28.12.2004

   

Anasayfa

e-posta


 
 

ANKARA, 28/12(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  27 Aralık 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            AVUSTURYA BASINI:

            Kurier gazetesinde (27/12) "Hükümet Çok Az Çaba  Harcıyor" başlığı altında ve Ch. Böhmer'in İşçi Odası  Başkanı Tumpel ile yapılan bir mülakata yer verilmektedir.  Mülakatın Türkiye ile ilgili bölümünde şu ifadeler yer  almaktadır:

            "SORU: Sayın Başkan, son günlerde AB'nin genişlemesine  karşı ciddi argümanlar göstermiştiniz. Ama geçen hafta  Birlik Türkiye ile giriş müzakerelerine başlama kararı aldı.  Yanıldınız mı?

            TUMPEL: Maalesef hayır. AB yeni üyeleri kaldıracak  durumda değil. Bunu söyleyen bir tek ben değilim, Birlik  de kendisinin üye alma kapasitesini giriş kriterlerinden  biri olarak formüle ederek, bunu doğrulamış oluyor. Neden  üye alacak kapasitede değil? Bunun için gerekli olan en  önemli şartlardan biri, anayasa konusunda görüş birliğine  varmaktır ki görünürde daha böyle bir şey yok, çünkü kimse  AB devletlerindeki referandumların nasıl sonuçlanacağını  bilmiyor. Ama bundan da önemlisi: AB 2010 yılına kadar  işsizlik oranını sıfıra indirmeyi amaçladı. Bunun için  22 milyon işyerine ihtiyacı var. Birlik bu amacına  ulaşamayacak, bu yüzden de yeni katılımlara hazır değil..."

 

            İNGİLTERE BASINI:

            Financial Times gazetesinde (27/12) "Göç Safsatası"  başlığı altında ve Saskia Sassen (Şikago Üniversitesi'nden  sosyoloji profesörü olan yazar, The New Press tarafından  basılan "Konuklar ve Yabancılar" adlı kitabın da sahibidir.)  imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Avrupa Birliği'nin  genişlemesinin her aşamasının, yoksul güruhların refah  ülkelerine göç edeceği endişelerini hortlattığı ve  Türkiye'nin Birliğe üye olma ihtimalinin de, Batı  Avrupa'nın bu tür göç hareketlerini kaldıramayacağı yolundaki  kaygıların canlanmasına yol açan en son gelişme olduğu, ancak  Batı Avrupa tarihinin aslında milyonlarca göçmenin zorlukla  da olsa asimile edildiği dönemlerle dolu olduğu  belirtilmektedir. Göç hareketleri ve Avrupa'ya yapılan büyük  göç akınlarına yer verilen makalede, tarihin, Avrupalıların  çoğunun dışa göç etmeyi istemediklerini gösterdiği ve AB'nin  yeni üyelerinde de aynı eğilimlerin gözlenebileceğine işaret  edilmektedir. Avrupalıların son derece gelişmiş siyasi üyelik  kavramının, yeni göçmenlerin özümsenmelerini zorlaştırdığı,  ancak bu kişilerin topluma katılımı için resmi kurallar  getirilmesini de sağladığı ve bu tarz yeniliklerin, katılıma  karşı çıkmak için mevcut kurumları kullanan yerli halklara  karşı mücadelenin bir parçası olduğu kaydedilen makalede,  AB'nin gelişiminin tarihi birçok yönden bu çabanın en büyük  örneği olduğu ve aleni tartışmalarda bugün, geçmişteki bu  çetin yurttaşlık, siyasi ve hukuki çalışmaların dikkate  alınmadığı vurgulanmaktadır.

 

            İTALYA BASINI:

            Corriera della Sera gazetesinde (26/12) "Avrupa...  Dörtlü (Almanya, Fransa, İspanya, İtalya) Bir Reji Odası  Oluşturalım" başlığı altında ve Başbakan Yardımcısı  Follini (Udc) ile gerçekleştirilen bir mülakata yer  verilmektedir. Başbakan Yardımcılığına gelişinden sonraki  ilk yurtdışı seyahatine Kosova'ya giden Follini'nin burada,  AB'nin güçlü bir fikre ve ona rehberlik edecek bir beyne  ihtiyacı olduğunu belirterek, motor görevini de -bir nevi  "Avrupa reji odasını" oluşturacak olan- dört ülkenin (İtalya,  İspanya, İngiltere ve Fransa) üstlenmesi gerektiğini  vurguladığı kaydedilen mülakatta, Follini'nin, Türkiye'nin  AB'ye katılımı konusunda "Kuzey Ligi'nin akıntıya karşı  kürek çekmesine" ilişkin olarak kendisine yöneltilen bir  soruya da, "Tüm bunlara rağmen ileriye doğru gidilmelidir.  Türkiye'nin AB'ye katılımından yanayım, çünkü bu katılım  İslamda demokrasinin gelişmesini teşvik edecektir." şeklinde  yanıt verdiğinin altı çizilmektedir.

            Panorama dergisinde (30/12) "Tehlikeli Bahis" başlığı  altında ve Gianni Baget Bozzo imzasıyla yayımlanan makalede,  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, "Avrupa'nın Fatihi"  nidalarıyla Ankara'da sadece kendi partilileri tarafından  değil, geniş bir halk kitlesi tarafından da alkışlandığı  belirtilmekte ve AB ile müzakerelerin uzun ve de zor  olmakla kalmayıp, sonucunun da kesin olamayacağı, Avrupa  ile Türkiye'nin tavırları arasındaki farklılığı gösteren  ilk sorunun, -halihazırda AB üyesi olan Rum tarafı- Kıbrıs  olduğu kaydedilmektedir. Türkiye'nin AB'ye katılımını  engelleyebilecek daha pek çok sorun bulunduğu ifade edilerek,  bu sorunlar; Türkiye'nin büyük bir bölümünün Asya'da  bulunması, Müslüman bir ülke olması ve Almanya'dan sonra,  bunun kendisine getireceği haklarla birlikte, Birlik içinde  en fazla nüfusa sahip olması şeklinde sıralanmaktadır.  Makalede olumlu hususlar arasında ise, "AB'nin, İslam ve  Batı dünyası arasında bütünleşmeyi gözler önüne serme niyeti"  bulunduğu ifade edilmektedir. Makalede şöyle denilmektedir:  "Türkiye'nin AB'ye katılımı aynı zamanda askeri gücün  statüsünü de ilgilendirmektedir. Ordu bugüne kadar Türk  toplumunun en önemli politik öğesi ve ulus kimliğinin  koruyucusu olmuştur. Böylece Erdoğan, sadece oy kaygısıyla,  politik kurumların laikliğini garanti altına almak gibi yeni  bir sorunla karşı karşıya kalmıştır. Türk politikasının  bütün gelişimi ona ve onun oynadığı bahislere bağlı; öyle ki  bir İslam ülkesinde sadece oylar kurumların laikliğini  koruyabilir. Bu husus ise, AB'nin sırf 'Erdoğan bu bahsi  kazansın' diye göğüslemek istediği bir risktir."

 

            JAPONYA BASINI:

            Asahi Shimbun gazetesinde (27/12) "Türkiye'nin AB  Üyeliği... Avrupa'daki Tedirginlik" başlığı altında ve  Ken Ando imzasıyla yayımlanan makalede, Türkiye'nin 70  milyonluk nüfusunun yüzde 99'u Müslüman, en büyük kenti  İstanbul dahil, topraklarının sadece bir bölümünün  Avrupa'da, büyük bölümünün ise Asya'da bulunduğu  belirtilmektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın,  "Türkiye, Avrupa ile Orta Doğu arasında köprü olacaktır."  açıklamasında bulunduğu, ancak düşük gelirlilerin çoğunlukta  olduğu Türkiye'den gelecek göçmen akını yüzünden Avrupa  kamuoyunun tedirginlik duyduğu kaydedilen makalede, üyeliğin  gerçekleşmesi durumunda, Avrupa'dan büyük miktarda  aktarılacak doğrudan sermaye sonucu yaşanacak ekonomik  gelişme ile uluslararası konumunun yükseleceği, fakat  müzakerelerin 10-15 yıl süreceği ve insan hakları ihlali  ya da antidemokratik uygulamalar olması durumunda da  kesilebileceğinin belirtildiği ve Türkiye'nin, her şeye  rağmen giriş kapısına gelindiği için memnun olduğu ifade  edilmektedir.

            Mainichi Shimbun gazetesinde (27/12) "Türkiye'nin AB  Üyelik Müzakereleri... Avrupa'nın Coğrafi Değişiminden  Duyulan Endişe" başlığı altında ve Yoshinori Fukushima  imzasıyla Avrupa sorunlarını araştıran Fransız Robert  Schuman Vakfı'nın Başkanı Jean- Dominique Giulani ile  yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler  yer almaktadır:

            "SORU: Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanması ne  anlama gelir?

            GIULANI: Türkiye üye olduğu takdirde, Avrupa'da sınır  sorunu ortaya çıkacak ve bizim, yani Avrupa'nın coğrafyası  değişime uğrayacaktır.

            SORU: Fransa halkının yüzde 70'i neden karşı çıkıyor?

            GIULANI: Son yıllarda Avrupa'da ulusal bilincin en  güçlü olduğu Fransa, Almanya ve İngiltere'de halk, AB için egemenliklerinin bir kısmından vazgeçmeyi kabullendi. Bunun  sonucunda ulusal kimlik Avrupa seviyesine geldi. Türkiye'ye  bakıldığında, 'O, ben değilim' şeklinde düşünülüyor."

 

            ULUSLARARASI ARAP BASINI:

            Londra'da Arapça yayımlanan El Kuds El Arabi  gazetesinin internet sayfasında (27/12) "Gelecekteki  Avrupalı Türkiye... Aynı Zamanda Nasıl Hem Arap Hem de  Müslüman Olacak?" başlığı altında ve Muta Safedi imzasıyla  yer alan bir yazıda, bugünlerde Avrupa'da siyasetçilerin,  aydınlar ve kamuoyunu sarsan tartışmanın, Türkiye'nin AB  üyeliğine ehil olup olmadığı konusunda yaşandığı ve bu  tartışmanın özellikle AB'nin, Türk Hükümeti ile bu konuda  müzakerelere başlama kararı almasından sonra kızıştığı,  çünkü Avrupa halklarının bu olaya inanmak istemedikleri,  nedeninin de, tarihi ve dini etkenler olduğu belirtilmektedir. "Avrupa'nın, kıtayı işgal eden Osmanlı İmparatorluğu ile  yaşadığı 500 yıllık savaşları unutması mümkün mü?" sorusuna  yer verilen yazıda, Türkiye'nin Avrupalı olmadığının doğru  olduğu, ama AB'ye alınmasının Avrupalı olmasını sağlayacağı kaydedilmektedir. AB ideolojisinin, Birliği, şiddete ve  ayrımcılığa dayalı uygarlığın etkisinden kurtulmuş beşeri  uygarlık projesinin güvenilir bekçisi ve tek yüklenicisi  olmaya aday yaptığı ve Batı Avrupa felsefecilerinin bugün  kurduğu hayalin bu olduğu belirtilen yazıda, AB'nin bir  yandan Müslüman ve laik Türkiye'yi değiştireceği  düşünülürken, bir yanda da Fransa, Almanya ve İtalya gibi  kurucu ülkelerin yanı sıra Birliğe sonradan katılan  Slav-Ortodoks mirasına sahip Doğu Avrupa ülkelerini de  değiştirmeye çalıştığının düşünüldüğü ve bunun en son  örneğinin de, AB'nin Hıristiyan olduğu ibaresinin yer  almadığı Anayasası'nı neredeyse oy birliği ile kabul etmeyi  başardığı -yani AB felsefesi, ırksal ve dinsel bloklaşmayı  reddediyor- kaydedilmektedir. Türkiye'nin üyeliğinin kabul  edilmesini savunanların, bu üyeliğin, Avrupa'nın  (Hristiyanlığın) kuzey sınırlarına dayanacağı İslam dünyasını  yarması ya da Arap kimliğine meydan okuması anlamına  geleceğini düşündükleri ve bunların, Türkiye'nin Avrupa evine  girişinin, İslamın Avrupa'nın Hristiyan mirasını tehdit etmesi  anlamına geleceğini de kabul etmedikleri ifade edilen yazıda,  dolayısıyla yakında Araplar ve İslamın geleceğini Avrupa'da,  Avrupalıların da geleceklerini Araplar ve İslamda  bulabilecekleri, ancak bunun, Batı'nın geleneksel eski  emperyalizmi ya da Amerika ve İsrail'in Irak ve Filistin'deki  mevcut işgalleri gibi bir işgal olmayacağı öne sürülmektedir.

           

            YUNANİSTAN BASINI:

             Elefterotipia gazetesinde (26/12) "Kemalizm Tabusu  ve Demokratik İslam" başlığı altında ve Mihalis Moronis  imzasıyla yayımlanan bir yorumda, AB Konseyi'nin Türkiye  ile 3 Ekim 2005 tarihinde üyelik müzakerelerine başlamasına  ilişkin kararın, Mustafa Kemal'in, Türkiye'nin "çağdaş  medeniyete" katılmasına ilişkin hayalini gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceği yönündeki temel soruya cevap vermediği,  "25"ler tarafından konulan ve Erdoğan tarafından kabul  edilen ağır şartların -AB müktesebatından kalıcı sapmalardan, müzakerelerin her an durdurulması ve ucu açık müzakerelerin  özel bir ilişkiyle tamamlanması olasılığı- AB'ye üyeliğin,  özellikle de AB halklarının karşı çıkması nedeniyle, çok  zor, belki de imkansız olduğu düşüncesine yol açtığı  kaydedilmektedir. Ağır şartların Avrupa halklarının  endişelerinin yatıştırılması amacıyla konduğunun öne  sürüldüğü ve "özgürlük, demokrasi, insan hakları ilkeleri,  temel özgürlükler ve hukuk devletinin ihlal edilmesi"  durumunda müzakerelerin durdurulması şartının da, her  şeyden önce, gerçekleştirdiği reformlara karşı çıkan  güçlerle çatışmalarında Erdoğan'ı güçlendirdiği de  düşünülebileceği ileri sürülen yorumda, bu görüşün, AB  Konseyi'nin, Erdoğan'a, üyelik müzakerelerine başlaması  konusunda tarih vermesi için değer ve ilkelerinde yaptığı  "indirimler" nedeniyle de güç kazandığı, bu nedenle,  Türkiye'nin üyeliğine ilişkin kriterlerin sabit sayılmaması  gerektiği ve bu kriterlerin Avrupalıların siyasi iradelerine  bağlı olduğunun belli olduğu vurgulanmaktadır. Yorumda şöyle denilmektedir: "Avrupalıların iradesi bugün jeopolitik ve  jeostratejik amaçlar çerçevesinde biçimleniyor. Müslümanların  gözlerinde medeniyetler çatışması boyutları kazanan terörizme  karşı savaş, Avrupalıların uluslararası ilişkileri ve  çıkarlarını yönlendiriyor. Böylece Batı, İslama karşı  medeniyetler savaşının söz konusu olmadığını göstermeyi,  diğer taraftan da çarpışmaların gelişmekte olduğu Büyük Orta  Doğu bölgesindeki konumunu sabitleştirmeyi amaçlıyor... AB  Komisyonu raporunun Türkiye'nin AB üyeliğinin etkilerine  ilişkin bölümü Ankara'nın Batı'ya sağladığı avantajları  ortaya koyuyor. Bu koşulların önümüzdeki on yılda değişmesi  zordur. Irak'ta barışın sağlanması ve terörizme karşı savaşın  son bulması için yıllar geçecek... Bu koşullar altında,  Türkiye'nin AB'ye tam üye olması için kesin cevabın  verilmesinin Türkiye'ye bağlı olduğu belli oluyor.  Türkiye'nin fobilerini -Kemalizmin tabularını ve İslam  tehdidini- aşmayı, komşularına, özellikle Kürtlere karşı  hedeflerine ve ılımlı demokratik İslamın ihracı için  prototip oluşturmayı gerçekten isteyip istememesine bağlıdır.  Türkiye'nin ve İslamın değişmesi deneyimi Avrupalılar  tarafından değerlendirilmeyecek, Müslüman dünya tarafından değerlendirilecek. Türk prototipini, bu dünya kabul etmeli.  Bu nedenle, Türkiye'nin AB macerasının son değerlendirmesini  belki de bu dünya yapacak."

 
ESKİ SAYILAR