27.12.2004

   

Anasayfa

e-posta


 
 

ANKARA, 27/12(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  24-26 Aralık 2004 tarihlerinde yayımlanan Türkiye-AB  ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara  değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            The Washington Times gazetesinin internet sayfasında  (24/12) "Türkiye... En Uzun Flört" başlığı altında ve  Claude Salhani imzasıyla yer alan makalede, Türkiye'nin en  sonunda bir tarih almasının, AB ile 41 yıl süren ricada  bulunma, flört etme ve tatlı sözlerle kandırma döneminin  ardından gerçekleştiği -3 Ekim 2005- ve bunun, hiç şüphesiz,  yapılmakta olan en uzun flört olduğu belirtilmektedir.  Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğiyle ilgili müzakerelere o  tarihte başlanacağı, bununla beraber, bu tarihin de ortaya  çıkacak son dakika problemleri yüzünden bozulabileceğine  işaret edilen makalede, bugünden ekim ayına kadar ve ekim  ayından da Türkiye'nin tam üye olacağı güne kadar -ki  muhtemelen 10 ila 15 yıl kadar sürecek- daha çok yol  katedilmesi gerektiği ve AB kadar Türkiye'nin de, yol  boyunca engellerle karşılaşmayı bekleyebileceği öne  sürülmekte, bu problemlerden ilkinin ironik bir şekilde,  Yunan mitolojisine aşk tanrıçası Afrodit'in doğduğu yer  olan Kıbrıs olduğu ve şimdi de Türkiye-AB müzakerelerinde  sorun yaratacak bir pürüz olarak ortaya çıktığı  kaydedilmektedir. Türkiye-AB müzakerelerindeki ikinci bir  potansiyel pürüzün ise, bazı AB ülkelerinin üzerinde ısrar  edeceği kalıcı göç tedbirleri alınması konusu olduğu ifade  edilen makalede, "Ankara'daki herhangi bir Batı Avrupa  konsolosluğunun önünden geçtiğinizde önünde düzinelerce  insanın, onlara AB'de daha iyi bir hayat sunacak çok değerli  vizelerini almak için kuyrukta beklediklerini görebilirsiniz.  Bu kuyruklar sıfır derecenin altında ve gece yarılarında  bile oradadır. Vize kısıtlamaları olmadan, bu başvuranların  ve sayısı binleri bulan diğerlerinin Batıya yönelmesinden  korkuluyor. Türkiye ise herhangi bir kısıtlamanın kendisini  AB'den ayıracağını ve bunun bir 'ayrımcılık' olacağını  söylüyor." denilmektedir.

            The Washington Times gazetesinin internet sayfasında  (26/12) "Türkiye Avrupa'ya Aittir" başlığı altında ve Avrupa  Birliği Dönem Başkanı Hollanda'nın Dışişleri Bakanı Bernard  Bot imzasıyla yer alan makalede şöyle denilmektedir: "Türkiye  ile üyelik müzakereleri yolunu açarak Avrupa Birliği, dinamik  ve azimli olduğunu ve kendine güvendiğini göstermiştir. Bu  adım, AB'nin Avrupa'da özgürlüğü, istikrarı ve refahı  sağlamlaştırma kararlılığının altını çizmektedir. Aynı  zamanda bütün dünyaya bir mesaj gönderiyoruz: Avrupa Birliği  ortak değerler, prensipler ve çıkarlar üzerine kuruludur,  dini ya da kültürel ayrımcılık üzerine değil. AB liderlerinin  17 Aralık'ta Brüksel'de aldıkları müzakereleri başlatma  kararı, Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olup olmadığı  konusundaki psikolojik ve siyasi belirsizliği önemli ölçüde  bertaraf etmiştir. Ne var ki Türkiye'yi, tam üyeliğe giden  uzun ve dolambaçlı yolda çetin müzakereler beklemektedir...  AB üyeliği hedefi şimdiden Türkiye'de bir dönüşüm yaşanmasını sağlamaktadır ve ülkenin katılımı da aynı şekilde Birliği  derinden etkileyecektir... Avrupa'nın Türkiye hakkında aldığı  kararın stratejik önemini abartmaya zaten gerek yok. Bu karar,  Batılı ülkelerin İslamiyet aleyhinde aşılamaz hiçbir önyargısı  olmadığını ortaya koymuştur. Bu şekilde, Müslüman mirası  demokrasiyle tam olarak uyum sağlayabilen bir ülke olarak  Türkiye'nin oynadığı rol teyit edilmiştir... Türkiye'nin  üyeliği ile birlikte AB; Suriye, Irak, Ermenistan ve Kafkaslar  ile sınır komşusu olacaktır. Avrupa ve büyük Orta Doğu,  coğrafi açıdan daha da yakınlaşacaktır. Bu yakınlık bazı  riskleri, ama aynı zamanda birçok fırsatı da beraberinde  getirecektir... Türkiye'nin katılımı ayrıca, terörizmle  mücadelede ve uluslararası barışın ve istikrarın  sağlanmasında AB'nin siyasi ve askeri kapasitesini  artıracaktır... AB üye ülkeleri ve vatandaşları bir  entegrasyon yolculuğuna çıkmıştır ancak bu yolculuğun son  durağı belli değildir. Fakat bizim yolumuz açıktır. Aynı  temel kurallara bağlı olmak koşuluyla farklı dil, kültür  ve dinden insanların bir arada yaşayabileceğine dair güçlü  inanç bize rehberlik ediyor. İşte bu nedenle Türkiye  Avrupa'ya aittir."

 

            ALMANYA BASINI: 

            Berliner Zeitung'da (24/12) "CSU Milletvekilleri Avrupa  Anayasasını Reddediyorlar" başlığı altında ve Damir Fras  imzasıyla yayımlanan bir yazıda, CSU'da Avrupa politikasına  ilişkin şiddetli bir tartışmanın başladığı ve partinin yedi  Federal Parlamento milletvekilinin, Federal Meclis'te AB  Anayasası'na karşı oy kullanmak istediklerini açıkladıkları belirtilmektedir. Grubun görüş bildirisinde, imza sahipleri  tarafından zaten reddedilen Türkiye'nin AB'ye olası üyeliğine  ilişkin koşulların anayasada yer almadığının belirtildiği  ifade edilen yazıda, CSU'nun Federal Parlamento Eyalet  Grubu Avrupa Politikası Sözcüsü Gerd Müller'in, yaptığı  açıklamada, "Anayasa taslağı, 500 milyon nüfuslu bir AB'ye  zemin oluşturmak yerine Nizza Anlaşması'nda iyileştirmeye  gitmeliydi." diye konuştuğu ve bildiride, "Ne tarım, ne  yapısal, ne de yabancılar, iltica ve göç politikası bu büyük  AB için tasarlanmıştır... Türkiye ile katılım  müzakerelerinden yana olanlar, AB'deki güç dağılımına ilişkin  kurumsal soruları da yeniden yanıtlamak zorundadır."  denildiği kaydedilmektedir. Yazıda, bu hamlenin, parti içinde  derhal eleştiri aldığı ve aynı zamanda Avrupa Parlamentosu  Başkan Yardımcısı da olan CSU Başkanvekili İngo Friedrich'in  verdiği demeçte, "Şahsen bu iki meselenin birbirinden  ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben Anayasa'dan yanayım  ama Türkiye'nin üyeliğine karşıyım." diye konuştuğu ve bu  önerinin ocak ayının başında Wildbad Kreuth'ta yapılacak  olan kurultayda şiddetli tartışmalara yol açmasının  beklendiği vurgulanmaktadır.

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (24/12) "SPÖ...  Türkiye Konusu Halka Önceden Sorulsun" başlığı altında  ve Reinhard Olt imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Avusturya  Şansölyesi Schüssel'in (ÖVP), İçişleri yeni Bakanı Prokop'un tanıştırılması vesilesiyle gerçekleştirilen Ulusal Konsey  oturumunda, Türkiye'nin AB üyeliğiyle ilgili halk oylaması  konusunda Parlamento'da temsil edilen tüm partilerin ittifaka  gitmesi için girişimde bulunduğu ve "bunun bir taktik  olmadığını" söyleyerek, "Tam tersine, bu, halka verilen  inandırıcı bir vaattir." diye konuştuğu belirtilmektedir.  Schüssel'in, "Her halükarda 2014 yılından önce müzakerelerin  tamamlanması söz konusu olamaz." dediği belirtilen yazıda,  Koalisyon ortakları ÖVP ile FPÖ tarafından getirilen, halk  oylamasının karara bağlanmasına ilişkin önergeyi kabul  etmeyen SPÖ'nün ise, Türkiye'nin üyeliğini genel olarak  reddettiği, Türkiye'nin sadece Avrupa ekonomik alanına  üyeliğini desteklediği ve referandumun, katılım  müzakerelerinin tamamlanmasından sonra yapılmasına da karşı  olduğu ifade edilmektedir. Yazıda, Parlamento Grup Başkanı  Cap'ın, "Biz bunu önceden yapmak istiyoruz." dediği,  Yeşillerin ise Türkiye müzakerelerinin sınırlandırılmadan  ve tam üyelik hedefiyle yapılmasından yana olduğu  kaydedilmektedir.

           

            AVUSTURYA BASINI:  

            Der Standard gazetesinde (24/12) "Konvansiyon, Türkiye  Oylaması Konusunda Çözüm Arıyor" başlığı altında yayımlanan  haberin Türkiye ile ilgili bölümünde, Başbakan Wolfgang  Schüssel ve FP Başkanı Ursula Haubner'in, partiler arası  bir paktı gerçekleştirmek üzere Parlamento Başkanı Khol ile  bir kez daha biraraya geldiği ve bu paktın, Parlamento'da  koalisyon partileri tarafından, Türkiye'nin AB'ye  katılımından önce halk oylamasına gidilmesi yolunda alınan  karara sadık kalınmasını garanti edeceği, Yeşillerin Başkanı  Alexander Van der Bellen'in ise, bunu "gülünç" olarak  yorumladığı ve şahit olarak belgeyi imzalayan Parlamento  Başkanı Khol'un ise daha iyimser göründüğü belirtilmektedir.  Khol'un, Avusturya Konvansiyonu'nun, Yasa Komisyonu'ndan  (Başkanı Anayasa Mahkemesi Başkanı Karl Korinek) 44. maddenin  Avusturya'da önemli AB anlaşmalarında halk oylaması yapılması yükümlülüğünü getirecek şekilde tamamlanmasına ilişkin  öneride bulunmasını rica ettiğini açıkladığı ifade edilen  haberde, burada söz konusu olan Türkiye'nin katılımının  onaylanması değil, federal hükümete yasal olarak bir anlaşma  imzalama yetkisi verilmesi olduğu kaydedilmektedir.

            Kurier gazetesinde (24/12) "Avrupa Bir 'Hıristiyan  Kulübü' Değil" başlığı altında ve Christoph Kotanko imzasıyla  yayımlanan bir haberde, din sorunu şimdiye kadar hiç 2004'te  olduğu kadar kamuoyunu meşgul etmediği, ABD başkanlık  seçimlerinde köktendinciliğin önemli bir rol oynadığı ve  Avrupa'da başörtüsü konusunda hararetli tartışmaların  yapıldığı belirtilmektedir. Hollandalı film yapımcısı Theo  van Gogh'un öldürülmesinin, barış içinde yaşayan bir toplumun  İslamcı terör ile sarsılmasına neden olduğu belirtilen  haberde, Türkiye'nin AB'ye katılım planında da, doğru olsun  yanlış olsun dini argümanların rol oynadığı ve Türkiye  tartışmasında tonu belirleyen Başbakan Erdoğan olduğu ve  AB'yi, kendini bir "Hristiyan Kulübü" olarak görmemesi  yolunda uyardığı vurgulanmaktadır. Türkiye'nin katılımından  yana olanların hepsinin benzer beyanlarda bulunduğu ve  Birliğin kendini sınırlamamasının, farklı kültür ve dinlerden  oluşan "çok kültürlü" bir cemiyet olması gerektiğinin  söylendiği belirtilen haberde, bu tasvirlerin çoğunun  tereddüte yol açtığı ve AB'yi 'Hristiyan Kulübü' diye  eleştirip, Türkiye'deki gayrimüslimlerin dini özgürlüklerini  sınırlamak olacak şey mi?" sorusuna yer verilmekte ve  Türkiye'nin laik bir ülke, ancak İslamın resmi din olduğu  vurgu yapılmakta, Hamburg'daki Zeit gazetesinin, Türkiye'nin  "Anayasa'da laik olduğunu, ancak dini bir şekilde  yönetildiğini" yazdığı kaydedilmektedir. Haberde şöyle  denilmektedir: "Türkiye'de devlet ile dinin ayrılması  prensibi, Kemal Atatürk geleneğine göre ordu tarafından  garanti ediliyor. AB üyeliği için gerekli şartlardan biri  de, işte bu ordunun nüfuzunun sınırlanması. Eğer bu  gerçekleştirilirse -hiçbir AB ülkesinde ordu gücü elinde  tutamaz- koyu dinciler Türk politikasını daha fazla  etkileyebilir. Bugünkü Avrupa Birliği'nin Garp ve Hristiyan  geleneği temeline oturtulmuş olduğu doğru. Ama aynı zamanda  da -uzun ve acı bir sürecin sonunda- devlet ile dinin  ayrılması prensibi de geçerli. AB her halükarda birbirine  zıt değerler üzerine kurulmuş değil: İnsan haysiyetine saygı,  özgürlük, demokrasi, kadın erkek eşitliği, hukukun üstünlüğü  prensibi bu değerler arasında sayılabilir. Avrupa'nın siyasi  yapılanmasına ancak, bu değerleri benimseyenler ve  gerçekleştirenler katkıda bulunabilir. Arap Birliği gibi  Müslüman grupların uzun yıllardan beri savunduğu bir 'İslami  insan hakları anlayışının' AB'de yeri yok... Türkiye diğer  bütün adaylar gibi Avrupa'daki öncü kültürü, demokrasiyi  yaşamak zorunda."

 

            BELÇİKA BASINI:           

            La Derniere Heure gazetesinin internet sayfasında  (24/12) "Verhofstadt, Referandumdan Yana" başlığı altında  yer alan bir haberde, Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt'ın,  Türkiye'nin AB'ye üyeliği için halk oylamasından yana  olduğunu söylediği belirtilmektedir. Belçika Başbakanı Guy  Verhofstadt'ın, "Tüm sorunlar konusunda referandum  yapılmasından yanayım, tabii Meclis buna karar verirse."  dediği belirtilen haberde, 25'ler arasından Fransa ve  Avusturya'nın da daha şimdiden referandum planı yaptıklarına  işaret edilmektedir.

 

            FRANSA BASINI:  

            AFP'nin (25/12) "Erdoğan, Türkleri, Uzun ve Zorlu  Görüşmeler Sırasında Metin Olmaya Çağırdı" başlığı altında  yer verdiği bir haberde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın  ulusa hitaben yaptığı konuşmada, Türkleri, bir bütün olmaya  ve uzun ve zorlu görüşmeler sırasında cesaretlerini  kaybetmemeye çağırdığı belirtilmektedir. Türk halkının  gerekli kararlılığa ve olgunluğa sahip olduğunu belirten  Erdoğan'ın, "Önümüzde zorlu ve engellerle dolu bir yolculuk  var." dediği belirtilen haberde, Başbakan Türklerden, metin  olmalarını ve çok karmaşık ve zorlu olan bu görüşmeler  sırasında soğukkanlılıklarını kaybetmemelerini isteyerek,  hükümetinin, görüşmeler sırasında hiçbir oldu bittiyi kabul  etmeyeceğini de dile getirdiği ifade edilmektedir. Haberde,  Başbakan Erdoğan'ın, "AB'nin tüm talepleri, demokratik bir  ülke ve modern bir hukuk devletindeki gibi değerlendirilecek...  Türkiye AB'ye yük olmak için değil, AB'nin yükünü paylaşmak  için Birliğe üye olmak istiyor." dediği kaydedilmektedir.

 

            İNGİLTERE BASINI:  

            Reuter'in (25/12) "Türkiye'nin, AB Standartlarını  Yakalayabilmek İçin Çevre Konusunda Yüklü Bir Fatura Ödemesi  Gerekebilir" başlığı altında yer verdiği bir haberde,  yetkililerin, Türkiye'nin çevre temizliği konusunda Avrupa  Birliği'nin standartlarını yakalayabilmek için 60 milyar  euro (80 milyon dolar) harcama yapması gerekebileceğini  bildirdiği kaydedilmektedir. Kimliğinin açıklanmasını  istemeyen bir Türk yetkilinin, "En iyimser fakat çok da  gerçekçi olmayan bir tahminle Türkiye'nin 20 milyar euro  değerinde bir yatırıma ihtiyacı var. Ancak bu rakam 60  milyar euroya yükselebilir." dediği belirtilen haberde,  Türkiye'nin standartlarını ve yasalarını AB'ninkilere  uyumlu hale getirmesi gerektiği ve çevre de müzakereler  kapsamında görüşülecek 31 konudan biri olduğu ve bu konunun,  mayıs ayında üye olan sekiz eski komünist ülkede de en büyük  sorunu teşkil ettiğine işaret edilmektedir. Haberde, Avrupa  Komisyonu'nun bir süre önce yayımladığı yıllık raporunda,  Türkiye'nin hava ve su temizliği, atıklar ve doğanın  korunması alanlarında yapması gereken çok fazla iş olduğunu  belirttiği hatırlatılmaktadır.

 

            İTALYA BASINI: 

            Corriere della Sera gazetesinde (24/12) "Her Üç  İtalyandan Biri Türkiye'ye Hayır Diyor" başlığı altında  ve Renato Mannheimer imzasıyla yayımlanan haber-yorumda,  her üç İtalyandan birinin, Türkiye'nin AB'ye katılımına  karşı olduğu ve muhalefetin, özellikle sosyo-ekonomik  çevrelerde yerleşik endişelere bağlı bir neden olarak  gösterildiği belirtilmektedir. İtalyanların neredeyse yüzde  40'ının, Türkiye'de işgücü maliyetinin düşük olmasının  çalışan kesime zarar vermesinden korktuğu, ancak anketten,  İtalyanlarda halihazırda varolan endişelerin toplumsal,  kültürel ve dini geleneklerle de alakalı olduğunun  anlaşıldığı edilen haber-yorumda, ankette her üç İtalyandan  birinin Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılımına karşı  olduğunu net bir şekilde belirttiği, ancak katılımın  lehinde olanların sayısının da yüzde 50'yi biraz geçtiği  vurgulanmaktadır. Sonuçta, Türkiye'nin AB'ye katılımına  muhalefetin İtalya'da belki de beklenenden çok daha fazla  yaygın olduğu ve bunun, büyük ölçüde çok da temeli olmayan  nedenlere, önyargılara dayandığı belirtilen haber-yorumda,  bugün olduğu gibi, ekonomik ve sosyal kriz dönemlerinde  önyargıların artış eğilimi gösterdiği, bu nedenle toplumun  geniş nüfuz kesimlerinde oluşan "uzlaşı ve oy piyasasına",  muhtelif siyasi güçlerin de büyük bir ilgiyle yaklaştığı  kaydedilmektedir.

           

            JAPONYA BASINI: 

            Sankei Shimbun gazetesinde (24/12) "Türkiye'nin AB ile  Üyelik Müzakereleri... Başbakan Erdoğan'ın Düşünceleri"  başlığı altında ve Hitotsubashi Üniversitesi Profesörü  Masanori Naito imzasıyla yayımlanan makalede, Brüksel'deki  Avrupa Birliği Zirvesi'nde Türkiye ile üyelik müzakerelerine  Ekim 2005'ten itibaren başlanması kararı alındığı, bunun  üyelik kararı alınmış gibi algılanmaması gerektiği ve ayrıca  üyeliğin ne zaman gerçekleştirileceğinin de belli olmadığına  ve buna rağmen Türk medyasının, AB Zirvesi'nden çıkan kararın,  Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana en başarılı iş  olarak duyurduğuna işaret edilmektedir. Türkiye'nin Avrupa'nın  bir üyesi olmasının, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün  önderlik ettiği Batılılaşma yoluyla modernleşme çizgisinin  bir uzantısı olduğuna dikkat çekilen makalede, ancak Erdoğan  iktidarının bunun ardındaki hesaplarının gözden kaçırıldığı,  AKP'nin, İslami renginin kuvvetli bir parti olduğu ve destek  tabanında İslami dirilişi öne sürenlerin de olduğu  kaydedilmektedir. Makalede şöyle denilmektedir: "Başbakan  Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, AB üyeliğine yönelik  diplomatik çabalara giriştiler. İslami renklerini bir kenara  bıraktıkları ve Batılılaşmaya yöneldikleri şeklinde de  görülebilir ama gerçek öyle değil. Bu durum, AKP'nin siyasi  temellerinde AB üyeliğine yönelecek kadar istikrar  bulunmasından kaynaklanıyor. Türkiye'nin Batılılaşmasına en  çok destek veren kurum ordudur. AKP, AB üyeliğine olumlu  yaklaşırsa, ordunun müdahaleleri kolay gerçekleşemeyecektir.  AB de ordusu müdahalelerde bulunan bir ülkeyi üyeliğe kabul  etmez. Yani, iktidar AB'ye yaklaştıkça, ordunun müdahale  riski azalacak ve iktidara istikrar gelecektir... Avrupa  dünyası ile İslam dünyası arasındaki gerilim artarken, AB  üyeliği şeklindeki Batılılaşma yolunda gitmezse, Türkiye'nin  tamamı İslam'ın dirilişine tanık olacaktır. Yani, Erdoğan  iktidarı, AB üyeliği yolunda gitse de gitmese de kendi  iktidarının istikrarını bir şekilde sağlayacaktır. AB olayın  bu tarafına pek dikkat etmiyor. Müslüman bir ülkeyi arasına  almaya karşı gösterilen direnişi anlayabiliriz. Ancak, Türk  halkı AB'nin Hristiyan kulübünden öte bir şey olmadığı  sonucuna varırsa, Avrupa ile İslam dünyası arasındaki  uçurum, Boğaziçi sınır olmak üzere daha da büyüyecektir."

 

            LÜBNAN BASINI: 

            El-Kifah El-Arabi dergisinde (27/12) "Atatürk'ün Dönüşü...  Müslüman Türkiye ile Hristiyan Avrupa Arasında Nişan" başlığı  altında yayımlanan bir yorumda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti'nin, Avrupa Birliği'nin talep ve  koşullarını yerine getirmek için yoğun bir çaba harcadığı  ve söz konusu şartları yerine getirmenin yanı sıra ülkede  ekonomik ve siyasi istikrarı da sağladığı belirtilmektedir.  Dini ve ekonomik nedenlerle Türkiye'nin AB üyeliğine karşı  çıkan kesimlerin, Türkiye'nin önünü kesmek için müzakereler  süreci sırasında seslerini yükselterek, Türkiye'nin katılımı  konusunda referandum talep edeceklerini dile getirdikleri,  buna karşın Avrupa ve Avrupa dışındaki Türkiye yanlılarının  da seslerini güçlü bir şekilde yükseltmeye başladıkları  belirtilen yorumda, Amerikalılar ve İngilizler başta olmak  üzere Avrupalıların çoğunun, AB'nin, sadece Müslüman olduğu  için Türkiye'yi reddetmesinin, İslam dünyası tarafından  yüzlerine atılan bir tokat olarak algılanmasından ve  uygarlıklar arası mücadelenin sürmesinden kaygı duyduğu  ifade edilmektedir. Yorumda, Türkiye'nin, İslam dünyasında  örnek alınması gereken bir model olmamasına karşın, İslam  dünyasının, Avrupa'nın Türkiye'yi reddetmesini, kendisine  yönelik bir hakaret olarak göreceği ve bu nedenden dolayı  da Avrupalıların, Türkiye'yi birliklerine kabul etmekten  başka alternatifleri kalmayacağı vurgulanmaktadır.

 

            YUNANİSTAN BASINI:           

            Makedonya Haber Ajansı'nın (MPE) internet sayfasında  (24/12) "Eğitim Bakanı: Hiç kimse Türkiye'nin AB Üyeliğini  Engellemek İstemiyor" başlığı altında yer alan bir haberde,  Yunanistan Eğitim Bakanı Marietta Yannaku'nun, O Kosmos Tou  Ependiti gazetesine verdiği demeçte, Yunanistan'ın  politikasının Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini bloke  etmek olmadığını ve kimsenin bunu engellemek istemediğini  belirttiği ifade edilmektedir. Türkiye'nin AB'ye,  öngörülenlerin aksine daha erken gireceği varsayımında  bulunan Eğitim Bakanı Yannaku'nun, Brüksel'de alınan sonucun  mümkün olan en iyi sonuç olduğunu ifade ederek, Annan  Planı'nın müzakere için tekrar sunulacağı değerlendirmesinde  bulunduğu kaydedilmektedir.

            Kathimerini gazetesinde (24/12) "Türkiye: Öteki Tehdit"  başlığı altında ve Babis Papadimitriu imzasıyla yayımlanan  bir yorumda, 25'lerin Avrupa'sında ve tabii Yunanistan'da  da hakim olan görüşe göre, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği  yolunun "siyasi" kriterlerin yerine getirilmesinden geçeceği,  bir devletin kalkınması için siyasi irade kesinlikle gerekli  olduğu ve ancak Türkiye için ekonomik istikrarın da Avrupa  yönelimi için ön şart oluşturduğu belirtilmektedir. Bu  istikrarın sağlanması için uluslararası toplum 30 milyar  doları aşan "krediler" vererek yardımcı olduğu belirtilen  yorumda, Türkiye'nin ekonomisinin sabit adımlarla  ilerlemesinin Avrupalılar tarafından üyelik talebine kesin  bir evet demesinde rol oynadığı, zaten Türkiye'nin üyeliği  konusunun uygulamada 2014 yılından önce ele alınamayacağını  herkesin bildiği ve AB bütçesinin o zamana kadar şimdiden  kararlaştırılmış bulunduğuna işaret edilmektedir. Birçok  Avrupalı liderin de dediği gibi, Türkiye'nin AB'ye "tam"  üyeliğinin beş ya da 10 yıl daha sürebileceği hatırlatılan  yorumda, Jeopolitik dengeler düzeyinde olağanüstü gelişmeler kaydedilmemesi durumunda, Türk piyasasının dinamizminin  AB'nin nihai kararında ağır basacağı, ayaklarının üstünde  durabilen bir ekonominin büyük ülkeleri daha az korkutacağı  ve diğer yandan Türkiye ekonomisinin büyük bir gelişme  kaydettiği vurgulanmaktadır.     

                 

 
ESKİ SAYILAR