ANKARA, 24/12(BYE)--- Yabancı
basın-yayın organlarında 23 Aralık 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB
ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara
değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin (23/12) "Belçika
Başbakanı Türkiye'nin AB Üyeliği Konusunda Referandum Yapılmasını
Destekliyor" başlıklı ve Raf Casert imzalı haberinde, Belçika Başbakanı
Guy Verhofstad'ın yaptığı bir açıklamayla, üyelik kriterlerini
karşılaması halinde Türkiye'nin AB'ye üye olup olmaması gerektiği
konusunda bir referandum yapılması çağrısında bulunarak Fransa ve
Avusturya'ya katıldığı bildirilmektedir.
ALMANYA BASINI:
Nürnberger Nachrichten
gazetesinin (23/12) internet sayfasında "Büyük Baskı" başlığı altında
ve Georg Escher imzasıyla yer verilen yazıda şu ifadeler yer
almaktadır: "Ziyaret tarihi belirlenirken AB ve Türkiye'nin üyelik
müzakerelerine başlama konusunda bir uzlaşmaya varıp varmayacağı
belli değildi. 17 Aralık'taki tarihi karardan iki gün sonra SPD
Nürnberg milletvekili Günter Gloser meclis grubunun Avrupa politikası
sözcüsü olarak Türkiye'yi ziyaret etti. Günter Gloser, Türkiye'yle
yapılan AB zirvesi başarısız sonuçlanmış olsaydı, 'bu durumda çelik
yelek giyip gelirdim' esprisini yapmakta. Gerçi SPD'li politikacı dört
günlük İstanbul ve Ankara ziyaretlerinde uzlaşmanın getirmiş olduğu
rahatlamayı hissetti. Ancak AB'nin Kıbrıs konusunda yaptığı baskıdan
duyulan hayal kırıklığı çok açıktı. Gloser, 'bu muhtemelen yolun
üzerindeki en büyük taş' değerlendirmesinde bulunuyor… Erdoğan bu
konuda iç politika açısından baskı altında. Kıbrıs sorunu Türkiye'de
halen çok duygusal bir konu. Gloser'in edindiği izlenime göre Erdoğan,
bölünmüş adaya yönelik barış planı Rumların "hayır" demesiyle
başarısız olan BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın yeni bir girişimini
bekliyor. Buradaki durum çok çetin. Gerçi Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı
Tassos Papadopulos Brüksel'de Türkiye'yle yapılacak üyelik
müzakerelerini veto etmekten vazgeçti. Ancak 70 yaşındaki Papadopulos,
Ankara'nın, gümrük birliğinin Kıbrıs'ı da kapsayacak şekilde
genişlemesine izin vermemesi halinde, gelecekte veto hakkını kullanmayı
ihtimal dışı bırakmadı. Ne var ki AB'li diplomatlar burada da bir
baskı unsurunun kullanılabileceği görüşünde. Papadopulos'un 90'lı
yılların başlarında borsanın patladığı dönemde şaibeli işlerle büyük
paralar kazandığı uzun zamandır sır değil. Bunun bilinmesi onu taviz
vermeye zorlayabilir."
AVUSTURYA BASINI:
Avusturya Basın Ajansı
APA'nın (23/12) internet sayfasında "Schüssel ve Haubner, Partiler
Arası Paktı İmzaladılar" başlığı altında yayımlanan haberde, Başbakan Schüssel
ve FPÖ Başkanı Haubner'in perşembe günü Türkiye'nin AB'ye katılım
ihtimali konusunda halk oylaması yapmayı taahhüt ettikleri yolunda bir
pakt imzaladıkları, Parlamento Başkanı Khol'un da "şahit" sıfatıyla
imza attığı bildirilmektedir. Muhalefetin hayır cevabında ısrar ettiği,
ancak Schüssel ile Khol'un Yeşiller ile SPÖ'ye yönelik davetin hala
geçerli olduğunu söyledikleri kaydedilen haberde, Schüssel'in bu
anlaşmayı partilerin "taahhüdü" olarak nitelendirdiği, bu paktın,
halka şimdiki görev süresinden sonra da, ilerde yetki sahibi olacak
kişiler ve hangi konumda olursa olsun partilerden bağımsız olarak, bu
vaadin yerine getirileceğini garanti etmek anlamına geldiğini
belirttiği ve bunun halkın görüşüne her halükarda önem verilmesi
yolunda bir güvence olduğuna işaret ettiği aktarılmaktadır.
FRANSA BASINI:
AFP'nin yer verdiği (23/12)
"Ben Bot: Türkiye, Siyasi Güç Haline Gelmesinde Avrupa'ya Yardım
Edecek" başlıklı ve Isabelle Wesselingh imzalı haberde, AB Dönem
Başkanlığını yürüten Hollanda Dışişleri Bakanı Ben Bot'un Avrupa
Birliği'ne girmesi halinde Türkiye'nin, küreselleşmiş bir dünyada
siyasi güç haline gelmesinde Avrupa'ya yardım edeceğini belirttiği
aktarılmaktadır. Bakanın, "Küreselleşmiş bir dünyada kendini kabul
ettirmek için, Avrupa Birliği'nin, nüfus, askeri ve ekonomik kapasite
açısından kayda değer bir ağırlığının olması önemlidir ve Türkiye'nin,
olmak istediğimiz bu siyasi güce katkıda bulunacağını sanıyorum. Kesin
şartları beraberinde getiren bu müzakereler Ekim 2005'de başlayacaktır
ve bunların amacı, Türkiye'nin tam üye olmasıdır." şeklindeki
ifadelerine yer verilen haberde, 1986-1989 yılları arasında eski Ankara
büyükelçisi olan Hristiyan-demokrat Bakanın, "ekonomik gücünü siyasi
güç haline dönüştürmek" için AB'nin, Çin ya da Hindistan gibi
yükselmekte olan Asya devleri ile ABD'ye karşı koymak zorunda
kalacağını hatırlattığı kaydedilmektedir.
İNGİLTERE BASINI:
Financial Times gazetesinin
(23/12) internet sayfasında, "Kıbrıs'ın Yaraları AB'yi Nasıl İncitiyor"
başlığı ve Quentin Peel imzasıyla yayımlanan makalede, Türkiye'nin
AB'ye üyelik müzakereleri konusunda tarih alması çerçevesinde Kıbrıs
Rum Kesiminin itirazları ve Türkiye'nin konuya yaklaşımı ele alınmakta
ve şu ifadelere yer verilmektedir: "Kıbrıs Cumhurbaşkanı Tassos
Papadopulos, müzakere sürecini veto etmek için elinde, sürecin başında
ve sonunda birer ve 31 teknik bölümde ikişer tane olmak üzere en az 64
fırsat bulunduğu konusunda böbürleniyor. Bu, korkunç bir bakış açısı...
Papadopulos gerçekten bir anlaşmaya varmak istiyor mu yoksa statükoyu
koruyup adada iktidarı paylaşmamayı mı tercih ediyor; asıl sorun bu.
Önemli olan hem Türk hem de Rum tarafını bir anlaşmaya varılması
halinde hiçbirinin bundan zararlı çıkmayacağı, bunun her iki tarafa da
fayda sağlayacağı konusunda ikna etmek. Her iki taraf da bazı şeylerden
vazgeçmeye hazır olmalı. Kıbrıslı Türkler Türk güvenlik şemsiyesi
olmaksızın yaşamaya hazır olmalı. Kıbrıslı Rumlar ise kuzeye göç eden
herkesin mallarının iade edilmeyeceğini ve tüm Türk yerleşimcilerin
sınır dışı edilmeyeceğini kabul etmek zorundalar. Birtakım tavizler
verilebilir: Kıbrıslı Rumlar Türkiye'ye anlaşmaya bağlı kalacağı
konusunda hala güvenmiyorlar. Çok daha güçlü bir uluslararası garanti
olmalı. Ancak Türkiye'nin AB üyeliğini müzakere ediyor olacağı gerçeği,
Ankara'nın geri adım atması önünde çok büyük bir engel olacak."
İTALYA BASINI:
Libero gazetesinin (21/12)
"İtalya'da Her Üç Kişiden Sadece Birisi Türkiye'yi Avrupa'da İstiyor"
başlığı altında ve Martino Cervo imzasıyla yayımladığı haber-yorumda,
Türkiye'nin Avrupa'ya katılması konusunda her üç İtalyan'dan sadece
birinin inanarak evet dediği bildirilmekte ve eski AB Politikaları
Bakanı Rocco Buttiglione'nin "Diğerleri gibi bir katılım değil" dediği
hatırlatılmaktadır. EURIPES (Sosyal, Ekonomik ve Politik Etüdler
Enstitüsü) Başkanı Gian Maria Fara'nın "Arzu Ettiğimiz Avrupa" adını
taşıyan konferans sırasında "2005 Yıllık Raporu"nda da yer verilecek
olan verilerin bir kısmını duyurduğu belirtilen haber-yorumda,
verilere göre İtalyanların yüzde 34.2'si Türkiye'nin katılımına olumlu
görüş belirtirken, yüzde 28.5'inin ise olumsuz yaklaştığı, bu konuda
herhangi bir görüşe sahip olamayanların sayısının ise şaşırtıcı
derecede yüksek; yüzde 37.3 olduğu ifade edilmekte, bu dilimin bu denli
yüksek olmasının da Türkiye'nin AB'ye katılımı konusunda
yapılabilecek muhtemel bir referandumdan çıkacak yanıtın tahminini son
derece güçleştirdiği, böylesi durumlarda yapıldığı üzere kararsızların
sayısının ikiye bölünmesi halinde sonucun ucunun açık olduğunun
görüleceği değerlendirmesinde bulunulmaktadır.
Il Giornale gazetesinin
(23/12) "Yeni Avrupa... Doğu'ya Doğru Açılan Kapı" başlığı altında
Alessandro Corneli imzasıyla yayımladığı makalede şu ifadeler yer
almaktadır: "Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılımı meselesi sırf
siyasi bir meseledir: İç politika meselesidir çünkü Fransa'da ve
Almanya'da olduğu gibi İtalya'da da siyasi partileri ikiye bölmüştür.
Uluslararası meseledir, çünkü İsrail-Filistin, Irak ve terörle
mücadele meseleleriyle ilgilidir. Bu mesele Türkiye'nin Birliğe
katılıp katılmamasıyla AB'nin üstleneceği nitelikler konusunu
özellikle etkilemektedir. Bu görüş noktaları Türkiye gibi az gelişmiş
bir ülkenin katılımı halinde 25'lerin Avrupasının ödemesi gereken
ekonomik bedel üzerinde yapılan hesapların en önemlileridir. Şayet bu
katılım gerçekleşirse, Türkiye grubun en kalabalık devleti olacaktır ve
bu hususlar Türklerin göçü, Müslüman sayısında artış ya da Avrupa
kimliğinin kaybedilmesi gibi konular üzerinde yapılan
değerlendirmelerden çok daha önemlidir. Söz konusu hususlar AB'nin her
altı ay boyunca Türkiye'yi geçirmek istediği "puanlı" demokrasi sınavı
üzerinde de baskın çıkmaktadır ve müzakerelerin resmen başlamasından
sonra, 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren, on yıl boyunca bu sınav böyle
sürüp gidecektir… AB, hiç acele etmeksizin, müzakerelerin açılmasına
karar vererek en basit çözümü seçti. Verilecek bir hayırdan doğacak
tepkiye dayanacak gücü olamayabilirdi ve bu tepkilerin en önemlisi de
Türkiye'de radikal İslâmı çığrından çıkarabilirdi. Müzakerelerin açılıp
açılmama kararı uluslararası ilişkiler üzerine etki edebilir. Türkiye
batılı politik bir modeli benimsemiştir ve silahlı kuvvetleri
tarafından garanti altına alınmış sağlam laik bir modelle İslâm
partilerini ılımlı bir tavır benimsemeye mecbur bırakmıştır. Bir
zamanlar Türkiye neredeyse tüm Orta Doğu'nun sahibiydi. Müzakerelerin
başlamasına yeşil ışık yakılması ise Batı modelinin güçlendirilmesi
şeklinde algılandı ve bu nedenle de ABD ile İngiltere Türkiye'nin
AB'ye katılımını destekledi. İşte yine bu sebepten Berlusconi de
Türkiye'yi desteklemektedir."
İSPANYA BASINI:
El Pais gazetesinin (22/12)
"Türk Makyajı" başlıklı Adolfo Garcia Ortega imzalı makalesinde şu
ifadelere yer verilmektedir: "Türkiye'nin AB'ye katılımı ile ilgili her
şey söylendi. Türkiyeli ve Türkiyesiz AB tanımları yapıldı,
kazanılacak ekonomik avantajlardan ve olası tehlikelerden, ülkeyi
anlamaktan, Türkiye'ye bir şans vermekten konuşuldu. Bununla beraber,
tüm bu konuşmaların biraz makyajlı bir şekilde sunulduğu, Avrupa
anayasası referandumları öncesi kamuoyunun dikkatinin asıl sorundan
uzaklaştırıldığı izlenimi de gözden kaçmamaktadır. Kamuoyunun zihninde
Türkiye ve anayasa konularının bir başlıkta toplanması çıkarlara
uymamaktadır. Ancak asıl sorun orta vadede Türkiye'nin istikrarının ne
durumda olacağında yatıyor. Sorgulanan Türkiye'nin Avrupalılığı değil,
ülkede mevcut İslamcı eğilimin geleceğidir. Gerek AB Komisyonu ve üye
ülkelerin konuya ilişkin görüşleri gerek Türkiye'nin savunuları bir sis
perdesinin ardında. Sis perdesi gerçeği, en azından gerçeğin bir
kısmını örtüyor. Bu gerçek, kendisini Müslüman olarak tanıtan bir
toplumun, İslamcı bir hükümete ve parlamentoya sahip ancak kendi
içinde ikiye bölünmüş bir ülkenin belirsiz geleceğidir. İktidar partisi
AKP içinde bile bu bölünmüşlük görülmektedir… Türkiye'nin Avrupa
tarafından çıkarlara uygun geldiğinde kullanıldığı doğrudur, ancak
bunun bir bedeli vardır. Aralık 2004 tarihinde Türkiye'nin tam üye
olarak olası katılım kararı ile en yüksek noktasına ulaşan bu süreç
boyunca çok yalanlar söylendi, ikiyüzlü davranışlar sergilendi. Şimdi
2015 veya 2020'ye kadar sürecek müzakereler başlıyor. Bu süreç boyunca
artık gemiye binmiş Türkler kaptanın onlara bir kamara vermesini
sabırla bekleyecekler. Avrupalılar ise bunu uzun bir sınav olarak
görecek, talep edilen zor koşullardan bazılarının yerine getirilmemesi
halinde Türkleri güverteden denize atabilecekler. Aslında derinlerde
ikiyüzlü bir bekleyiş var. Bazı diplomatik ve siyasi kaynaklara göre
asıl beklenti, Türk toplumunun uzun müzakere sürecine dayanamaması,
İslamcı taban yüzünden istikrarını kaybetmesi ve üye ülke yerine
ayrıcalıklı ülke statüsünü kabul edecek noktaya gelmesi. Türkiye ise
yeni başlatmış olduğu reformların toplumda yerleşebileceğini,
istikrarlı devletinin belli bir olgunluğa erişebileceğini kanıtlamakla
yükümlüdür. Aksi takdirde bu gelinen nokta, katılım işlemlerini geçmek
üzere Türkler ve Avrupalılar tarafından hazırlanıp, makyajlanmış bir
temsile dönüşecek."
JAPONYA BASINI:
The Japan Times gazetesinde
(21/12) "AB Türkiye'ye Kapısını Açtı" başlığı altında yer alan
başmakalede,40 yıldan beri Avrupalı liderlerin, kulüplerine üyelik
olasılığını Türkiye'nin önünde tuttukları, Türkiye'nin Avrupa'ya
katılma ihtimalinin geçen hafta, AB yetkilileri ve Ankara'nın gelecek
ekim ayında üyelik müzakerelerine başlanması konusunda anlaşmaya
varmalarıyla büyük ölçüde arttığı, ancak üyeliğin kesin olmadığı
belirtilmektedir. Türkiye'nin reform sürecine devam etmesi ve kendisini
Avrupa'dan ayıran toplumsal ve ideolojik farkları gidermesi, en
önemlisi, Avrupa kamuoyunun fikrini değiştirmesi ve Türkiye'nin AB
üyeliğinin etkisi konusundaki endişeleri gidermesi gerektiği ifade
edilen başmakalede, "Türkiye'nin AB üyeliği, Batı ile İslam dünyası
arasında 'medeniyetler çatışması' olduğunu ileri sürenlerin
susturulmalarına katkıda bulunabilir. Türkiye, iki dünya arasında yer
alıyor. Bir ayağı Avrupa'da yer alan, Orta Doğu ile sınırları bulunan
ve çoğunluğu Müslüman olan bir ülke. Son dönemde Türkiye'de, Avrupa ile
arasındaki farklılıkları giderebilmek amacıyla hem ekonomi hem de
politika alanlarında bir dizi önemli reform gerçekleştirildi ve bu
reformlar geçen hafta AB tarafından alınan kararda etkili oldu. Ancak
üyelik koşulları üzerinde varılan anlaşma sadece başlangıç. Er geç
Türkiye yasalarını, toplumsal ve ekonomik yaşamın neredeyse her
alanını kapsayan AB düzenlemeleri ve standartları ile uyumlu hale
getirmek zorunda. Uzmanlar bu sürecin onyıllar sürebileceğinden endişe
ediyorlar. Daha önceki AB adaylarının aksine Türkiye'nin, Avrupa
değerlerine ve kurallarına bağlılığını kanıtlayan yasal reformlar
gerçekleştirmesi gerekiyor…
Türkiye'nin üyeliği, ülkeyi
Batılı siyasi ve ekonomik kurumlara bağlayacak ve bu da bölgede
istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacak. Bu ayrıca, İslam ve Batı
dünyası arasındaki farklılıkları giderecek ve Müslümanları medeniyetler
çatışmasının kaçınılmaz olmadığı konusunda ikna edecek. Hatta çok daha
kısa vadeli siyasi bir faydası bile olabilir. Türkiye Başbakanı Recep
Tayyip Erdoğan, Gümrük Birliği Anlaşması'nı Kıbrıs da dahil 10 yeni
üyeyi kapsayacak şekilde genişletmeyi kabul etti. AB Türkiye'ye
Kıbrıs'ı tanıması konusunda baskı yapıyor, ancak Türkiye bunu
reddediyor. Yeni anlaşma, Kıbrıs'ın resmen tanınması anlamına gelmese
de iki hükümet arasında yeni bir ilişki kurulması yönünde bir ilk adım
niteliğinde olabilir." denilmektedir.
LÜBNAN BASINI:
El Mustakbel gazetesinin
(23/12) "Türkleşen Avrupa: Zor Doğum" başlığı ve Nassif Hitti imzasıyla
yer verdiği yorumda, 17 Aralık'taki Avrupa zirvesinde Türkiye ile
katılım müzakelerine başlama kararı alınması nedeniyle, söz konusu
zirvenin, kelimenin tam anlamıyla Avrupalı Türkiye zirvesi olduğu
ifade edilmekte, 3 Ekim 2005 tarihinin, sürecin sonu değil başlangıcı
olduğu, müzakerelerin yaklaşık 15 yıl süreceği ve her iki taraf için de
uzun ve zorlu bir yol olacağı öngörüsünde bulunulmakta ve "Ancak bu
yoldan dönüş olmayacak." denilmektedir. Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin,
uygarlıklar mücadelesi söylemine bir cevap olacağı belirtilen yorumda,
Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanların, başta din olmak üzere ekonomik
ve siyasi nedenler öne sürdükleri, Türkiye'nin Avrupa'ya katılımı
meselesinin start verdiği diyalogun, Türk tarafı ile ilişki meselesini
aştığı, Avrupa'nın kendisini sorgulaması veya kimliği ve çevresi ile
ilişkileriyle yüzleşmesi unsurunu da içerdiği kaydedilmektedir.
Yorumda, "Bu konu, çok kimlikli bir asırda özel ve farklıyı ortadan
kaldırmayan bir ortağın aranması çerçevesinde Türkiye ve Avrupa için
kendileriyle ve başkalarıyla yüzleşmeleri açısından bir sınavdır. Her
iki taraf ve içlerinde Araplar olmak üzere başkaları için de bir tür
meydan okuma ve sınavdır. Ayırıcı duvarların çoğaldığı bir zamanda,
ülkeler ve toplumlar arasında köprüler kurma yolunda bir meydan okuma."
denilmektedir.
SUUDİ ARABİSTAN BASINI:
Arab News gazetesinin
(21/12) internet sayfasında, "Türkiye AB'ye Enerji Katabilir" başlıklı
ve Neil Berry imzasıyla yayımladığı makalede, İngiltere'nin 1990'ların
başındaki muhafazakar başbakanı olan John Major'ın İngiltere'yi
"Avrupa'nın kalbine" yerleştirme kararlılığını ortaya koyduğu, bu
olayda Major'ın selefi Margaret Thatcher'a fanatik bir şekilde bağlı
olan Torilerin oluşturduğu sözde "Euroseptikler"in bitmeyen
komplolarının kurbanı olduğu, durmadan AB'yi İngiliz egemenliğine zarar
veren bir komplo olarak gören bu huysuz sağcı İngilizlerin, Major'ın
hayatını zindana çevirdiği ifade edilerek İngiltere'nin AB'ye giriş
süreci anlatılmaktadır. Başbakan Tony Blair'in AB çabalarına yer
verilen makalede şu ifadeler yer almaktadır: "Blair'in geçen hafta
Türkiye'nin AB üyesi olma girişimine verdiği ateşli destekle AB'nin
önde gelen şampiyonu olarak ortaya çıkması garip görünebilir. Londra'da
Almanya Başbakanı Gerhard Schröeder'e ev sahipliği yapan Blair,
Türkiye'nin üyeliği konusunda Almanya ve diğer AB üyelerinin
çekincelerini gidermek için çok çalıştı… Türkiye'nin AB üyeliği
meselesinin, Blair için, Başbakan Schröeder kadar olduğundan daha az
bir seçim utancı olduğu söylenmeli. Her ne kadar Londra artan bir Türk
nüfusuna sahip olsa da, Türkiye'nin AB'ye üyelik başvurusu
İngiltere'de, Almanya ve diğer Kuzey Avrupa ülkelerinde olduğu gibi,
sağcı demagogların işi değil. Bu nedenle Blair, Schröeder'in ya da
Türk yanlısı Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın elinde olmayan
bir imkanın tadını çıkardı. Akıldan çıkarılmaması gereken bir diğer
şey de, her ne kadar örnek bir Avrupalıyı oynasa da Blair'in bir
ölçüde ABD'nin maşası olarak hizmet vermesi. Eğer İngiltere özellikle
Türkiye'nin AB'ye dahil edilmesi konusunda istekliyse, bunun nedeni,
bunun Londra'nın yanı sıra Washington'un da isteği olmasıdır. ABD için
Türkiye çok önemli sratejik bir değere sahip. Yine de Blair'in Türkiye
ve AB konusundaki tutumu, ilerici düşünenlerin hoşuna gitmeli. Hiç
şüphe yok ki onunki, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen
haftaki görüşmelere getirdiği dostluk ruhuna Avrupa'nın verilebileceği
en uygun cevaptı. Erdoğan etkili bir şekilde Türkiye'den, Doğu ve Batı
arasında bir köprü ve Amerikalı neomuhafazakar ideolog Samuel
Huntington'un "medeniyetler çatışması" olarak adlandırdığı durumu
önlemenin bir aracı olarak söz etti… Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği uzun
ve çetin bir süreç olacak. Türkiye'nin önünde, AB'nin Rum Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin tanınması ısrarı ve Avrupa'nın artan İslam fobisi
gelgiti de dahil daha pek çok şey var. Tüm süreç boşa da çıkabilir.
Yine de pek çokları geçen haftanın tarihi olduğunu düşünüyor."
YUNANİSTAN BASINI:
Makedonya Haber Ajansı'nın
(MPE) (23/12) internet sayfasında "Papadopulos: Temel Hedefimiz Kıbrıs
Sorununa Bir Çözüm Bulunmasıdır" başlığı altında yer alan haberde,
Kıbrıs Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos'un İmerisia gazetesine verdiği
demeçte, Türkiye'ye baskı yapılması için olanakların iyileştirildiğini
teyit ettiği ifade edilmektedir. Papadopulos'un AB zirvesinin kritik
bir aşamasında veto hakkının kullanılmasına karar vermesine ve bu
tercihinin Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis tarafından da
desteklenmesine rağmen, veto hakkının neden kullanılmadığının
nedenlerini anlattığı belirtilen haberde, Papadopulos'un şu ifadelerine
yer verilmektedir: "Veto etseydim, Türkiye'ye işgal oldu-bittilerini
gerçekleştirmesi için mazeret olanağı vermiş olacaktım. Veto, başlı
başına bir amaç değildir, fakat Türkiye'nin AB ve Kıbrıs'a karşı
yükümlülüklerini yerine getirmesi için elimizde olan ve olmaya devam
eden bir araçtır. Biz, ilke olarak Türkiye'nin Avrupalılaşmasına karşı
değiliz. Çünkü, Ankara bu şekilde AB olduğu kadar Kıbrıs Cumhuriyeti
karşısında da yükümlülüklerini yerine getirecek. Veto hakkını
kullanmama gerek yok. Uymama durumunda, bazılarının da dediği gibi,
hemen el frenini çekiyorum." Papadopulos'un Atina ile ilişkilere de
değinerek, bu ilişkilerin çok iyi olduğunu söylediği ve "Simitis
hükümeti ile çok iyi ilişkilerimiz vardı ve şimdi Karamanlis hükümeti
ile aynı düzeyde ilişkilerimiz var. Karamanlis ve Moliviatis, başından
sonuna kadar bana destek verdiler" dediği kaydedilen haberde,
Papadopulos'un Kıbrıs hükümetinin hedefine de değinerek "Temel
hedefimiz, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunmasıdır. Ne Türkiye'nin
cezalandırılmasını ve ne de AB çerçevesinde puan kazanmak istiyoruz.
Kıbrıs sorununa, anlaşmalı bir çözüm, onaya sunulmadan önce üzerinde
anlaşma sağlanmış, yani başka birileri tarafından çözüme kavuşturulmuş
değil, fakat ilgili tarafların üzerinde anlaştığı bir çözüm bulunması
konusunda konuştuğumuzun açık olması yeterlidir." şeklinde konuştuğu
belirtilmektedir.
-
-
ESKİ SAYILAR