24.12.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

ANKARA, 24/12(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  23 Aralık 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            AP'nin (23/12) "Belçika Başbakanı Türkiye'nin AB Üyeliği  Konusunda Referandum Yapılmasını Destekliyor" başlıklı ve Raf  Casert imzalı haberinde, Belçika Başbakanı Guy Verhofstad'ın  yaptığı bir açıklamayla, üyelik kriterlerini karşılaması  halinde Türkiye'nin AB'ye üye olup olmaması gerektiği  konusunda bir referandum yapılması çağrısında bulunarak  Fransa ve Avusturya'ya katıldığı bildirilmektedir.

 

            ALMANYA BASINI:

           

            Nürnberger Nachrichten gazetesinin (23/12) internet  sayfasında "Büyük Baskı" başlığı altında ve Georg Escher  imzasıyla yer verilen yazıda şu ifadeler yer almaktadır:  "Ziyaret tarihi belirlenirken AB ve Türkiye'nin üyelik   müzakerelerine başlama konusunda bir uzlaşmaya varıp   varmayacağı belli değildi. 17 Aralık'taki tarihi karardan   iki gün sonra SPD Nürnberg milletvekili Günter Gloser meclis   grubunun Avrupa politikası sözcüsü olarak Türkiye'yi ziyaret   etti. Günter Gloser, Türkiye'yle yapılan AB zirvesi başarısız   sonuçlanmış olsaydı, 'bu durumda çelik yelek giyip gelirdim'   esprisini yapmakta. Gerçi SPD'li politikacı dört günlük   İstanbul ve Ankara ziyaretlerinde uzlaşmanın getirmiş olduğu   rahatlamayı hissetti. Ancak AB'nin Kıbrıs konusunda yaptığı   baskıdan duyulan hayal kırıklığı çok açıktı. Gloser, 'bu   muhtemelen yolun üzerindeki en büyük taş' değerlendirmesinde   bulunuyor… Erdoğan bu konuda iç politika açısından baskı  altında. Kıbrıs sorunu Türkiye'de halen çok duygusal bir konu.   Gloser'in edindiği izlenime göre Erdoğan, bölünmüş adaya   yönelik barış planı Rumların "hayır" demesiyle başarısız   olan BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın yeni bir girişimini   bekliyor. Buradaki durum çok çetin. Gerçi Kıbrıs Rum  Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos Brüksel'de Türkiye'yle  yapılacak üyelik müzakerelerini veto etmekten vazgeçti.  Ancak 70 yaşındaki Papadopulos, Ankara'nın, gümrük birliğinin  Kıbrıs'ı da kapsayacak şekilde genişlemesine izin vermemesi  halinde, gelecekte veto hakkını kullanmayı ihtimal dışı  bırakmadı. Ne var ki AB'li diplomatlar burada da bir baskı   unsurunun kullanılabileceği görüşünde. Papadopulos'un 90'lı  yılların başlarında borsanın patladığı dönemde şaibeli işlerle  büyük paralar kazandığı uzun zamandır sır değil. Bunun  bilinmesi onu taviz vermeye zorlayabilir."

 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Avusturya Basın Ajansı APA'nın (23/12) internet  sayfasında "Schüssel ve Haubner, Partiler Arası Paktı  İmzaladılar" başlığı altında yayımlanan haberde, Başbakan  Schüssel ve FPÖ Başkanı Haubner'in perşembe günü Türkiye'nin  AB'ye katılım ihtimali konusunda halk oylaması yapmayı  taahhüt ettikleri yolunda bir pakt imzaladıkları, Parlamento  Başkanı Khol'un da "şahit" sıfatıyla imza attığı  bildirilmektedir. Muhalefetin hayır cevabında ısrar ettiği,  ancak Schüssel ile Khol'un Yeşiller ile SPÖ'ye yönelik  davetin hala geçerli olduğunu söyledikleri kaydedilen haberde,  Schüssel'in bu anlaşmayı partilerin "taahhüdü" olarak   nitelendirdiği, bu paktın, halka şimdiki görev süresinden  sonra da, ilerde yetki sahibi olacak kişiler ve hangi konumda  olursa olsun partilerden bağımsız olarak, bu vaadin yerine  getirileceğini garanti etmek anlamına geldiğini belirttiği  ve bunun halkın görüşüne her halükarda önem verilmesi yolunda  bir güvence olduğuna işaret ettiği aktarılmaktadır.

 

            FRANSA BASINI: 

            AFP'nin yer verdiği (23/12) "Ben Bot: Türkiye, Siyasi  Güç Haline Gelmesinde Avrupa'ya Yardım Edecek" başlıklı ve Isabelle Wesselingh imzalı haberde, AB Dönem Başkanlığını  yürüten Hollanda Dışişleri Bakanı Ben Bot'un Avrupa Birliği'ne  girmesi halinde Türkiye'nin, küreselleşmiş bir dünyada siyasi  güç haline gelmesinde Avrupa'ya yardım edeceğini belirttiği aktarılmaktadır. Bakanın, "Küreselleşmiş bir dünyada kendini  kabul ettirmek için, Avrupa Birliği'nin, nüfus, askeri ve   ekonomik kapasite açısından kayda değer bir ağırlığının   olması önemlidir ve Türkiye'nin, olmak istediğimiz bu siyasi  güce katkıda bulunacağını sanıyorum. Kesin şartları beraberinde  getiren bu müzakereler Ekim 2005'de başlayacaktır ve bunların  amacı, Türkiye'nin tam üye olmasıdır." şeklindeki ifadelerine  yer verilen haberde, 1986-1989 yılları arasında eski Ankara  büyükelçisi olan Hristiyan-demokrat Bakanın, "ekonomik gücünü  siyasi güç haline dönüştürmek" için AB'nin, Çin ya da Hindistan   gibi yükselmekte olan Asya devleri ile ABD'ye karşı koymak   zorunda kalacağını hatırlattığı kaydedilmektedir.

 

            İNGİLTERE BASINI: 

            Financial Times gazetesinin (23/12) internet sayfasında,  "Kıbrıs'ın Yaraları AB'yi Nasıl İncitiyor" başlığı ve Quentin   Peel imzasıyla yayımlanan makalede, Türkiye'nin AB'ye üyelik  müzakereleri konusunda tarih alması çerçevesinde Kıbrıs Rum  Kesiminin itirazları ve Türkiye'nin konuya yaklaşımı ele  alınmakta ve şu ifadelere yer verilmektedir: "Kıbrıs  Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos, müzakere sürecini veto etmek  için elinde, sürecin başında ve sonunda birer ve 31 teknik  bölümde ikişer tane olmak üzere en az 64 fırsat bulunduğu  konusunda böbürleniyor. Bu, korkunç bir bakış açısı...  Papadopulos gerçekten bir anlaşmaya varmak istiyor mu yoksa  statükoyu koruyup adada iktidarı paylaşmamayı mı tercih   ediyor; asıl sorun bu. Önemli olan hem Türk hem de Rum  tarafını bir anlaşmaya varılması halinde hiçbirinin bundan  zararlı çıkmayacağı, bunun her iki tarafa da fayda sağlayacağı  konusunda ikna etmek. Her iki taraf da bazı şeylerden  vazgeçmeye hazır olmalı. Kıbrıslı Türkler Türk güvenlik  şemsiyesi olmaksızın yaşamaya hazır olmalı. Kıbrıslı Rumlar  ise kuzeye göç eden herkesin mallarının iade edilmeyeceğini  ve tüm Türk yerleşimcilerin sınır dışı edilmeyeceğini kabul  etmek zorundalar. Birtakım tavizler verilebilir: Kıbrıslı  Rumlar Türkiye'ye anlaşmaya bağlı kalacağı konusunda hala   güvenmiyorlar. Çok daha güçlü bir uluslararası garanti olmalı.  Ancak Türkiye'nin AB üyeliğini müzakere ediyor olacağı gerçeği,  Ankara'nın geri adım atması önünde çok büyük bir engel olacak."

 

            İTALYA BASINI: 

            Libero gazetesinin (21/12) "İtalya'da Her Üç Kişiden  Sadece Birisi Türkiye'yi Avrupa'da İstiyor" başlığı altında  ve Martino Cervo imzasıyla yayımladığı haber-yorumda,  Türkiye'nin Avrupa'ya katılması konusunda her üç İtalyan'dan  sadece birinin inanarak evet dediği bildirilmekte ve eski AB   Politikaları Bakanı Rocco Buttiglione'nin "Diğerleri gibi bir   katılım değil" dediği hatırlatılmaktadır. EURIPES (Sosyal,  Ekonomik ve Politik Etüdler Enstitüsü) Başkanı Gian Maria  Fara'nın "Arzu Ettiğimiz Avrupa" adını taşıyan konferans  sırasında "2005 Yıllık Raporu"nda da yer verilecek olan  verilerin bir kısmını duyurduğu belirtilen haber-yorumda,   verilere göre İtalyanların yüzde 34.2'si Türkiye'nin  katılımına olumlu görüş belirtirken, yüzde 28.5'inin ise  olumsuz yaklaştığı, bu konuda herhangi bir görüşe sahip  olamayanların sayısının ise şaşırtıcı derecede yüksek; yüzde  37.3 olduğu ifade edilmekte, bu dilimin bu denli yüksek   olmasının da Türkiye'nin AB'ye katılımı konusunda yapılabilecek   muhtemel bir referandumdan çıkacak yanıtın tahminini son derece güçleştirdiği, böylesi durumlarda yapıldığı üzere kararsızların  sayısının ikiye bölünmesi halinde sonucun ucunun açık olduğunun  görüleceği değerlendirmesinde bulunulmaktadır.

            Il Giornale gazetesinin (23/12) "Yeni Avrupa... Doğu'ya  Doğru Açılan Kapı" başlığı altında Alessandro Corneli imzasıyla yayımladığı makalede şu ifadeler yer almaktadır: "Türkiye'nin  Avrupa Birliği'ne katılımı meselesi sırf siyasi bir meseledir:  İç politika meselesidir çünkü Fransa'da ve Almanya'da olduğu  gibi İtalya'da da siyasi partileri ikiye bölmüştür.  Uluslararası meseledir, çünkü İsrail-Filistin, Irak ve terörle  mücadele meseleleriyle ilgilidir. Bu mesele Türkiye'nin Birliğe  katılıp katılmamasıyla AB'nin üstleneceği nitelikler konusunu   özellikle etkilemektedir. Bu görüş noktaları Türkiye gibi az  gelişmiş bir ülkenin katılımı halinde 25'lerin Avrupasının  ödemesi gereken ekonomik bedel üzerinde yapılan hesapların en önemlileridir. Şayet bu katılım gerçekleşirse, Türkiye grubun  en kalabalık devleti olacaktır ve bu hususlar Türklerin göçü,  Müslüman sayısında artış ya da Avrupa kimliğinin kaybedilmesi  gibi konular üzerinde yapılan değerlendirmelerden çok daha  önemlidir. Söz konusu hususlar AB'nin her altı ay boyunca  Türkiye'yi geçirmek istediği "puanlı" demokrasi sınavı üzerinde  de baskın çıkmaktadır ve müzakerelerin resmen başlamasından  sonra, 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren, on yıl boyunca bu  sınav böyle sürüp gidecektir… AB, hiç acele etmeksizin,  müzakerelerin açılmasına karar vererek en basit çözümü seçti.  Verilecek bir hayırdan doğacak tepkiye dayanacak gücü  olamayabilirdi ve bu tepkilerin en önemlisi de Türkiye'de  radikal İslâmı çığrından çıkarabilirdi. Müzakerelerin açılıp  açılmama kararı uluslararası ilişkiler üzerine etki edebilir.  Türkiye batılı politik bir modeli benimsemiştir ve silahlı  kuvvetleri tarafından garanti altına alınmış sağlam laik bir  modelle İslâm partilerini ılımlı bir tavır benimsemeye mecbur  bırakmıştır. Bir zamanlar Türkiye neredeyse tüm Orta Doğu'nun  sahibiydi. Müzakerelerin başlamasına yeşil ışık yakılması ise  Batı modelinin güçlendirilmesi şeklinde algılandı ve bu nedenle   de ABD ile İngiltere Türkiye'nin AB'ye katılımını destekledi.  İşte yine bu sebepten Berlusconi de Türkiye'yi desteklemektedir."

 

            İSPANYA BASINI: 

            El Pais gazetesinin (22/12) "Türk Makyajı" başlıklı Adolfo  Garcia Ortega imzalı makalesinde şu ifadelere yer verilmektedir: "Türkiye'nin AB'ye katılımı ile ilgili her şey söylendi.  Türkiyeli ve Türkiyesiz AB tanımları yapıldı, kazanılacak   ekonomik avantajlardan ve olası tehlikelerden, ülkeyi anlamaktan, Türkiye'ye bir şans vermekten konuşuldu. Bununla beraber, tüm bu konuşmaların biraz makyajlı bir şekilde sunulduğu, Avrupa  anayasası referandumları öncesi kamuoyunun dikkatinin asıl  sorundan uzaklaştırıldığı izlenimi de gözden kaçmamaktadır.  Kamuoyunun zihninde Türkiye ve anayasa konularının bir başlıkta  toplanması çıkarlara uymamaktadır. Ancak asıl sorun orta vadede  Türkiye'nin istikrarının ne durumda olacağında yatıyor.  Sorgulanan Türkiye'nin Avrupalılığı değil, ülkede mevcut İslamcı  eğilimin geleceğidir. Gerek AB Komisyonu ve üye ülkelerin konuya  ilişkin görüşleri gerek Türkiye'nin savunuları bir sis perdesinin  ardında. Sis perdesi gerçeği, en azından gerçeğin bir kısmını  örtüyor. Bu gerçek, kendisini Müslüman olarak tanıtan bir  toplumun, İslamcı bir hükümete ve parlamentoya sahip ancak  kendi içinde ikiye bölünmüş bir ülkenin belirsiz geleceğidir.  İktidar partisi AKP içinde bile bu bölünmüşlük görülmektedir…  Türkiye'nin Avrupa tarafından çıkarlara uygun geldiğinde   kullanıldığı doğrudur, ancak bunun bir bedeli vardır. Aralık   2004 tarihinde Türkiye'nin tam üye olarak olası katılım kararı  ile en yüksek noktasına ulaşan bu süreç boyunca çok yalanlar  söylendi, ikiyüzlü davranışlar sergilendi. Şimdi 2015 veya  2020'ye kadar sürecek müzakereler başlıyor. Bu süreç boyunca  artık gemiye binmiş Türkler kaptanın onlara bir kamara  vermesini sabırla bekleyecekler. Avrupalılar ise bunu uzun bir  sınav olarak görecek, talep edilen zor koşullardan bazılarının  yerine getirilmemesi halinde Türkleri güverteden denize  atabilecekler. Aslında derinlerde ikiyüzlü bir bekleyiş var.  Bazı diplomatik ve siyasi kaynaklara göre asıl beklenti, Türk  toplumunun uzun müzakere sürecine dayanamaması, İslamcı taban  yüzünden istikrarını kaybetmesi ve üye ülke yerine ayrıcalıklı  ülke statüsünü kabul edecek noktaya gelmesi. Türkiye ise yeni  başlatmış olduğu reformların toplumda yerleşebileceğini,  istikrarlı devletinin belli bir olgunluğa erişebileceğini  kanıtlamakla yükümlüdür. Aksi takdirde bu gelinen nokta,  katılım işlemlerini geçmek üzere Türkler ve Avrupalılar  tarafından hazırlanıp, makyajlanmış bir temsile dönüşecek."

 

            JAPONYA BASINI: 

            The Japan Times gazetesinde (21/12) "AB Türkiye'ye  Kapısını Açtı" başlığı altında yer alan başmakalede,40 yıldan  beri Avrupalı liderlerin, kulüplerine üyelik olasılığını  Türkiye'nin önünde tuttukları, Türkiye'nin Avrupa'ya katılma  ihtimalinin geçen hafta, AB yetkilileri ve Ankara'nın gelecek  ekim ayında üyelik müzakerelerine başlanması konusunda  anlaşmaya varmalarıyla büyük ölçüde arttığı, ancak üyeliğin  kesin olmadığı belirtilmektedir. Türkiye'nin reform sürecine  devam etmesi ve kendisini Avrupa'dan ayıran toplumsal ve  ideolojik farkları gidermesi, en önemlisi, Avrupa kamuoyunun  fikrini değiştirmesi ve Türkiye'nin AB üyeliğinin etkisi  konusundaki endişeleri gidermesi gerektiği ifade edilen  başmakalede, "Türkiye'nin AB üyeliği, Batı ile İslam dünyası   arasında 'medeniyetler çatışması' olduğunu ileri sürenlerin  susturulmalarına katkıda bulunabilir. Türkiye, iki dünya   arasında yer alıyor. Bir ayağı Avrupa'da yer alan, Orta Doğu  ile sınırları bulunan ve çoğunluğu Müslüman olan bir ülke. Son  dönemde Türkiye'de, Avrupa ile arasındaki farklılıkları  giderebilmek amacıyla hem ekonomi hem de politika alanlarında  bir dizi önemli reform gerçekleştirildi ve bu reformlar geçen  hafta AB tarafından alınan kararda etkili oldu. Ancak üyelik  koşulları üzerinde varılan anlaşma sadece başlangıç. Er geç  Türkiye yasalarını, toplumsal ve ekonomik yaşamın neredeyse  her alanını kapsayan AB düzenlemeleri ve standartları ile  uyumlu hale getirmek zorunda. Uzmanlar bu sürecin onyıllar sürebileceğinden endişe ediyorlar. Daha önceki AB adaylarının  aksine Türkiye'nin, Avrupa değerlerine ve kurallarına  bağlılığını kanıtlayan yasal reformlar gerçekleştirmesi  gerekiyor…

            Türkiye'nin üyeliği, ülkeyi Batılı siyasi ve ekonomik   kurumlara bağlayacak ve bu da bölgede istikrarın sağlanmasına   katkıda bulunacak. Bu ayrıca, İslam ve Batı dünyası arasındaki farklılıkları giderecek ve Müslümanları medeniyetler  çatışmasının kaçınılmaz olmadığı konusunda ikna edecek. Hatta  çok daha kısa vadeli siyasi bir faydası bile olabilir. Türkiye  Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Gümrük Birliği Anlaşması'nı  Kıbrıs da dahil 10 yeni üyeyi kapsayacak şekilde genişletmeyi  kabul etti. AB Türkiye'ye Kıbrıs'ı tanıması konusunda baskı  yapıyor, ancak Türkiye bunu reddediyor. Yeni anlaşma, Kıbrıs'ın  resmen tanınması anlamına gelmese de iki hükümet arasında yeni  bir ilişki kurulması yönünde bir ilk adım niteliğinde olabilir." denilmektedir.

 

            LÜBNAN BASINI: 

            El Mustakbel gazetesinin (23/12) "Türkleşen Avrupa: Zor  Doğum" başlığı ve Nassif Hitti imzasıyla yer verdiği yorumda,  17 Aralık'taki Avrupa zirvesinde Türkiye ile katılım  müzakelerine başlama kararı alınması nedeniyle, söz konusu   zirvenin, kelimenin tam anlamıyla Avrupalı Türkiye zirvesi  olduğu ifade edilmekte, 3 Ekim 2005 tarihinin, sürecin sonu  değil başlangıcı olduğu, müzakerelerin yaklaşık 15 yıl  süreceği ve her iki taraf için de uzun ve zorlu bir yol  olacağı öngörüsünde bulunulmakta ve "Ancak bu yoldan dönüş  olmayacak." denilmektedir. Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin,  uygarlıklar mücadelesi söylemine bir cevap olacağı belirtilen  yorumda, Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanların, başta din  olmak üzere ekonomik ve siyasi nedenler öne sürdükleri,   Türkiye'nin Avrupa'ya katılımı meselesinin start verdiği  diyalogun, Türk tarafı ile ilişki meselesini aştığı,  Avrupa'nın kendisini sorgulaması veya kimliği ve çevresi ile  ilişkileriyle yüzleşmesi unsurunu da içerdiği kaydedilmektedir.  Yorumda, "Bu konu, çok kimlikli bir asırda özel ve farklıyı  ortadan kaldırmayan bir ortağın aranması çerçevesinde Türkiye  ve Avrupa için kendileriyle ve başkalarıyla yüzleşmeleri  açısından bir sınavdır. Her iki taraf ve içlerinde Araplar  olmak üzere başkaları için de bir tür meydan okuma ve sınavdır.  Ayırıcı duvarların çoğaldığı bir zamanda, ülkeler ve toplumlar  arasında köprüler kurma yolunda bir meydan okuma." denilmektedir.

 

            SUUDİ ARABİSTAN BASINI: 

            Arab News gazetesinin (21/12) internet sayfasında,  "Türkiye AB'ye Enerji Katabilir" başlıklı ve Neil Berry  imzasıyla yayımladığı makalede, İngiltere'nin 1990'ların  başındaki muhafazakar başbakanı olan John Major'ın  İngiltere'yi "Avrupa'nın kalbine" yerleştirme kararlılığını  ortaya koyduğu, bu olayda Major'ın selefi Margaret Thatcher'a  fanatik bir şekilde bağlı olan Torilerin oluşturduğu sözde "Euroseptikler"in bitmeyen komplolarının kurbanı olduğu,  durmadan AB'yi İngiliz egemenliğine zarar veren bir komplo  olarak gören bu huysuz sağcı İngilizlerin, Major'ın hayatını  zindana çevirdiği ifade edilerek İngiltere'nin AB'ye giriş  süreci anlatılmaktadır. Başbakan Tony Blair'in AB çabalarına  yer verilen makalede şu ifadeler yer almaktadır: "Blair'in  geçen hafta Türkiye'nin AB üyesi olma girişimine verdiği  ateşli destekle AB'nin önde gelen şampiyonu olarak ortaya  çıkması garip görünebilir. Londra'da Almanya Başbakanı Gerhard  Schröeder'e ev sahipliği yapan Blair, Türkiye'nin üyeliği  konusunda Almanya ve diğer AB üyelerinin çekincelerini gidermek  için çok çalıştı… Türkiye'nin AB üyeliği meselesinin, Blair için,  Başbakan Schröeder kadar olduğundan daha az bir seçim utancı  olduğu söylenmeli. Her ne kadar Londra artan bir Türk nüfusuna  sahip olsa da, Türkiye'nin AB'ye üyelik başvurusu İngiltere'de,   Almanya ve diğer Kuzey Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, sağcı   demagogların işi değil. Bu nedenle Blair, Schröeder'in ya da   Türk yanlısı Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın elinde   olmayan bir imkanın tadını çıkardı. Akıldan çıkarılmaması   gereken bir diğer şey de, her ne kadar örnek bir Avrupalıyı   oynasa da Blair'in bir ölçüde ABD'nin maşası olarak hizmet   vermesi. Eğer İngiltere özellikle Türkiye'nin AB'ye dahil   edilmesi konusunda istekliyse, bunun nedeni, bunun Londra'nın   yanı sıra Washington'un da isteği olmasıdır. ABD için Türkiye   çok önemli sratejik bir değere sahip. Yine de Blair'in Türkiye  ve AB konusundaki tutumu, ilerici düşünenlerin hoşuna gitmeli.  Hiç şüphe yok ki onunki, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip  Erdoğan'ın geçen haftaki görüşmelere getirdiği dostluk ruhuna  Avrupa'nın verilebileceği en uygun cevaptı. Erdoğan etkili bir  şekilde Türkiye'den, Doğu ve Batı arasında bir köprü ve  Amerikalı neomuhafazakar ideolog Samuel Huntington'un  "medeniyetler çatışması" olarak adlandırdığı durumu önlemenin bir aracı olarak söz etti… Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği uzun  ve çetin bir süreç olacak. Türkiye'nin önünde, AB'nin Rum  Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması ısrarı ve Avrupa'nın artan  İslam fobisi gelgiti de dahil daha pek çok şey var. Tüm süreç  boşa da çıkabilir. Yine de pek çokları geçen haftanın tarihi  olduğunu düşünüyor."

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            Makedonya Haber Ajansı'nın (MPE) (23/12) internet  sayfasında "Papadopulos: Temel Hedefimiz Kıbrıs Sorununa Bir  Çözüm Bulunmasıdır" başlığı altında yer alan haberde, Kıbrıs  Cumhurbaşkanı Tassos Papadopulos'un İmerisia gazetesine verdiği  demeçte, Türkiye'ye baskı yapılması için olanakların  iyileştirildiğini teyit ettiği ifade edilmektedir. Papadopulos'un  AB zirvesinin kritik bir aşamasında veto hakkının kullanılmasına  karar vermesine ve bu tercihinin Yunanistan Başbakanı Kostas  Karamanlis tarafından da desteklenmesine rağmen, veto hakkının  neden kullanılmadığının nedenlerini anlattığı belirtilen haberde, Papadopulos'un şu ifadelerine yer verilmektedir: "Veto etseydim, Türkiye'ye işgal oldu-bittilerini gerçekleştirmesi için mazeret  olanağı vermiş olacaktım. Veto, başlı başına bir amaç değildir,  fakat Türkiye'nin AB ve Kıbrıs'a karşı yükümlülüklerini yerine  getirmesi için elimizde olan ve olmaya devam eden bir araçtır.  Biz, ilke olarak Türkiye'nin Avrupalılaşmasına karşı değiliz.  Çünkü, Ankara bu şekilde AB olduğu kadar Kıbrıs Cumhuriyeti  karşısında da yükümlülüklerini yerine getirecek. Veto hakkını  kullanmama gerek yok. Uymama durumunda, bazılarının da dediği  gibi, hemen el frenini çekiyorum." Papadopulos'un Atina ile  ilişkilere de değinerek, bu ilişkilerin çok iyi olduğunu  söylediği ve "Simitis hükümeti ile çok iyi ilişkilerimiz vardı  ve şimdi Karamanlis hükümeti ile aynı düzeyde ilişkilerimiz var. Karamanlis ve Moliviatis, başından sonuna kadar bana destek  verdiler" dediği kaydedilen haberde,       Papadopulos'un Kıbrıs  hükümetinin hedefine de değinerek "Temel hedefimiz, Kıbrıs  sorununa bir çözüm bulunmasıdır. Ne Türkiye'nin  cezalandırılmasını ve ne de AB çerçevesinde puan kazanmak  istiyoruz. Kıbrıs sorununa, anlaşmalı bir çözüm, onaya  sunulmadan önce üzerinde anlaşma sağlanmış, yani başka birileri  tarafından çözüme kavuşturulmuş değil, fakat ilgili tarafların  üzerinde anlaştığı bir çözüm bulunması konusunda konuştuğumuzun  açık olması yeterlidir." şeklinde konuştuğu belirtilmektedir.

     

                 

 
ESKİ SAYILAR