20.12.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

ANKARA, 20/12(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  18-19 Aralık 2004 tarihlerinde yayımlanan Türkiye-AB  ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara  değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            The Weekly Standard dergisinin (27/12) "Türkiye İçin  Şükran Günü: Avrupa Doğu'ya Türkiye Batı'ya Doğru İlerliyor"  başlığı altında Türkiye'de siyaset bilimci, köşe yazarı ve  İstanbul merkezli Kültürlerarası Diyalog Platformu'nun  yöneticisi olan Mustafa Akyol imzasıyla yer alan makalede,  geçen hafta Brüksel'de alınan kararla birlikte Türkiye'nin  Avrupa Birliği'ne kabulüne bir adım daha yaklaşıldığı, ne  var ki, bazı kesimlerin nüfusunun büyük bölümü Müslüman  olan bir ülkenin AB'ye katılmasına, bunun, Müslüman  azınlıkları nedeniyle zaten sıkıntı yaşayan Kıta'nın yeni  bir İslam işgali altına girmesi anlamına geleceği nedeniyle  halen şüpheyle baktıkları belirtilmekte, hatta bazılarının  Türkiye'nin AB üyeliğinin İslami bir Truva atı olmasından  korktuklarına dikkat çekilmektedir. Türklerin İslamiyete  geçişlerinin anlatıldığı makalede şu ifadelere yer  verilmektedir: "İslam, eğer yekpare bir inanç olarak görülür  ve bu dinin etkisi yalnızca onu takip edenlerin sayısı ile  ölçülmeye çalışılırsa, Müslümanlığa şüpheyle yaklaşanlar  gerçekten de haklı görülecektir. Ancak eğer gerçeklik daha  karmaşık bir yapı arzediyorsa, Türkiye'nin AB'ye katılımı  Avrupa'nın Müslüman nüfusla olan sorununu körüklemek yerine  sorunun çözülmesine yardımcı olabilir. Bunu görülebilmesi  için Türkiye'deki İslamın ayırt edici doğasının anlaşılması  gereklidir... Türkiye'nin Avrupa ile bağları üzerine ne tür  bir argüman ileri sürülürse sürülsün, şüphesiz pek çok Türk,  ABD ile çok daha köklü bir ittifaka daha büyük önem atfediyor.  Gerçekten de Türkiye pek çok açıdan ABD'ye Avrupa'dan çok  daha yakın -özellikle de kamuoyundaki rolü açısından. Pek çok  Türk muhafazakar, ben de dahil olmak üzere, "Allah himayesinde  ülke" ruhunu Avrupa'nın keskin laik değerler sisteminden çok  daha cazip buluyor. Ne yazık ki, Avrupalıların son zamanlarda  AB anayasasında tanrıya dair herhangi bir atıfta bulunulmaması  yönünde aldıkları karar karşısında, Türkiye'de bazı resmi  makamlar da dahil olmak üzere liberal görüşlü aydınlar zümresi,  bu tarzda laik bir Birliğin, Türkiye'ye birilerinin öne sürdüğü  herhangi bir dini birlikten çok daha uygun olacağına dair  görüşler beyan ettiler. İlk zamanlarda Türkiye'nin katılımına  karşı görüşleri pek çok Türk tarafından soğuk karşılanan  Kardinal Joseph Ratzinger, 'Avrupa anayasasında  Yahudi-Hıristiyan köklere İslam'ı gücendirmemek adına atıfta bulunulamayacağı ifade edilmiş, ancak tanrıya yer vermemekle  İslam da gözardı ediliyor.' dediğinde oldukça bilge bir  yaklaşım sergilemişti. Muhafazakar Türkler de bu konuda  hemfikirdiler. Avrupa ile ABD arasında, Mars ile Venüs  arasındakine benzer bir ikilem söz konusu olduğunda, biz  Türkler Amerika'nın safında yer alırız. Irak konusunda  yaşanan görüş ayrılığına rağmen, şunu anladık ki, büyük  entrikalar söz konusu olduğunda, 'Yaşlı Avrupa' vizyon  açısından yetersiz kalıyor ve takdire değer bir inisiyatif  kullanamıyor. Aynı Avrupa'nın Bosna'daki Osmanlı zamanından  kalma Müslüman kardeşlerimizi 1990'larda korumak adına hiçbir  şey yapmadığını, Sırpların korkunç etnik temizliğine dur  diyenin ABD olduğunu da çok iyi hatırlıyoruz.Ancak Amerika  bizi birliğine katılım için davet etmiyor. Bunun yanı sıra,  aramızda koca bir okyanus var. Türkiye'nin kaderi Avrupa'da.  Buna erişebilirsek, yapacağı etki tüm dünyayı değiştirmek  olacak. Avrupalılar Osmanlının Viyana kuşatmasını pek de hoş  bir şekilde hatırlamıyorlar. Aslında Viyana'nın kapısı açılır  açılmaz, İstanbul'un da kapıları Avrupa'ya açılmış olacak,  kuşatmalar çağı gerçek anlamda sona erecek."

            The Washington Times gazetesinin internet sayfasında  (18/12) "Türkiye'nin AB Anı" başlığı altında yer alan bir  haberde, Avrupa Birliği'nin Türkiye'nin gerçek bir üye  olmasına izin verecek tarihi kararını aldığı ve bu kararın  Avrupa sınırlarının çok ötesinde de etkilerinin olacağı  belirtilmektedir. Brüksel'deki AB Zirvesinde Avrupalı  liderlerin, üyelik yolunu açacak resmi katılım  müzakerelerinin başlaması için 3 Ekim tarihini  kararlaştırdıkları belirtilen haberde şöyle denilmektedir:  "Avrupa'nın Türkiye'yi entegre etmekte yaşayacağı zorluklar  maddi, kültürel ve sembolik; elde edeceği faydaların da.  Yaklaşık 72 milyonluk nüfusuyla Türkiye'nin 2025'te  birlikteki en büyük nüfusa sahip olacağı tahmin ediliyor.  Bu, görece yoksulluğuyla birleşince AB mali yardımlarının  en karlı alıcılarından biri olacağı anlamına geliyor...  Bir de sosyal konular var. AB ülkelerine gidecek Türkler  bazı zamanlarda diğer Avrupalılarla şimdi olduğu gibi  kültürel ve dini açıdan çatışacak... Gerçi Avrupa, ekonomik  zorluk zamanlarında Türk göçmenlerin sayısının sınırlanacağı  bir koruma maddesiyle muhtemelen büyük bir Türk işçi  akınından korunacak. Türkiye zaten 2001 krizinden beri  ekonomik olarak düzenli bir iyileşme gösteriyor... AB üyelik  ihtimalinin Türkiye'yi ileriye götürdüğü de açık. Efsanevi  Mustafa Kemal Atatürk 1900'lerin başında ülkeyi laik  demokrasi yoluna soktuysa da Türkiye'nin son yıllarda  demokrasi ve insan haklarında kaydettiği ilerlemeyi AB'nin  cazibesi olmadan gerçekleştireceğine inanmak zor. Bu  beklenen reformlar Irak, İran ve Suriye sınırlarında  gerçekleşecek. Resmi müzakerelerin başlaması Orta Doğu'ya  ve ötesine demokratik ilerlemenin faydalarını gösterebilir.  Türkiye ile katılım müzakereleri muhtemelen en az 10 yıl  sürecek. Müzakereler için bir tarihin belirlenmesiyle bu  süreç halihazırda başlatıldı ve bütün dünya bunu izleyecek."

            AP'nin (19/12) "Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne Katılım  Müzakereleri Her İki Tarafa da Belirsiz Bir Gelecek Sunuyor"  başlığı altında ve Constant Brand imzasıyla yer verdiği bir  haberde, Türkiye'nin, Avrupa Birliği ile katılım  müzakerelerine başladığında zorlu bir sınavdan geçmeyi  bekleyebileceği ve -on yılı aşacak- bu sürecin, hem  Türkiye'nin hem de 25 üyeli Birliğin, siyasi ve sosyal  yapısında değişimlere neden olabileceği belirtilmektedir.  İki günlük meşakkatli bir çalışma sonunda, müzakerelerin  başlamasını sağlayacak anlaşmaya son şekli verildiği ve  şimdi Ankara'nın, müzakerelere başlamak için 3 Ekim  tarihini beklediği belirtilen haberde, AB'nin aldığı kararın,  Birliğin 46 yıldır aldığı en önemli kararlardan biri olduğu  ve pek çok Avrupalının, Müslüman ülkenin katılmasına izin  verilmesi halinde ülkenin, Birliğin en büyük üyelerinden  biri olacağına dair duyduğu derin endişelere rağmen  anlaşmanın coşkuyla karşılandığına ilişkin bazı  işaretlerin de görüldüğü ifade edilmektedir. Fransa  Cumhurbaşkanı Jacques Chirac toplantının sonunda, "Yol,  Türkiye'nin Avrupa'ya katılımı için önüne konulan tüm  kriterleri ve koşulları karşılaması konusunda uzun ve zorlu  olacak." dediği belirtilen haberde, Kıbrıs'ın, zirvedeki en  önemli sorunlardan biri olduğu ve Türkiye'nin, üyeliğe hak  kazanmak için çeşitli değişiklikler gerçekleştirse de kimi  Avrupalıların, Türkiye'nin AB'ye katılımının Birlik  içerisinde yıkıcı bir değişiklik anlamına geleceğinden ve  hatta Birliğin çöküşüne neden olacağından kaygılandıkları vurgulanmaktadır. Haberde, AB ülkelerinin, Türkiye  büyüklüğündeki Müslüman bir ülkenin kabulünün, bunun ekonomik  ve sosyal sonuçlarının üstesinden gelinmesi anlamına  gelecekse, Birlik içerisindeki engellerin Türkiye lehine  kaldırılması konusunda çok da istekli Olmayabilecekleri öne  sürülmekte, ayrıca pek çok ülkenin, AB çapında serbest dolaşım  hakkı sağlanmasının, fakir Türklerin diğer AB üyesi ülkelere  yönelik kitlesel göçlerine yol açmasından endişelendiği  kaydedilmektedir.

 

            ALMANYA BASINI:  

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (18/12) "Schröder:  Türkiye Müzakereleri Tarihi Bir Adım" başlığı altında ve  "Bc./hmk./now." rumuzlarıyla yayımlanan bir yazıda, Başbakan  Schröder'in, AB devlet ve hükümet başkanlarının Türkiye'nin  AB üyelik müzakerelerini başlatma kararını "tarihi bir adım"  olarak yorumladığı, Ankara'nın tam üyelik hedefinin zirvede  göreceli hale getirilmediği ve bunun "iyi bir karar" olduğunu  söylediği kaydedilmektedir. Müzakerelerin 3 Ekim 2005'de  başlatılmasına karar verildiğine, böylece AB'nin 40 yıl önce  verdiği üyelik sözünü yerine getirdiğine değinilen yazıda,  Başbakan Erdoğan'ın, "Başardık, bundan sonra atılacak her  adım Türkiye'yi üyelik hedefine daha da yaklaştıracaktır."  ifadesine yer verilmektedir. Yazıda ayrıca, AB'ye üyelik  müzakerelerinin Kıbrıs Rum kesiminin tanınması koşuluna  bağlanmasının, Türkiye'de endişe ve eleştiriye neden olduğu,  en büyük muhalif grup olan CHP'nin lideri Deniz Baykal'ın,  Başbakan Erdoğan'dan bu şartlar altında görüşmeleri askıya  almasını talep ederek, Kıbrıs'ın tanınması koşulunun "kabul  edilemez" olduğunu söylediğine işaret edilmektedir.

            Frankfurter Rundschau gazetesinde (18/12) "AB Türkiye  ile Görüşmelerinin Önünü Açıyor" başlığı altında ve Jörg  Reckmann imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Avrupa Birliği  ile Türkiye'nin Brüksel'deki zirvede, Kıbrıs'ın Ankara'daki  hükümet tarafından tanınması konusunda anlaştığı ve böylece  artık müzakerelerin başlayabileceği belirtilmektedir. Gümrük  Birliği Protokolü'nü 10 yeni üye ülkeye uyarlamaya sonunda  ikna edilen Başbakan Erdoğan'ın, İngiltere Dışişleri Bakanı  Jack Straw tarafından, bunun Kıbrıs Hükümeti'ni tanımak  anlamına gelmediğini söyleyerek yatıştırılmaya çalıştığına  değinilen yazıda, İsveç Başbakanı Göran Persson'un ise  "Türkiye üye olup olmamak istediğine karar vermesi gerekir,  ülkeyi davet edebiliriz, ama bunu şarta bağlıyoruz."  ifadesine yer verilmektedir.

            Der Tagesspiegel gazetesinde (18/12) "Türkiye AB  Koşulunu Kabul Ediyor" başlığı altında ve Albrecht Meier  imzasıyla yayımlanan bir haberde, Avrupa Birliği ve  Türkiye'nin Brüksel'deki zirvede, Kıbrıs'ın Ankara  tarafından fiilen tanınması konusunda uzlaşmaya vardıkları,  böylece uzun pazarlıklar sonucunda iki taraf arasında üyelik müzakerelerine başlanmasının yolunun açıldığı belirtilerek,  Almanya Başbakanı Schröder'in zirve sonrasında yaptığı  açıklamada, müzakerelerin 3 Ekim 2005'te açılacağından "emin  olduğunu" söylediği ifade edilmektedir. Başbakan Erdoğan'ın,  "Her adım bizi hedefe yaklaştıracaktır. Hedefimiz tam  üyeliktir." sözlerine yer verilen haberde, Hollanda Başbakanı Balkenende'nin de "Bugün tarih yazdık" sözleri verilmektedir.  CDU lider Angela Merkel'in zirve sonucunu "geliştirilebilir"  diye niteleyerek, Türkiye ile müzakerelerin ucu açık  yapılmasının önem taşıdığını söylediği kaydedilen yazıda,  Avusturya Başbakanı Schüssel'in ise zirve sonrasında sürpriz  bir açıklamayla, üyelik sürecinin olumlu geçmesi halinde  Avusturya'da bir Türkiye referandumu yapılacağını söylediği bildirilmektedir. Yazıda, İngiltere Başbakanı Blair'in de  cuma günü yaptığı açıklamada, "Varılan uzlaşma, Hıristiyan  ve Müslüman dünyası arasında kültürler çatışması olduğuna  inananların haksız olduğunu göstermiştir." dediği  belirtilmektedir.

            Die Welt gazetesinde (18/12) "Ankara ile Brüksel  Arasında Uzlaşma" başlığı altında yayımlanan bir haberde,  Avrupa Birliği ile Türkiye'nin üyelik müzakerelerine  başlanması konusunda uzlaştıkları, sonuç bildirisinde,  görüşmelerin 3 Ekim 2005'te başlayacağı ve en erken 2014'te  biteceğinin bildirildiği ifade edilmektedir. Almanya  Başbakanı Schröder'in zirvenin kapanışında, "tatmin edici  bir çözüm"den bahsettiğine işaret edilen yazıda,  görüşmelerde ana sorunun Kıbrıs'ın tanınması meselesinde  ortaya çıktığı, ancak sonunda sağlanan uzlaşmaya göre  Ankara'nın müzakereler başlayıncaya kadar Kıbrıs'ı  tanımasının öngörüldüğü ifade edilmektedir. Bunun  öncesinde AB'nin Erdoğan'dan Kıbrıs'ın tanınması anlamına  gelecek bir protokolü imzalamasını istediği, ancak  Erdoğan'ın bunu reddetmesi nedeniyle sözlü taahhütle  yetinmek zorunda kaldığına değinilen yazıda, ayrıca  müzakerelerin başarısız olması halinde ne yapılacağı  konusunda da uzlaşmaya varıldığı ve buna göre de  Türkiye'nin AB yapılarında kalmaya devam etmesinin  öngörüldüğü belirtilmiştir. Yazıda ayrıca, Türkiye'nin  itirazlarına rağmen, Türk işçilerinin serbest dolaşımı  gibi kalıcı istisnalara ilişkin taleplerin muhafaza  edildiği bildirilmektedir.

            Berliner Zeitung'da (18/12) "Avrupa Şimdi Türkçe  Öğreniyor" başlığı altında ve Alois Berger-Gerold Büchner  imzasıyla yayımlanan bir yazıda, AB Zirve kararına işaret  edilerek, Başbakan Erdoğan'ın Kıbrıs'ın tanınması koşulunu  reddetmesi üzerine AB devlet ve hükümet başkanlarının,  Erdoğan'dan aldıkları, müzakerelerin başlayacağı  3 Ekim 2005 tarihine kadar tanınacağı taahhüdüyle yetinmek  zorunda kaldıkları belirtilerek, AB Konsey Başkanı  Balkenende'nin, "Bugün hep birlikte bir tarih yazdık,  Türkiye kendisine uzatılan eli tutmuştur." sözlerine yer  verilmektedir. Şansölye Schröder'in memnun göründüğü  vurgulanan yazıda, Şansölye'nin, varılan uzlaşmada sadece  Türkiye'nin tam üyeliği hedefinden bahsedildiğini  vurgulayarak, "Bunun dışında alternatifler belirtilmemiştir."  dediği bildirilmektedir. Alman Hıristiyan Birlik Partilerinin, "ayrıcalıklı ortaklık" önerisinin de kararda yer alması için  büyük çaba gösterdikleri fakat başarılı olamadıkları  hatırlatılan yazıda, AB Komisyonu Başkanı Barroso'nun "Karar,  hem Türkiye hem de AB için iyidir" sözlerine yer verilmektedir.

            Die Tageszeitung'da (18/12) "Zorlu Zirve Pokeri" başlığı  altında ve Sabine Herre imzasıyla yayımlanan bir yazıda,  AB'nin 25 devlet ve hükümet başkanının riskli bir poker  oynadığı ve sonunda kaybettiği belirtilerek, hükümet  başkanlarının zirvede sadece üyelik müzakerelerine başlanması  kararı almayı değil, aynı zamanda da sürpriz bir çıkışla  Kıbrıs'ın tanınmasında da önemli bir ilerleme sağlamayı  amaçladıklarını, fakat bunu başaramadıkları kaydedilmektedir.  AB liderlerinin müzakerelere başlanması konusunda hızla  uzlaşmalarının, bazı muhafazakar hükümet başkanlarının çark  etmeleri sayesinde mümkün olduğuna işaret edilen yazıda,  bunların, tam üyelik hedefinin yanı sıra başka bir  alternatifin de kararda yer alması konusunda fazla ısrarcı  olmadıkları bildirilmiştir. Yazıda şöyle denilmektedir:  "Başbakan Schröder, Türkiye ile müzakerelerin tam da  Almanya'nın birleşme günü olan 3 Ekim 2005'te başlatılmasını  İngiltere Başbakanı Blair'e borçlu, çünkü İngilizler 2005'in  ikinci yarısında Avrupa Birliği Dönem Başkanlığını  üstlenecekler ve böylece de müzakerelerin başlamasından  sorumlu olacaklar."

            Süddeutsche Zeitung'da (18/12) "Çok Fazla Taviz...  Türkler, Hükümetin Fazla Boyun Eğmesinden Endişeleniyor"  başlığı altında ve Christiane Schlötzer imzasıyla yayımlanan  bir yazıda, Türklerin AB hükümet başkanlarının Kıbrıs'ın  tanınması için baskı yapmalarına kızdıkları, Kuzey Kıbrıs  için vaad edilenlerin yerine getirilmediğinden şikayetçi  oldukları, Başbakanlarının, Türklerin istediklerinden çok  daha fazla taviz vermesinden endişelenmekle birlikte, AB  üyeliğinin gerçekleşmesinin iyi olacağını düşündükleri  belirtilmiş, Türklerin hepsinin ticaretten iyi anladığına  işaret edilen yazıda, "Erdoğan'ın Brüksel'de Kıbrıs  tartışması yüzünden toplantıyı terk etme tehdidi acaba  sadece bir poker miydi?" denilmektedir.

            Der Tagesspiegel gazetesinde (19/12) "Avrupa Fatihi"  başlığı altında ve Susanne Güsten imzasıyla yayımlanan bir  yazıda, Başbakan Erdoğan'ın Brüksel'deki zirve sonrasında  Ankara'ya döndüğünde, havaalanında coşkulu taraftarları  tarafından karşılandığı, başkentte ise şimdiye dek bu  kadar çok AB bayrağının görülmediği ifade edilerek,  Başbakanın "Bu sadece hükümetin siyasi bir başarısı değil,  millet olarak hepimizin ortak başarısıdır. Bize güç ve  morali siz verdiniz, hep birlikte başardık. Güç birliğiyle  Türkiye bu yolu yürümeye devam edecek, demokrasisini, hak  ve özgürlüklerini geliştirecek, Avrupa'nın modern  devletleri arasında yerini alacaktır." sözlerine yer  verilmektedir. Bunun öncesinde Başbakan'ın uğrayıp geceyi  geçirdiği İstanbul'da da binlerce insanın Erdoğan'ı "Avrupa  Fatihi" olarak karşıladığı kaydedilen yazıda, muhalefet  partisinin, hükümeti Kıbrıs konusunda ulusal çıkarları  satmakla suçlamasına rağmen politikacılar, medya ve  vatandaşların çoğunun bir tarih verilmesiyle rahat bir  nefes aldıkları, kutlamaların sadece İstanbul ve Ankara  ile sınırlı kalmayıp İç Anadolu'daki Tokat ya da Güneydoğu  Anadolu'daki Diyarbakır kentlerinde de yapıldığı  vurgulanmaktadır.

            Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung'da (19/12)  "Kılpayı Başarıldı" başlığı altında ve Eckard Lohse  imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Türkiye ile AB arasında,  üyelik müzakerelerine başlanmasına ilişkin görüşmelerin  az kalsın başarısızlığa uğrayacağı, Başbakan Erdoğan'ın  cuma günü öğleden önce toplantıyı terketmek istediğine  değinilerek, zirvede yer alan bir yetkilinin, Erdoğan'ın  öfkelenmesi konusunda "rolün çok ötesindeydi" diye  konuştuğu, fakat Türkiye Başbakanı'nın sonunda, Kıbrıs'ın  resmen tanınması olarak görülmemesi koşuluyla, AB ile  Türkiye arasındaki Gümrük Birliği'nin, aralarında  Kıbrıs'ın da 10 yeni AB üyesine genişletilmesi konusunda  bir protokolü gelecek yılın ekim ayına kadar imzalamayı  kabul ettiği bildirilmektedir.

 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Salzburger Nachrichten gazetesinin (18/12) "Ankara'dan  Korkmayın" başlığı altında ve Manfred Perterer imzasıyla  yayımlanan bir yorumda, Avrupa Birliği'nin gelecek yıl  3 Ekim'de Türkiye ile giriş müzakerelerine başlamaya karar  verdiği bildirilmekte, "Bu Avrupa'daki birçok kişi için  sevinilecek bir şey değil, ama korkmak için de bir neden  yok." denilmektedir. Yorumda şu ifadelere yer verilmektedir:  "Kuşkusuz ki, Türkiye büyük bir ülke. Ayrıca yoksul ve  farklı bir kültüre, dine ve bir hukuk geleneğine sahip. Tek  kelimeyle; Türkiye bizden farklı. Halkı endişelendiren de  zaten bu. Halk refah seviyesini, geleneğini ve kimliğini  kaybetmekten korkuyor. Bazıları Avrupa projesini tehlikede  görüyor ve böylesine büyük bir ülkenin katılımının Birliğin  kapasitesini aşacağını düşünüyor. Günün birinde Avrupa  Birleşik Devletleri'nin oluşması hayalinin yıkıldığı  görülüyor. Ama birincisi, Türkiye'nin AB'ye gerçekten  katılımına daha çok var. Şimdi söz konusu olan, müzakerelere  başlamak. İkincisi, önümüzdeki 10-15 yılda yalnız AB'nin  değil, Türkiye'nin de çehresi tamamen değişmiş olacak.  Duruma bu açıdan bakıldığında, AB Türkiye ile birlikte  olsun olmasın, o zaman gerçekten bugünkünden farklı olacak.  Türkiye'nin muhtemel katılımının yol açacağı etkileri,  bugünkü kıstaslarla ölçemeyiz. Zaman çok çabuk değişiyor.  Bundan 15 yıl öncesini bir düşünelim. Bugün Avusturya'nın  Avrupa'nın değişmez bir parçası olacağını, Almanya ya da  İtalya'ya gitmek istediğimizde pasaporta ihtiyacımız  olmayacağını, euro gibi yeni bir para birimine sahip  olacağımızı, yakında bir anayasanın çatısı altında  yaşayacağımızı ve onun içinde yer alan değerleri  gerektiğinde bir Avrupa ordusu ile savunacağımızı, o zaman  kim bilebilirdi ki? Türkiye'nin ve bazı diğer ülkelerin  Avrupa'nın kapısını zorlaması bizi ürkütebilir, ama bundan  gurur duymalıyız, çünkü bu, AB'ye üyeliğin, uğrunda çaba  harcanılacak bir hedef olduğunu belgeliyor. Dünya çapında  gönüllü üyeliğe dayanan başarılı ikinci bir barış ve refah  projesi yok. Avusturya'da bu ülkelerin arasında. Türkiye'yi  tüm vaatlere rağmen, sudan bahanelerle uzun süre, siyasi  açıdan örnek olabilecek böyle bir sistemin dışında tutmak  istemek, yalnız haksız olmakla kalmayıp, inandırıcı da  olmazdı. Ülke geçtiğimiz yıllarda Müslüman bir ülke için  benzersiz bir reform süreci gerçekleştirdi. Türkiye,  ülkemizde genel olarak şüpheli gözlerle bakılan İslam'ın,  hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları ile  bağdaşabildiğini kanıtlama yolunda. Bunu kanıtlamayı  başarmak öncelikle Türkiye'ye bağlı. Türkiye'nin şimdi  Batı'ya yönelmeyi ciddiye alıp almadığını, bunun yalnız  zengin ekonomik bir alana yanaşmak değil, bir değerler  birliğinin bir parçası olmak anlamına da geldiğini  göstermesi gerekiyor."

            Kurier gazetesinde (19/12) "Schüssel ile Röportaj"  başlığı altında ve Margaretha Kopeinig imzasıyla Başbakan  Schüssel ile yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatın  Türkiye ile ilgili bölümünde şu ifadeler yer almaktadır:  

            "SORU: Türkiye ile giriş müzakereleri konusundaki sıkı  güvenlik ağını Avusturya ördü, değil mi? 

            SCHÜSSEL: Bazı önemli noktalarda yoğun çaba harcadık.  Ama bunun gerçekleşmesini sağlayan herkesten önce, her şeyi  en ince ayrıntısına kadar hazırlayan ve görüşmelerin zeminini  kuran Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'tir. Birçok gizli  görüşme yapıldı. Koruyucu hükümleri, iş piyasasında uzun  geçiş sürelerini, AB yardımlarını ve hatta Avrupa temel  haklarına ilişkin istisnaları zirvede bir kez daha savunmak  zorunda kaldık. Almanya ve Slovakya, Danimarka, Fransa gibi  diğer ülkeler de bizim gibi düşünüyor. Hepsi endişelerini  dile getirdi. 

            SORU: Koalisyon ortağınız FPÖ, Türkiye'nin AB'ye  katılımı konusunda Avusturyalıların da fikrini alma  önerinizi memnuniyetle karşılıyor. Yeşiller ise buna  şüpheli bakıyor. Bu planınızı nasıl somutlaştıracaksınız? 

            SCHÜSSEL: ÖVP bu görüşü destekliyor, FPÖ de öyle. Diğer  partiler ile konuşacağım. Fransa da bir referandum yapacağını  açıkladı. Diğer ülkeler henüz tartışıyorlar. Bence AB  düzeyinde bir referandum da düşünülebilir.

 

            FRANSA BASINI:  

            Le Figaro gazetesinin (18/12) serbest tribün sayfasında,  "Geçmişten Günümüze Gelen Bir Yükümlülüğe Saygı" başlığı  altında Finlandiya eski Devlet Başkanı Marttı Ahtısaari,  Fransa eski Başbakanı Michel Rocard ve Avusturya Dışişleri  Bakanlığı eski Genel Sekreteri Albert Rohan imzalarıyla  yayımlanan haberde şöyle denilmektedir: "Gerçekleri  söylemenin zamanı geldi. Avrupa Birliği, Türkiye'nin üyelik  müzakerelerini başlatacaktır. 25'ler, günümüzden 40 yıl önce  Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer gibi devlerin arzuları  doğrultusunda tarihin akışını değiştirmeye artık hazır  görünüyorlar. 1999'da Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları,  'Türkiye'nin diğer aday devletlere uygulananlarla aynı  kriterler esasında Avrupa Birliği'ne katılmaya aday bir  devlet olduğunu' açıkladıkları zaman, bunu Türkiye'nin  Avrupa Birliği'ne girmesini savunanların ve karşı çıkanların  ileri sürdükleri gerekçeleri gayet iyi bilerek yaptılar. Bu  açıklamadan üç yıl sonraki AB Zirvesi sırasında, Türkiye'nin  siyasi kriterlere cevap verdiğinin tespit edilmesi ve AB  Komisyonu'nun Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini tavsiye  etmesi halinde -ki Komisyon bu yılın Ekim ayında bu tavsiyede  bulundu- Aralık 2004'teki AB Zirvesi sırasında üyelik  müzakerelerinin açılması yönünde karar verecekleri vaadinde  bulunurlarken de yine taraftar ve aleyhtarlarca ileri sürülen  gerekçeleri gayet iyi biliyorlardı. Komisyon tavsiye raporunu  sunarken Türkiye'nin kaydettiği ilerlemeleri ön plana çıkardı  ve daha fazla çabanın gösterilmesi gereken alanları da  açıkladı. Tüm bunlarla birlikte Komisyon'un vardığı sonuç  açıktı: 'Komisyon, Türkiye'nin siyasi kriterlere yeterince  cevap verdiğini mütalaa etmektedir ve üyelik müzakerelerinin  açılmasını tavsiye etmektedir.' Eğer Avrupalı yöneticiler,  Türkiye ile müzakereleri başlatma konusunda tereddüt ederlerse,  sadece kendi almış oldukları kararı değil, Avrupa Birliği'nin  Türkiye'ye sürekli tekrarladığı siyasi yükümlülüğü de inkar  etmiş olurlar. Bu müzakerelerin, doğası ve anlamı gereği,  üyeliğe ulaşmak amacıyla yapılması gerekmektedir. Muhakkak bu  müzakereler uzun ve güç olacaktır. Ama Türkiye de bu durumdan  istifade edecektir. Zira kendisine, başlattığı değişim  sürecini sürdürmesi ve derinleştirmesi için gerekli zamanı  tanıyacaktır... Türkiye'nin kendine has özelliklerinin  oluşundan dolayı, daha açık bir ifadeyle, cüssesinden, coğrafi  konumundan, dini geleneklerinden dolayı, Avrupa Birliği'ne  katılması büyük bir meydan okuma anlamına geldiği kadar, her  iki tarafa da devasa fırsatlar sunmaktadır. Dolayısıyla  mevcut sorunlardan hiç biri, Türkiye'nin üyeliğinin  gerçekleştirilmesinin karşısındaki aşılmaz bir engel olarak görülmemelidir. Zaten Komisyon da raporunda bu sorunların  nasıl aşılabileceğini açıklıyordu. Kuşkucuların Türkiye'nin  üyeliğine karşı ileri sürdüğü gerekçelerin çoğu, aslında  amacından saptırılmıştır. Çünkü herkes, Türkiye'nin kendisini  her zaman bir Avrupa devleti olarak gördüğünü ve Avrupa'nın  geri kalanı tarafından da onlarca yıldır aynı şekilde kabul  edildiğini bilmektedir. Dolayısıyla bir ülke, tüm Avrupa  kurum ve kuruluşlarına tam üye olup da nasıl Avrupa  Birliği'ne ait olamaz? Bu anlamda Türkiye, Kuzey Afrika veya  Orta Doğu devletlerinden tamamen farklıdır. Türkiye'nin  üyeliğinin, Avrupalı olmayan ülkelere kapıyı açacağını ileri  sürmek kesinlikle hatalı bir yaklaşımdır."

            AFP'nin (19/12) "Sarkozy: Eğer Türkiye Avrupalı Olsaydı,  Bu Bilinirdi" başlığı altında yer verdiği bir haberde, Halk  Hareketi Birliği Partisi Başkanı Nicolas Sarkozy'nin,  France-2 televizyonuna verdiği demeçte, "Eğer Türkiye Avrupalı  olsaydı, bu bilinirdi." dediği belirtilmektedir. Sarkozy'nin,  "Türkiye, Avrupa Topluluğu üyelerinden biri olan Kıbrıs'ı  tanıma konusunda problem yaratıyorsa, Birliğe entegre olmayı  talep etmesi çok tuhaf" açıklamasında bulunduğu belirtilen  haberde, Jacques Chirac'ın, Türkiye'nin AB'ye girişinden  yana olmasına ve Brüksel'in Ankara ile görüşmelere Ekim 2005  ayında başlanmasına karar vermesine rağmen, Sarkozy imtiyazlı  ortaklıktan yana ve bu ülkenin üyeliğine karşı olduğu  hatırlatılarak, Sarkozy'nin, "Cumhurbaşkanı'nın birtakım  görüşleri var ve bunları altını çizerek ifade ediyor. Bu  fikirlere ben de saygı duyuyorum, ama benim de birtakım  görüşlerim var. Kimse Türkiye'yi reddetmek istemiyor. Türkiye,  büyük bir halk ve büyük bir medeniyet. Ben açıkça üyelikten  değil, imtiyazlı ortaklıktan yanayım, çünkü 25 üyeli Avrupa  şimdiden işlevlerini yerine getirmekte zorlanmaya başladı."  şeklindeki ifadesine yer verilmektedir.

 

            İNGİLTERE BASINI: 

            Financial Times'da yer alan (18/12) "Türkiye, AB'ye  Katılım Müzakerelerine Başlayacak" başlıklı Daniel Dombey  ve George Parker'ın Brüksel'den, Vincent Boland'ın da  Ankara'dan bildirdiği haberde, Türkiye'nin Avrupa Birliği  ile üyelik müzakerelerine başlama yönündeki, hem birliği  hem de çoğunluğu Müslüman olan 70 milyon nüfuslu ülkeyi  dönüşüme sokacak tarihi teklifi kabul ettiği belirtilmektedir.  Haberde, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından  alınan kararın, Erdoğan'ın Kıbrıs meselesi üzerine daha  önce yapılan teklifi reddetmesiyle ve Ankara'ya döneceği  tehdidiyle, Brüksel zirvesinde 24 saat süren gerginlikten  sonra geldiği kaydedilmektedir. Sorunun, İngiltere Başbakanı  Tony Blair ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'in  öncülüğünde, AB liderlerinin araya girmesiyle çözüldüğünün  anlatıldığı haberde, Blair'in, "Bu Avrupa için son derece  önemli bir gün" şeklindeki sözlerine yer verilmektedir.  Haberde, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu engellerin, son  derece kuşkulu Avusturya'nın konuyla ilgili referanduma  gideceğini açıklamasıyla daha da belirginleştiği, ancak  referandumun muhtemelen, gelecek ekim ayında başlayacak ve  10 yıl sürebilecek katılım müzakerelerinden sonra yapılacağı kaydedilmekte, Başbakanın ve silahlı kuvvetlerin, kendilerini  Kıbrıs Rum Hükümeti'ni fiilen tanımaya götürecek perşembe  günkü ilk teklife karşı olduklarının anlaşıldığı, muhalefet  liderlerinin de ayrıca, Başbakan Erdoğan'ı zirveyi terketmeye  çağırdığı belirtilmektedir. Haberde, Başbakan Erdoğan'ın,  Kıbrıs'taki bölünmeye son verecek uluslararası bir anlaşma  yapılmadan önce, Kıbrıs'ın tanınmasının yerinde olmayacağının  altını çizdiği ve diplomatik tanımanın, Kuzey Kıbrıslı  Türklerin ve Güney Kıbrıslı Rumların arasında bir çözüme  gidilmesi için Türklerin elindeki bir koz olduğu  değerlendirmesinde bulunulmaktadır.

            Gazetenin (18/12) "Ankara Sinir Savaşının Ardından  Anlaşmayı Kabul Etti" başlığıyla, George Parker ve Daniel  Dombey'in imzalı bir başka haberinde, zorlu müzakerelerin  içine girmiş bir Avrupalı liderin, "uçağın motorlarını  çalıştırın, gidiyorum" taktiğini kullanmasının ilk kez  yaşanmadığı, ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın dün  yaptığı çıkışta bunu gerçekten kastedip kastetmediğinden  kimsenin emin olmadığı kaydedilmektedir. Haberde, AB için,  Türkiye ile yapılan dünkü tarihi müzakerelerin yeni ve sinir  bozucu bir deneyim olduğunun altı çizilmektedir. Başbakan  Erdoğan'ın kendisine verilen metni ilk okuduğunda,  Türkiye'nin kalıcı olarak, serbest dolaşım ve tarım  sübvansiyonları gibi AB'nin bazı imkanlarının dışında  tutulacağı şeklindeki bir dizi şartla karşılaştığı belirtilen  haberde, Erdoğan'ın, Hollanda Başbakanı tarafından taslak  metne eklenen ve taktik olarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin  tanınması anlamına gelen anlaşmayı imzalamasının istendiği  kaydedilmekte, ulusal basından ve muhaliflerden gelen  eleştirilerden sonra Başbakan Erdoğan'ın bu metne imza  atmasının mümkün olmadığı anlatıldığı, Erdoğan'ın, Hollanda  Başbakanı Balkenende ile yaptığı iki saatlik görüşmede, "70  milyon Türk'e karşı 600 bin Rum'u tercih ediyorsunuz. Bunu  halkıma açıklayamam." dediği aktarılmaktadır. Bu görüşmenin  ardından, Balkenende'nin AB'nin üç büyük üyesi, İngiltere,  Almanya ve Fransa'yı iki tarafa da baskı uygulamaya çağırdığı,  Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis'ten de ayrıca, Kıbrıs  Rum lider Tassos Papadopoulos'u ikna etmesinin istendiği  kaydedilen haberde, Papadopoulos'un, Türkiye'nin AB ile  yaptığı 1963 anlaşmasını, Kıbrıs'ın da içinde olduğu 10 yeni  üye ile genişleterek, Kıbrıs'ı da tanıdığını belgelemesini  istediği bildirilmektedir.   Uzun süren çabaların ardından,  dün öğleden sonra uzlaşmanın sağlandığı kaydedilen haberde,  Erdoğan'ın, müzakerelerin başlama tarihi olan 3 Ekim'den  önce 1963 anlaşmasını Kıbrıs'ı da içine alacak şekilde  genişleteceği yolundaki açıklamayı yapmayı kabul ettiği  bildirilmekte, ancak Kıbrıs'a bir propaganda zaferi vermemek  için zirvede hiçbir şeyi imzalamadığı vurgulanmaktadır.

            The Guardian gazetesinde, (18/12) "Anlaşma Türkiye'yi  AB üyeliğine Götürecek" başlığıyla, Nicholas Watt ve David  Gow imzasıyla yayımlanan haberde, Türkiye'nin, dünyanın en  büyük ticari grubuna katılmak için yaptığı ilk başvurudan 41  yıl sonra, kendisini AB üyeliği yoluna sokacak tarihi kararı  aldığı kaydedilmekte, Türkiye Başbakanı Erdoğan'ın kendisine  sunulan ilk teklifi reddettiği ve zirveyi terkedeceğini  söylediği 24 saat süren zorlu müzakerelerin ardından bu tarihi  kararın alındığı belirtilmektedir. Türkiye'nin kendilerini  resmen tanıması yolunda Kıbrıs'tan gelen istek üzerinde  yoğunlaşan sıkıntının, Avusturya'nın Türkiye'nin üyeliği  hususunda referanduma gideceğini açıklamasıyla daha da artığı  vurgulanan haberde, Kıbrıs'ın Türkiye'yi gümrük birliği  anlaşmasını, AB'nin 25 üyesinin hepsiyle imzalamaya  zorlamasına ve bunun, adanın Türkiye tarafından resmen  tanınması gibi bir sonuç doğuracağına dikkat çekilmekte,  diğer liderlerin de araya girmesiyle sorunun aşıldığı ve  Türkiye'nin müzakerelerin başlama tarihinden önce bir gün,  gümrük birliği anlaşmasını imzalamayı kabul ettiği  bildirilmektedir. Haberde ayrıca, Türkiye'nin, Türk  işçilerin AB ülkelerinde serbest dolaşımı gibi AB'nin  sağladığı bazı imkanlara sahip olmasının engellenmesine  itiraz ettiği ancak "kalıcı korumalar" oluşturulması  hakkında kilit bir cümlenin metnin içinde bırakıldığı  belirtilmektedir.

            The Independent gazetesinde, (18/12) "Tarihi Dönemeç:  AB Türkiye'nin Katılımı İçin Yolu Açtı" başlığıyla ve  Stephen Castle imzasıyla yayımlanan Brüksel çıkışlı haberde,  Türkiye'nin AB'ye katılım müzakerelerine başlamak için 41  yıl süren bekleyişinin, AB'nin müzakerelere gelecek yıl  başlama teklifini kabul etmesiyle sona erdiği belirtilmekte,  ancak anlaşmada zor koşullar olduğunun altı çizilmektedir.  Türkiye'nin, AB'ye katılım müzakerelerinin 3 Ekim'de  başlayacağı belirtilen ve bunun İngiltere'nin dönem  başkanlığına denk geldiğine dikkat çekilen haberde, AB'nin,  müzakerelerin en az 10 yıl süreceğini ve başarısızlıkla sonuçlanabileceğini vurguladığı ve daha önceki genişlemelere  nazaran Türkiye'nin önüne daha zor koşullar getirildiği ifade edilmektedir. Avusturya'nın da Fransa'ya katılarak, Ankara  ile üyeliğin, referanduma gidilmeden onaylanmayacağını  açıklamasının, ülkenin AB'ye katılma şansı konusundaki  şüpheleri artırdığına dikkat çekilen haberde, Türkiye'nin  üyeliği konusunda her ülkenin bir veto hakkı bulunduğu  belirtilmektedir. Haberde, fakir, çoğunluğu Müslüman olan 70  milyon nüfuslu ve sınırları Irak, İran ve Suriye'ye dayanan  bir ülkeyi kabul etme konusundaki endişelerin gözardı  edildiği anlatılarak, muhalif ülkeler Fransa, Almanya,  Avusturya ve Hollanda'ya rağmen, AB liderlerinin, Türkiye'ye  hayır demenin, onu Birliğin içine almaktan daha riskli  olduğuna karar verdikleri vurgulanmıştır. Haberde,  müzakerelerin amacının Türkiye'nin tam üyeliği olduğu, ancak  Türkiye'nin üyeliğine şüpheyle yaklaşan ülkelerin ısrarları  üzerine karar metninde, sürecin "açık uçlu" olduğu yani  sonucun ne olacağının önceden garanti edilemediğinin  vurgulandığı kaydedilmekte, ayrıca, müzakerelerin  başarısızlığa uğraması durumunda, Türkiye ile ilişkileri  düzenleyen başka bir alternatifin oluşturulabileceğinin de  metinde yer aldığı ifade edilmektedir.

            The Times gazetesinde (18/12) "Türkiye ile Görüşmeler  Konusunda Sonunda Mutabakat Sağlanırken Sert Sınırlar  Getirildi" başlığıyla yer alan Anthony Browne, Greg Hurst  ve Rory Watson imzalı haberde, AB'nin en tartışmalı genişleme  konusunda katılım görüşmelerinin başlamasına karar vererek  Türkiye'ye yeşil ışık yaktığı belirtilmektedir. Haberde,  Türkiye'nin üyeliği konusunda orta yolun, daha önce hiçbir  aday ülkeye uygulanmamış ölçüde ağır şartlar getirilerek  bulunduğu kaydedilen haberde, alınan kararla, neredeyse  tamamı Asya'da bulunan, fakir, tarıma dayalı ve Müslüman bir  ülke olan Türkiye'nin, karar mekanizmalarında şu andaki üye  ülkelerden daha fazla söz sahibi olmasının sağlanacağı  belirtilmektedir. Türkiye ile 3 Ekim 2005'te başlayacak  üyelik müzakerelerinin sonucunda tam üyeliğin garanti  edilmediği vurgulanan haberde, anlaşmaya varılmasında katkısı  olan Tony Blair'in, "Bu tarihi bir olaydır ve Hristiyan ve  Müslüman medeniyetleri arasında temel çatışmalar bulunduğuna  inananların aslında yanıldığını göstermektedir." şeklindeki   sözlerine yer verilmektedir. Haberde ayrıca, AB'ye katılım  konusunda ülkesinde geniş bir destek gören Başbakan Recep  Tayyip Erdoğan'ın, Kıbrıs'ın herhangi bir şekilde tanınmasına  kesinlikle muhalif olan siyasi rakiplerinin sert tepkisiyle  karşı karşıya kaldığı ifade edilmektedir.

            The Times gazetesinde (18/12) "Anahtar Bölünmüş Ada'da"  başlığı ve  Michael Theodoulou imzasıyla yayımlanan haberde,  nüfusu Birmingham'dan daha az bir ülke olan Kıbrıs'ın,  Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin zirvede ana düğüm noktası  haline geldiği ifade edilmektedir. Haberde, adada yeniden  birlik sağlanması yönündeki BM planının geçtiğimiz nisan  ayında başarısızlığa uğradığı, düzenlenen referandumda  "hayır" diyen Kıbrıslı Rumların, bundan bir hafta sonra AB  üyesi oldukları kaydedilmektedir.

            The Daily Telegraph gazetesinde, (18/12) "AB'den  Türkiye'ye 'Dünya Barışı ve Hoşgörü İçin Zafer Çağrısı'"  başlığı, Ambrose Evans-Prichard ve Andrew Sparrow imzalarıyla  yayımlanan haberde, Başbakan Tony Blair'in önemli katkılarıyla  AB'nin Türkiye'ye katılım görüşmelerini başlatma önerisi  getirdiği, ancak son derece ağır şartların da getirildiği vurgulanmaktadır. Haberde, Türkiye konusunda varılan ve  Müslüman bir ülkeye 10 yıl içinde tam üyelik şansı tanıyan  uzlaşmanın, Brüksel'de iki gün süren yoğun görüşmelerden  sonra sağlandığı ve böylece AB'nin sınırlarının Orta Doğu'ya  kadar uzanacağı kaydedilmektedir. AB'nin kapısını 40 yıldır  çalan Türkiye ile 3 Ekim 2005'te üyelik müzakerelerine  başlama kararı alındığı bildirilen haberde, bölünmüş  durumdaki Kıbrıs nedeniyle Brüksel'deki görüşmelerin kopma  noktasına geldiği belirtilmektedir.

            Daily Mail gazetesinde, (18/12) "Türkler, Blair'in  Arabuluculuğuyla, AB Üyeliğine Daha Yakın" başlığıyla ve  gazetenin politika editörü David Hughes'in imzasıyla  yayımlanan haberde, Başbakan Tony Blair'in Kıbrıs üzerinde  11 saat süren anlaşmazlığı çözmek için araya girmesinin  ardından Türkiye'nin, Avrupa Birliği'nin ilk Müslüman üyesi  olma yoluna girdiği ifade edilmektedir. Türklerin, Kıbrıs  adasının Rum Hükümeti'nin yasallığını kabul etmeyi  reddettiklerinin anlatıldığı haberde, AB'nin de katılım  müzakereleri başlamadan önce, halihazırda AB üyesi olan  Kıbrıs'ı tanımalarını istediği vurgulanmaktadır. Meselenin,  neredeyse Türk heyetini zirveyi terk etmeye götürdüğünün  altı çizilen haberde, Başbakan Tony Blair'in, müzakerelerin  3 Ekim'de başlaması kararının alınmasında kilit bir rol  oynadığı anlatılmaktadır. Haberde, eleştirmenlerin, 70  milyonluk Müslüman bir ülkenin katılımının AB'yi sonsuza dek  değiştireceği şeklindeki yorumlarına yer verilmekte ve  İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw'un "Türk Medeniyeti'ne  bir bakarsanız, Avrupa'ya yaptığı katkıyı görürsünüz. Türkiye  kesinlikle bir Avrupa ülkesidir ve Avrupa'da olması gerekir.  Batı Avrupa'nın, Protestanlar ve Katolikler arasında  bölündüğünü unutmayın. Orada, bizimle Türkiye arasında  olduğundan daha fazla din kavgası vardı." şeklindeki sözleri aktarılmaktadır.

 

            İSPANYA BASINI: 

            La Razon gazetesinin internet sayfasında (18/12)  "Türkiye AB'ye Girmek İçin 25'ler Tarafından Konulan  Şartları Boyun Eğerek Kabul Etti" başlığı altında ve  Javier Jimenez imzasıyla yer alan bir yazıda, Türkiye'nin  muhtemel katılım müzakereleri konusunda Başbakan ile Avrupa  Birliği Konseyi'nde kıymet biçilen kararın, gerilen ve  gevşeyen birkaç saat sonrasında şekil bulduğu belirtilmekte  ve Erdoğan'ın, cuma sabahı, AB'nin kendisine sunduğu ve  bunları yumuşatmak için üzerinde derin bir şekilde çalışılan müzakerelerden tümüyle memnun kalmadığı vurgulanmaktadır.  Birliğin, Türkiye'yle müzakereyi sınırlamaya çalıştığı zor  şartların bazılarını yumuşattığı ve Zirve'nin nihai  belgesinde, müzakerenin amacının tam üyelik olduğunun  vurgulandığı, zira bunun, kesinlik kazandırılmaması durumunda  AB'nin daha sonra görüş değişikliği yapabileceği korkusu  karşısında Türkiye tarafından üzerinde sıkça durularak  savunulan bir konu olduğu ifade edilen haberde, "Bu atıf,  önemli bir nüansla tamamlanıyor: Tam üyelik, peşinen garanti  edilmiyor. Başarısız olması durumunda, Türkiye'ye, tam  üyeliğe açık bir alternatif olduğuna değinmeksizin, AB'ye  bağlı kalmaya devam etmesi öneriliyor. Bu öneri, Türkiye'nin  gelişinden hiç de memnun olmayan ülkelerin savunduğu bir  formül. Türk çekincelerine rağmen AB, tam üyelikten sonra da  sabit kalacak bir şekilde, serbest işçi dolaşımı gibi belirli  hakları sınırlama olasılığını belirtti." denilmektedir.

 

            İTALYA BASINI: 

            Corriere della Sera gazetesinde (18/12) "Türkiye ile  Avrupa Arasında İlk Mutabakat Sağlandı... Ankara Tarafından  Kıbrıs'ın Tanınması Engeli Aşıldı; Katılım Müzakerelerinin  3 Ekim 2005 Tarihinde Başlatılmasına Karar Verildi...  Medeniyetler Çatışması Olmadığının İspatı" başlıkları  altında yayımlanan haberlerde, Brüksel'deki iki gün süren  uzun ve zorlu bir müzakere sürecinin ardından, 3 Ekim 2005  tarihinden itibaren Türkiye ile katılım müzakerelerinin  başlatılmasına imkan tanıyan anlaşmanın kabul edildiğinin  altı çizilirken, yine de bazı Avrupa liderlerinin "çoğunluğu  Müslüman nüfustan oluşan, henüz yeterince gelişmemiş addedilen,  çok büyük bir ülkenin" Birliğe alınması konusunda henüz  sonucun kesin olmadığını, yani müzakerelerin ucunun açık  olduğunu vurguladıkları kaydedilmektedir. Haberlerde,  bir ara tüm gidişatı bozma tehlikesi yaratan "Kıbrıs'ın  tanınması" hususunun en hassas noktalardan birisi olduğu değerlendirmesinde bulunulurken, Türkiye'nin AB tarafından  kendisine uzatılan eli tuttuğu, görüşmeler neticesinde  Başbakan Erdoğan'ın da Brüksel'de "Her iki tarafın birden  kazançlı çıktığını" ifade ettiği aktarılmaktadır.

            La Stampa gazetesinde (18/12) "AB-Türkiye... Mutabakat  Pamuk İpliği Üzerinde" başlığı altında yayımlanan bir  haberde, özellikle Kıbrıs konusunda yaşanan sert tartışmaların  ardından Türkiye'nin uzun katılım yürüyüşünün başladığı  kaydedilirken, Başbakan Berlusconi'nin "Uzlaştırıcı rolümüz  belirleyici oldu. Sonuçta uzlaşı kazandı. Türkiye 3 Ekim'den  önce uyum protokolünü imzalama sözünü verdi" dediği  vurgulanmaktadır. Haberde, uzun ve zorlu geçen müzakerelerin  ardından "pamuk ipliği üzerinde" bir anlaşma sağlandığı  yorumunda bulunulurken, müzakerelerin özellikle tarafların  Kıbrıs konusunda anlaşamaması nedeniyle bir çok defalar  kesilme noktasına geldiği, hatta Başbakan Erdoğan'ın  müzakereleri terketmek ile tehdit ettiği; Başbakan Erdoğan'ın  KKTC'yi yüzüstü bırakmak anlamına gelebilecek resmi bir  tanımada bulunmak istemediği, öte yandan Avrupa Birliği  kanadının da Kıbrıs konusunda Türkiye'nin açılımı anlamına  gelebilecek bir jest yapılmasını istediği kaydedilirken,  sonuçta her iki tarafı da memnun edecek bir formül bulunduğu vurgulanmaktadır. Başbakan Erdoğan'ın Brüksel'den ayrılmadan  önce "verilen sözün 'Kıbrıs'ın resmen tanınması anlamına  gelmediğini' ve Ankara'nın arzusunun her zaman Annan planı  temelinde adanın birleştirilmesi yönünde olduğunu açıkladığı  da aktarılan haberde, nihai kararda özellikle Fransa ve  Avusturya tarafından desteklenen imtiyazlı ortaklığa herhangi  bir atıfta bulunulmadığı vurgulanırken, müzakerelere 3 Ekim'de başlanacağının ifade edildiği paragrafta, ayrıca müzakerelere başlanmasının otomatikman üyeliği getirmeyeceğine ilişkin bir  ifadenin de yer aldığı belirtilmekte ve bunun da uzun müzakere  sürecinin ne denli karmaşık olacağına işaret ettiğinin altı  çizilmektedir.

            La Stampa gazetesinde (18/12) yer alan bir başka haberde  de, özellikle Fransa ve Avusturya'da "hayır" yanlılarının  karşı saldırısının büyümekte olduğu vurgulanırken, Viyana'nın  Türkiye'nin katılımı konusunda bir referanduma gidilmesi  hususunda Paris'i izleyeceği; liderlerin bu seçimlerinin  ardında ise güçlü kamuoyu baskısının yer aldığı  belirtilmektedir. Avrupa zirvesinde varılan anlaşmanın  ardından İngiltere Başbakanı Tony Blair, Başbakan Berlusconi  ve de AB Dönem Başkanı Balkenende'nin "tarihi bir gün oldu"  ifadeleriyle Türkiye ile katılım müzakerelerinin başlatılması  kararı kutlanırken, zirve sonrasında gazetecilerle konuşan  Cumhurbaşkanı Chirac ve Avusturya Şansölyesi Schüssel'in,  duyulan coşku ve heyecanı azalttıkları ifade edilen haberde,  Avrupalı liderlerin, Türkiye'nin üyeliğinin jeo-politik  etkileri ile bu katılımın Müslüman dünyası ile mevcut  ilişkiler üzerinde yaratacağı olumlu yansımaların iyi  değerlendirilmesi için çağrıda bulunmalarına karşın,  Fransızların yüzde 67'sinin, Avusturyalıların da yüzde  75'inin Türkiye'nin AB'ye katılımına karşı oldukları  hatırlatılırken, Cumhurbaşkanı Chirac'ın "Müzakerelerin  sonucu olumlu olsa da, son sözü yine halk söyleyecektir."  şeklindeki açıklamasına da yer verilmektedir.

 

            KIBRIS RUM BASINI: 

            Simerini gazetesinde (18/12) "Ertesi Gün" başlığı  altında ve Tarım, Doğal Kaynaklar ve Çevre Eski Bakanı ve  EDİ Genel Sekreteri Kostas Themistokleus imzasıyla yayımlanan  bir yorumda, Türkiye'nin Avrupa sürecinin, ne yazık ki  Kıbrıs'tan geçmediği ve Ankara'nın AB'ye üye olmak için  müzakerelere başlama tarihi aldığı, ancak Kıbrıs sorununu  oluşturan faktörlerden en azından birini bile değiştirmek  zorunda kalmadığı belirtilmektedir. Yorumda şöyle  denilmektedir: "Bu süreç uzun zaman önce tahmin ediliyordu.  Sebep, Annan planına bizim hayır, onların da evet yanıtı  vermeleri değildi. Daha çok Cumhurbaşkanı Papadopulos'un  hayır yanıtından sonra uluslararası toplumu gerçekten çözümle ilgilendiğine ikna edememesiydi. Nisan ayında Türkiye, Kıbrıs  sorununun çözümüne hazır olduğuna ikna etti, öte yandan nisan  ayından sonra biz, üye olduktan sonra Kıbrıs sorununun  önceliklerimiz arasında bulunmadığına ilişkin kuşkular  yarattık... Bu politikamız, aşamalı olarak Türkiye'ye tarih  verilme konusu ile Kıbrıs sorununun çözümünün ayrı tutulmasına  neden oldu. Türkiye tarih alabilmek için, bizim gündeme  getirdiğimiz Kıbrıs sorunuyla değil, diğer 24 ortağın gündeme  getirdiği bir dizi sorunla mücadele etti. Kısacası 17 Aralık'ın  sonuçları tahmin ediliyordu. Bu, bizim Kıbrıs sorununda hiçbir  şey kazanmadan, Türkiye'ye tarih alması için fırsat sunan  politikamızın ürünüydü. 17 Aralık, halihazırda geçmişte kaldı.  Genel olarak 2004 yılı buruk bir tatla sona eriyor. AB  üyeliğimizden duyduğumuz tatmin ve rahatlama duygusu, bölünme  tehlikesi ile gölgeleniyor ve tehdit ediliyor... Artık AB'de  potansiyel ortak olan Türkiye'yi, Kıbrıs sorununun çözümü  için bizimle işbirliği yapmaya çağırmalıyız. Bu, doğru bir  şekilde yapılmalıdır. Hiçbir şekilde, ülkemizin ortak anayasal  geleceği için başlıca muhatabımız olan Kıbrıs Türk liderliğini küçümsediğimiz veya bir tarafa ittiğimiz izlenimi  yaratmamalıyız..."

            Fileleftheros gazetesinde (18/12) "Üyelik Müzakerelerinin Başlamasından Önce Kıbrıs Sorununun Çözümüne İlişkin İngiliz  Senaryosu... İnisiyatifler ve Annan Planının Derinlemesine  Çalışmalar" başlığı altında yayımlanan bir haberde şöyle  denilmektedir: "Perde gerisinde, ilham babası İngiltere olan  ve AB'nin diğer üyelerinin desteklediği bir formül  şekillendiriliyor görünüyor. Bu senaryonun ise, önce Kıbrıs  sorununun çözümü, sonra üyelik müzakerelerine başlanması  şeklinde olduğu bildiriliyor. Londra'nın çabasının,  Türkiye'nin üyelik müzakerelerine başlayacağı 3 Ekim 2005'ten  önce anlaşma sağlanması hedefiyle Annan planının yeniden perde  önüne getirilmesine yönelik olduğu şeklinde. Bu senaryo,  Türkiye'nin, Avrupa Konseyi kararı nedeniyle, Gümrük Birliği  Anlaşması'nı, aralarında Kıbrıs'ın da bulunduğu 10 yeni ülkeyi  de kapsayacak şekilde genişletecek protokolü imzalamak zorunda  kalmadan önce sorunun çözümünü öngörüyor."

            Kıbrıs Haber Ajansı'nın (APE) internet sayfasında (19/12) "Papadopulos, AB Doruk Toplantısı Sonuçlarından Memnun Olduğunu  Bildirdi" başlığı altında yer alan bir haberde, Cumhurbaşkanı  Tassos Papadopulos'un, nihai hedef Kıbrıs sorununa adil ve  kalıcı bir çözüm bulunması olduğundan, Türkiye'nin  Avrupalılaşma sürecine karşı veto kullanılmasının soruna bir  çözüm bulunmasına yararı olmayacağını, fakat sonuçta Türkiye'ye,  Kıbrıs'a yerleşmesi yolunda sürdürdüğü politikalara devam etmesi  konusunda bahaneler uydurmasına da fırsat vereceğini söylediği belirtilmektedir. Papadopulos'un, yaptığı açıklamada, Kıbrıs  Hükümeti'nin, Kopenhag Kriterleri'nden doğan yükümlülüklerini  yerine getirmesi için Türkiye'nin Avrupalılaşma sürecini  desteklediğini belirttiği ve genel olarak Brüksel'de yapılan  ve AB'ye üyelik için müzakerelere başlanması konusunda  Türkiye'ye bir tarih verilmesini kararlaştıran AB Konseyi  toplantısı sonuçlarından memnun olduğunu bildirdiği kaydedilen  haberde, Papadopulos'un, genel olarak AB doruk toplantısı  sonuçlarından memnun olduğunu söylediği ve "Haliyle daha fazla  istiyorduk, fakat bu koşullar altında bu kadarını başardık.  Önemli ilk ve olumlu adımı attık." diyerek, 17 Aralık tarihinin  bir son değil, fakat Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de söz sahibi  olacağı ve rol üstleneceği büyük bir olanaklar ve fırsatlar  sürecinin başlangıcı olduğunu ve Türkiye'nin Avrupa geleceği  kararının, kendilerinin de katılımıyla belirleneceğini  vurguladığı ifade edilmektedir.

 

            RUSYA BASINI:  

            Trud gazetesinde (18/12) "Avrupa Kapısı Biraz Aralandı...  AB, Türkiye'ye 'Evet' Dedi" başlığı altında ve Anatoli Andreev  imzasıyla yayımlanan bir yazıda, AB'ye üye 25 ülkenin  liderlerinin Brüksel'deki zirvede, Türkiye'nin Avrupa  Birliği'ne katılım müzakerelerinin başlatılmasına yeşil ışık  yaktıkları belirtilmektedir. Müzakerelerin Ekim 2005'te  başlayacağı ve 10-15 yıl sürebileceği belirtilen yazıda,  büyük Avrupa'nın bir parçası olabilmesi için Ankara'nın  yerine getirmesi gereken şartlar konusunda AB içinde şimdilik  bir görüş birliğinin olmadığı, Avrupa'daki karamsarların,  ileri sürülen şartların fiiliyatta yerine getirilmesinin  mümkün olmaması sebebiyle, Ankara'nın mutlaka AB'ye katılma  niyetinden vazgeçeceğine inandıkları vurgulanmaktadır.  Avrupa'nın, 70 milyon Müslüman nüfuslu ve oldukça yoksul  Türkiye'nin AB'ye katılmasından ve AB'nin yapısının bundan  zarar görmesinden endişe ettiği, yine de Türkiye'nin stratejik  önemini gözönüne alarak ona "evet" dedikleri, fakat aslında  kafalarında uzun süreli bir "hayır" cevabı bulunduğu öne  sürülen yazıda, Türkiye'nin, insan haklarını ihlal etmesi,  Kürt azınlığın haklarını kısıtlaması, ülkede reform  çalışmalarının yavaş ilerlemesi, nüfus artışının çok hızlı  olması ve mevzuatının AB normlarına uymaması gerekçeleriyle  eleştirdiği, ayrıca 1916 tarihli sözde Ermeni soykırımını  kabul etmediği, şimdi AB üyesi olan Kıbrıs Rum kesimini  tanımadığı ve daha başka pek çok şey için eleştirilere maruz  kaldığı kaydedilmektedir. Yazıda, "Türkiye'nin AB'ye katılması  halinde, pazarlarımıza mal sağlayan ve birçok Rus'un tatilini  geçirmeye alıştığı bu ülkeyi yakın gelecekte kaybedeceğimiz  hakkında bazı Rus gazetelerinde yer alan yazılarda ifade  edilen korkular biraz abartılmıştır ve zamansızdır."  denilmektedir.

 

            JAPONYA BASINI: 

            Asahi Shimbun gazetesinde (18/12) "Avrupa Kamuoyunda  Tepki... Müzakerelerin Uzun Süreceği Kesin" başlığı altında  ve Noriyuki Wakisaka imzasıyla yayımlanan bir haberde, AB'nin,  17 Aralık'taki zirve toplantısında Türkiye'nin üyelik sorununu  ele aldığı ve müzakerelere 3 Ekim 2005'ten itibaren başlanmasını kararlaştırdığı belirtilmekte ve bu kararla, 70 milyon nüfuslu  bir İslam ülkesini arasına katacak yolu aralamış olduğu, ancak,  Avrupa kamuoyunun Türkiye'nin üyeliğine güçlü bir şekilde karşı  ve müzakerelerin 10-15 yıl süreceğine kesin gözüyle bakıldığı  ifade edilmektedir. Sonuç bildirisi taslağında, AB'nin,  Türkiye'nin toprak sorunu yaşadığı Kıbrıs Cumhuriyeti ile  gümrük birliği anlaşması imzalayacağı açıklamasından duyulan  memnuniyetin yer aldığı, gerek görüldüğü hallerde işçilerin  dolaşımının sınırlandırılacağı ve tarım alanında yapılacak  mali destekte değişiklikler yapılabileceği gibi maddelerin  bulunduğu kaydedilen haberde, gelecek yılın ekim ayından  itibaren başlayacak müzakerelerin; yargı, çevre ve tarım  gibi alanlarda yapılacağı, Avrupa Parlamentosu uzmanlarının,  siyasi ve ekonomik reformları izleyecekler ve herhangi bir  sorunla karşılaştıkları durumda iyileştirme talep edecekleri,  Fransa başta olmak üzere, birkaç ülke müzakerelerin bitiminden  sonra Türkiye'nin üyeliğini referanduma sunacağı  vurgulanmaktadır. Müzakerelerin uzun süreli olabileceği  görüşünün, Avrupa kamuoyunda Türkiye'nin üyeliğine karşı  güçlü tepkiden kaynaklandığına yer verilen haberde,  Türkiye'nin Avrupa'nın bir "üyesi" olduğunu Avrupa halkına  anlatmak için, "Avrupa nedir?" sorusuna Avrupa'nın kendisinin  cevap vermesinin gerekeceği vurgulanmaktadır.

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            Ta Nea gazetesinde (18/12) "Azla Yetinenler" başlığı  altında yayımlanan başmakalede şöyle denilmektedir: "Bazıları  bizi güneşin Batı'dan doğduğu yönünde ikna etmeye çalışmalarına  rağmen, Yunanistan'ın ve Kıbrıs'ın Brüksel AB Zirvesinde  bulunduğu konum, Yunan dış politikası için şimdiye kadar  görülmemiş bir başarısızlık oluşturdu. Çünkü hükümet, bir kez  daha, Türkiye'nin Avrupa yönelimine ilişkin baskıların  ağırlığını kaldıran tarafın Yunanistan ile Kıbrıs olmasını  'başardı'. Çükü Kıbrıs'ın Türkiye tarafından de facto  tanınmasından daha azını aldı. Üstelik, Türkiye ile sorunların çözümlenmesi yönünde en ciddi prosedürün gelişmekte olduğu  sıralarda iktidara gelen hükümet, bir gece için bu prosedürü  iptal etti. Diplomasi tarihinde şimdiye kadar öyle bir şey  olmadı."

            Elefterotipia gazetesinde (18/12) "Kendiliğinden  Anlaşılan İçin Pazarlık Yapılmaz" başlığı altında yayımlanan  başmakalede, "Kendiliğinden tamamıyla anlaşılanın nasıl  pazarlık konusu olduğu gerçekten şaşırtıcıdır. Bu, sadece,  alışverişte bulunanların mentalitesini çok iyi bildikleri  Türkiye ile olabilirdi. Tarihi aldıktan sonra pazarlık yapmak  üzerinde ısrar etmesi, AB karşısında gelecekte de uygulayacağı  taktiğin bir belirtisidir. Sonsuz pazarlıklar, bütün Avrupalı  liderlerin -itirazları olanlara da olmayanlara da- Avrupai  davranışa uyum sağlaması güç olan Türkiye'den nelerle  karşılaşacakları hakkında fikir edinmesine neden oldu.  Türkiye hala AB ilkeleri ve değerlerinden çok uzakta.  Türkiye'nin sadece uyum sağlaması için zamana ihtiyacı  olmayacak, politikasında da değişiklikler yapması gerekecek.  Türkiye, pazarlık konusu yapılması mümkün olmayan uluslararası  hukuk çerçevesi dışında hareket edemez." görüşleri ifade  edilmektedir.

            Ethnos gazetesinde (18/12) "Hükümetin Mücadele Etmekten  Kaçınmasına İlişkin Sorumluluklar" başlığı altında yayımlanan  başmakalede, "Akşam geç saatlere kadar maksimalist Türk  taleplerinin karşısında çaresiz duran Avrupa, Erdoğan'ın  zirveyi terketme tehdidi karşısında, Kıbrıs'ı 'boşaltmakla'  kalmadı, zirvenin karar metninde yer alan ve tartışma konusu  olan Ankara'ya ilişkin ifadeleri de geri çekmeye özen gösterdi.  Lefkoşa lehindeyken durumun aniden dramatik bir şekilde  değişmesi, bazı Avrupalı ortakların esnek bir tavır  takınmasından, İngilizlerin yer altından müdahil olmalarından  ve ABD'nin 'Ankara'ya kayıtsız şartsız tarih verilmesi'  yönündeki baskılarından kaynaklandı. Bütün bunlara Atina'nın  Kıbrıs Cumhurbaşkanı Papadopulos'un çabalarını desteklemekten  uzak durması ilave edilirse, Kıbrıs diplomasisinin ne kadar  büyük bir ağırlığı omuzlarında taşıdığı anlaşılır. Bundan  sonra, Türkiye'nin AB üyeliğini Berlusconi'nin İtalyası kadar  desteklemiş olan Karamanlis Hükümeti'nin asıl sorunu, AB  ortaklarına Türkleri şikayet edememesi oluşturacak, çünkü  onlar doğal olarak, 'Türklerle sorunlarınızı şimdi mi  hatırladınız?' diye soracaklar. Yunan tarafının sorumlulukları  çok büyüktü. Bu da, sadece Kıbrıs'ı terk etmiş olmasıyla  ilgili değil. Mücadele etmekten kaçınmasının etkilerini  Ege'de de görecek." denilmektedir.

            Kathimerini gazetesinde (18/12) "Davranış Örneği" başlığı  altında yayımlanan başmakalede şu görüşlere yer verilmektedir.  "Türk tarafının son iki günde Brüksel'de müzakere yapma tarzını Avrupalılar çok ciddi bir şekilde göz önüne almalı. Sadece  bazı Türk yetkililerinin kendini beğenmiş açıklamaları söz  konusu değil. Özellikle, Ankara'nın, bütün aday ülkelere  konulan ön şartlarla değil, kendi şartları altında üyelik  devresine girmek istemesi söz konusudur. Bazı Avrupalıların,  Türkiye'nin üyelik prosedürünün özel bir ilişkiye yönelik  olmasını istedikleri belli oluyor. Başbakan Erdoğan'ın da  buna tepki göstermesi doğaldır. Ancak, Erdoğan'ın daha fazla  Kıbrıs-Türkiye ilişkileri üzerinde itirazlarını toplaması  oldukça ilginçtir. Belirtilere göre, bu bir diplomatik taktik  oluşturuyor, ancak Kıbrıs konusunun siyasi öncelikli bir konu  sayıldığını da ortaya koyuyor. Ankara, sert pazarlıklarla,  Türk-Yunan ilişkileri için yaptığını Kıbrıs konusunda da  yaparak, bu konuyu AB çerçevesi dışında tutmaya çalışıyor.  Sabit bir şekilde takındığı red yanlısı tavrıyla, kurumsal  bir paradoksu, Kıbrıs'ı tanımamayı başardı. Bu konunun hala  askıda tutulması sadece Kıbrıs'ın değil, herkesten önce  Avrupa'nın gururuna ziyan oluşturuyor. Erdoğan devamlı olarak,  Kıbrıs'ın tanınması konusunun Kopenhag kriterlerinde yer  almadığını söylüyor. Gerçekten de öyledir, çünkü kimse böyle  bir durumun ortaya çıkacağını aklından geçiremezdi. Buna  rağmen, Kıbrıs'ın tanınması konusu görüşme masasına  getirilmedi. Kıbrıs, dolaylı bir tanınma dahi oluşturmayan  Gümrük Birliği Protokolü'nün imzalanmasını istedi. Ankara ise  bunu dahi kabul etmedi. Ortaya çıkan diplomatik konu bir yana,  Ankara'nın davranışı bütün bir zihniyeti ortaya koyuyor.  Aslında, Avrupa'yı hakları olacak ancak yükümlülükleri  olmayacak bir kurum olarak istiyor. Davranışı, Türkiye'nin  Avrupa medeniyetine ne kadar yabancı olduğunu, başka bir  ifadeyle üyelik devresine girmeye hazır olmaktan ne kadar  uzak olduğunu gösteriyor."

            Yunanistan'ın özel Antenna Televizyonu'nun internet  sayfasında (18/12) "Tüm Hedeflerimize Ulaştık" başlığı  altında yer alan bir haberde, Başbakan Kostas Karamanlis'in,  Brüksel'deki hummalı ve maceralı bir görüşme sürecinden sonra  zirve sonuçlarına ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Çok iyi  gittik. Tüm hedeflerimize ulaştık." dediği belirtilmektedir.  Kostas Karamanlis'in düzenlediği basın toplantısında,  "Mahallemizin Avrupai bir mahalleye" dönüşmesine yardımcı  olduk ve AB-Türkiye konusunda tüm hassasiyetlerimiz  karşılandı." dediği belirtilen haberde, Karamanlis Yunan  tarafının belirlediği beş hedefin, yani; Türkiye'nin  Yunanistan'a karşı tutumunun Avrupai bir çerçeveye  oturtulması, Türkiye'nin davranışını sürekli kontrol edecek  ve denetleyecek bir mekanizmanın oluşturulması, serbest  dolaşımı kısıtlayacak güçlü bir sübabın uygulanması,  Türkiye'nin insan haklarına ve dini özgürlüklere saygı  göstereceği teminatının sağlanması ve Türkiye'nin Avrupa ile  uyumunun Kıbrıs Rum kesimi ile ilişkisindeki ilerleme ile  bağlantılı olması hedeflerinin tam olarak karşılandığını  açıkladığı kaydedilmektedir.

            Yunanistan'ın özel Antenna Televizyonu'nun internet  sayfasında (18/12) "Papandreu Zirve Sonuçlarından Memnun  Değil" başlığı altında yer alan bir haberde, PASOK Başkanı  Yorgo Papandreu'nun, Yunanistan'ın Brüksel'de hedeflerine  ulaştığı yönünde Başbakan Kostas Karamanlis'in görüşlerini  paylaşmadığının anlaşıldığı belirtilmektedir. Brüksel  zirvesinde çıkan kararı değerlendiren Papandreu'nun, "Hükümet,  kamuoyunu etkileme amacıyla göstermelik olarak bayram havası  içinde. Kazanılmış haklarımızdan geri adım attık. Çıta artık  çok daha düşük." dediği belirtilen haberde, Yunanistan  Komünist Partisi (KKE) tarafından yapılan açıklamada ise,  nihai metinde Kıbrıs'ın Türkiye tarafından tanınmasının yer  almamasından dolayı, Güvenlik Konseyi'nin Kıbrıs ile ilgili  kararlarının AB tarafından silindiğinin belirtildiği, Sol  İttifak (Sinaspismos) Partisi'nin de açıklaması aynı  doğrultuda olup Brüksel'de temel Yunan hedeflerinin  başarısızlığa uğradığının ifade edildiği kaydedilmektedir. 

  

                 

 
ESKİ SAYILAR