ANKARA, 03/01(BYE)--- Yabancı
basın-yayın organlarında 31 Aralık 2004-02 Ocak 2005 tarihlerinde
yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu
hususlara değinilmektedir:
ABD BASINI:
Washington Times
gazetesinde (02/01) "Türkiye ve Neo-Avrupa" başlığı altında ve Claude
Salhani imzasıyla yayımlanan bir yazıda, ABD'nin, Avrupa Birliği'ne
-NATO üyesi ve ABD'nin önemli müttefiki- Türkiye'yi Brüksel kulübüne
kabul etmesi için ricada bulunurken "yaşlı Avrupa"yı iyi zorladığı
belirtilmekte ve Washington'un, Türkiye'nin kendi deyimiyle "genç
Avrupa"nın en yeni eki haline gelmesini görmeyi umduğu, aynı şekilde,
Türkiye'nin, ABD dış politikasına dostça yaklaşımı destekleyen küçük
Avrupa ülkeleri grubuna katılmasını beklediği ifade edilmektedir.
Washington'un ayrıca, 70 milyonluk Müslüman bir ülke olan Türkiye'nin,
Hristiyan Avrupa ve ABD ile Orta Doğu ve Müslüman dünyasının arasını
yumuşatmasını da umduğu kaydedilen yazıda, bununla birlikte
Türkiye'nin, İslami eğilimli bir parti -Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
başkanlığındaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)- tarafından
yönetildiği ve İslami kökenlerine rağmen Erdoğan'ın, genellikle bir
ılımlı olarak görüldüğü kaydedilmekte, İstanbul Kadir Has
Üniversitesi'nde siyaset bilimci olan Nilüfer Narlı'nın, "Başbakan
Türkiye'nin geleceğinin Avrupa'da yattığının farkında." ifadesine yer
verilmektedir. Yazıda, şöyle denilmektedir: "Ama hangi Avrupa? İki
Avrupa, 'yaşlı' ve 'genç' Avrupa arasındaki fark aslında çok büyük; en
azından Bush yönetiminin düşündüğü kadarıyla. Fransa ve Almanya'yı
içeren 'Yaşlı Avrupa', ABD önderliğindeki Irak saldırısını desteklemeyi
reddeden ülkeler arasında. Kanıt yetersizliğini ve BM'de uzlaşı
olmamasını öner süren Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Almanya
Başbakanı Gerhard Schröder, Irak'a saldırmaya değecek yeterli kanıt
olmadığını söylediler. 'Yaşlı Avrupa', ne Saddam Hüseyin'in kitle imha
silahlarına sahip olduğunu ne de onunla Usame bin Ladin'in terör ağı
el Kaide arasında bağlantı olduğunu gösteren yeterli kanıt bulunduğunu
savundu... Ne var ki, yaşlı Avrupa arasında da bölünmeler var.
İngiltere'den Tony Blair ve İtalya'dan Silvio Berlusconi, yaşlı
Avrupa'ya ait olsalar da, eski komünist blok Varşova Paktı'ndan
-Polonya ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkeler Irak'a saldırıyı desteklediler
ve savaşa asker katkısında bulundular- AB'ye yeni gelenlere
katıldılar... Bununla birlikte, -AB'ye kabul edilirse- ne 'genç' ne de
'yaşlı' Avrupa Ankara'nın ABD karşısındaki konumunu yeterince
tanımlamayacağı için, Türkiye'nin yeni bir etikete ihtiyacı olacak.
Türkiye, siyasi olarak genç Avrupa'nın yanında değil. Türkiye savaşa
karşı çıktı ve ABD askerlerinin topraklarından geçişini kabul etmedi.
Ve daha yeni bir AB adayı olarak kabul edildiği için yaşlı Avrupa
olarak görülmesi de zor. 'Neo-Avrupa' terimi daha uygun gibi
görünüyor. (Neo yeni anlamına gelse de, yan anlamı farklı.) Neo-Avrupa,
ABD'nin, Avrupa ve Orta Doğu'daki dış politikalarını çok daha fazla
desteklemesini umduğu Avrupa; muhtemelen 'genç Avrupa'nın
desteklediğinden de fazla. AB'ye 2007'de katılmaya hazırlanan Romanya
ve Bulgaristan, neo-Avrupa etiketi altına girebilirler. ABD'nin
gayretli destekçisi Kosova da.. Tabi AB'ye girerse. Ama Türkiye'nin
ABD'nin kendisinden istediklerini körü körüne gerçekleştireceğini
sanmayın. Washington Ankara'da sadık bir müttefik görüyorsa muhakkak ki
tersi de doğru olabilir. ABD'nin Türkiye'nin AB girişimine tereddütsüz
desteğine rağmen çok sayıda Türk, ABD'nin politikalarına, özellikle de
Orta Doğu'dakilere ve en çok da Irak'taki savaşa -çoğunluk haksız
olduğunu düşünüyor- olumsuz bakıyor... Başbakan Erdoğan kısa bir süre
önce bir mitingde, 'Türkiye sadık bir ortaktır.' dedi. Aslında Türkiye
AB kapısına ayağını attığı için sonsuza kadar Amerika'nın desteğine
minnet duyacak. Ancak Türkiye, ister yaşlı, ister genç, ister neo-Avrupa
olsun geleceğinin Avrupa'da yattığını biliyor."
ALMANYA BASINI:
Frankfurter Allgemeine
Zeitung'da (31/12) "Avrupa'nın Belirsizlikleri" başlığı altında ve
Nikolas Busse imzasıyla yayımlanan bir yazıda, 2005 yılının ikinci
yarısında İngiltere'nin AB Dönem Başkanlığı'nı üstleneceği, ancak, 1
Haziran'da devlet ve hükümet başkanları zirvesini yönetecek kişinin
Tony Blair olup olmayacağına önce İngiliz seçmenlerin karar verecekleri
belirtilmektedir. İngilizlerin, tahminen bahar başlangıcında yeni bir
parlamento seçecekleri belirtilen haberde, her halükarda 3 Ekim
tarihinin, İngiliz başkanlığı için önemli bir tarih olabileceği ve bu
tarihte Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlayacağı vurgulanmakta
ve her ne kadar son AB Zirvesi'nde, Türkiye'ye müzakerelerin bu
tarihte başlayacağı sözü verilmiş olsa da, bazı karışıklıklar
çıkabileceği öne sürülmektedir. Bir taraftan Ankara'nın önceden -en
azından dolaylı olarak- Kıbrıs'ı tanıması gerektiği ve bu dolaylı
tanımanın, Ankara'nın Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliğini bir
protokol imzalayarak diğer yeni 10 üyeyi de içine alacak şekilde
genişletmesiyle olacağı, diğer taraftan AB'nin, önemli olarak görülen
altı yeni yasanın Türkiye'de uygulandığını ve insan haklarına bu ülkede
gerçekten riayet edildiğini görmek istediği, İngilizlerin duruma göre
AB Anayasası'na ilişkin tartışmanın bir yenisini yönetmek zorunda
kalabilecekleri ifade edilen haberde, gözlerin, Cumhurbaşkanı Chirac'ın
tam tarih belirlemediği, fakat referandumun mayıs-haziran ya da
eylül-ekim aylarında yapılacağı tahmin edilen Fransa'ya çevrilebileceği
ve bazı çevrelerin, Fransızların Türkiye ile müzakereler konusunda
duydukları rahatsızlığın anayasanın reddedilmesi olarak
yansıyabileceğinden korktuklarına işaret edilmektedir.
İNGİLTERE BASINI:
The Sunday Telegraph
gazetesinde (02/01) "Demir Peçenin Ardında Ne Yatıyor?" başlığı altında
ve Noel Malcolm imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Suraiya Faroqhi'nin
"Osmanlı İmparatorluğu ve Çevresindeki Dünya" adlı kitabı
değerlendirilmektedir. "Türkiye, Avrupa'ya ait mi?" sorusuyla başlayan
kitap eleştirisinde, bu konuda yapılan tartışmalarda net bir yanıt
bulunamadığı belirtilerek, "Bu görüşe karşı olanlar, önemli bir Hristiyan
kültürü olmayan hiçbir ülkenin Avrupa'nın parçası olmayacağını
belirtiyorlar (bu gerçi Avrupa'nın tanımına uyuyor ama iki Avrupa
devleti olan Bosna ve Arnavutluk'u, sürekli olarak bir gettoda yaşamaya
mahkum ediyor). Buna destek verenler ise iki standart yaklaşımı
benimsiyorlar. Bunlardan biri, örneğin Atatürk'ün Arap alfabesini
kaldırması ve geleneksel Türk hukuku yerine, İsviçre Ceza Kanunundan
alınan büyük bölümlerin benimsenmesinin ardından 20. yüzyılda
Türkiye'nin ne kadar laikleştiğini ve Avrupalılaştığını vurgulamak.
Diğeri de, coğrafi açıdan Türkiye'nin bir kısmının (eski başkent
İstanbul'un bir kısmı da dahil) Avrupa kıtasında olduğuna işaret etmek.
Yine de tarihi açıdan bu iki görüş arasında tuhaf bir çatışma var. Ne
kadar geriye gidersek, Türkiye de o kadar daha az 'Avrupalı'
görünüyor, oysa o dönemlerde coğrafi açıdan Avrupa'daki varlığı çok
daha büyüktü. Osmanlı İmparatorluğu, en geniş olduğu dönemde, bütün
Balkanlar'ı (ve Kıbrıs ile Girit'i) Macaristan'ın çoğunu ve Ukrayna'nın
bir kısmını kapsıyordu. Garip bir şekilde Türkiye'nin kültürel açıdan
daha Avrupalı hale gelme süreci, coğrafi açıdan daha az Avrupalı olma
süreciyle bağlantılı: Bu iki süreç, eski rejimle yönetilen bir
İmparatorluğun, modern bir ulus-devlete dönüşmesiyle birbirine bağlı
süreçler." ifadelerine yer verilmektedir. Yazıda, daha sonra, Osmanlı
İmparatorluğu'nun diğer devletlerle fazla ilişkisi olmadığından ve
halkını siyasi ve kültürel bir "demir peçe" ardına gizlediğinden dolayı
'farklı' görüldüğü bildirilmiş, ancak bunun doğru olup olmadığı
sorgulanarak, Soraiya Faroqhi'nin 1540'dan 1770'lere kadar uzanan
dönemi ele aldığı kitabında bu soruya yanıt aradığı belirtilmektedir.
Yazıda, "Peki bunlar, Türkiye ile AB hakkındaki soruyu cevaplıyor mu?
Muhtemelen hayır. Bu, uzak geçmişin değil, içinde yaşadığımız anın
gerçekleri temelinde verilmesi gereken bir karar. Tarihçilerin buna
yapacağı en iyi katkı, politikalara gerekçe sağlamak değil, sözde
tarihi iddialara dayalı kötü politika gerekçelerini ortadan kaldırmak
olacaktır. Soraiya Faroqhi, dolaylı olarak bunu yapıyor, ancak bu son
derece ilginç tarihin tabiatı bile kitabı okumak için iyi bir sebep."
denilmektedir.
İSPANYA BASINI:
El Mundo gazetesinin
internet sayfasında (02/01) "Chirac, Yaz Gelmeden Fransa'nın Avrupa
Anayasası Hakkında Referandum Yapacağını İlan Etti" başlığı altında yer
alan bir haberde, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın, yeni yıl
mesajında, 2005 yazından önce Fransa'da Avrupa Anayasası için
referandum yapılacağını belirttiği ifade edilmektedir. Chirac'ın
mesajında, "Anayasanın kabulüyle Avrupa'ya, daha demokratik, daha
istekli, daha güçlü, daha hızlı ekonomik ve sosyal ilerleme yetisinde
olma imkanı vereceksiniz. Ayrıca Fransa'ya da, Avrupa Birliği'nde daha
ağırlıklı olma imkanı tanıyacaksınız." dediği belirtilen haberde, Avrupa
anayasası hakkında tarih vermeyen Chirac'ın, oylamayı yılın ilk
yarısında yapmaya karar verdiğini ifade ettiği ve Sosyalistlerin
anayasaya "evet" demelerinden doğan dinamiği kullanmak ve Fransızların
çoğunluğunun AB üyeliğine karşı çıktığı Türkiye ile katılım
müzakerelerine başlanmasının anayasa konusundaki oylamaya etkilerini
ortadan kaldırmak istediğine işaret edilmektedir.
KIBRIS RUM BASINI:
Haravgi gazetesinde (31/12)
"Derviş Gibi Israr Ediyor" başlığı altında ve Nikis Kulermu imzasıyla
yayımlanan bir yorumda, Ankara'nın şimdi, kendi etrafında dönen
dervişleri hatırlattığı ve kendini beğenmişliğinin tüm sınırları
aştığı kaydedilmektedir. Türkiye'nin, 17 Aralık tarihindeki AB Zirve
toplantısı sonuç bildirgesini imzalamadığını, burada ifade edilenlerin
AB'ye üye ülkelerin tek taraflı kararları olduğunu ve bu sonuç
bildirgesine Türk imzası atılmasının söz konusu olmadığını ifade ettiği
belirtilen yorumda, "Türkiye ne ifade ediyor? İmzalamayacak mıdır?
Sonuç bildirgesini kabul etmiyor mu? Bunu değiştirecek mi? Bunu kendi
taleplerine mi uyduracak? Kendisinin Avrupalılaşması yerine, mevzuatı
mı "Türkleştirecek?" sorularına yer verilmekte ve "Türkiye'nin Avrupa
ilke ve değerlerine uyması gerekiyor. Türkiye her şeyi isteyemez. Bir
yandan Avrupa'nın koyduğu 'koşulları' kabul etmezken, diğer yandan AB
üyesi olmayı isteyemez. Kendi kendine ve geçmişteki politikasına
yapışıp kalamaz ve eski kafayla ileriye doğru gidemez. Türkiye
protokolü imzalamayabilir. Kıbrıs ile Gümrük Birliği protokolünü
imzalamaktan korkabilir. Ancak bu, kendi amaç ve arzularından
vazgeçmesi anlamına gelecektir. Belki de 17 Aralık tarihinde geldiği
noktaya yeniden gelmek için 45 yıla daha ihtiyacı olacaktır."
denilmektedir.
Simerini gazetesinde
(31/12) "Türkiye: AB Temellerinde Bir Amerikan Mayını" başlığı altında
ve Savvas Yakovidis imzasıyla yayımlanan bir haberde, Türkiye'nin
tarihi, siyasi, coğrafi ve kültürel açıdan Avrupa'da yerinin olmadığı,
ancak 25'lerin AB'sinin, üye devletlerin milli çıkarlarından ve
jeopolitik değerlendirmelerinden dolayı, Asya ordusunun Birlik ile
üyelik müzakerelerine başlaması gerektiğine karar verdiği ve bunun,
Avrupa binasında ve vizyonunda birçok katalizör sonuçları ile birlikte,
Amerikalıların en büyük zaferi olacağına işaret edilmektedir. Tarih
belirlenmesi öncesinde yaşanan Türk pazarının, iki yüzlülüğün, çıkar
alışverişinin ve ağının ilahlaştırılması, ve ayrıca bunun, Türkiye
tarafından yapılan şantajın, tehdit ve küfür furyası olduğu belirtilen
haberde, Başbakan Erdoğan'ın, saf bir Türk rolünü oynadığı, gerçek bir
tacir gibi aldattığı ve becerikli bir diplomat gibi başarılı olduğu öne
sürülmektedir. Haberde şöyle denilmektedir: "Türkiye, Amerikalıların
Avrupa'daki ikinci Truva Atı. Alman Münih'teki Doğu Avrupa Araştırmalar
Enstitüsü'nün belirttiği gibi, Türkiye'nin olası üyeliği ile, siyasi
birleşme, yani AB'nin federalleşmesi ile ilgili hayal de kesin olarak
mezara gömülüyor. 25'ler, Türkiye'nin olası üyeliği için zemini
hazırlamaya karar vererek, oku yaydan çıkardılar. Koyunlarına bir
Amerikan yılanı daha koydular. ABD'nin güçlü, otonom ve birleşik bir
Avrupa'ya tahammülü yok. Özellikle de süper güç bir Avrupa istemiyor.
Kendi kontrolü ve himayesi altında olacak, ticari ve ekonomik bir
birliği, büyük bir Avrupa pazarını tercih ediyor. Buna, İngiliz Truva
Atı ile birlikte, Türk Truva Atı da katkıda bulunacak."
YUNANİSTAN BASINI:
Kosmos tu Ependiti
gazetesinde (31/12) "Çifte Türk Pazarlığı" başlığı altında ve Lambros
Kalarritis imzasıyla yayımlanan bir yorumda, önümüzdeki dönemde,
Türkiye'nin, jeopolitik avantajlarına en büyük karşılıkları elde etmek
için AB ve ABD ile çifte pazarlığa başlamasının beklendiği
kaydedilmektedir. Türkiye'nin, AB ile üyelik müzakerelerine başlaması
kararından ve Amerikalıların Orta Doğu ve Orta Asya'da
gerçekleştirmekte olduğu değişikliklerden yararlanarak, iki "tablo"da
oyun oynamasını, müttefikliğini, ortaklığını ve komşuları karşısındaki
avantajlı jeopolitik konumunu, aynı zamanda da batı yönelimli Müslüman
ülke modelini "satmaya" çalışacağı ifade edilen yorumda, Türkiye'nin,
gerek ABD gerekse AB için cazip bir stratejik ortak olarak ön planda
bulunmasına rağmen, Washington tarafından aşırı derecede destek görüyor
olmasının, Atlantik'in karşı kıyısındaki müttefikin art niyetlerini
anlayan geleneksel Avrupa güçlerini kaygılandırdığı, diğer taraftan,
Ankara'nın çeşitli konularda nasıl bir tavır takınacağının önceden
belli olmamasının -ki bunun en büyük örneğini Irak savaşının başında
Amerikan güçlerinin Türk topraklarından geçmesini kabul etmemesi
oluşturuyor- Washington'u da kaygılandırdığı ve sonunda, herkesin
Türkiye'yi ortak olarak istemesine rağmen, her biri kendine has
nedenlerden dolayı bazı kuşkular beslediği, Türkiye'nin bunu bildiği,
bu nedenle de "Batı"ya karşı kendi kuşkularını beslediği
vurgulanmaktadır. Gelecekte Türkiye'nin, koşullara göre ve çıkarları
doğrultusunda takındığı tavrı değiştireceği, bazen AB bazen de ABD
tarafında hareket edeceği öne sürülen yorumda, "Türkiye gün geçtikçe
Washington'un 'kucağından ayrılıyor' daha bağımsız politikalar
uygulamaya başlıyor, aynı zamanda da, ülke içinde istikrarı sağlamayı
başardıkça, güvenlik garantileri sunmasının gerekliliği de azalıyor.
Washington, Türkiye'nin Orta Doğu'da zamanla daha da önemli rol
oynayacağını, ancak bunu kendi ulusal çıkarlarına hizmet temelinde
yapacağını kabul etmeli. Türkiye gelecekte, ABD'nin duruma göre
ihtiyaçlarını karşılamayı aza indirecek. Zaten, Türkiye'nin, hareket
etmeye başlamış olduğu yönde -siyasi düzeyde komşularıyla ilişkilerinde
siyasi İslam'ın demokratik bir modelini ön plana çıkararak- hareket
etmeye devam etmesi, büyük bir olasılıkla, bölgede, geçmişte
Washington'un dış politikasının temsilcisi rolünü oynamasıyla sağlanan
istikrardan daha büyük istikrar sağlayacaktır. Bağımsız bir politikaya
yönelik bir Türkiye, zaman zaman ABD ile sürtüşecek, ancak ikili
ilişkiler kesinlikle bozulmayacak... Avrupa yönelimi nedeniyle
Türkiye'nin ekonomisi gerçekten güçleniyorsa, bölgesel güç olarak rol
oynaması yönündeki amaçları da, bu kez Avrupa 'şapkası' altında
güçlenecek." denilmektedir.
-
-
ESKİ SAYILAR