23.12.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

ANKARA, 23/12(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  22 Aralık 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            Washington merkezli dış politika kuruluşu Western Policy  Center'ın internet sayfasında (21/12) "AB'deki Türkiye: Yeni  Bir ABD İlişkisi" başlığı altında ve Ian O. Lesser imzasıyla  yer alan makalede şöyle denilmektedir: "Türkiye'nin Avrupa  Birliği ile Ekim 2005'te resmi katılım görüşmelerine başlayacak  olması ABD için iyi bir haber, fakat Washington ve Ankara  arasındaki 'stratejik ilişkiyle' ilgili yeni bir tasarı da  gerektirecek. AB'nin Türkiye'nin nihai üyeliğine yol açacak  olan tarihi kararı, Türkiye ve ABD'nin ilişkilerini daha iyi  bir yola koymaları için doğru bir zaman. Avrupa Konseyi'nin  hareketi Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğiyle sonuçlanabilecek  uzun süreli bir sürecin başlangıcına işaret ediyor. AB'nin  karar metninin dilinin açıkça ortaya koyduğu üzere, pek çok  iniş çıkış yaşanacaktır ve sürecin tam üyelikle sonuçlanacağı  da hala belli değil. Katılım görüşmelerinin muhtemel sürecinde,  hem Türkiye'nin hem de Birliğin büyük ölçüde değişmesi olası.  Taraflardan birinin vazgeçmesi ya da görüşmeleri hızlandırması  için fırsatlar olacaktır. Türkiye'nin stratejik konumu ve  Amerika'nın Doğu Akdeniz'den Orta Asya'ya doğru hareket  serbestisini engellemesi ya da artırabilmesi göz önüne alınınca,  bu uzun süreli süreçte ABD önemli bir paydaş olacaktır. Bush   yönetimi akıllıca bir hareketle Türkiye-AB görüşmelerine ölçülü  bir yaklaşımı tercih etti. Transatlantik ilişkilerinin sorunlu  durumu göz önüne alındığında, bunun dışındaki herhangi bir şey  Türkiye'nin davasına yardım etmekten ziyade zarar verebilirdi.  Fakat şimdi katılım yolu açıklığa kavuşturuldu ve Türkiye ile  yeniden ilgilenmenin ve ikili işbirliğimizi yeniden   şekillendirmemizin zamanıdır. Yeni bir ABD-Türkiye ilişkisinin  pek çok gerçekliği yansıtması gerekecek ve bazı önemli yeni  fırsatlar yakalanabilir... İlk olarak, Türkiye, Avrupa üyeliğine  doğru hareket ederken ABD ile etkin bir stratejik ilişkiye sahip  olabilir; fakat transatlantik ilişkilerinde bir iyileşme  sağlanmadan bunu düzenlemek güç olacaktır... İkincisi, Erdoğan  hükümetinin Türkiye'yi AB üyeliğine getirme başarısı Türk  toplumunda ve siyasetinde köklü bir değişikliğin parçasıdır...  Üçüncüsü, katılım görüşmelerinin başlatılması, Türkiye'nin   daha iyi ancak hala hassas olan ekonomisine muazzam bir ivme  vermelidir... Brüksel zirvesi, Türkiye ile farklı bir Amerikan  ilişkisi için yolu açıyor; bu da, daha öngörülebilir, ilgili,  fakat kaçınılmaz olarak tüm transatlantik ilişkilerin sağlığına  bağlıdır."

 

            ALMANYA BASINI: 

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (22/12) "Türkiye'nin İstikrarsızlaştıracağı Bir AB'ye Karşı" başlığı altında ve  Michaela Wiegel imzasıyla yayımlanan bir yazıda,  Cumhurbaşkanı'nın partisi UMP'nin yeni Başkanı Nicolas  Sarkozy'nin, Türkiye politikasında Jaques Chirac'ın  isteklerine boyun eğmek zorunda kaldığı, fakat bunun,  Türkiye'nin AB üyeliğine karşı direnişinden vazgeçeceği  anlamına gelmediği ve Paris'teki "Avrupa Tartışma Çevresi"  önünde bunu ortaya koyduğu belirtilmektedir. Sarkozy'nin,  AB yapısını tehlikeye düşürmeden Türkiye'yi AB'ye bağlamak  için hala en iyi çözümün Ankara ile ayrıcalıklı ortaklık  olduğunu düşündüğü belirtilen yazıda, "Türkiye'yi  istikrarsızlaştırma korkusu yüzünden, AB'yi  istikrarsızlaştırmayı göze alıyoruz." diye uyaran Sarkozy'nin,  AB Anayasa Sözleşmesi'nin 57. maddesinin, ayrıcalıklı ortaklığı  özellikle öngördüğünü belirterek, "eğer kullanmayacaksak, bu  konsepti neden AB Anayasası'na koyalım ki?" diye sorduğu ifade edilmektedir. Anayasa Sözleşmesi'nin 57. maddesinin, AB'nin  "komşu ülkelerle" özel ilişkilerinin geliştirilmesini  düzenlediği ve bu maddenin, bu tür ülkelerle, "karşılıklı hak  ve yükümlülükleri kapsayabilecek özel anlaşmalar" yapılmasının  yolunu açtığı ifade edilen yazıda, Kıbrıs'ın tanınmasına  ilişkin tartışmaları "oldukça ürkütücü ön işaret" diye  değerlendiren Sarkozy'nin, Kıbrıs'ın AB'ye tam üye olduğunu  ve kimsenin, hele bir aday ülkenin bundan şüphe duymaya hakkı  olmadığını ve AB'nin böyle bir tartışmaya neden giriştiğini  de anlamadığını belirttiği kaydedilmektedir. Sarkozy,  Avrupa'nın, sürekli yeni genişleme niyetleri yüzünden, nihai  hedefinin ne olduğu sorusundan kaçınmasının sıkıntısını  çektiğini söyleyerek, "Siyasi bütünleşme projesine hala bağlı  mıyız yoksa bundan vaz mı geçtik? Eğer vazgeçtiysek, bunu  açıkça söylemeliyiz." dediği belirtilen yazıda, Avrupa kimliği  ve Avrupa'nın sınırları meselelerinin kendisi için ayrılmaz  şekilde birbirine bağlı olduğunu, bir kimliğin sadece sınırlı  bir siyasi bölgede gelişebileceğini söyleyen Sarkozy'nin, "Ne  kadar fazla olursak, o kadar az bütünleşme olacaktır.  Bütünleşme ne kadar az olursa, Avrupa o kadar zayıf olacaktır.  Eğer Avrupa herkesi kucaklamak isterse, sonunda kimseyi  tutamayacaktır." diye konuştuğu vurgulanmaktadır.

 

            AVUSTURYA BASINI:  

            Profil dergisinde (22/12) "Türkiye'nin Kendisi Bir  Kurbandır" başlığı altında ve Otmar Lahodynsky imzasıyla  Uluslararası Balkan İstikrar Paktı Koordinatörü Erhard Busek   ile yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta, "Başbakan  Schüssel, Türkiye'nin AB'ye katılımı konusunda kuşku  duyanların başında geliyor. Brüksel'de tam üyelik yolu  kararlaştırıldı. Schüssel uyarılarında neden yalnız kaldı?"  şeklindeki bir soruya, Busek'in, "AB'nin kararı, Türkiye'ye  aday statüsünün tanındığı 1999 senesinden beri mevcuttur.  Türkiye'nin katılımının neticeleri konusunda enine boyuna  tartışma yapılması ihmal edildi. Bu ihmale bugün onay veren  tüm politikacılar dahil." şeklinde cevap verdiği, "Türkiye'nin  AB'ye katılımı konusunda siz ne düşünüyorsunuz?" şeklindeki  bir başka soruya karşılık ise, "Avrupa Birliği'nin yeni  jeopolitik durum karşısında nasıl hareket edeceğine ilişkin  ilke sorunu açıklığa kavuşmadığı sürece ben meseleye  eleştirici bakıyorum. Ayrıca, Türkiye ile birlikte Suriye,  İran, Irak ve Kafkas Bölgesi gibi komşular kazanıyoruz.  Avrupa Birliği'nin ne fiil ehliyetine sahip bir hükümeti,  ne bir dışişleri bakanı, ne de bir ordusu var. Ama bu  bölgede bunlara ihtiyaç var. Güneydoğu Avrupa ihmal  edilebilir." dediği aktarılmaktadır. Mülakatta, Birçok kişi,  Avrupa Birliği içerisindeki bir Türkiye ile İslam  fundamentalizmin ithal edileceğinden  korkuyor." şeklindeki  bir değerlendirmeye, Busek'in "Bu endişeleri paylaşmıyorum.  İslami terör konusunda Türkiye'nin kendisi de bir kurban."  ifadesini kullandığı, "Avusturya Hükümeti, Türkiye konusunda  müşterek bir görüş belirleyemedi. Bir zayıflık işareti daha  mı?" şeklindeki bir soruyu "Hayır. Ben, bunu zaruri bir  ayrımlaşma olarak görüyorum. SPÖ'nün reddedici tutumu hiç  inandırıcı değil. Bugün katılım süreci başladıysa, bunda  Viktor Klima'nın oldukça payı var. Ben iddia ediyorum ki:  Eğer Angela Merkel Alman Başbakanı ve Alfred Gusenbauer de  Avusturya Başbakanı olsalardı, onlar da bugün, şu anda görev  başında olanlar gibi hareket etmek zorunda kalırlardı."  şeklinde cevapladığı belirtilmektedir.

 

            FRANSA BASINI: 

            Le Figaro gazetesinde (22/12) "Türkiye... UMP  Milletvekilleri, Cumhurbaşkanı ile Görüş Ayrılıklarını Ortaya  Koydular" başlığı altında ve Sophie Huet  imzasıyla yayımlanan  bir yazıda, UMP'nin (çoğunluk partisi, Halk Hareketi İçin  Birlik), Cumhurbaşkanı'nın tutumuyla ters düşme pahasına,  Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğine büyük ölçüde muhalif  olmaya devam ettiği belirtilmektedir. UMP Meclis Grubu  toplantısının ardından Bernard Accoyer'in, "UMP, Türkiye'nin,  Brüksel zirvesi sırasında üyelik müzakerelerinin açılması için  ilk defa açıklanan (Avrupa Birliği'ne üyelik için gerekli) tüm  şartları yerine getiremeyeceğinin büyük bir ihtimal dahilinde  olduğunu düşünüyor." dediği belirtilen yazıda, UMP ve hükümet  arasındaki bir başka anlaşmazlık konusunun da, Türkiye  konusunda parlamentoda oylama yapılmamasından kaynaklandığı  ifade edilmektedir. Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkan UMP'li yöneticilerin, Avrupa Anayasa anlaşması hakkında Haziran  2005'te yapılması öngörülen referandumun başarısızlığa  uğramasından endişelendikleri, zira, ister istemez  Cumhurbaşkanı'nın siyasetiyle ters düştüklerinden dolayı bu  sonuca varıldığının düşünülebileceği öne sürülen yazıda, Herve  Mariton'un, "Referandumu kazanmak gerekiyor. Zira Fransa,  Türkiye'nin Avrupa'ya girmesinin söz konusu olduğu bir zamanda  Avrupa'nın dışında kalamaz." dediği, UMP Başkanı Nicolas  Sarkozy'nin ise, partinin Meclis Grubu'nda yaptığı konuşmada,  Mart 2005'te yapılacak UMP ulusal kongresi sırasında "Avrupa  Anayasası hakkında oylama" yapılacağını belirttiği  kaydedilmektedir. Brüksel anlaşmasına kesinlikle karşı olduğu  bilinen Alain Bocquet'in ise, hükümeti, "temel bir konuyu,  Chirac-Giscard-Seilliere üçlüsünün aşırı liberal Anayasası  hakkındaki referandumu" Türk meselesiyle gölgelemek istemekle  suçladığı kaydedilen yazıda, Türkiye konusunda olduğu kadar  anayasa konusunda da, solda olduğu kadar sağda da görülen  bölünmelerin, elbette "egemenlikçilerin" memnun olmasını  sağladığı vurgulanmaktadır.

            Le Figaro gazetesinde (22/12) "Başbakan Jean-Pierre  Raffarin'in Ulusal Meclis'teki Konuşması" başlığı altında  yayımlanan bir yazıda, Başbakan Jean-Pierre Raffarin'in,  Türkiye'nin AB üyeliği konusunda Ulusal Meclis'te yaptığı  konuşmanın belli başlı bölümlerine yer verilmektedir. Yazıda,  Raffarin'in, "Cumhurbaşkanı Fransa'nın tutumunu belirlemiştir: Türkiye'nin uzun vadede Avrupa Birliği'ne girmesine evet; eğer  Avrupa Birliği'ne üyelik kriterlerini yerine getirirse. Niçin?  Çünkü tüm şartlar yerine getirildiği takdirde, Fransa'nın ve  Avrupa'nın çıkarına olacaktır. Bu seçim bizi angaje etmektedir.  Durum öyle gerektirdiği için yapılmış bir seçim değil,  Fransa'nın ve Avrupa'nın uzak görüşlülüğü esasına dayanılarak  yapılmış bir seçim söz konusudur. Türkiye'nin kendi gerçek  Avrupa devrimini yapmasını öneriyoruz. Bizim Avrupa projemiz,  bir barış ve istikrar projesini, bir demokrasi, özgürlükler  ve insan hakları projesini, bir ekonomik ve sosyal kalkınma  projesini biraraya getirmektedir. Türkiye'nin bu değerlere  cevap vermesi gerekecektir. "Hiçbir şey, Türkiye'yi sonsuza  kadar Avrupa'nın dışında kalmaya mahkum etmiyor. Bugün  Türkiye'nin Avrupa tarafına kararlılıkla eğilmesini istiyoruz. Kapılarımızı sırtını Avrupa'ya dönmüş, ümidi reddetmiş bir  istikrarsızlık yuvasına açmıyoruz. Müzakere üyelik demek  değildir. Süreç uzun olacaktır ve en azından 10 yıl, belki 15  veya 20 yıl sürecektir. Basit bir sebepten dolayı: Ne Avrupa  ne de Türkiye bugün üyeliğe hazırdır. Önce Avrupa'da ve  özellikle Fransa'da ilgili tüm tarafların Türkiye'nin  adaylığının sağlayacağı çıkarlara inanması için zaman  gerekecektir." şeklindeki sözleri aktarılmaktadır.

 

            İNGİLTERE BASINI:  

            Reuter'in (22/12) "Hollandalı Popülist AB-Türkiye  Görüşmelerini Eleştiriyor" başlığı altında ve Emma Thomasson  imzasıyla yer verdiği bir haberde, sağ kanattan Hollandalı  milletvekili Geert Wilders'in, AB'nin Türkiye ile üyelik  görüşmelerine başlama kararını, elit kesimin kibri olarak  nitelendirerek eleştirdiği ve meseleyi seçmenlerin yeni AB  Anayasası'nı reddetmelerine teşvik etmek için kullanmaya  söz verdiği belirtilmektedir. Göçmen karşıtı popülist Geert  Wilders'in, -son seçimlerde iktidardaki Hristiyan  Demokratlardan (CDA) daha fazla başarı kazandı- AB Dönem  Başkanı olan Hollanda Başbakanı Jan Peter Balkenende'nin  "tarihi bir hata" yaptığını söylediği belirtilen haberde,  Wilders'in, parlamentoda, "Türkiye'nin Avrupa'da hiçbir  yeri yok. Avrupalı bir ülke değil, Asyalı bir ülke. Aynı  zamanda Müslüman bir ülke ve bizler Boğazın bu tarafında  yeterince Müslüman'a sahibiz. Bu siyasi elit kesimin tipik  kibirli bir davranışı. Nüfusumuzun büyük bir çoğunluğu  Türkiye'nin AB üyesi olmasını gerçekten istemezken hükümet  ve parlamento yanlış bir yönde ilerliyor." dediği ifade  edilmektedir. Haberde, Wilders'in, önümüzdeki baharda  Hollanda'da yapılacak olan yeni AB Anayasası referandumunda  aleyhte bir kampanya yürüteceğini belirterek, "AB Anayasası  kabul edilmezse, Türkiye Avrupa'da yasama üzerinde daha az  nüfuz sahibi olacak." dediği kaydedilmektedir.

 

            İSVİÇRE BASINI: 

            Neue Zürcher Zeitung'da (21/12) "Türkiye İçin İngiltere  Coşkusu" başlığı altında ve "Mr" rumuzuyla yayımlanan bir  yorumda, İngiltere iç politikada hiçbir direnişle karşılaşmadan,   AB'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlaması yönünde onay  verdiği ve bu kararın olası sonuçlarının, diğer AB ülkelerinde   kaygıya sebep olurken, onları korkutmadığı aksine memnun ettiği belirtilmektedir. İngiltere'nin, Türkiye'nin üyeliğine taraftar,  ancak şimdilik de olsa hala Avrupa Anayasası'na karşı olduğu  belirtilen yorumda, İngiltere'de, Türkiye ile üyelik  müzakerelerine başlanması yönündeki AB kararına karşı hemen  hemen hiçbir karşı ses çıkmadığı, bazı ufak tefek kuşkucu  seslerin bile, kararın olumlu yönlerinin ağırlığı karşısında  kaybolup gittiğine işaret edilmektedir. Blair hükümetinin,  başından beri gerek kendi, gerekse muhalefet cephesinden hiçbir  direniş görmeden Erdoğan'ın en büyük destekçisi olduğu ve  Brüksel'de bu kararın alınmasında da Blair'in bizzat kendisinin  çok önemli rol oynadığı vurgulanan yorumda, hükümetin,  Türkiye'nin üyeliğinin her iki taraf açısından da bir avantaj  ve Batı'nın İslam dünyasına İslam ve demokrasinin birlikte yürüyebileceğini ve Batı'nın İslam'a karşı bir haçlı seferi  sürdürmediğini göstermesi açısından güçlü bir işaret olduğunu  düşündüğü ifade edilmekte, böylece İslamcı köktendincilerin  tezinin de mezara gömülmüş olduğu kaydedilmektedir. Yorumda,  "NATO'nun güneydoğu Avrupa kanadının Avrupa'ya entegre edilmesi, Amerikalıların Türkiye'nin üyeliği için yaptıkları baskının  nedenini açıklayan bir başka argüman. Bu üyeliğin sonucu olarak,  Orta Doğu'da Amerikan usulü 'sert' bir güç karşısında daha fazla 'yumuşak' Avrupa gücünün oluşmasını, tam da Blair'in Orta Doğu  gezisine başlamadan önce Avam Kamarasında tarif ettiği şekliyle  AB'nin bölgede bir 'motor' güç olmasını sağlayacağı da  düşünülmektedir." denilmektedir.

 

            İTALYA BASINI: 

            Ayrılıkçı ve yabancı düşmanı Kuzey Ligi'nin yayın organı   olan La Padania gazetesinde (22/12) "AB'de Bir Türkiye: Evin  İçinde Düşman" başlığı altında manşetten verilen bir haberde,  Parlamento RAI Denetim Komisyonu Başkan Yardımcısı Davide  Caparini'nin (Kuzey Ligi) girişimleriyle Komisyon'da "devlet  televizyonu RAI'nin Türkiye'nin katılımına ilişkin  müzakerelerin gidişatına ilişkin haber ve gelişmelere haber  bültenlerinde ivedilikle yer vermesine" yönelik bir önerinin  kabul edildiği aktarılmaktadır. Kamuyu bilgilendirme  sorumluluğu olduğunun altı çizilen  devlet televizyonu RAI,  "bu görevini yeterince yerine getirmediği" ve "Türkiye  konusunda halkı bilgilendirmediği" gerekçeleriyle kıyasıya  eleştirilen haberde, geçmiş dönemlerde Türkiye konusunun  derinlemesine ele alınmasına ilgisiz kalan RAI'nin Komisyon'da oybirliğiyle benimsenen belgeyle bundan böyle "kamu görevini"  yerine getirmek zorunda kalacağı da kaydedilmektedir. Haberde,  İtalyan ekonomisinin belkemiği olarak ifade edilen Padanya  bölgesi firmalarının Çin'den kaynaklanan haksız rekabetten bunaldıklarının, şimdilerde buna bir de Türkiye'nin katılacak  olmasından büyük rahatsızlık duyduklarının altı çizilmektedir.

            Corriera della Sera gazetesinde (21/12) "Ankara'nın AB'ye  katılımı, Vatikan'ın şüpheleri... Ama 30 bin Hıristiyan Türk  ümit ediyor" başlığı altında yayımlanan bir haberde,   Vatikan'ın Türkiye'nin katılımı konusunda birtakım şüpheleri   olsa da, en azından resmi söylem olarak, nötr bir tavır   sergilediğinin altı çizilirken; Kardinal Silvestrini'nin   "Kültürlerarası farklılık ve doğabilecek muhtemel olumsuz   sonuçlar konusunda endişeler mevcuttur ama bu -Türk   demokrasisini cesaretlendirilmesiyle tüm İslam dünyası için   çekici olabilecek bir ilgi noktası yaratılarak- yakalanması   gereken tarihi bir fırsat olarak da algılanmalıdır. Bu katılım  sürecinin kökleri geçmişe dayanmaktadır ve durdurulabilmesi de  zordur." şeklindeki ılımlı açıklamalarına yer verilmektedir.  Öte yandan haberde, Türkiye'deki 30 bin kadar Katoliğin ve  bunların yanı sıra Ortodoksların Türkiye'nin katılımı lehinde  oldukları vurgulanmaktadır.

 

            KIBRIS RUM BASINI: 

            Haravgi gazetesinde (22/12) "Sonuç Bildirgesi Açık"  başlığı altında ve Lenia Stilianu imzasıyla yayımlanan bir  yorumda, Türkiye'nin şu anda, Kıbrıs karşısında ve en çok da   17 Aralık tarihinde üstlendiği taahhüt ve yükümlülükleri   yerine getirerek, güvenilirliğini kanıtlaması gereken AB   karşısında zor bir durumda bulunduğu belirtilmektedir.  Türkiye'nin, Kıbrıs Rum kesimi ile Gümrük Birliği protokolünü  imzalamaktan kaçınmak için daha zirve toplantısının ertesi   gününden itibaren uyguladığı taktiğin, başlı başına bu   anlaşmanın imzalanmasının Kıbrıs Rum kesiminin tanınması   yönünde ciddi bir adım teşkil ettiğini ortaya koyduğu ve  bunun Türkiye'nin yapmaya istekli olmadığı bir şey olduğu  belirtilen yorumda, Gümrük Birliği'nin genişletilmesinin  hiçbir şeyle değiştirilemeyecek bir koşul olduğu, sonuç  bildirgesi metninin açık olduğu ve bunu Dönem Başkanı Jan  Peter Balkenende'nin de vurguladığı kaydedilmektedir. Sonuç  olarak, Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili yeni bir sürecin  başlamasının, Türkiye'nin Avrupa sürecinden bağımsız olduğu  ifade edilen yorumda, Ankara'nın 3 Ekim tarihinden önce çözüm  için acele etmesinin, Kıbrıs için olumlu olarak  değerlendirilebileceği öne sürülmektedir.

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            Kathimerini gazetesinde (22/12) "Sonraki Adımlar" başlığı  altında yayımlanan başmakalede, müzakerelerin gerginliğinin  artık yatıştığı ve her AB üyesi ülkenin, Türkiye'nin AB  üyeliğine ilişkin müzakerelerin bütün Avrupa üzerindeki  etkileri düzeyinde kendi çıkarlarını hesapladığı ve ancak  Yunanistan ve Kıbrıs için, genel Avrupa görüş açısının yanı  sıra, konunun bir de ulusal boyutunun olduğu -Atina-Lefkoşa- Ankara üçgenindeki sorunlar- belirtilmektedir. Türkiye'nin  1999 yılının Aralık ayında AB adayı ülke statüsünü elde  etmesinde, geçen cumartesi de üyelik müzakerelerine başlamak  için tarihin verilmesinde Amerika'nın müdahil olmasının büyük  rol oynamış olduğunun herkesçe bilindiği belirtilen başmakalede, Türkiye'nin gerekli ön şartları yerine getirmediği, ancak şimdi,  AB-Türkiye ilişkilerinin genel siyasi niyetlerden daha ileriye  yöneldiği ve güçlü koruyucu tarafından verilen yardımın aynı  şekilde etkili olamayacağı boyutlara geçildiği kaydedilmektedir. Başmakalede, "Ankara'nın AB üyeliğine ilişkin bazı şartların  şimdiye kadar görülmemiş oldukları bir gerçektir. Ancak, öte  yandan, Ankara üyelik devresine girmiş oldu; AB kapısı açıldı  ve bir taraftan AB müktesebatına, diğer taraftan da Avrupa'nın   siyasi davranışı prototiplerine uyum sağlayıp sağlamayacakları   bir dereceye kadar Türklere bağlıdır. Maalesef, ilk örnekler  cesaret verici değildir. Başbakan Erdoğan'ın Kıbrıs Rum  kesimini tanımayacağı yönündeki kendini beğenmişçesine  açıklamaları ve Yunan ile Kıbrıs 'evet'inden üç gün sonra,  Ege'deki hava ve deniz tahrikleri niyetleri ortaya koyuyor,  bu niyetler de Avrupalılaşma prosedürüne uygun değildir.  Ankara'nın genel olarak davranışı, zaten Avrupa'yı, tanıdığı  haklarla istediği, fakat yükümlülükleri kabul etmek istemediği  yönündeki mentaliteyi ortaya koyuyor. Ankara'nın davranışı  aslında üyelik devresine girmeye hazır olmadığını gösteriyor." denilmektedir.

     

                 

 
ESKİ SAYILAR