ANKARA, 16/12(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 15 Aralık 2004 tarihinde yayımlanan
Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara
değinilmektedir:
ABD BASINI:
Washington Times gazetesinin
(15/12) internet sayfasında "AB, Üyelik Görüşmelerinin Başlaması
Konusunda Karar Verecek" başlıklı ve Andrew Borowiec imzasıyla
yayımladığı haberde, "41 yıldır Avrupa'nın kapısını çalan Türkiye,
AB'nin ülkenin bekleme odasına geçme ehliyeti olduğunu kabul edip
etmeyeceğini neredeyse öğrenmek üzere. Brüksel'de başlayacak olan iki
günlük zirveden önce Avrupa Birliği, nüfusunun büyük bir bölümü
Müslüman olan ülkeye geniş kapsamlı sözler vermedi. Nitekim Türkiye ile
üyeliğin 10 yıl sürmesi beklenen müzakerelerin, sonucu garanti
edilemeyecek açık uçlu bir süreç olacağı konusunda uyardı. Ankara'da
Recep Tayyip Erdoğan dün, kabul edilemez koşullar ileri sürülürse
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne hayır diyeceğini söyledi. Avrupa
Birliği'nin kararının cuma günü açıklanması bekleniyor. En iyi
ihtimalle, zirve liderleri Türkiye'yi, ülkenin üyeliğine ya da 25 üyeli
Birliğin daha fazla genişlemesine karşı olan ülkeler tarafından bloke
edilmesi muhtemel uzun soluklu görüşmelere davet edebilir"
denilmektedir.
AP'nin (15/12) "Avrupa
Parlamentosu AB Liderlerine Türkiye İle Müzakerelere Başlama Çağrısında
Bulundu" başlığı ve Constant Brand imzasıyla yer verdiği haberde,
Avrupa Parlamentosu'nun, AB liderlerine "yersiz bir gecikmeye meydan
vermeden" Türkiye ile üyelik görüşmelerine başlanması çağrısı yaptığı
ve Ankara'ya da demokratik reformlarda daha fazla çaba harcayarak,
Kıbrıs'ı tanıma noktasında adım atması konusunda uyarıda bulunduğu
bildirilmektedir. Strasbourg'da toplanan Avrupa Parlamentosu'nun 262'ye
karşı 407 oyla kararı kabul ettiği belirtilen haberde, oylamada 29
üyenin çekimser kaldığı, bu durumun Türkiye'nin üyeliği konulu tarihi
zirve arifesinde Brüksel'de toplanacak AB liderleri için bağlayıcı
nitelikte olmasa da, etkili olacak gibi göründüğüne dikkat
çekilmektedir.
International Herald Tribune
gazetesinde (15/12) "Türkiye, AB İçin Bir Çok Kültürlülük Sınav
Niteliğinde" başlığı ve Graham Bowlwy imzasıyla yayımlanan makalede,
"Buna kötü zamanlama ya da sadece kötü şans diyebilirsiniz. Avrupa
Birliği ile üyelik müzakereleri konusunda karar alınması için zaman
giderek daralırken, bu, çoğunluğu Hristiyan olan özel kulübe, pek çok
Avrupalının Avrupa'daki çok kültürlü toplumun başarısızlığına şahitlik
ettiklerini düşündüğü bir zamanda üye olmaya çalışması Türkiye'nin
talihsizliği. Pek çok insan bunun çok kültürlü Avrupa'nın sonu anlamına
da gelebileceğini düşünüyor. Avrupalı liderler, perşembe ve cuma günü
Brüksel'de gerçekleşecek toplantıda Türkiye'ye büyük olasılıkla "evet"
diyecekler ancak bu, çok sayıda AB vatandaşının görüşlerini yansıtan
gönülsüz bir evet olacak… 25 AB liderinin 70 milyondan oluşan
çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'nin müzakerelere başlaması için bir
tarih verilip verilmemesi kararı, kimlik konusunda yaşanan şiddetli
bir tartışmanın parçası oldu. Son kamuoyu yoklamaları Fransa ve
Almanya'daki çoğunluğun Türkiye'nin üyeliğine karşı olduğunu ortaya
koydu" denilmektedir.
ALMANYA BASINI:
Die Welt gazetesinde
(15/12), "Türkiye'nin AB Üyeliği Konusunda Şüpheler Artıyor" başlığıyla
yayımlanan yazıda, EMNİD kuruluşunun yaptığı bir temsili ankete göre,
Almanların çoğunluğunun Türkiye'nin üyeliğine karşı olduğu, bunun
yerine, CDU/CSU tarafından talep edilen "ayrıcalıklı ortaklığı"
istediği belirtilmektedir. AB zirve toplantısı öncesinde, katılım
müzakereleri için Türkiye'ye önerilecek formüllere ilişkin mücadelenin
devam ettiği bildirilen yazıda, yıllardan sonra ilk kez Fransa ile
Almanya'nın bir zirveye ortak görüş oluşturmadan gittikleri
vurgulamaktadır. Alman Parlamentosu'ndaki muhalefetin de ortak bir
tavır arayışında olduğu belirtilen yazıda, Hristiyan Birlik
Partilerince verilen bir önergede, üyelik müzakerelerine başlanmasıyla
bağlantılı olarak ortaya çıkacak "önemli güvenlik riskleri" konusunda
uyarıda bulunulduğuna işaret edilerek, ayrıca Birlik Partilerinin
2006'da iktidara gelmeleri halinde müzakereleri yeniden
düzenleyeceklerini bildirdikleri hatırlatılmakta, FDP Grup Başkanı
Gerhardt'ın ise "kendilerinin yer aldığı bir hükümette bir AB kararını
geri almanın mümkün olmayacağını" söylediği kaydedilmektedir. Yapılan
kamuoyu yoklamasında deneklerden yüzde 62'sinin, Türkiye konusunun Hristiyan
Birlik Partileri tarafından 2006 seçimlerinde kullanılmasını "iyi
bulmadığı" vurgulanan yazıda, Münih'teki Doğu Avrupa Enstitüsü Türkiye
uzmanı Wolfgang Quaisser'in, "uzun vadede dört milyona kadar göçmenin
gelmesini beklediğini" söyleyerek, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda
uyarıda bulunduğu bildirilmektedir.
Die Welt gazetesinin(15/12),
"Temenni ve Gerçek" başlığıyla yayımlanan Boris Kalnoky imzalı bir diğer
yazısında, Türkiye'nin büyük reformlar yaptığı, ancak bunlardan çoğunu
henüz uygulamaya geçirmediği belirtilerek, işkence olaylarında azalma
olmakla birlikte "sıfır tolerans"a işlerlik kazandırılamadığı, aynı
şekilde azınlık haklarında da tabuların yıkılmasına ve özel okullarda
Kürtçe öğretilip ana dilde radyo-televizyon yayınlarına sınırlı da olsa
izni verilmesine rağmen devlet okullarında Kürtçe yasağının devam
ettiği, Türkiye'nin Lozan Anlaşması'nın bile gereklerini yerine
getirmediği, örneğin vatandaşların yasa önünde eşitliği ve istedikleri
dili kullanma hakkı konusunda direndiği, başta Kürtler olmak üzere tüm
azınlıkların azınlık olarak tanınmadıkları ve böyle bir şeyin de zaten
AB tarafından talep edilmediği bildirilmektedir.
Der Tagesspiegel gazetesinde
(15/12), "CDU'lu Politikacılar, Yönetimlerinin Türkiye Politikasından
Uzaklaşıyorlar" başlığıyla yayımlanan haberde, CDU yönetiminin
Türkiye'nin muhtemel AB üyeliği ile ilgili olarak yaptığı açıklamadan
sonra parti içinde şimdi eleştirel seslerin duyulmaya başlandığı
belirtilerek, Federal Meclis Avrupa İşleri Komisyonu Başkanı Matthias Wissmann'ın
(CDU) bir gazeteye yaptığı açıklamada, iktidara gelmeleri durumunda
üyeliği her çareye başvurarak engellemeyeceklerini söylediği ve "Üyelik
sürecine dahil edilen olasılıklardan biri olduğu için, tam üyeliği de
ihtimal dışı bırakamayız" dediği kaydedilmektedir. CDU içindeki
Alman-Türk Forumu'nun Başkanı Bülent Arslan'ın da 2005 yılı sonunda
müzakerelere başlanacağına inandığına işarete edilen yazıda, Arslan'ın,
son iki-üç yıl içinde büyük ilerlemelerin devam edebilmesi için
Ankara'ya üyelik perspektifi verilmesi gerektiğini söylediği, CDU'lu
politikacı Emine Demirbüken'in de "Türkiye için adil şans" talep
ettiği, ancak reformların uygulamaya geçirilmesi için beklenilmesi
gerektiğini düşündüğü aktarılmaktadır. Hamburg'un CDU'lu Belediye
Başkanı Ole von Beust'un da ucu açık müzakerelerden yana olduğunu ifade
ederek, Türkiye'ye 40 yıldır vaatler verildiğine işaret ettiği bildiren
yazıda, von Beust'un, "Ciddi dış politika demek, güvenilir olmak
demektir" şeklindeki sözlerine yer verilmektedir.
Aynı gazetede (15/12),
"İnanç ve Umut" başlığı ve Thomas Seibert imzasıyla yayımlanan yazıda,
Türk devletinin dini azınlıklara güven duymadığı, bunun nedeninin de
Birinci Dünya Savaşı'na dayandığı belirtilerek, resmi söyleme göre, o
dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Rum ve Ermeni azınlıkların
Müslümanların karşısına çıkarak ülkeyi bölmek isteyen yabancı güçleri
destekledikleri, bunun bir sonraki döneme yansıması olarak da
kiliselerin yeni papaz eğitemedikleri ve kendi mülklerinin yönetiminde
zorluklarla karşılaştıkları belirtilmektedir. Şimdi Türkiye'deki tüm
Hristiyanların umutlarını Brüksel'deki zirveye bağladıkları, üyelik
müzakereleri olmadan Ankara'daki Hükümetin reformları sürdürme
konusunda motivasyonunu kaybedeceğini düşündükleri vurgulanan yazıda,
İstanbul'daki Alman Evanjelik cemaatin papazı Holger Nollmann'ın,
Türkiye'deki Hristiyanlarının oranının 1923'te yüzde 20 iken şimdi
yüzde 0.15'e düştüğüne işaret ederek, "bir değişiklik olmazsa, buradaki
Hristiyan azınlık için herşey bitecek" dediği ifade edilmektedir.
Berliner Zeitung'da (15/12),
"AB Parlamentosu'nda Türkiye Dostları Çoğunlukta" başlığıyla yayımlanan
Gerold Büchner imzalı yazıda, AB Parlamentosu'nda Türkiye ile
müzakereleri destekleyen bir çoğunluğun oluştuğuna işaret edilmekte,
bununla birlikte oylama sonucunun bağlayıcı bir etkisi olmadığı
hatırlatılmaktadır. AB zirvesinde yapılacak müzakere teklifinin
ayrıntıları konusunda hala tartışma yaşandığı vurgulanan yazıda,
özellikle muhafazakar hükümetlerin, müzakereleri engellemek amacıyla
Ankara'nın önüne sert koşullar sürmek istedikleri; Paris'in Ermeni
soykırımının Türk yönetimince tanınmasını talep ettiği, ayrıca
Fransa'nın, Avusturya ve Danimarka'nın da desteğiyle, tam üyelik
dışında başka sonucun da olabileceğini özellikle kayda geçirmek
istediği, ancak Alman ve İngiliz hükümetlerinin bunu reddettiği
belirtilmektedir.
Süddeutsche Zeitung'da
(15/12), "Schüssel, Türkiye Meselesinde Schröder'e Karşı Çıkıyor"
başlığıyla yayımlanan Nico Fried ve Christiane Schlötzer imzalı yazıda,
Türkiye şüphecilerinin lideri olarak bilinen Avusturya Başbakanı Schüssel'in,
Almanya Başbakanı Schröder'in "Müzakerelerin hedefi Türkiye'nin tam
üyeliği olmalıdır" şeklindeki talebine dolaylı yoldan karşı çıkarak,
"Müzakereler başlayabilir, ama ucu açık olmalı" diye konuştuğu
bildirilmektedir. Müzakere hedefinin tam olarak belirlenmesi ve
müzakerelere başlama tarihi konularının henüz açıklığa kavuşturulmadığı
ve Almanya ile Fransa arasında bu konularda uzlaşı sağlanamadığına
işaret edilen yazıda, bu konuları belirlemek üzere zirve sırasında
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, Almanya Başbakanı Schröder ve Türkiye
Başbakanı Erdoğan'ın üçlü görüşme yapma ihtimali bulunduğu
belirtilmektedir. Fransız Dışişleri Bakanı Barnier'in salı günü yaptığı
bir konuşmada, Ankara Hükümetinden, Ermenilere yönelik katliamı
tanımasını istemekle birlikte, bunu üyelik için koşul olarak ileri
sürmenin "hukuki bakımdan" mümkün olmadığını söylediği kaydedilen
yazıda, Başbakan Erdoğan'ın partisinin Meclis Grubunda yaptığı
konuşmada, Türkiye'nin A'dan Z'ye tüm koşulları yerine getirdiğini, ne
siyasi bir indirim ne de sözle bir teklif beklediklerini söylediği
aktarılmaktadır.
Die Tageszeitung gazetesinde
(15/12) "Türkiye'de AB Zirvesi Öncesinde Korkulu Bekleyiş" başlığı
altında ve Jürgen Gottschlich imzasıyla yayımlanan yazıda, tarihi AB
zirvesine bir gün kala Türk Hükümeti'nin hangi sonuçla eve döneceği
konusunda hala belirsizlik hakim olduğu ve Başbakan Erdoğan'ın yeni
koşullar kabul etmeyeceğini açıklamasına rağmen, Türk kamuoyunun
şüphesinin sürdüğü belirtilmekte, Türk gazetelerinde yer alan farklı
senaryolarda Chirac, Schröder ve Erdoğan arasında bir üçlü zirve
gerçekleşeceğine ve Chirac'ın Erdoğan'ı, müzakerelerin başarısızlığı
halinde "ayrıcalıklı ortaklık" için kazanmaya çalışacağı, ancak
Şansölye Schröder'in, rakibi CDU/CSU'nun fikrinin zirve kararında yer
almasından hoşlanmayacağına işaret edilmektedir. Yazıda ayrıca zirvenin
AB Komisyonu'nu, müzakerelerin teknik hazırlığını yapmakla
görevlendirebileceği, sınır konulmayan bu tarama sürecinin, Başbakan
Erdoğan tarafından müzakerelerin başlangıç tarihi olarak satılabileceği,
Chirac'ın ise müzakerelerin 2006 yılının başında başlayacağını iddia
edebileceğine yer verilen yazıda, AB'nin müzakerelerin başlaması için
net bir karar ve tarih almaması halinde, Ankara'nın yeni bir ertelemeyi
kabul etmeyeceğini açıkladığına dikkat çekilmektedir.
Frankfurter Rundschau
gazetesinde (15/12) "Varşova Kapının Açılmasından Yana" başlığı altında
ve Thomas Roser imzasıyla yayımlanan yazıda, Polonya Hükümeti'nin
Türkiye'nin AB üyesi olma gayretlerini desteklediği, Dışişleri
Bakanlığı'nın AB içinde Ankara için tutarlı bir "açık kapı"
politikasından yana girişimde bulunduğuna değinilmekte ve Bakanlık
Sözcüsünün "Türkiye'nin alınması, AB için çok kültürlü bir zenginlik
olurdu" ifadesine yer verilmektedir. Varşova'nın NATO müttefiki
Türkiye'yi destekleme girişimlerini, Washington'un arzusunu yerine
getirmek için değil, tarihi nedenlere dayandırdığına işaret edilen
yazıda, geçen hafta bir konuşmasında Türkiye ile birlikte Ukrayna'yı da
telaffuz eden Devlet Başkanı Kvasnievski'nin ise, Avrupa genelindeki
bu tartışmadan istifade ederek, şimdiye dek pek dikkate alınmayan
Ukrayna'nın da genişleme tartışmalarına dahil edilmesine çalıştığı
kaydedilmektedir.
Aynı gazetede (15/12),
"Ankara Endişeleri Bastırıyor... Türkiye, Avrupa Birliği'nin Sırtına
Yük Olmak İstemiyor" başlığı ve Gerd Höhler imzasıyla yayımlanan
yazıda, Ankara'daki hükümetin, AB'nin mali nedenlerden dolayı
Türkiye'nin üyeliğini kaldıramayacağına ilişkin yaygın endişeleri,
Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan bir araştırmayla
bertaraf etmek istediği, bu araştırmaya göre Türkiye'nin en erken üye
olması beklenen 2014 yılında AB'ye maliyetinin ilk yıl 5.9 ile 7.9
milyar euro arasında olacağı, 2020 yılına kadar ise 6.5 ile 10 milyar
euro arasında seyredeceği sonucuna varıldığı, buna karşılık Münih'teki
Doğu Avrupa Enstitüsü'nün, üyeliğin maliyetini 22 ile 27.6 milyar euro
olarak hesapladığı, AB Komisyonu'nun ise masrafların 16-28 milyar euro
civarında olacağını tahmin ettiği belirtilmekte, aynı zamanda AB'nin
2013 sonrası için mali planını 2006'dan itibaren görüşmeye başlayacağı
için bu rakamların güvenilir olmadığına işaret edilmektedir. Yazıda
ayrıca katılıma karşı olanların, Türkiye'nin sadece yoksul değil aynı
zamanda da kalabalık bir ülke olduğunu, ülke nüfusunun 2050 yılında 100
milyona çıkacağı ve AB'nin en kalabalık nüfuslu devleti olacağı
şeklindeki argümanlara, Ankara'daki araştırmacıların, "Türk halkının
büyüklüğü ve yaş yapısı AB için bir tehdit değil, Avrupa'nın ekonomik
dinamizmi için bir katkıdır" diyerek yanıt verdikleri belirtilmektedir.
Bild gazetesinin (15/12)
internet sayfasında, "Türkiye Gerçekten Avrupa'ya mı Ait?" başlıklı
yazısında, Dışişleri Bakanı Joschka Fischer'in (Yeşiller)ve CDU Meclis
Grup Başkan Vekili Wolfgang Schaeuble'in birer yazısına yer
verilmektedir. Fischer'in yazısında şu ifadeler yer almaktadır: "AB'nin
devlet ve hükümet başkanlarının cuma günü Brüksel'de Türkiye ile
üyelik müzakerelerine başlanması kararı alması durumunda, Avrupa
tarihinde yeni bir sayfa açılmış olacak. Türkiye'nin AB yolu uzun ve
zorlu olacak ancak izlenen yol doğru yoldur. Bugün üyelik konusunda
karar verilmeyecek. Biz şimdi, Birlik bu izlenimi vermek istiyor olsa
bile, üyelikle ilgili bir karar vermeyeceğiz. Biz, üyelikle ilgili
kararın, 10-15 yılı kapsayabilecek bir zaman zarfı içerisinde
verilmesinden söz ediyoruz. O zaman, üyeliğe tam anlamıyla hazır bir
Türkiye gerçek olacak. Üyelik müzakerelerine başlanması konusunda
verdiğimiz 'evet' cevabıyla şimdi de Türkiye'nin modernleştirilmesi
ve Avrupa perspektifi hakkında karar vermeliyiz. Bu hem Almanya hem de
Avrupa'nın çıkarına olacaktır. Evet, Türkiye Avrupa'ya aittir." CDU
Meclis Grup Başkan Vekili Wolfgang Schaeuble'in yazısı şöyledir:
Almanya'nın öncelikli çıkarı AB bütünleşmesinin sağlanmasıdır. Eğer
tarihten bir ders aldıysak o da şudur: "Sürüden ayrılanı kurt kapar."
Geleceğimiz gerçek bir siyasi birlikten çok Avrupa Birliği'ndedir.
Bunun için de Avrupa'daki insanları kazanmalıyız, Avrupa'yı sınır
tanımadan genişletirsek bunu yapamayız. Avrupa'nın tabii ki coğrafi
sınırları var. Kimse Türkiye'nin Suriye, İran ve Irak sınırında
gerçekten Avrupa'da olduğuna inanmaz. Hiç kimse Türk dostlarımızın
gönlünü kırmak istemiyor. Türkiye'yle yakın bir ortaklık ilişkisine
büyük bir ilgi duyuyoruz. Ancak dostane ilişkilerimiz olan her ülke
bundan dolayı Avrupa'ya ait olamaz. Türkiye'de İslam dininin
demokrasi, hukuk devleti anlayışı ve insan haklarıyla bir arada
yaşayarak bu sayede Türkiye'nin diğer İslam ülkelerine iyi bir örnek
oluşturması, Türkiye'nin AB'ye tam üye olmasına bağlı olamaz. Bu
takdirde aynı nedenden dolayı Pakistan ya da Endonezya'yı da AB'ye
almalıyız. Ayrıca Türkiye tam üye olduğunda, sıkça dile getirdiği Arap
dünyasına köprü işlevini çok daha az gerçekleştirebilir. Bir köprü
hiçbir zaman bir tarafa tam ait değildir."
AVUSTURYA BASINI:
Der Standard gazetesinin
(15/12) "Türkiye İçin Ortalama Bir Yol" başlığı ve Eric Frey imzasıyla
yayımlanan yorumda, "AB'de Türkiye tartışmasının duygusal boyutunu
anlamanın zor olmadığı, coğrafi ağırlık noktasının Avrupa kıtası
üzerinde bulunmayan, büyük nüfuslu, yoksul ve Müslüman bir ülkenin
katılımının Avrupa açısından kader belirleyici nitelikte olmadığı ve
bunun çok daha önce tartışılmasının gerektiği, ama asıl sorunun
tartışmadaki kutuplaşma" olduğu ifade edilmektedir. Yorumda şöyle
denilmektedir: "Kuşkusuz Avrupa Birliği Türkiye'ye bundan 40 yıl önce
katılım ümidi verdi ve bu vaadi o zamandan beri birçok kez yineledi.
Türkiye'nin prensipte Avrupa'ya dahil olup olmadığı sorusu da
böylelikle cevaplandırılmış oldu. Bugün buna 'hayır' demek, AB'nin
kendini, içinde çoğunluğu Müslüman olan ülkelere yer verilmeyen bir
Hristiyan kulübü olarak tanımlaması demek olur. Bu hem dünyaya, hem de
AB'nin kendi vatandaşlarına feci bir sinyal vermesi anlamına gelir.
Müzakerelere hedef olarak tam üyelikten başka bir seçenek yok. Türkiye
ile "imtiyazlı bir ortaklık" Gümrük Birliği ve NATO üyeliği sayesinde
çoktan gerçekleşti bile. Erdoğan hükümeti, Avusturya Dışişleri Bakanı
Ursula Plassnik'inki de dahil olmak üzere, kulağa hoş gelen bütün
seçenekleri reddetmekte haklı. Katılım aslında geçmişte yapılan işler
için verilmiş bir ödülden çok, uzun vadeli ve bozulmaz bir ortaklık
beklentisi içinde peşinen yapılan bir yatırım niteliği taşıyor.
Türkiye'nin sonradan Avrupa standartlarına sırt çevirmesi ise AB'yi
ciddi bir krize sürükleyebilir. Şimdiye kadar yapılan giriş
müzakerelerinde hep bir otomatizm vardı. Örneğin Macaristan ya da
Polonya'nın AB'ye üye olup olmayacakları hiç sorgulanmamıştı. Ancak
Türkiye konusunda AB'nin, hatalı bazı gelişmelerde müzakereleri
durdurabilmek için belli hükümlere ihtiyacı var. Nitekim Ankara da bu
hakka her zaman sahip. Bu Türkiye'ye karşı bir haksızlık olarak değil,
bu süreç sonucu AB'nin girdiği riskin tanınması olarak algılanmalı.
Güçlükle kararlaştırılan bir üyelik anlaşmasının, sonunda AB
vatandaşlarının direnişi nedeniyle başarısızlığa uğraması daha mı iyi
olur?"
İNGİLTERE BASINI:
Financial Times gazetesinin
(15/12) "Bürokrasi Kıbrıslı Türklerin Tecritini Sona Erdirmeyi
Zorlaştırıyor" başlıklı ve Kerin Hope imzalı haberinde, "Lefkoşa'daki
batılı diplomatlar Kıbrıs Rum Hükümeti'nin iki toplum arasında ticareti
kısıtlamak için idari önlemlere başvurduğunu söylüyorlar… Kıbrıslı
Rumlar, Kuzey Kıbrıs daha müreffeh olursa, barış anlaşması yapma
eğiliminin azalacağı gerekçesiyle, uluslararası toplumun Kuzey Kıbrıs
ile AB arasında doğrudan ticarete izin verilmesi yönündeki baskılara
direniyor. Kıbrıslı Rumların BM tarafından hazırlanan birleşme planını
referandumda reddetmeleri, plana evet oyu veren Kıbrıslı Türklerin,
Kıbrıs 1 Mayıs'ta üye olduğunda AB'ye katılmalarını engelledi. Kıbrıs
Rum hükümeti AB Komisyonu'nun Temmuz ayında kuzeyin ekonomik tecritine
son vermek için uygulamaya koyduğu Yeşil Hat mevzuatını desteklemesine
rağmen, Kıbrıslı Türk işadamları ticareti teşvik etmek için daha fazla
çaba gösterilmesi gerektiğini söylüyorlar… Bu hafta Brüksel'de
düzenlenecek olan zirvede Türkiye'ye AB'ye katılım müzakereleri için
tarih verilirse, bu durum değişebilir. Bunun gerçekleşmesi halinde,
Ankara hükümetinin AB ile olan gümrük anlaşması 10 yeni AB ülkesini de
kapsayacak ve Türkiye'nin şimdiye kadar tanımayı reddettiği Kıbrıslı
Rumları fiili olarak tanıması anlamına gelecek. Bu da Kıbrıs'ta
kuzey-güney ticaretinin önündeki engelleri aşmaya yardımcı olabilir.
Ancak aynı zamanda, ibreleri Türkiye ile güney Kıbrıs doğrudan
ticaretten yöne de çevirebilir. Tüketici malları ithal eden bir
Kıbrıslı Türk, 'Kıbrıslı Türk aracıları ortadan kaldırırsanız
maliyetler düşer' diyor" denilmektedir.
REUTER'in (15/12) "Türkiye
AB Ekonomisi İçin Kayıp Değil Kazanç Vadediyor" başlığı ve Gill Tudor
imzasıyla yer verdiği haberde, Avrupa kamuoyu Türkiye'yi Avrupa
Birliği'ne davet etmenin bedelleri konusunda endişelenirken,
ekonomistlerin Ankara'nın nihai üyeliğinin refah içindeki blok için
kayıptan ziyade bir kazanç olacağını söyledikleri aktarılmaktadır.
Ekonomistlerin, pek çok AB ülkesinde Türkiye'nin üyeliğinin kitlesel
göç ve vergi mükellefleri üzerinde ağır bir yük anlamına geleceğine
dair korkuların kısa vadedeki bir tablonun ürünü olduğunu söyledikleri
ifade edilen haberde, aksine Türkiye'nin, Avrupa ticareti için oldukça
büyük bir oyun alanı, enerji kaynaklarına güvenli erişim ve Avrupa'nın
yavaş yavaş ortaya çıkan emeklilik krizine bir cevap sağlayacağı
değerlendirmesinde bulunulmaktadır. Ekonomistlerin hem Avrupa hem de
Asya'da ayağı olan Türkiye'nin coğrafi konumunun ve pek çok Orta Doğu
ülkesiyle bağlantısının, AB iş piyasaları için bir sıçrama tahtası
vazifesi göreceğini söyledikleri kaydedilen haberde, İran, Irak, Rusya,
Azerbaycan ve ötesinden, petrol ve gaz ihracatları için işlek bir
kavşak oluşturan Türkiye'nin Avrupa enerji ihtiyaçlarına daha ucuz ve
güvenli bir erişim ihtimali sağladığına da dikkat çekilmektedir.
FRANSA BASINI:
AFP'nin (15/12) "Türkiye İlk
'Evet'ini Avrupa Parlamentosu'ndan Aldı" başlığı altında ve Fabrice
Randoux imzasıyla yer verdiği haberinde, Brüksel zirvesi arifesinde
Türkiye'ye Strasbourg'da, Ankara ile üyelik müzakerelerinin
başlatılmasına yeşil ışık yakan Avrupa Parlamentosu'ndan destek
geldiği bildirilmekte, Avrupa milletvekillerinin Fransa ve Almanya sağ
kesimleri tarafından önerilen "imtiyazlı ortaklık" hakkındaki
düzenlemeler gibi her türlü B planını reddettiği, kabul edilen metinde
"Hedef Türkiye'nin bir AB üyesi haline gelmesi olmakla birlikte, bu
müzakereler, açık uçlu ve otomatik olarak üyelik öngörmüyor" denildiği
aktarılmaktadır.
Dernieres Nouvelles d'Alsace
gazetesinin (15/12) internet sayfasında yer alan "Evet Mi Zor, Hayır
Mı" başlıklı ve Jean-Claude Kiefer imzalı makalede şu ifadeler yer
almaktadır: "17 Aralık'ta Türkiye'ye 'hayır' demek zaten zordur.
Avrupa'nın müzakerelerin başlatılmasını reddetmesi, sonunda AB ile
ilişkilerin dondurulması ve kuzeyi ilhak edilebilecek olan Kıbrıs'ta
mevcut durumun resmileşmesi gibi doğu Akdeniz'de deprem etkisi meydana
getirecektir... Rencide olmuş bir gururun birçok maceraya
atılabileceğini de unutmamak lazım. Ekonomik planda da bir 'hayır'ı
yönetmek, özellikle sahadaki Avrupa şirketleri için zordur. Türkiye'nin
yaklaşık 10 seneden beri zaten gümrük birliği içinde yaşadığı bilmezden
geliniyor gibi. Bazı başkentlerin ve partilerin Ankara'ya teselli
armağanı olarak sunmak istediği 'ayrıcalıklı ortaklık' rolünü Türkiye
zaten oynuyor. Bu gümrük birliği sona erebilir. Müzakerelerin
başlatılmasına yeni şartlar ileri sürmek de tamamen tehlikeli
görünüyor. Avrupa Birliği kendi kendine ters düşer. Hukuken, kısa
zamanda ayırımcılığa dönüşecek muhtemel bir baskının, Avrupa Adalet
Divanı nezdinde, hatta İnsan Hakları Mahkemesinde geçer not alma şansı
pek olmayacaktır. Hukukçuların uzun zamandan beri iş başında olduğu
Ankara'da bunlar biliniyor. İşte bunun için geri plandaki çatışmalara
ve siyasilerin birbirine düşmelerine rağmen cuma günü Türkiye'ye
'evet' denecektir. Müzakerelerin başlamasına bazı engellerle beraber
'evet', şüphesiz yıllar sürecek bir evet."
JAPON BASINI:
Mainichi Shimbun gazetesinin
(15/12) "AB'nin Şartlarına Türkiye'de Tepkiler Artıyor... Kıbrıs'ın
Tanınması Gibi Standart Dışı Zorlu Talepler De Var" tarihli sayısında,
Naoki Higuchi imzasıyla yayımladığı haberde, Türkiye ile üyelik
müzakerelerine başlanması kararının alınacağı AB Zirvesi öncesinde,
Türkiye'de bugüne kadar mevcut AB üyeliği isteği azalmaya başlarken,
tepkilerin de arttığı, çünkü AB'nin Kıbrıs'ın ve geçmişteki Ermeni
soykırımının tanınması gibi konularda art arda Türkiye'ye şartlar
koştuğu belirtilmektedir.. Türkiye Başbakanı Erdoğan'ın yeni şartları
kabul etmeme kararında ve zirvenin sonucuna göre, "AB ağır bedel
ödememize neden olabilir" uyarısında bulunduğu hatırlatılan haberde,
Başbakan Erdoğan'ın 12 Aralık tarihli bir Alman gazetesinde yayımlanan
mülakatında, AB'ye karşı memnuniyetsizliğini, "Türkiye'ye diğer üye
adayı ülkelerden daha ağır şartlar öne sürülüyor. Açıkca ayrımcılık
yapılıyor" ifadeleriyle dile getirdiği, Başbakan'ın bu mülakat
öncesinde Avrupa Komisyonu Başkanı Barosso ile görüştüğü ve Kıbrıs'ın
tanınması talebini reddettiğine işaret edilmekte ve "Türkiye, AB ile
üyelik müzakereleri standartlarını belirleyen Kopenhag kriterlerini
yerine getirmek amacıyla demokratikleşme, insan haklarında iyileştirme,
azınlıkların kültürlerinin korunması gibi birtakım reformlar
gerçekleştirdi. Ekim ayında Avrupa Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu
üyesi Verheugen tarafından, 'Türkiye tüm standartları yerine getirdi'
açıklaması da gelmişken standartlarda yer almayan Kıbrıs'ın tanınması
talebi kabul edilemezdi" denilmektedir.
YUNANİSTAN BASINI:
To Vima gazetesinin, (15/12)
"Boğaziçi'nden Manzara" başlığı ve Alkis Kurkulas imzasıyla yayımlanan
yorumunda şöyle denilmektedir: "Muhafazakar Avrupa, Türkiye'nin AB
üyeliğiyle fizyonomisinin nasıl şekilleneceğinden kaygı duyuyor,
Hristiyanlığa dayanan kesinliklerin dağılacağından, tarihe daha geniş
bir bakış açısı altında değinileceğinden, ortak Avrupa kimliğimizi
oluşturan ırkların ve renklerin çeşitlilik kazanacağından kaygı
duyuyor. Öte yandan liberal Avrupa, Türkiye'nin AB üyeliğini 20'nci
yüzyılın başarılı deneyiminin bütünleşmesi, resmi ve özel hayatımızın
en büyük bölümünü yönlendirmeye devam eden Roma'nın fikirlerinin,
değerlerinin ve yasalarının coğrafi ve siyasi bütünleşmesi için bir
fırsat olarak görüyor. Kurumsal açıdan korunmasını henüz başaramamış
olan günümüz Avrupası'nda çeşitli stratejiler bu iki kutup arasında
gelişiyor. Öte yandan bizler, kara sularımız ile hava sahamızın
genişlikleri arasındaki farklılığı oluşturan dört milde Türk Hava
Kuvvetleri'ne ait uçakların uçuşlarını dramatik bir şekilde bildirerek
ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması konusunu ön plana çıkararak,
'Avrupalı' olarak bu kritik konuya ilişkin kararların biçimlenmesi
prosedürüne katılıyoruz. AB kurumlarına katılımımızın yarattığı
dinamizm bu kadar önemli bir konudaki yokluğumuzu kapatabilir mi?
Türkiye Avrupa'daki diyaloğa önemli ve kararlı bir şekilde katılıyor.
Bu diyaloğa biz de katılsaydık bizler, Avrupa ve Türkiye için daha
yararlı olmaz mıydı?"
Elefterotipia gazetesinde
(15/12) "Avrupa-Türkiye ve Şaşkınlık" başlığı altında ve Sifis
Polimilis imzasıyla yayımlanan yorumda, "Türkiye'nin AB ile üyelik
müzakerelerine ne zaman başlayacağı konusunun bizi doğrudan
ilgilendirmesine rağmen, Yunan vatandaşının bu konuda hiç bilgisi yok.
Yunan vatandaşının bildiği tek şey, Yunan Hükümeti'nin Türkiye'nin
AB üyeliğine 'evet' demeye hazır olduğu, Papadopulos'un ise, belki de
veto hakkını kullanacağı izlenimini yaratmış olduğudur. Evet iki parti
arasında görüş birliği var, ikisi de Türkiye'nin Avrupa yöneliminin
Yunanistan'ın yararına olacağı yönünde değerlendirmesini yaptı,
Türk-Yunan ve Kıbrıs konuları, Türklerin Ege'deki talepleri hakkında
herhangi bir açıklama yapılmadı. Bu konular Türkiye'nin Avrupa
yönelimine hala bağlı mı, yoksa değil mi? Yunanistan'ın sabit tezleri
ne şekilde güvence altına alınıyor? Hükümet bu sorulara cevap vermek
zorunda değil mi?" denilmektedir.
Kathimerini gazetesinin
(15/12) "Avrupa ve Öteki" başlığı altında ve Pandelis Bukalas
imzasıyla yayımlanan yorumunda şöyle denilmektedir: "Türk takımları
yıllardır Avrupa turnuvalarına katılıyorlar. Bu, bir siyasi boyutu
olmasına rağmen, aslında süper güçlü piyasa kanunlarından
kaynaklanıyor. Ancak, AB sadece ortak bir pazar değil. En azından,-
liderlerinin iddia ettiği gibi- Amerikan süper gücüne karşı, siyasi
düzeyde özerk olmak isteyen bir güçtür. Bu bağlamda, Türkiye'nin
sadece piyasa kriterleri temelinde kararlaştırılamayacağı
kendiliğinden anlaşılıyor. Avrupa için Türkiye 'öteki'dir, bu nedenle de
politikacılar, partiler ve enteller konuya kuşkuyla değiniyor. Türkiye
'düşman' değil, (savaşlarda karşı karşıya gelmiş olan birçok ülke şimdi
AB içinde birliktedir) farklı olan taraftır. Dini farklılık bir yana,
önemli farklılık demokrasinin yaşı ve derinliğiyle ilgilidir. AB'nin
bazı ülkelerinde de özel ve siyasi özgürlüklere, azınlıkların
haklarına, yasaların gerektirdiği kadar saygı gösterilmiyor, ancak
Türkiye'nin, - olumlu yönde adımlar atmış olmasına rağmen- generallerin
denetiminin, Kürtlerin eşit sayılmamasının, siyasi tutukluların ve
F-tipi cezaevlerinin son bulmasına kadar katetmesi gereken yol hala
uzundur. Demokrasideki eksikliklerine, Kıbrıs'ın topraklarını işgal
altında tutmasına ve Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamasına rağmen, Türkiye
(Amerika'nın yardımına dayanarak) Avrupa pasaportu talep ediyor. Fransa
Dışişleri Bakanı Michel Barnier Türkiye'nin tavrını 'ahlaki ve siyasi
açıdan anlaşılması güç' olarak, Cumhurbaşkanlığına aday olarak önerilen
Karolos Papulias ise, 'diplomatik saçmalama' olarak nitelendirmişti.
Öte yandan, komşumuz ülkenin hukuk ve politika kültürüne daha samimi
bir şekilde saygı göstereceği umutları var. Hangisinin ağır basacağı
belirsizdir."
Aynı gazetenin (15/12)
"Özsaygı Ön şartları" başlıklı ve Dimitris Kastriotis imzalı
yorumunda, "Bizi ilgilendiren Türkiye'nin Avrupa yönelimiyle ilgili
konular, herşeyden önce Helenizm için hayati önemi olan konulardır.
Örneğin, AB-Türkiye müzakereleri yönünde Kıbrıs ve Türk-Yunan konuları
için tatmin edici bir çerçeve çizilmiş olsaydı, Avrupa'nın bağlılığı ve
geleceğiyle ilgili sorunlara önem vermeyecektik. Ancak Avrupa'nın en
önemli ikilemi bizim konular değildir. AB, aday ülkenin Avrupa'nın
fizyonomisine uyumlu olup olmadığını, diğer taraftan da üye olmasının
AB'nin geleceği üzerindeki etkilerini göz önünde tutarak karar almalı.
AB, geleceğini sürekli olarak artmakta olan bir bağlılık olarak
görüyorsa ve Türkiye'nin bunu engelleyeceğine inanıyorsa, Ankara mümkün
olan tüm iyi niyet jestlerinde bulunsa dahi, üyeliğini reddetmeli. Tam
aksine, AB, Türk üyeliğinin Avrupa gücünü artıracağına inanıyorsa,
bazı AB üyesi ülkelere baskı uygulaması gerekse dahi, Türk üyeliğini
kolaylaştırması gerekiyor. Ancak AB bu konuya ilişkin politikasını
biçimlemediği, aynı zamanda da ABD etkisinin ağır gölgesini AB üzerine
düşürdüğü için, Türk adaylığı, aralarında 'apolitik' AB Komisyonu
raporunun da yer aldığı siyasi 'kaçınmalar' arasından ilerletiliyor.
Türk-Yunan ve Kıbrıs konuları bir yana, Avrupa'nın baskılara boyun
eğmesi için nedenleri yok. Bunu yaparsa, özsaygısını kaybedecek"
denilmiştir.
-
-
ESKİ SAYILAR