14.12.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

  

         ANKARA, 14/12(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  13 Aralık 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            AP'nin (13/12) "Türkiye'nin Üyelik Müzakerelerine  Başlaması Konusu Son Safhasına Giriyor" başlığı altında  ve Robert Wielaard imzasıyla yer verdiği bir haberde,  Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusundaki  müzakerelerin, AB dışişleri bakanlarının hafta sonuna  doğru yapılacak zirveden önce, konuya nihai şeklini  vermek üzere yapacakları gözden geçirme çalışmalarıyla  son safhasına girdiği ifade edilmekte, "Perşembe ve  cuma günleri Brüksel'de toplanacak olan AB liderleri,  muhtemelen Türkiye'ye uğruna bunca gürültü koparttığı  şeyi bağışlayacaklar: Üyelik müzakerelerine başlanması  için 2005'e tarih verilmesi.Netleşmeyen konular olarak  geriye, kesin tarih verilmesi ve AB'nin müzakereler için  ne gibi konuları gündeme getireceği kalıyor. Örneğin Fransa,  müzakere tarihinin 2005 yılı sonlarına, hatta tercihen 2006  yılına verilmesini istiyor. 6 Ekim'de AB merkez bürosu çok  önemli bir adım atarak, Türkiye'nin tam üyeliğe doğru yol  almasına fırsat tanınması önerisinde bulundu. Bu adım,  Avrupa'nın sınırlarını Orta Doğu'ya doğru genişletecek ve  çoğunluğu Müslümanlardan oluşan, büyük ölçüde tarım ülkesi  olan yoksul bir ülkeyi müreffeh durumdaki bloğa sokacak.  Yapılan kamuoyu yoklamaları, Türklerin büyük bir kısmının  AB'ye üyeliği desteklediğini gösteriyor. Ancak analistler,  AB girişiminin tökezlemesi halinde AB karşıtı partilere  verilecek desteğin artabileceğini söylüyorlar.”  denilmektedir.

            AP'nin (13/12) "AB Türkiye'ye "Evet" Demeye  Hazırlanıyor" başlıklı ve Robert Wielaard imzalı haberinde,  Avrupa Birliği, Türkiye'ye üyelik müzakereleri için yeşil  ışık yakmaya biraz daha yaklaşmışken, AB ülkelerine nazaran  fakir, Müslüman bir ülkenin birliğe dahil edilmesi yönünde  müzakerelere başlangıç için kesin bir tarih verilmesiyle  ilgili bir tartışma yaşadığı belirtilmektedir. Yetkililerin,  Türkiye'ye AB kapılarını açmak için bir zirve bildirgesi  hazırladıkları ifade edilen haberde, Associated Press'in  ele geçirdiği taslak metinde Türkiye'nin, siyasi ve ekonomik  arenada gösterdiği "kararlı ilerleme" nedeniyle övüldüğü,  liderlerin ayrıca, Türkiye'nin başından sonuna dek aynı  seviyede sürdürdüğü reformlarına itimat ettiklerini  söyledikleri ve "Ankara'nın, temel özgürlüklere ve  -özellikle de tutuklulara yönelik işkence ve kötü muamele  konusunda sıfır tolerans politikası olmak üzere- insan  haklarına tam saygı taahhüdünü" izleyecekleri yönünde  söz verdikleri aktarılmaktadır.

 

            ALMANYA BASINI: 

            Der Tagesspiegel gazetesinde (11/12) "Ne Pahasına  Olursa Olsun Şeklindeki Bir Avrupa Söz Konusu Değil"  başlığı altında ve Susanne Güsten/Albrecht Meier  imzalarıyla yayımlanan yazıda, AB Zirvesi öncesinde  sinirlerin gergin olduğu, katılım müzakerelerine ilişkin  koşulların Ankara'nın hoşuna gitmediği değerlendirmesinde  bulunulmaktadır. Türkiye'nin onlarca yıldır bu fırsatı  beklediği ve bu hedefe hiç bu kadar yakın olmadığı  belirtilen yazıda, AB'nin bir hafta sonra, Ankara ile  katılım müzakerelerine başlanması hakkındaki kararını  alacağı, son yıllarda yapılan reformlardan ve Komisyon'un  iki ay önceki olumlu raporundan sonra, her ne kadar şartlar  konusundaki tartışmalar devam etse de, AB'nin katılım  müzakerelerine başlanması kararı alacağından kimsenin  şüphesinin olmadığı belirtilmektedir. Ankara ile katılım  müzakerelerini karara bağlayacak olan AB zirvesinin  açıklamasında son ana kadar düzeltme yapılacağı, burada  söz konusu olan, müzakerelere ilişkin koşulların -örneğin  Türkiye'nin işkenceye karşı "sıfır tolerans politikası"-  daha sıkı denetleneceği vurgulanan yazıda, Ankara'nın zirve  bildirisi taslaklarından birinde yer alan bir paragrafı  eleştirdiği, bu bölümde, AB'nin, Türkiye'nin üyeliğine  ilişkin kararı verirken, kendi "alım kapasitesini" de  düşünmesi gerektiğinin yazdığı belirtilmektedir.

            Süddeutsche Zeitung'un (13/12) "Türkiye, AB'de Tam  Üyelik İstiyor" başlığı ve Christiane Schlötzer-Reymer  Klüver imzalarıyla yayımladığı yazıda, Brüksel'deki zirveye  kısa bir süre kala Ankara'nın yeni talepler nedeniyle  ayrımcılık hissettiği, CSU Genel Başkanı Stoiber'in ise  "elindeki tüm imkanlarla" üyeliği engellemek istediğine  dikkat çekilmektedir. Türkiye'nin AB ile özel bir statüyü  değil, sadece tam üyeliği müzakere etmek istediği, Dışişleri  Bakanı Abdullah Gül'ün pazar günü yaptığı açıklamada, AB  hükümet başkanlarının bu hafta Brüksel'deki zirvede alacakları  kararın çok net olmasını talep ettiği bildirilen yazıda,  CDU/CSU'da ise konuyla ilgili görüşlerin ayrıştığı: CSU Genel  Başkanı Edmund Stoiber'in 2006 yılında hükümetin değişmesi  halinde, Hristiyan Birlik Partileri'nin tam üyeliği engellemek  için herşeyi yapacağını söylediği, buna karşılık CDU'lu  politikacı Volker Rühe'nin Türkiye'ye yeni koşulların öne  sürülmemesi gerektiğini söylediği aktarılmaktadır.

            Die Welt gazetesinin (13/12) "Türkiye Koşulları Kabul  Etmek Zorunda" başlıklı Andreas Middel imzalı yazısında,  belirleyici Brüksel Zirvesi'nin hemen öncesinde Türkiye ile  AB arasındaki ses tonunun sertleştiği, Başbakan Recep Tayyip  Erdoğan'ın AB'yi ülkesine karşı ayrımcılık yapmakla ve aynı  zamanda Alman muhalefetini de Türkiye konusunu iç politikaya  alet etmekle suçladığı bildirilmekte, hem hükümet partileri  hem de Birlik partilerinin bu suçlamaları reddettikleri  ifade edilmektedir. Yazıda şu ifadelere yer verilmektedir:  “Almanya'da muhalefet Erdoğan'ın saldırılarına sinirlenmiş  durumda. 'Almanya'daki muhalefet maalesef bizim üyelik  isteğimizle iç politika yapabileceğine inanıyor' diyen  Erdoğan, sözlerine 'Ben bunu vahim bir hata olarak görüyorum'  diye devam etmişti. Bunun üzerine CSU Genel Başkanı Edmund  Stoiber, Birlik partilerinin 2006 yılındaki seçimleri  kazanması durumunda kendisinin ve Angela Merkel'in  Türkiye'nin üyeliğini engelleyeceğini açıkladı. Stoiber,  'Türkiye'nin tam üyeliği Avrupa'daki insanlar tarafından  engellenecek. Avrupa'yı aşırı zorlamamamız gerektiği için  hedefimiz ayrıcalıklı ortaklıktır.' dedi. Erdoğan ise,  'ayrıcalıklı ortaklık' fikrini kabul etmek istemediklerini  vurgulayarak, 'Ankara hükümeti için tam üyelikten başka  şey söz konusu olamaz.' demişti.Yeşiller Genel Başkanı  Butikofer ise, Erdoğan'a anlayış gösteriyor. Birlik  partilerinin 'ikinci bir oyun oynadıklarını' ve Türkiye  ile müzakereleri engellemek için histerik bir kampanya  yürüttüğünü belirten Butikofer, bunun Alman çıkarlarına  zarar verdiğini söyleyerek, 'Birlik partileri bu konuyu  istismar ediyor ve Almanya'da yaşayan Türk vatandaşlarına  'biz sizi burada istemiyoruz' mesajı veriyor.' dedi.”

            Der Tagesspiegel gazetesinin (13/12) "Türkiye ve AB...  Yaşamsal Konular" başlığı ve Gerd Appenzeller imzasıyla  yayımlanan yorumu şöyledir: “Hem Avrupa Birliği, hem de  Türkiye için önemli bir hafta. AB cuma günü, Ankara'daki  hükümet ile üyelik müzakereleri hakkında karar verecek.  CDU ve CSU'dan oluşan Alman muhalefeti, bu görüşmelerin  ucu açık yürütülmesini ve 'ayrıcalıklı ortaklıktan' daha  fazlasıyla sonuçlanmamasını istiyorlar. Hristiyan  partilerinin kullandıkları ifadeler, sanki Hristiyan  Batı'nın çökmesinin arifesindeymişiz gibi bir izlenim  uyandırıyor. Fakat Türk Başbakanı Erdoğan da, sanki  ülkesinin AB'ye üyelik konusunda reddedilemez bir hukuki  hakkı varmış gibi sert konuşuyor. Gerçek ise, Avrupa'nın  Türkiye ile ilişkisi konusundaki tartışmanın AB'yi bir  dayanıklılık sınavıyla karşı karşıya bıraktığıdır. Fakat  olumlu ve olumsuz yönde yapılacak bir değerlendirmenin ilk  kriteri, hukuk devletiyle ilgili mülahazalar olmalıdır.  Türkiye'nin 41 yıldır üyelik fırsatını bekliyor olması  AB'den değil, aday ülkedeki demokratik koşulların  olmamasından kaynaklanıyor. Ve Erdoğan hükümeti, 25 üye  ülkeden biri olan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin devlet  egemenliğini tanımaya hala hazır değil. Eğer Avrupa  Birliği kendi değer ölçülerini ciddiye alsaydı, sadece  bu yüzden bile Türkiye'ye müzakere teklif etmemesi  gerekirdi.”

 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Eue Kronen Zeitung gazetesinin (11/12) "Türkler  Brüksel'in Kapısında... Engellerin Onları Durdurması  Düşünülüyor" başlığı altında yayımlanan haberde,  Türkiye'nin AB'nin kapısını çaldığı, AB'nin ise kendi  içinde müşterek bir tutum arayışı içinde olduğu ifade  edilmekte, hükümetler arasında telefonların birbirini  izlediği, telaşla AB zirvesi için müşterek bir çizgi  üzerinde çalışıldığı,  bu haftanın Avrupa'nın ve AB'nin  kaderini tayin edeceği belirtilmektedir. Avrupalı  liderlerin gerginlik pokerinde Türkiye'nin kendiliğinden  çekilmesini sağlamak için limiti artırdıkları, birçok AB  ülkesinde halkın katılıma şüpheli bakmasından dolayı,  çıtanın giderek yükseltildiği ifade edilmekte, çıtanın  Wolfgang Schüssel'in ve onun çizgisine kayan Jacques  Chirac'ın baskısı sonucu, her geçen gün birkaç santimetre  daha yükseltildiği vurgulanmaktadır.

            Die Presse gazetesinin  (11/12) hafta sonu sayısında,  "Türkiye Konusunda Uzlaşma Mümkün Olabilecek" başlığı  altında yayımlanan Andreas Schnauder/Wolfgang Böhm imzalı  yazıda, aralarında Avusturya'nın da bulunduğu bazı AB  ülkelerinin, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğine başka seçenek  bulma yolundaki arzularının yumuşatılmış bir şeklini kabul  ettirme şansının yükseldiği bildirilmekte, Avusturya'nın  artık Türkiye'nin tam üyeliği konusundaki otomatizme karşı  tek başına mücadele etmediği, Fransa'nın yanı sıra Slovakya  ve bazı diğer AB ülkelerinin de muhtemel seçenekleri  desteklediği, bunu destekleyen AB ülkelerinin sayısını  artırmak için şu sıralar bir uzlaşma formülü üzerinde  çalışıldığı kaydedilmektedir. Yazıda, “Bu formül, Ankara  ile müzakerelere, gerçi tam üyelik hedef alınarak  başlanmasını öngörüyor, ama bu hedefe ulaşılamaması  halinde, Türkiye özel olarak hazırlanmış bir model ile  Avrupa Birliği'ne bağlanacak. Bu konuda en büyük zorluk,  İtalya ve Yunanistan'ı böyle bir seçenek konusunda ikna  etmek olacak. Bu iki ülke Türkiye'nin başka bir seçenek  sunulmadan tam üye olmasını savunanların başında geliyor.  Diplomatlar CDU gibi muhafazakar gruplar tarafından önerilen  'imtiyazlı ortaklık' modelinin kabul edileceğini pek sanmıyor. Brüksel'deki diplomatlardan biri bunun 'tabu olan bir sözcük'  olduğunu vurguluyor. Başbakan Wolfgang Schüssel'in önümüzdeki  hafta yapılacak AB Zirvesi'nde bunun dışındaki talepleri kabul  ettirmesi ise, olanaksız olmasa da oldukça güç olacağa benzer. Söylentilere göre Schüssel, Türkiye'ye bir üye devlete  tanınacak hakların hepsinin tanınmaması yolunda çaba  harcayacak. Schüssel'in tarım subvansiyonlarının ve bölgesel  yardımların sınırlanmasının yanı sıra, seyahat özgürlüğüne de  daimi sınırlamalar getirilmesini istemesi bekleniyor.”  denilmektedir.

 

            BELÇİKA BASINI: 

            La Libre Belgique gazetesinde (13/12) "Kıbrıs İçin Bir  Fırsat" başlığı ve Sabine Verhest imzasıyla yer alan yazıda  şu ifadeler yer almaktadır: “Ankara, tek taraflı olarak  bağımsızlığını ilan eden Türk Cumhuriyeti'ni beslediği ve  kuzeyini işgali altında bulundurduğu Kıbrıs'ı resmen tanımayı  reddediyor. Mayıs'tan beri AB üyesi olan ve uluslararası  toplumca tanınan Kıbrıs Hükümeti, bu nedenle görüşmelerin  başlatılmasını veto etme tehdidinde bulunuyor. Olli Rehn'e  göre, 'Türkiye için yeni şartlarla ya da yeni öğelerle AB  Konseyi'ne gelmek hiç kimseye yarar sağlamaz. Üyelik  görüşmelerine başlamak, Kıbrıs'ın yeniden başlaması için  olumlu bir ortam yaratacaktır. Bu, içeriye açık bir pencere  olmalıdır.' diyerek, 'Kıbrıs sorununda rol alan tüm aktörleri  iyi niyetli olmaya' çağırdı.

            Olli Rehn, Ankara'dan 1963 yılında imzalanan Ankara  Anlaşması'nın uyarlama protokolünü imzalamasını istiyor.  Rehn, 'Bu anlaşma son olarak Topluluğun dokuz üyeden oluştuğu  70'li yıllardan bu yana uyarlanmadı; Türkiye'nin zamanında bu güncelleştirmeyi imzalamaya hazır olduğunu açıklamasını  bekliyorum.' dedi. Bu güncelleştirme, anlaşmanın 25 üyeye  uygulanmasını sağlayacak. Cumhurbaşkanı Tassos Papadopoulos  bunun 'yasal Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması anlamına'  geleceğini düşünüyor.Rehn, Kıbrıs'tan, adanın yeniden  birleşmesini kolaylaştırmaya ve Türk toplumunu yalnızlığına  son vermeyi hedefleyen 259 milyon euro tutarındaki mali  yardımı serbest bırakmasını istiyor: 'Ciddi toplumlararası  görüşmelerin BM denetiminde yeniden başlayabilmesini  sağlayacak bu tür girişimlere ihtiyacımız var. Uzun vadede,  iki AB ülkesinin birbirini tanımaması ve bir üyesinin  bölünmüş olması düşünülemez.'Ancak, Ankara ile 10 ya da 15  yıl sürecek üyelik görüşmelerine 2005 yılında başlamadan  önce Kıbrıs'ın tanınmasını ya da adanın yeniden birleşmesini  bir şart olarak öne sürmek sözkonusu değil. Rehn'e göre  'Türkiye'ye hiçbir yeni şart ön koşulamaz'. Komisyon,  gerçekleştirilen gelişmeleri değerlendirme ve görüşmelerin  askıya alınması gibi mekanizmalarla kriterlerini şimdiden  belirledi. Komiser, 'Yasal reformların, özellikle ceza  yasalarını ile başka beş önlemin uygulanması önemli bir  şart oluşturuyor. Bunların Nisan 2005'te yürürlüğe girmesi  gerekiyor.' açıklamasını yapıyor.”

 

            FRANSA BASINI: 

            Le Monde gazetesinin (12-13/12) "Neden Türkiye'yi  Kabul Etmeli?" başlığı altında serbest tribün köşesinde,  sosyolog Edgar Morin, sosyolog Alain Tourain, yazar ve  Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünün eski Başkanı Jean Christophe Rufin, deneme yazarı ve köşe yazarı Guy Sorman  gibi tanınmış Fransız kanaat önderlerinin imzasıyla  yayımlanan makalede şöyle denilmektedir: “Şunu kabul edelim:  Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesinin olumlu etkiler  yaratacağını düşünenlerin ileri sürdüğü mükemmel gerekçeler,  muhalefetini coğrafya ve tarih üzerinden yapan kamuoyunun direncinin yanında zayıf kalıyor. Batı Avrupa'daki pek çok  kişi, Osmanlı İmparatorluğu'nun 14. yüzyıldan itibaren  Avrupalı bir güç olduğunu, çöküşüne ve Birinci Dünya  Savaşı'nın ardından Türkiye'nin doğuşuna kadar da öyle  kaldığını unutmuş olmalılar.Bugün Türkiye'nin Avrupa  Birliği'ne girişi üzerine üye ülkelerin her birinde  referandum yapılacak olsa, sonuçların her yerde olumlu  olmayacağı ihtimal dahilindedir. Ancak doğru olduğuna  inandığımız tutuma karşı bir tutuma bizi sürüklemeye  çalışan kamuoyuna bir durum hatırlatması yapmak gerekmez  mi? Muhakkak ki evet. Zira Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne  üyeliğini gerektiren asıl neden bambaşka bir çerçevede  yer almaktadır. Bu üyelik, Avrupa'nın dünya çapında rolünü  bulması veya muhafaza etmesi, yani İslam dünyası ile,  Amerikalıların Orta Doğu'da yarattığı ilişkiden farklı bir  ilişki  kurabilmesi için vazgeçilmez bir koşul oluşturmaktadır. Eğer Avrupa, üye devletler arasındaki artan çeşitliliğin  getirdiği sorunlar tarafından git gide yutulacaksa o zaman  neden Avrupa'yı yaratıyoruz? Avrupalı devlet başkanlarının, milletvekillerinin ve memurlarının, işlerini yapmaları ve  Avrupa Birliği'nin iç işleyişini iyileştirmeleri gerekmektedir.  Kamuoyları onların çalışmalarına açıkça itiraz etmiyorlar,  ancak bu idari işleyişten de memnun oldukları söylenemez.  Buna karşın Avrupalılar, Avrupa Birliği'nin ekonomik gücü  ile uluslararası siyasi alandaki iktidarsızlığı arasındaki  hayret verici farkın da bilincindeler. Avrupalıların,  giriştikleri her uluslararası meselede bizzat kendi içlerinde  bölünmeler yaşadıkları da bir gerçek. Ama işte tam bu konuda  bir karar almaları gerekiyor: Amerikan hegemonyasının muhafaza  edilmesine öncelik verenler bunu yüksek sesle söylesinler,  ancak diğerleri de korkularından ve ikiyüzlülüklerinden  sıyrılarak, Avrupa -veya Batı- ile İslam dünyası arasında  başka bir ilişki kurmanın mümkün olduğunu açıkça söylesinler.  Tüm dünyadaki savaş ve barışın, günümüzdeki askeri saldırılara  ve terörizme son verme kapasitemize bağlı olduğunun bilicine varsınlar.İslam dünyasıyla ilişkilerimizde böyle bir değişim,  ancak Türkiye ile ilişkilerimiz sayesinde meydana gelebilir.  Çünkü Türkiye, laiklik ve İslam arasında bizzat yaşamakta  olduğu uzlaşmayla, hasımların karşılıklı imha edilmesinden  başka çözüm yolları olduğunu kanıtlamaktadır. Burada sorun,  önyargılı kesimlerin kamuoyuna yeterince bilgi akışı olmasını engellemesinden ve bazı kesimlerin, başka yerlerde olduğu  gibi Türkiye'de de şiddet ve savaş haricinde bir seçenek  olmadığını düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye'yi  reddetmek, ufkumuzu daraltmak ve dünya çapında herhangi  bir sorumluluk üstlenmekten vazgeçmek anlamına gelecektir.  İşi sadece Avrupa'nın 'içinde' alınacak bir karara bırakırsak,  Türkiye'nin üyeliğine taraftar ve karşı olanlar daha uzun  zaman tartışırlar. Fransa da prensipte Avrupa seviyesinde  kabul edilmiş kararlara karşı çıkarak kendini lüzumsuz  risklere atmaya devam etmiş olur. Tam tersine, Avrupa  genelinde bu üyeliğe taraftar veya muhalif olanların ileri  sürdüğü tüm gerekçeleri bir an için bir tarafa bırakarak,  Avrupa'nın dünya meselelerinde ve  dolayısıyla dünya  barışında nihayet başrol oyunculardan biri olması gerektiğini  ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girişinin, Avrupa ve İslam  dünyası arasında yeni ilişkilerin kurulabilmesi için  kesinlikle şart olduğunu tüm gücümüzle dile getirmeliyiz.”

           

            İNGİLTERE BASINI:  

            Financial Times gazetesinin (13/12) internet sayfasında,  "Türkiye'nin Zamanı Geldi"  başlığı altında yayımlanan  başyazıda şu ifadeler yer almaktadır: "AB liderlerinin bu  hafta yapılacak zirvede karşı karşıya kalacakları stratejik  karar hiç şüphe yok ki tarihi bir öneme sahip.Bu işi doğru  halletmenin yolu Ankara'ya katılım müzakerelerinin başlaması  için muhtemelen gelecek yılın ikinci yarısına denk gelen bir  tarih vermek. Helsinki'de beş yıl önce getirilen üyelik  teklifinden caymak; AB'nin 'yumuşak gücünü'nün ne kadar  etkin olduğunu gösterme ve Hristiyan ve Müslüman aşırılık  taraftarlarının yücelttiği 'medeniyetler çatışması' adlı  zehirli tarihsel anlatıya   karşı savaşma şansını sunan  büyük bir jeopolitik fırsatı kaçırma anlamına gelecektir. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir laik demokratik  cumhuriyet olan ve gelişen bir ekonomiye sahip Türkiye'yi  kucaklamak, AB'nin şu ana kadar başardığı en büyük işlerden  biri olacaktır. Avrupa projesi sadece Kıta'da yüzyıllar  boyunca akan kanın ardından ulusal çıkarların rasyonel bir  şekilde gerçekleştirilmesi için bulunmuş bir formül değildir;  Avrupa projesi aynı zamanda savaş sonrası dönemde faşist  diktatörlüklerin Güney Avrupa'da ve Stalinist rejimin Doğu  Avrupa'da ardlarında bıraktıkları   kalıntıları temizlemiştir.  İslam ve Batı arasındaki derin yarığın kapatılabilmesi için  Avrupa ve Hristiyanlık ve aynı zamanda Müslümanlık tarihinde  önemli yere sahip bir ülkenin bugün bize sunduğu bu fırsat,  Avrupa için eşit derecede zor bir sınavdır."

            Financial Times gazetesinin (13/12) "Türkiye, Gönülsüz  Bir AB'ye Katılmak İçin Görüşmelere Hazırlanıyor" başlıklı  ve George Parker-Bertrand Benoit ortak imzalarıyla yer verdiği  yazıda, Türkiye'nin AB'ye katılım görüşmelerinin başlatılması  için uzun süredir beklediği yeşil ışığın bu hafta yakılmasının  beklendiği, ancak bu tarihi karar için geri sayım başlarken  gerilimin de yükseldiği belirtilmekte, bekleme odasında geçen  40 yılı aşkın bir sürenin ardından Türkiye'nin iki gün sürecek  bir zirvede, üyelik görüşmelerinin 2005 yılının ikinci  yarısında resmen başlayabileceğinin bildirilmesini beklediği kaydedilmektedir. Ancak cuma günü verilmesi beklenen bu  kararın üzerinde, çoğunluğu Müslüman, 69 milyonluk ülkenin  katılımı konusunda Avrupa kamuoyu ve siyaset çevrelerinde  giderek büyüyen bir muhalefetin gölgesinin olduğu, Fransa,  Avusturya ve Danimarka'nın zirveden çıkacak bildiride, bu  görüşmelerin uzun -en azından 10 yıl- süreceği ve sonucunun

            da garanti olmadığı yönünde ifadelerin bulunması için  bastırırken, Kıbrıs'ın da, Türkiye'nin ilişkileri  normalleştirme taahhüdünde bulunmasını istediği ifade edilen  yazıda, Türkiye'nin AB'nin -askerlerin rolünü azaltmak,  yargının bağımsızlığını teminat altına almak ve insan  haklarına sahip çıkmak gibi- tüm isteklerini karşılasa bile  yine de önüne engeller çıkarılabileceği, Kıbrıs Cumhurbaşkanı  Tassos Papadopulos'un Türkiye ile görüşmelerin başlamasını  veto etmeyeceğini bildirdiği  ancak Türkiye'nin AB'ye yeni  üye olmuş 10 ülkeyle de gümrük birliğini de gerçekleştirmesini  -yani Ankara'nın zımnen de olsa kendilerini tanımasını-  istediği kaydedilmektedir.

            The Times gazetesinin (13/12) internet sayfasında  "Avrupalılar Türkiye Nüfusunun AB'yi Doldurup Taşırmasından  Ürküyor" başlığı ve Anthony Browne imzasıyla yer verilen  makalede şöyle denilmektedir. "Avrupalı liderlerin, kamuoyuna  ve üst düzey politikacılardan gelen kıyamet uyarılarına  rağmen Türkiye ile üyelik görüşmelerini başlatmalarının  beklendiği bu hafta, AB'nin karşı karşıya bulunduğu en yoğun  ve bölücü tartışmalardan biri de en üst düzeyine ulaşacak.  Eski Fransa Cumhurbaşkanı ve AB anayasasını kaleme alan kişi,  Valery Giscarg d'Estaing, böyle bir adımın, Avrupa'nın sonu  olacağını iddia etmişti. Hollandalı eski Liberal Parti genel başkanlarından Frits Bolkestein de, Türkiye'nin katılması  halinde Avrupa'nın içinde bir infilak yaşanacağı uyarısında  bulunmuştu. Türkiye'nin üyeliği 2015 yılından önce  gerçekleşecek gibi görünmemekle birlikte bu ülkenin hemen  hemen tamamen Müslüman olan nüfusunun 100 milyona ulaşacağı  ve böylece AB'nin en büyük ülkesi konumuna geleceği yolunda  endişeler mevcut. Kamuoyu araştırmalarına göre, AB  ülkelerindeki halkın -İngiltere, Almanya ve İtalya da dahil-  büyük bölümü, Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkıyor. Ancak  Türkiye'yi destekleyenler de, İslam ile Batı arasında bir  uzlaşma sağlanabilmesi ve Orta Doğu'daki İslami köktenciliğe  karşı bir siper oluşturulması için bu adımın gerekli olduğunu savunuyorlar. Kuşkuların en yoğun olduğu ülke ise, kuzey  kesimi 30 bin Türk askerinin işgali altında olmasına karşın  veto hakkını kullanmaması yolundaki baskılara boyun eğmek  zorunda kalmış olan Kıbrıs. Kıbrıs, müzakere sürecinde  Türkiye tarafından resmen tanınma sözü verildiği takdirde  uzlaşmaya yanaşacağını bildirmişti. Birçok hükümet de,  önümüzdeki iki yıl boyunca on ülkede yapılacak olan  referandumlarda halkın, Türkiye'ye olan muhalefetlerini  göstermek amacıyla Avrupa anayasasına olumsuz oy  kullanmasından endişe ediyor."

            REUTER'in (13/12) "Türkiye'nin AB Oyun Alanı Diğer  Adaylara Sunulanla Aynı Değil" başlığı altında ve Gill  Tudor imzasıyla yer verdiği haberde, Türk Hükümeti'nin  ve benzer şekilde Türk kamuoyunun, Ankara ile katılım müzakerelerini onaylamasının beklendiği bir sırada ve cuma  günü verecekleri tarihi karar öncesinde, AB'yi, haksız  koşullar, ertelemeler ve ikinci sınıf seçenekleri tartışıyor  görmekten dolayı öfkeli olduğu ifade edilmekte ve "Dünya  siyasi çevrelerindeki değişikliklerden ya da basit eski  moda önyargılardan kaynaklansa da, pek çok insan bu büyük  70 milyonluk Müslüman nüfusa, Polonya ya da Bulgaristan'a  olduğundan farklı bir muamele yapıldığında hem fikir  olacaktır." denilmektedir. Ankara'nın Birliğin altı üyeye  sahip olduğu 1963'ten beri AB'nin kapısını çaldığı, AB'nin  Türkiye'yi, -görüşmelere başlama ve Birliğe katılma arasında  sürecek en az 10 yıllık bir maratonun sonunda- 2015 yılından  önce kabul etmeyeceğine işaret ettiği belirtilen haberde,  bu durumun, bazı yeni üyelerin durumuna tezat teşkil ettiği;  zira Slovakya ve Estonya'nın görüşmelere başlaması ve  üyeliğinin dört yıl sürdüğü, Polonya'nın ise altı yıl aldığı,  üye olmak isteyen Bulgaristan ve Romanya'nın yedi yıllık bir  sürecin ardından 2007'de üye olmalarının planlandığına  dikkat çekilmektedir.

 

            İSPANYA BASINI: 

            ABC gazetesinde (13/12) internet sayfasında "Erdoğan:  Kurallar Maç Ortasında Değişmez...        Türkiye Bunu Kabul  Etmeyecek" başlığı altında ve Enrique Serbeto imzasıyla  yer verilen yazıda şöyle denilmektedir: "Türkiye Başbakanı  Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliği'ni 'maçın ortasında kuralları değiştirmekle' suçluyor ve 17 Aralık'taki Avrupa Birliği  zirvesinde katılım müzakerelerine başlamak için Türkiye'ye  bir tarih verilmesini istiyor; Kıbrıs Cumhuriyeti'nin  tanınması için kendisinin sıkıştırılması konusundaki  baskıları kabul etmeyecekleri konusunda uyarıda bulunuyor  ve eğer AB Türkiye'yi kabul etmezse 'hayatta kalacağız ve  yolumuza devam edeceğiz.'diye vurguluyor. İstanbul'da  cumartesi günü bir grup Avrupalı gazeteciyle yaptığı  toplantıda Türk Başbakan, ülkesinin ve Avrupa'nın geleceğinin  bağlı olduğu zirve arifesinde, kararlı ve iyimser bir tavır  sergiledi. Erdoğan, Müslüman bir inanır olduğu için, suyun  dışında olmasına rağmen, 'Bardağın dolu tarafından bakıyorum.'  dedi. Aynı sebepten dolayı -milliyetçi ve laik- askeri rejim  tarafından takibe alınmış olmasına rağmen, ülkesinin stratejik  çıkarlarını savunma zamanı geldiğinde insan, Türkiye'yi  Avrupa'nın kapısına getiren bu dinamik yöneticiyle arasındaki  farkı göremeyebilir… Erdoğan, su sıralar kendi önündeki ana  engelin Fransa olduğunu çok iyi biliyor ve bunun, Türkiye'ye  bir dizi engel planlayan bazı ülkelerin iç meselelerinden kaynaklandığından şikayet ediyor: 'Fransız devriminden  itibaren Türkiye, demokratikleşme ilkelerinden etkilendi.  Umarım, bu sorunlar bir an önce hallolur. Bardağın dolu  tarafını görüyorum, iyimserim ve sizlere de öyle olmanızı  tavsiye ediyorum.'"

 

            İTALYA BASINI: 

            La Repubblica gazetesinin (13/12) "Frattını: Türkiye  AB'ye Katılmalıdır. Bu, Irkçılığa Karşı Bir Sinyal Olacaktır" başlığı ve Vincenzo Nigro imzasıyla yer alan, Avrupa Komisyonu  Başkan Yardımcısı ve İtalya eski Dışişleri Bakanı Franco  Frattini ile mülakatın ilgili bölümünde şöyle denilmektedir:  

            "SORU: Avrupa açısından Türkiye ve göçmenlik birbirine  bağlı iki önemli konu. Siz, Ankara'nın AB'ye katılımına  taraftar mısınız? Bunun ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını  yeniden canlandıracağını düşünmüyor musunuz?  

            FRATTINI: 20 yıllık (metinde aynen) bir bekleyişin  ardından, artık Türkiye'nin müzakerelerin başlatılması  yönünde haklı bir beklentisi olduğuna inanıyorum. Türkiye,  Erdoğan hükümeti ile, adalet konusu gibi benim de uzmanlık  alanıma giren, çok önemli yapısal reformlar gerçekleştirdi. Ankara ceza kanununda değişiklikleri onayladı; enformasyon  özgürlüğünü sınırlayan ceza hükümlerini yürürlükten kaldırdı.  Öte yandan şu husus da çok açıktır: Hiçbir devlete farklı  muamele edilemez ve bu nedenle 'askıya alma' maddesi  müzakerelerin geleceği için ihtiyatidir. Ancak bana göre,  katılım müzakereleri başlatılmalıdır. 

            SORU: Avrupa'da Türkiye vakasına, sadece (yabancı  düşmanı) Kuzey Birliği değil, yabancı düşmanı olmayan  Alman CDU ve Fransız PS gibi daha birçokları da karşı  çıkıyor. Avrupa'da ırkçılığın artmasından ve İslam ile  entegrasyonun getirebileceği zorluklardan endişe duyuyorlar. 

            FRATTINI: Avrupa, laik kurumlara sahip Müslüman bir  ülkeyi AB'ye kabul etmek suretiyle, İslam dünyasına çok  önemli bir mesaj gönderebilir. Reformlarını sürdürmesini  talep etmek suretiyle de, Avrupa eğilimini devam ettirmesi  adına, Türkiye'ye olumlu sinyal verebilir. Tüm Avrupa'nın da  anlaması gerektiği gibi, bu esasen bize dinler ve kültürler  arasında bir diyalog kurmamıza imkan tanıyacak bir mesajdır."

 

            KIBRIS RUM BASINI: 

            Fileleftheros gazetesinin (11/12) "AB'de Lobi Aranıyor...  Fransa ve Avusturya, Tanınma Konusundaki Kıbrıs Tezlerini  Destekliyor" başlıklı manşet haberinde, Kıbrıs Rum  Cumhuriyeti'nin "Türkiye-Kıbrıs Cumhuriyeti ilişkilerinin  normalleşmesi" temel talebine, bir grup AB üyesi ülkeden  destek arayışına girdiği belirtilmekte, Fransa ile  Avusturya'nın, önümüzdeki hafta Brüksel'de gerçekleştirilecek  olan zirveden 24 saat önce inisiyatif üstlenmelerinin  beklendiği ifade edilmektedir.       

            Fileleftheros gazetesinin (12/12) "Başkan Papadopulos:  17 Aralık Başlangıçtır, Son Değil" başlığı altında yayımladığı  bir başka haberde, Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos'un,  Brüksel'de, bıçağın keskinine yumruk vurmasının söz konusu  olmadığı, en azından partisi DİKO'nun dünkü kurultayında,  AB'nin önümüzdeki cuma günü Türkiye hakkında vereceği  belirleyici öneme haiz karar konusunda bu mesajı vermeye  özen gösterdiğinin bildirildiği aktarılmaktadır.  Papadopulos'un DİKO kurultayında yaptığı konuşmada,  Türkiye'ye yeşil ışık yakmak için ortaya koyduğu ön şartları  istikrarlı şekilde ortaya koymasına rağmen, Kıbrıs sorununun  Türkiye'nin AB ile müzakerelerinde düğüm noktası olacak  şekilde, Türk tavrının denetlenmesi perspektifi konusunda  açık bir pencere bıraktığı kaydedilen haberde, 17 Aralık'ı,  yeni bir dönemin sonu değil, başlangıcı olarak ortaya koyan  Papadopulos'un "Bize, Kıbrıs sorununun çözümü konusunu  Türkiye'nin AB ile müzakerelerinin merkezine oturtma fırsat  ve olanağı veren bir başlangıçtır." şeklindeki ifadelerine  yer verilmektedir.

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            To Vima gazetesinin (12/12) "AB Zirvesine İlişkin Dört  Senaryo" başlığı ve Aleksis Papahelas imzasıyla yayımlanan  yorumunda, 17 Aralık'ta yapılacak olan AB Zirvesi'nde ileri  sürülebilecek dört senaryo olduğu ifade edilmekte ve şöyle  denilmektedir: "1- Kıbrıs'ın veto hakkını kullanma olasılığı:  Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ya da başka bir ülkenin veto hakkını  kullanması durumunda, AB Konseyi'nin kararı olumsuz olacak.  Türkiye uzun bir siyasi istikrarsızlık dönemine girecek,  belki de, Erdoğan'ın kaybetmesi olası seçimlere gidilecek.  Başbakan'ın rakiplerinden oluşan ittifak bayram edecek,  partisi içindeki ve dışındaki milliyetçilerin hisse  senetleri büyük bir yükseliş kaydedecek.      oğukkanlı  yorumculara göre, Kıbrıs'ın olası vetosu Türk-Yunan  ilişkilerinin soğuk savaş dönemine geri dönüşüne neden  olacak. Hatta, sıcak bir olayın cereyan etmesi olası  sayılmalı. 2- Ankara için olumlu olasılık:AB Konseyi 2005  yılının ilk yarısında üyelik müzakerelerine başlama kararını  alıyor ve nihai hedefin Türkiye'nin tam üyeliği olduğunu  netleştiriyor. Bu karar Kıbrıs'ın tanınması konusunda  Türkiye için bağlayıcı değil ve karar metninde Yunanistan  ile iyi komşuluk ilişkilerinden ve sınır sorunlarının  çözümlenmesinden söz ediliyor. Bu durumda Erdoğan erken  seçimlere gidebilir, çünkü kamuoyu araştırmaları AB'nin  bir 'evet'inden sonra oyların yüzde 52-55'ini alacağını  gösteriyor. Bu tür bir gelişmeden sonra, Erdoğan'ın 18  Aralık'tan itibaren, derin devletin dişlerini sökmeye  başlaması artık çok kolay olacak. Tam aksine, Kıbrıslı  lider çok zor durumda kalacak. Bu durumda, Papadopulos'un,  Makarios'un eski taktiğini uygulayarak, sorumlulukları  Yunan hükümetine ve Kıbrıs konusunu ele aldığı tarzdan  dolayı Kıbrıs'ı veto hakkını kullanamama haline getiren  Kostas Simitis'e yüklemesi olasıdır. Bugünkü koşullar  altında, deneyimli gözlemcilere göre, bu senaryo olası  görülüyor. 3- Olası sayılmayan orta çözüm: AB Konseyi  2005 yılının ikinci yarısında üyelik müzakerelerini  başlaması için tarih veriyor. Buna paralel olarak, üyelik  prosedürünün sonucunun açık olacağı (open ended) üzerinde  ısrar ediyor, bu da uygulamada, Türkiye'nin üyeliğinin  herhangi bir AB üyesi ülke tarafından bloke edilebileceği  anlamını taşıyor. Kıbrıs'a gelince, karar Türkiye'den Kıbrıs  ile ilişkilerini düzene sokmasını (normalization) talep  edecek. Bu formülün Türk üyeliğine kaygıyla bakan tarafları  tatmin ettiğine inanılıyor, çünkü Türkiye ile AB arasında  özel ilişki olasılığını açık bırakıyor. Buna paralel olarak, Papadopulos'a da bir siyasi çıkmazdan kurtuluş (face saving)  sağlıyor. Erdoğan muhalefetin ve derin devletin sert  eleştirileriyle karşı karşıya gelecek, ancak kararı ülke  içinde satabilecek. Ankara resmen rahatsızlığını dile  getirecek, belki de planlamış olması olası herhangi bir  iyi niyet jestini (Heybeliada Okulu'nun açılması, Ege'deki  konular için anlaşma imzalama, Kıbrıs'ın tanınması,  askerlerin geri çekilmesi) geciktirecek. 4- Erdoğan  Avrupa'ya 'hayır' derse: Bu günlerde Berlin, Washington  ve Paris'i ziyaret etmekte olan Erdoğan'ın danışmanları  en azından iki 'kırmızı hat'ın var olduğunu, bu hatların  aşılması durumunda Erdoğan'ın AB'ye 'hayır' demek zorunda  kalacağını söylüyorlar. Bu iki hattan biri, AB Konseyi'nin  Ankara'dan Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımasını talep etmesi,  ikincisi de karar metninde AB-Türkiye arasında özel ilişkiden  söz edilmesi olasılığıdır.AB Konseyi bu iki şarttan biri  üzerinde ısrar ederse Erdoğan 'hayır' demekten başka birşey  yapamayacak, çünkü 'evet' derse Türkiye'ye zor döneceğini  biliyor. Bu durumda, Türkiye'de ciddi bir siyasi kriz olası  sayılmalı, aynı zamanda da Türkiye hem Türk-Yunan  ilişkilerinde hem de Kıbrıs konusunda kesinlikle daha sert  bir tavır takınacak. Gözlemciler, AB Konseyi'nde Kıbrıs'ın  tanınması konusunda görüş birliğinin sağlanmasını mümkün  olarak görmüyor. Ancak, 'özel ilişki' konusunda neler olacağı  hakkında güvenilir bir tahminde bulunamıyorlar ve perde  arkasında yoğun tartışmaların gelişmekte olduğunu, Paris ile  Viyana'nın ne istediklerinin henüz netleşmemiş olduğunu'  vurguluyorlar. Türk 'hayır'ı senaryosu Washington tarafından  büyük ilgiyle bekleniyor, bu arada da ABD-Türkiye arasında  yeni bir özel ilişkinin canlandırılması senaryosu ortaya  çıkıyor. Bu senaryo, Ankara'daki Avrupa aleyhtarı çevrelere  hak kazandıracak ve Avrupa kulübüne girmek isteyen Anadolu  elitini kuşku ve düşmanlıkla karşılayan derin devleti  canlandıracak."

            Elefterotipia gazetesinin (12/12) "Kendiliğinden  Anlaşılanı Başarmaya Çalışırken" başlığı altında yayımlanan  başmakalede, Hollanda Başkanlığı'nın Türkiye ile üyelik  müzakerelerinin başlamasına ilişkin üçüncü karar taslağının  sorunlu olduğu, uzlaşma yönündeki çeşitli baskıların,  anlaşılması güç, yorumlanması zor bir metnin hazırlanmasına  neden olduğu ve metnin net olmadığı ifade edilmektedir.

            Başmakalede şu ifadeler yer almaktadır: "Nihai kararın,  başka şartlar arasında, şu basit ve kendiliğinden anlaşılan  şartı da içerdiğini düşünelim: 'Türkiye ile üyelik  müzakerelerinin başlayacağı tarih olarak (örneğin 1 Temmuz  2005 ya da 1 Ocak 2006) belirtiliyor. Üyelik müzakerelerinin  başlaması için Türkiye'nin bütün AB üyesi devletleri tanımış  olması, AB üyesi ülkelerle uluslararası sorunlarının,  Uluslararası Lahey Adalet Divanı Tüzüğü'nün 36. Maddesi'ne  göre ve uluslararası anlaşmalar ile deniz hukukunun  uluslararası uygulanışına ilişkin yorumları içeren  uluslararası hukuk çerçevesinde çözümlenmesini kabul etmesi  gereklidir.'Bu kadar basit ve bu kadar kendiliğinden  anlaşılır bir konudur. Ne AB Konseyi'nin müdahil olması  ne de AB Komisyonu'nun denetimi gerekir. Otomatikman. Bunu  Türkiye'nin de kabul etmesi gerekli değil. Türkiye bu şartı  yerine getirmezse, üyelik müzakereleri, şartı yerine getirene  kadar ertelenecek."

 

 

 

    

                 

 
ESKİ SAYILAR