14.01.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

         

            ANKARA, 14/01(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  13 Ocak 2005 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir.

 

            FRANSA BASINI: 

            Le Figaro gazetesinde (12/01) "Ortodokslar, Aşırı  Milliyetçi Türklerin Düşmanlıklarıyla Karşı Karşıya"  başlığı altında ve Marie-Michele Martimet imzasıyla  yayımlanan bir haberde, Türkiye'nin AB'ye üyelik  görüşmelerinin kapısını açan Brüksel zirvesinden  yaklaşık bir ay sonra, Avrupa'nın isteklerini karşılamak  için Ankara tarafından yerine getirilmesi gereken  görevlerin sınırsız olduğu belirtilmektedir. Türkiye'nin  adaylığında en fazla tartışılan dosyalar arasında, dini  azınlıklara saygı konusunun, en hassas noktalardan birisi  olduğu belirtilen haberde, örneğin Ortodoks Rum toplumu  ile merkezi iktidar arasındaki gözler önünde cereyan eden  gerginlikten söz edilmekte ve İstanbul'daki Rumların,  Türkiye'de faaliyet gösteren radikal bir kolun  düşmanlıklarını açığa vuran olayların başarısıyla beslenen  korkularını saklamadıkları ifade edilmektedir. Son olarak  Ortodoksların Noel günü olan 6 Ocak'ta olaylar olduğu ve  Noel kutlamasının her yıl, Bizans döneminden kalma bir ayin  usulüne göre Haliç'in sularında yapıldığı, bu yıl törenin,  "Siz Türkiye'desiniz. Ya sevin ya gidin" şeklinde bağıran  ve aşırı milliyetçi partinin adının baş harfleri olan MHP  yazılı pankartlar açan 60 kadar gösterici tarafından  bozulduğu kaydedilen haberde, gerginliklere rağmen Patrik Bartholomeos'nun, mevcut Türk Hükümeti'nin "iyi niyetini"  desteklediğini ve Türkiye'nin AB'ye girmesinden yana  olduğunu açıkladığı vurgulanmaktadır. Haberde, İstanbul  açıklarında Marmara denizinde uzanan Heybeli Ada papaz  okulunun -birçok kez düşünülen ve birçok kez ertelenen-  yeniden açılmasının, Avrupa'nın, üyelik görüşmelerinin  başlamasından önce yerine getirildiğini görmekten  hoşlanacağı jestlerin bir kısmı olduğu vurgulanmaktadır.

 

            İRAN BASINI: 

            Baztab adlı haber portalında (12/01) "Türkiye'deki  İslamcılar Atatürk'ün İzinde" başlığı altında yer alan  bir haberde, Türkiye'nin, Asya ve Avrupa çerçevesinde  bugünkü durumu ile Osmanlı dönemindeki stratejik konumunu  arasında bir karşılaştırma yapıldığında, özellikle de  asırlarca İslam hilafetinin merkezi bir ülke olarak  düşünüldüğünde ibret verici çok noktanın var olduğunun  görüldüğü belirtilmektedir. 18. ve 19. Yüzyıl'da  Avrupalıların bu ülkeye çok sorun yarattıkları ve  Avrupalıların, ıslah etmek bahanesiyle isteklerini  harfiyen dayattığı ve yavaş yavaş ülkenin kökünü  kazıyarak yok ettikleri, bu sürecin Türkiye aleyhine  halen de sürdürüldüğü öne sürülen haberde, görünürde  bu tartışmaların, din dışı, beşeri ve insan hakları  konulu olduğunun sanıldığı, ancak derinden bakıldığında,  Avrupa'nın gönlünün halen İstanbul'da kaldığı ve Doğu'nun  Ortodoks Hristiyanlık merkezinin Müslümanların elinde  olmasına tahammül edemediğinin anlaşıldığı, bundan dolayı  Avrupa'nın, çeşitli hilelerle Hristiyanlığın ayak izlerini  bu topraklarda sağlamlaştırma peşinde olduğu vurgulanmaktadır.  Türkiye'nin AB'ye üyelik konusunun ciddiyet kazandığı bu  dönemde de tartışmanın, reformlar üzerinde yoğunlaştığı ve  bu kez reformların, İslamcı bir hükümet eliyle  gerçekleşmesinden dolayı meşruluğunun daha da arttığı  belirtilmekte, söz konusu İslamcıların, dindar olmalarına  rağmen, daha çok çaresizliklerinden dolayı aynen Atatürk'ün  izinden gittikleri ve kafalarında net olarak ne  düşündüklerinin belli olmadığına dikkat çekilmektedir.  Şimdi Türkiye'de, reform unsurlarından biri olarak  nitelenen dinler arası diyaloğun söz konusu edildiği  ifade edilen haberde, Türkiye'nin ekonomik açıdan  güçsüz olmasının, AB'nin şartlarını kabullenme durumunu  hazırladığı kaydedilmekte, "Türkiye'nin AB'ye girmesi  Avrupa içinde çözülmesine neden olacağı gibi, Avrupa'da  İslam'ın gelişmesine de neden olabilir. Bu bir yarıştır.  Ancak kimin kazanacağı belli değildir." denilmektedir.

           

            MISIR BASINI: 

            El-Ahram gazetesinde (10/01) "Gül'ün Tel Aviv ve  Ramallah Ziyaretinin Arkasında Ne Var?... Türk-İsrail  İlişkileri ve Ankara'nın Barış Sürecindeki Rolü" başlığı  altında ve Abdulhalim Gazali imzasıyla yayımlanan bir  yorumda, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah  Gül'ün İsrail ve Filistin'e gerçekleştirdiği ziyaret ele  alınmakta ve ziyaretin boyutlarını ve nedenlerini anlamak  gerektiğine işaret edilmekte, özellikle bu ziyaretin,  Ankara'da, Türkiye'nin Orta Doğu barış sürecinde aktif bir  rol oynamayı ve genel olarak bölgenin sorunlarıyla  kaynaşmayı arzuladığı yolunda söylentilerin yoğunlaştığı  bir ortamda gerçekleştiği vurgulanmaktadır. Türk dış  politikası ve bölgedeki gelişmelerin de değerlendirildiği  yorumda şöyle denilmektedir: "Türkiye'nin, Orta Doğu barış  sürecinde bir rol üstlenme arzusu, AB'den müzakere tarihi  alan Erdoğan hükümetinin beklentileri doğrultusunda kendisini  gösteriyor. Bu hükümet, böyle bir rolün üstlenmesi için  geçerli nedenlerin olduğuna inanıyor. Bu nedenlerin başında  Türkiye'nin hem İsrail hem de Araplarla olan iyi ilişkileri  geliyor. Bu özellikle Suriye ile gerçekleşen yakınlaşmayla  belirginleşti. Öyle ki, Türkiye kabul edilebilir ve tarafsız  bir aracı olacak konuma geldi denilebilir. Türkiye ayrıca,  Avrupa hayalini ön plana çıkarmakla bölgesine sırtını dönmek  niyetinde olmadığı mesajını veriyor. Yine de Türkiye'nin  üstleneceği rol ABD'nin takınacağı tutuma bağlıdır."

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            İmerisia gazetesinde (13/01) "Erdoğan... Bakışları  AB'ye Yönelik, Öte Yandan da Askıdaki Konuları Temizliyor"  başlığı altında ve Yorgos Kapopulos imzasıyla yayımlanan  bir yorumda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Moskova  ziyareti ve Türkiye'nin bölgeye yönelik faaliyetleri  ile rolü ele alınmaktadır. Erdoğan-Putin stratejik  yakınlaşmasının, Ankara-Şam ilişkilerinin düzene  sokulmasından ve Türkiye-İran ilişkilerinin düzelmesinden  sonra gerçekleştiği ve aslında bütün bu gelişmelerin,  Washington tarafından Irak'ta "Pandora'nın Kutusu"nun  açılması nedeniyle tehdit edilmekte olan bölgesel istikrarın güçlendirilmesi ve korunması yönündeki ortak ihtiyaçtan  kaynaklandığı belirtilmektedir. Moskova ile yakınlaşmanın,  Kafkasya'da daha büyük bir istikrar için garanti sağladığı,  çünkü Türkiye'nin Azerbaycan'ı ve daha az da olsa, bölgedeki  bütün Türkçe konuşan Müslüman nüfusları etkilediği belirtilen  yorumda, Türk-Rus yakınlaşmasının Ankara'nın Ermenistan ile  askıdaki sorunlarını kapatmasını kolaylaştıracağı ve geçmişte  açılmış olan yaraların Avrupa sorunu olarak karşısına  çıkmasından kaçınmasını sağlayacağı kaydedilmektedir. Son  iki yılda Türkiye'nin ağır ancak sabit adımlarla etkili bir  jeo-stratejik düzeltme gerçekleştirdiği, sadece tamamıyla  farklı jeo-politik ve jeo-ekonomik çıkarları olan -petrol  ve doğalgaz boruları, su kaynakları- komşularıyla ortamı  değiştirmekle kalmadığı, Amerika'nın tek taraflı  müdahalesinin olumsuz etkilerinden kaçınmak ya da bu  etkileri azaltmak yönündeki çabaların siyasi ve coğrafi  merkezi olarak ön plana çıktığı ifade edilen yorumda, bu  koşullar altında Ankara'nın gerek ABD'ye gerekse AB'ye  karşı müzakere avantajlarını ilk kez bu kadar fazla  güçlendirdiğinin açıkça belli olduğu vurgulanmakta ve  AB'ye karşı müzakere avantajı konusunda şöyle  denilmektedir: "Ankara'nın Moskova, Şam ve Tahran ile  ilişkileri statüsünün yükseltilmesi, AB tarafından  açıklanmış olan hedeflerine ve öncelik tanıdığı konulara  rastlıyor. Böylece, Türkiye'nin coğrafi konumu AB için  kaygı yaratırken, şimdi Avrupa tarafı için bir avantaja  dönüşüyor. Askeri kurulu düzenin ülkeyi ABD'nin siperine  dönüştürmekle başaramadıklarını, Erdoğan'ın diplomasisi  başardı. Bu da 'derin devlet' için stratejik boyutlu yeni  bir mağlubiyet oluşturuyor."

 

 

 

    

                 

 
ESKİ SAYILAR