ANKARA, 10/01(BYE)--- Yabancı
basın-yayın organlarında 7-9 Ocak 2005 tarihlerinde yayımlanan
Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara
değinilmektedir:
ALMANYA BASINI:
Die Welt gazetesinde
(07/01) "Bavyera Dağlarında Siyasi Yumuşama" başlığı altında ve Hans-Jürgen
Leersch imzasıyla yayımlanan yazının Türkiye ile ilgili bölümünde,
Wildbad Kreuth'daki CSU Kurultayı'ndan sadece CDU'ya yönelik uzlaşı
sesleri çıktığı belirtilmekte ve konuk olarak Kreuth'a gelen Alman
Sanayiciler Derneği Başkanı Jürgen Thumann'ın Türkiye'nin AB üyeliğine
karşı olduğu ifade edilmekte ve Bavyeralıların, her halükarda bir
"ayrıcalıklı ortaklık" statüsü vermek istedikleri Türkiye'nin AB
üyeliğine karşı mücadelelerinde beklenmedik bir destek aldıkları
kaydedilmektedir. CSU lideri Edmund Stoiber'in yeni yılı, "Hristiyan
Birlik Partilerinin bütünlük yılı" olarak ilan ederek, konuşmasının
ağırlık noktalarını, devlette reformun gerekliliği, yurtseverlik,
değerler, "Başbakan Schröder'in ekonomik başarısızlığı" ve Türkiye'nin
AB üyeliğine karşı direniş oluşturduğu belirtilen yazıda, Thumann'ın,
"Ayrıcalıklı ortaklık, BDI'nin buluşudur" diyerek, şimdiye dek
sanayicilerden sadece tam tersi beyanlar duyan katılımcıları şaşırttığı
ifade edilen yazıda, Thumann'ın, BDI'nin böyle bir ortaklığı tavsiye
ettiğini söylediği ve böylece CSU ile sanayiciler arasındaki ortak
noktanın burada sona erdiği vurgulanmaktadır.
Netzeitung'un internet
sayfasında (06/01) "CSU ve Fransız UMP Partisi Türkiye'nin AB Üyeliğine
Karşı Çıkıyor" başlığı altında yer alan bir yazıda, CSU'nun, geleneksel
olarak gerçekleştirilen toplantıda, Fransa'dan gelen destekle,
Türkiye'nin AB üyeliği konusundaki "hayır" cevabını bir kez daha dile
getirdiği belirtilmektedir. Toplantıya misafir konuşmacı olarak davet
edilen Fransa'daki iktidar Partisi UMP'nin Başkanı Nicolas Sarkozy'nin,
CDU ve CSU'nun Türkiye'ye imtiyazlı ortaklık verilmesi teklifine destek
vererek, CSU ile Avrupa politikası alanında "tamamıyla" hemfikir
olduğunu ifade ettiği kaydedilen yazıda, CSU lideri Edmund Stoiber'in,
Avrupa ülkelerinden çok farklı bir yapıya sahip olan ülkelere, AB
içerisinde tam üyelik verilmesinin mümkün olamayacağını belirttiği
ifade edilmekte, bunun, Türkiye için olduğu kadar Beyaz Rusya ve
Ukrayna için de geçerli olduğu ve söz konusu bu ülkeler için imtiyazlı
ortaklığın en doğru yol olduğu vurgulanmaktadır.
Yazıda, en az CSU'lu 18
milletvekilinin, Parlamento'ya Federal Hükümet'in AB Konseyi
içerisindeki kararlar konusunda daha fazla yetki verilmemesi durumunda
AB anayasasına onay vermeyi reddetmeyi düşündüğü, bunların, yeni
anayasanın çoğunluk kararlarıyla nüfusu çok yoğun olan Türkiye'yi AB
içerisinde merkezi bir aktör haline getirmesini eleştirdikleri, ayrıca
tarım ve göç politikasının "Büyük AB" için elverişli olmadığı görüşünde
oldukları kaydedilmektedir.
AVUSTURYA BASINI:
Die Presse gazetesinde
(07/01) "AB Türkiye'ye Kayıtsız Şartsız Teslim Oldu" başlığı altında ve
Avusturya'nın İstanbul'daki eski Ticaret Ataşesi Dr. Harald Figl
imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Türkiye'ye düşünmeden verilen
vaatlerin oluşturduğu, dürüst olmamasının yanı sıra korkakça da olan AB
politikası yüzünden büyük bir huzursuzluk yaşandığı ve bunda hiç
yumuşamadan, ısrarla imkansız bir şeyi isteyen Türkiye'nin de katkısı
olduğu belirtilmektedir. Türkiye'nin tam üye olarak kabul edilmesinin
imkansız olduğu öne sürülen yorumda, Türkiye kriterleri yerine
getirirse, Türk Devleti'nin Kemalist anlayışa dayanan birliğinden ve
bunun için orduya tanınan özel rolden vazgeçmesinin gerekeceği ve
kriterleri yerine getirmeden katılmayı beklemenin ise anlamsız olduğu,
Başbakan Erdoğan'ın ise işte bu anlamsız katılım üzerinde önemle ısrar
ettiği ve "Hristiyan Kulübü" AB'yi Türkiye'ye karşı ayrımcılık yapmakla
suçladığı ifade edilmektedir. Yorumda şöyle denilmektedir: "Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan ülkesine karşı ayrımcılık yapıldığını söylüyor ve
ülkesinin iç politikasını öne sürerek, Kıbrıs'ı devletler hukuku
açısından tanımamakta direniyor. AB ülkelerinin iç politikası
anlaşılan bir rol oynamıyor. Erdoğan AB'deki sığınma makamlarının Türk
vatandaşlarına siyasi takip ve işkence yüzünden sığınma hakkı
tanıdığını, 12 milyon Kürdün azınlık statüsünde olmadığını, Türkiye'de
laikliğin, çoğunluk dininin (yani Sünni Müslümanların) devlet
idaresinde geçerli olduğunu ve bu idarenin 20 milyon Alevi ve toplumun
kenarında kalan Hristiyan ve Yahudilere dini özgürlük öngörmediğini
biliyor. Erdoğan göklere çıkarılan reformların Avrupa Konseyi'nin
kurucu üyelerinden biri olan bir ülke için çoktan ödenmesi gereken
bir borç olduğunun da bilincinde... AB'nin inanılırlığını öne sürenler
önce, AB halkı karşısında uzun zamandan beri geçerli olmayan 'söz
sözdür' deyiminin neden ille de Türkiye konusunda geçerli olması
gerektiğini kendilerine sormalılar. Hükümet başkanları uzun yıllardan
beri Türkiye'ye tehlikeli vaatlerde bulunma hakkına nereden sahip
oluyor? Bu tutum yalnız Türk temsilcilerin suratlarını asarak, tehdit
etmelerine ve ABD'nin baskısına mı dayanıyor? Aslında Türkiye ile 40
yıldan beri görüşmelerde bulunuluyor, bu süre içinde bazen ret
cevapları da verildi, hatta 70'li yıllarda Türkiye Avrupa ile
ilgilenmiyordu bile. Dahası Türkiye'nin Avrupa Konseyi'nden çıkarılması
bile tartışılıyordu. AB 17 Aralık 2004'te, sanki ölümünü
istermişçesine, Türkiye'nin karşısında kayıtsız şartsız teslim oldu.
Türkiye'den kulağımıza gelen kahkaha sesleri de bu sonucun
dengesizliğini doğruluyor: Türkiye birkaç başarılı tehdit ve
gerçekleri saptırma manevrası sonucu nerdeyse tüm bir kıtayı ele
geçirdi."
FRANSA BASINI:
AFP'nin (09/01) "Sarkozy ve
Merkel'in, AB Anayasası ve Türkiye Hakkındaki Görüşleri Aynı" başlığı
altında yer verdiği bir haberde, Fransa'da iktidardaki muhafazakar
parti UMP'nin Başkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya'nın muhafazakar
muhalefet lideri Angela Merkel'in, AB anayasasının onaylanmasından
yana, Türkiye'nin AB'ye girişine ise karşı olduklarını ilan ederek bir
fikir birliği içinde olduklarını belirttikleri kaydedilmektedir.
Kiel'de Hristiyan Demokrat
Birliği'nin (CDU) komite toplantısı sonrasında açıklama yapan
Merkel'in, "Çok yoğun bir fikir alışverişinde bulunduk ve çok kuvvetli
bir görüş birliği içerisindeyiz. İşbirliğimizin güçlendirilmesine karar
verdiğimizi iftiharla açıklıyorum" dediği belirtilen haberde, Sarkozy'nin
ise düşüncelerini, "Angela Merkel'in dile getirmiş olduğu tüm fikirlere
katılıyorum (...) Görüşlerimiz tamamen aynı" şeklinde ifade ettiği
vurgulanmaktadır.
Haberde, Kiel'de yayımlanan
ortak bildiride, CDU'nun, Türkiye ve AB arasında imtiyazlı ortaklıktan
yana olduğu ve tam üyeliğin Birliğin başarıya ulaşmasında kurumsal,
mali ve politik bir engel oluşturacağını düşündüğü ifade edildiği
vurgulanmaktadır.
İNGİLTERE BASINI:
The Economist dergisinde
(08/01) "Referandum Sıkıntısı" başlığı altında yayımlanan yorumda,
Fransa'da bu yaz yapılacak olan AB anayasası referandumu ele
alınmaktadır. Yaz başlarında yapılacak referandumun, Cumhurbaşkanı
Jacques Chirac için bir deneme seçimi niteliğinde olduğuna dikkat
çekilen yorumda, AB'nin kurucu üyelerinden Fransa'nın, referandumda
"evet" diyeceği vurgulanmakta, kamuoyu yoklamaları sonuçlarının da bu
doğrultuda olduğu kaydedilmektedir.
Sosyalist Parti'nin de
destek vermesiyle, Fransa'da AB anayasası referandumuna "hayır"
kampanyası yürütecek başka bir partinin kalmadığı ifade edilen yorumda,
Avrupa'ya kuşkuyla yaklaşan sağ Ulusal Cephe lideri Jean-Marie Le Pen'in
dahi sesini fazla yükseltemediğine dikkat çekilmektedir. Chirac'ın
popülaritesinin düşük olduğu ve kendi merkez sağ partisinin yerel ve
Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yenilgiye uğradığına değinilen
yorumda, tüm bunların yanı sıra, referandumun üzerinde duran en önemli
meselenin Türkiye olduğu vurgulanarak şöyle devam edilmektedir: "AB
liderlerinin, aralık ayında Türkiye ile müzakerelere başlama konusunda
anlaşmaya varmalarından bu yana bu büyük, yoksul ve Müslüman ülkeyi
kabul etme olasılığı konusunda Fransa hala siyasi açıdan sıkıntılı.
Chirac, özellikle stratejik nedenlerle uzun zamandır Türkiye'yi kabul
etmekten yanaydı. Ancak bu konuda, Dışişleri Bakanı Michel Barnier ve
İçişleri Bakanı Dominique de Villepin'in desteğini alsa dahi, Chirac
hala azınlıkta. Başbakan, Jean-Pierre Raffarin buna karşı. Halk
Hareketi Birliği üyesi birçok milletvekili ile birlikte partinin yeni
lideri Nicolas Sarkozy de, Türkiye'nin üyeliğine karşı ve kamuoyu
yoklamalarına göre, Fransız halkının çoğunluğu da aynı fikirde. Bu
dikkat çekici düşmanlığın ardından, Chirac bile, Türkiye'nin üyeliğe
hazır kabul edileceği zaman konusunda daha ihtiyatlı konuşmaya
başladı... Chirac şimdi, Türkiye sorununa ait her türlü işareti
silerek, anayasa üzerinde yapılacak referandumu 'temiz tutmaya'
çalışıyor. Halihazırda Chirac, katılımın gerçekleşeceği 10-15 yıllık
sürede, Türkiye'nin üyeliği ile ilgili ayrı bir referanduma gidileceği
sözünü verdi... Birbirinden bağımsız iki ayrı sorunda Chirac'ın,
Fransız seçmenleri ikna edebilmesi, muhtemelen seçmenlerin referandum
tarihine kadar AB anayasası ile ilgili heyecanlarını kaybedip
kaybetmemelerine bağlı."
Oxford Business Group'un
internet sayfasında (06/01) "Türkiye... Doğu ile Batı Arasındaki Köprü"
başlığı altında ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile yapılan bir
mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer almaktadır:
SORU: Türkiye Hükümeti
aralık ayında yapılan AB Zirvesi'nin sonuçlarını Türkiye'nin AB üyeliği
açısından nasıl yorumladı?
ERDOĞAN: AB Konseyi'nin,
üyelik müzakerelerine 3 Ekim 2005 tarihinde başlanması kararı,
Türkiye'nin AB ile bütünleşme sürecini daha da pekiştirecektir. AB'nin
geçmişte verdiği sözleri tutarak Türkiye'ye müzakere tarihi vermesini
takdir ediyoruz. Ayrıca, tüm devlet ve hükümet liderleri tarafından
alınan ve Türkiye'nin AB üyeliğinin gerçekleşmesi yolundaki en önemli
adımlardan biri olan bu karar için müteşekkiriz... AB ve Türkiye
arasında 1960'lardan itibaren yürütülen kararlı bütünleşme süreci
sonucunda geldiğimiz aşama, ilişkilerimizin devamı için vazgeçilmez
niteliktedir. Reformların gerçekleştirilmesi ve AB'ye uyum açısından
tüm kaynaklarını seferber eden hükümet, meclis, bürokrasi, özel sektör
ve halkımız, güçlerini AB üyeliğine odaklamada her zamankinden daha
kabiliyetlidir...
SORU: AB basını ve kamuoyu
tarafından Türkiye'nin muhtemel AB üyeliği tartışılırken en çok hangi
hususların gözardı edildiğini düşünüyorsunuz?
ERDOĞAN: Türkiye'nin
üyeliğinin AB için, stratejik konumumuz nedeniyle, özellikle
dışişleri, savunma ve güvenlik politikaları açısından bir avantaj
olacağını düşünüyoruz. Türkiye'nin üyeliği AB'yi dünya siyasetinde
ön plana çıkaracak ve stratejik olarak gerçek bir güçle donatacak.
AB, stratejik derinliği kendi hudutlarıyla sınırlı, içe dönük bir
bölgesel teşkilat olmaktan çıkarak faal ve nüfuzlu bir dünya gücü
haline gelecek. AB'ye üye olduğumuzda, Birliğin Orta Doğu, Kafkaslar ve
Orta Asya'da barışı, istikrarı ve güvenliği korumaya yönelik çabalarına
katkıda bulunacağız. Dahası, AB bölgemizdeki pazarlara daha kolay
ulaşacak. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının tamamlanması ile petrol ve
doğalgazın Kafkaslar ve Orta Asya'dan batı pazarlarına güvenli biçimde
iletilmesi garanti altına alınacak. Dolayısıyla da enerji kaynaklarının
çeşitliliği açısından, Türkiye'nin üyeliği AB'nin yararına olacak.
Diğer yandan, çağdaş Avrupa değerlerini benimseyen demokratik ve laik
bir İslam ülkesi olarak, Türkiye'nin AB üyeliği, İslam ve modernliğin
birlikte var olabileceğini kanıtlayacak. Türkiye'nin üyeliği ayrıca,
tüm inançlardan insanların ortak değerler ve menfaatler ışığında, AB
çatısı altında barış içinde yaşayabileceğini; diyalog ve işbirliği
zeminini sağlamlaştırabileceğini insanlara gösterecek. Müzakere süreci
ilerledikçe, Türkiye'nin AB'ye katkılarının daha iyi anlaşılacağını, AB
kamuoyu ve yetkililerince daha çok takdir edileceğini düşünüyorum.
-
-
ESKİ SAYILAR