Barbaso'nun, "Bazı  Türklerde bir reddedilme kompleksi ve ayrımcılık  yapıldığına dair, AB'nin ikiyüzlü hareket ettiğine dair  bir his var. Oybirliği ile kabul edilebilmesi için metin  dengeli bir şekilde hazırlandı (...) 17 Aralık'ta oybirliği  ile bir karar alabilmek üzere, Türkiye'nin üyeliğine karşı  olan az sayıdaki ülkeyi ikna etmeyi umuyoruz." dediği  aktarılmaktadır. Haberde, "Üyelik müzakerelerine başlayan  hiçbir ülke, kendisine AB'ye girişinin reddedildiğini  görmedi" diyen Barbaso'nun "Müzakerelerin sonunda  düzenlenecek bir referandum durumunda dahi, Türkiye ile  artırılmış bir kültürel diyalog sayesinde, bugün varolan  bilinmeyene karşı duyulan korku artık kalmayacaktır."  şeklindeki ifadesine yer verilmektedir.

            AFP'nin (06/12) "Giscard d'Estaing, Türkiye ve Ukrayna  İçin Bir 'Avrupa Alanı' Kurulmasını Tavsiye Etti... Giscard,  AB Zirvesi'nden Önce Fransız Partilerinin İstişaresinden  Yana" başlığı altında yer verdiği bir haberde, Avrupa  Konvansiyonu Başkanı Valery Giscard d'Estaing'in yaptığı  açıklamada, Avrupa Birliği'ne üyelikler konusunda, Türkiye  ve Ukrayna gibi yeni ülkeleri kabul etmek için bir "Avrupa  alanı" kurulmasını tavsiye ettiği belirtilmektedir. "Grand  Jury LCI, RTL, Le Monde" adlı siyasi bir programın  davetlisi olan Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard  d'Estaing'in, "Komşu ve benzer ülkelerin birliği olan  Avrupa Birliği kesinlikle bütün komşularını bünyesine  almaya mahkum edilmemelidir." dediği belirtilen haberde,  "İtibarlı ve önemli bir ülke" olan Türkiye'nin üyeliğine  muhalif olduğunu tekrarlayan Giscard d'Estaing'in, ona  "bir şey sunmak gerektiğini" ifade ederek, imtiyazlı  ortaklığı üyeliğe tercih ettiğini dile getirerek, "Mesele,  Türkiye'nin Avrupa Birliği kıstaslarına uyum sağlayıp  sağlamadığını bilmek değil; Avrupa Birliği'nin, Avrupa'nın  dışında yer alan ve AB'nin en kalabalık ülkesiyle işleyişini  sürdürüp sürdürmeyeceğini bilmektir, bizim düşüncemiz budur."  şeklinde konuştuğu kaydedilmekte ve Ankara'nın muhtemel  üyeliğinin, "siyasi birlik projesinin yapısını  değiştirebileceğini" ileri sürdüğü vurgulanmaktadır.

 

            İNGİLTERE BASINI:  

            The Independent gazetesinin internet sayfasında (06/12)  "Chirac Türkiye'nin AB Girişimi İçin Destek Topluyor" başlığı  altında ve Stephen Castle imzasıyla yer alan makalede, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın, Avrupa Birliği'nin Türkiye  ile katılım müzakerelerine ağırlığını koyması öncesi Fransa  kamuoyuna güvence verecek önemli koşullar belirlenmesi için  baskıda bulunduğu belirtilmektedir. AB liderlerinin  önümüzdeki hafta konuyla ilgili bir karara varmaları  beklenirken ve Tony Blair ile Almanya Başbakanı Gerhard  Schröder'in Türkiye'nin katılım müzakerelerini desteklerken,  Chirac'ın tutumunun oldukça önem arzettiği belirtilen  makalede, Chirac'ın kişisel olarak Türkiye'nin üyeliğini  desteklese de siyasi muhaliflerinden ve hatta kendi  partisinden gelen baskı altında bulunduğu ifade edilmektedir.  Fransa'nın, önümüzdeki hafta yayımlanacak AB bildirisinde,  AB'nin, Ankara ile katılım müzakerelerinin başarısızlıkla sonuçlanabileceğini ifade etmesini, ayrıca AB ülkelerinin  Türkiye'nin üyeliğini onaylaması gerektiğine ilişkin bir  ifadenin de yer almasını istediği kaydedilen makalede,  Fransa'nın, konuyla ilgili nihai bir referandum düzenleme  sözü vermesi ve tek bir ülkenin dahi Türkiye'nin katılımını engelleyebilecek olması nedeniyle, Türkiye'nin, AB'ye  üyelik için yeteri derecede reform gerçekleştirdiği yönünde  kamuoyunu ikna etmesi gerektiğine işaret edilmektedir.  Makalede, Fransa'nın, Avrupa'nın, serbest bir ticaret  alanından ziyade dünya sahnesinde siyasi bir güç olduğuna  dair düşüncesinin de sallantıda olduğundan endişe duyduğu,  genişlemelerle ve son olarak da daha Amerikan yanlısı doğu  Avrupa ülkelerinin AB'ye katılımıyla birlikte, AB'de  geleneksel hakimiyetinin zayıfladığını gördüğü  vurgulanmaktadır.

            Reuter'in (06/12) "Türkiye'nin Girişi Eski AB'nin Sonu  Olur" başlığı altında ve Paul Taylor imzasıyla yer verdiği  bir haberde, "Avrupa nerede sona eriyor ve Avrupa Birliği  belirsizce genişlemeye nereye kadar devam etmeli?" şeklinde  bir soruya yer verilmekte ve bunların gelecek hafta  Türkiye'nin AB ile üyelik görüşmelerine başlanmasıyla  ilgili muhalefet edenlerin anlaşmayı kazanmaları için  temel bir argüman olduğuna işaret edilmektedir. Türkiye  taraftarlarının, AB'nin istikrar ve refahını dinamik bir  Müslüman demokrasisi ve NATO müttefiki olan ülkeye  genişletilmesini bir fırsat olarak görürken, aleyhinde  olanların 25 üyeli Birliğin aşırı büyüyeceğinden ve dev  gibi bir lokmayı yutarken boğulacağından endişe ettikleri  belirtilen haberde, eleştirenlerin, AB Türkiye'ye "evet"  derse Ukrayna, Beyaz Rusya, Gürcistan, Ermenistan ve  nihayetinde Rusya ve Fas'a nasıl hayır diyebileceğini  sordukları vurgulanmaktadır. Haberde, "Türkiye'nin 10  yılda katılımı, güç dengesini, esas olan Fransız-Alman  aksından daha da uzaklaştırarak kesinlikle farklı bir AB  yaratacaktır. Katıldığı zaman Türkiye AB'nin en kalabalık  nüfusuna sahip olacak. Bu da anayasa tarafından oluşturulan  ve büyük ölçüde nüfusa dayanan seçim sisteminde en fazla  oy gücünü ve Avrupa Parlamentosu'nda en fazla sandalyeye  sahip olmasına neden olacaktır. Türkiye taraftarları,  AB'nin bu yıl 10 eski Doğu Avrupa ülkesini bünyesine  katmasıyla zaten geliştiğini ve tarım ve bölgesel  politikaların her halükarda dünya ticaret görüşmeleri ve  bütçe kısıtlamaları nedeniyle değişmek zorunda olduğunu  iddia ediyorlar. Hevesli genç işçileriyle ülkenin  katılımının Avrupa'nın azalan ve yaşlanan işgücünü  destekleyebileceğini de iddia ediyorlar." denilmektedir.

            Reuter'in (06/12) "Bolkestein: Türkiye Beş Yıl  İçerisine AB'ye Üye Olabilir" başlığı altında yer verdiği  bir haberde, Hollandalı Frits Bolkenstein'in, Türkiye'nin  AB'ye üyelik müzakerelerini, pek çoklarının tahmininden  çok daha kısa bir sürede, beş yıl gibi bir zamanda  tamamlayabileceğini söylediği belirtilmektedir. Avrupa  Komisyonu'nun iç pazardan sorumlu üyeliği görevi geçen ay  sona eren ve Türkiye'nin AB'ye üyeliğine uzun zamandır  karşı çıkan Bolkestein'in, pek çok Avrupalı liderin  Türklerin üyeliğine karşı olduğunu, ancak bunu nasıl  engelleyeceklerini bilemediklerini söyledikleri belirtilen  haberde, Bolkestein'in, De Volkskrant gazetesine verdiği  röportajda, "Şayet hükümet liderleri arasında yapılacak  oylamanın yanı sıra, Komisyon'da da çok gizli bir oylama  yapılsaydı, o zaman yalnızca küçük bir azınlık Türkiye'nin  AB'ye üyeliği lehinde oy verirdi. Bu durumun içinden nasıl  çıkacağımızı bilmiyoruz." diyerek, muhtemelen yalnızca  İngiltere'nin ve büyük sayıdaki Türk göçmen topluluğunun  oylarına ihtiyacı olduğunu söyleyen Almanya Başbakanı  Gerhard Schröder'in samimi bir şekilde Türkiye'nin  üyeliğinden yana olabileceğini sözlerine eklediği  kaydedilmektedir. Haberde, bu yüzyılın sonunda Avrupa'nın  büyük ölçüde İslami bir hale dönüşebileceği uyarısında  bulunan Bolkestein'in, 16-17 Aralık tarihlerinde yapılacak  AB zirvesinde Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlaması  yönünde bir karar alınması halinde, bu sürecin pek çokları  tarafından yapılan tahminlerin aksine 15 yıldan çok daha  kısa bir zamanda tamamlanacağını söyleyerek, "Beş yıl  içerisinde Türkiye ile nihai üyelik noktasına gelirsek  şaşırmam." dediği vurgulanmaktadır.

 

            İTALYA BASINI: 

            La Stampa gazetesinde (04/12) "Fini: Türkiye'nin AB'ye  Katılımına Evet" başlığı altında yayımlanan bir haberde,  İtalyan Hükümeti'nin 17 Aralık'ta yapılacak Avrupa  zirvesinde Türkiye'nin AB'ye katılımı ile ilgili  müzakerelerin başlatılmasının "hızlandırılması" lehinde  olduğunun altı çizilirken, Dışişleri Bakanı Fini'nin  konuşmasında gerçekleştirilen reformlar nedeniyle Türk  Hükümeti'ni övdüğü, birtakım kuşku ve ihtiyatlara rağmen,  temelde Türkiye'nin 2014 yılının Ocak ayında tam üyeliğinin  gerçekleşeceği yönünde güçlü bir kanının bulunduğunu ifade  ettiği kaydedilmektedir. Haberde, Dışişleri Bakanı Fini'nin,  İtalyan Hükümeti olarak AB Konseyi'nin tercihen 2005'in ilk  altı ayı içinde müzakerelerin başlatılması için bir tarih  belirlenmesini ümit ettiğini, müzakerelerin hiç kuşkusuz  "uzun ve karmaşık" olacağını, bununla birlikte 6 Ekim  tarihli Komisyon raporunda öngörülen en az 10 yıllık  sürenin, "ortak politik reformlar" konusunda -özellikle de  harcamalar konusunda- gerekli donanımın sağlanması için  Avrupa'nın ihtiyaç duyduğu süreyi kazandıracağını ifade  ettiği kaydedilirken, İtalyan Hükümeti'nin -özellikle  İtalyan girişimcileri açısından ekonomik, İslam dünyası  ile ilişkilerde Türkiye'nin oynadığı önemli rol açısından  ise politik olmak üzere- iki önemli nedene bağlı olarak  Türkiye'nin en değerli destekçileri arasında yer aldığını  dile getirdiği belirtilmektedir.

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            Elefterotipia gazetesinde (06/12) "Türkiye'nin Avrupa  Yönelimi Havada" başlığı altında ve Mihalis Moronis  imzasıyla yayımlanan bir yorumda, tüm belirtilere göre,  “Erdoğan'ın Türkiye'sinin, AB ile üyelik müzakerelerine  başlamak için bu kadar çok istediği tarihi elde edeceği”  belirtilmekte ve bilinmeyen tek şeyin, müzakerelerin  başlayacağı tarih olduğu, ancak bunun pek de öneminin  olmadığı vurgulanmaktadır. AB'nin, Ankara ile üyelik  müzakerelerine başlamasını kabul etmesiyle ilgili  nedenlerin büyük önem taşıdığı ve "Türkiye tam üye mi  olacak yoksa bazı güçlü Avrupa ülkelerinin istediği gibi,  AB ile imtiyazlı ilişkiler mi kuracak?" sorusuna yer  verilen yorumda, aslında müzakerelerin nihai sonucunun  bir dereceye kadar bu nedenlere bağlı olduğu ve bu  nedenlerin, 11 Eylül'den sonra Türkiye'nin jeostratejik  konumunun değerinin birdenbire doruğa ulaşmasıyla ilgili  olduğu kaydedilmektedir. AB Komisyonu'nun raporunda  belirtildiğine göre, "Türkiye'nin Avrupa yöneliminden  dolayı ortaya çıkan konular için" Ankara, "enerji  sevkiyatı yollarının" garantisini sağladığı, "terörizme  karşı mücadeleyi" ve "beklenmekte olan su kaynakları ile  altyapıların uluslararası düzeyde ele alınmasını"  güçlendirdiği belirtilen yorumda, bu görüşlerin, AB'nin  değişmek yönündeki niyetlerini de ortaya koyduğu ve AB  Komisyonu'nun, "büyük askeri harcamalarıyla ve büyük  ordusuyla Türkiye AB'nin güvenliğine ve savunmasına  katkıda bulunmak yeteneğine sahiptir." şeklindeki  sözlerinin de konuya ışık tuttuğuna işaret edilmektedir.

 

  

                 

 
ESKİ SAYILAR