ANKARA,
07/02(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 04-06 Şubat 2005
tarihlerinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve
yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ABD BASINI:
The Washington Times
gazetesinin internet sayfasında (06/02) "Avrupa Birliği Yol Ayrımında"
başlığı altında ve Andrew Borowiec imzasıyla yer alan makalede, bu
yılın, AB için hayati kararların alınacağı bir yıl olacağı
belirtilmekte ve "AB safları sıkılaştırıp genişlemesini sürdürebilecek
mi, yoksa zaten istikrarsız olan birliğinin parçalara ayrılmasına mı
tanık olacak?" şeklindeki bir soruya cevap aranmaktadır. Büyüklüğü ve
AB içindeki önemli rolü dolayısıyla Fransa'nın, Avrupa anayasası için
yapacağı referandumla Birliğin geleceğinin anahtarını elinde tuttuğu, 20
Şubat'ta İspanya ile başlamak üzere bir dizi üye ülkenin anayasa için
referanduma gideceği, diğer üye ülkelerin ise anayasa konusunda kendi
yasama organlarının kararını kabul edecekleri belirtilen makalede, Slovenya
Parlamentosu'nun, geçen hafta yaptığı bir oturumda anayasayı büyük
çoğunluğun kabul oyu vermesi ile onayladığı, anayasayı yüksek sesle
eleştirenlerin en fazla olduğu ülkelerin ise Fransa, Hollanda ve
İngiltere olduğu ifade edilmektedir.
Fransa'daki anayasa
referandumunun büyük bir olasılıkla haziran ayında gerçekleştirileceği,
hükümet ve bazı politikacıların, anayasanın kabulü yönünde çağrıda
bulunsalar dahi, yapılan anketlerin anayasaya karşı ülkede güçlü bir
muhalefetin hakim olduğunu gösterdiği ve bunun başlıca nedenlerinin
ise ülke içindeki sorunlar ve AB'nin kapılarını Türkiye'ye açmış
olmasına verilen tepki olduğu kaydedilen makalede, Fransa'da meselenin
öylesine ateşli bir siyasi tartışmaya dönüştüğü ve Cumhurbaşkanı
Jacques Chirac'ın anayasayı kurtarmak için, bu konuyu Türkiye'nin AB
geleceği meselesinden ayırmaya çalıştığı, bunu sağlamak üzere, 2015
yılında sadece Türkiye'nin AB üyeliğinin oylanacağı ikinci bir
referandum yapma sözü verdiğine işaret edilmektedir.
Siyaset yorumcusu Stephane
Denis'in, "Hükümetin sergilediği performans ve aldığı sonuçlar hiç de
parlak görünmüyor. Yeni nesil bu hükümet olmadan da idare
edilebileceğini hissetmeye başladı. Referandum Avrupa'nın hatalı
tanzim edildiğini, Türkleri istemediğini ve Chirac'ın sıkıcı olduğunu
kanıtlamak için bir fırsat teşkil ediyor" dediği belirtilen makalede,
Chirac'ın Türkiye'nin üyeliği ile ilgili 10 yıl içerisinde bir
referandum yapılması önerisinin oldukça hassas bir mesele olduğuna
dikkat çekilmekte, "Euro-septiklerin" Türkiye ile katılım
müzakerelerinin açılmasının, AB'nin nihai çöküşü olmasa da düşüşe
geçmesinin başlangıcı olacağını iddia ettikleri ileri sürülmektedir.
Makalede, Chirac'ın
Türkiye'nin üyeliğine verdiği destek, anayasanın büyük bölümünü
hazırlayan eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d'Estaing ve bir sonraki
cumhurbaşkanlığı seçimlerinde şansı yüksek olan Sarkozy gibi bazı önde
gelen Fransız siyasi liderlerinin görüşleriyle çeliştiği
vurgulanmaktadır.
ALMANYA BASINI:
Die Welt gazetesinde
(04/02) "Ukrayna Avrupa'ya Ait, Türkiye Değil" başlığı altında ve
Jochen Hehn imzasıyla Fransız-Alman ilişkileri Uzmanı Alfred Grosser
ile yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatın Türkiye ile ilgili
bölümünde şu ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Berlin ile Paris'in
AB'deki etkisinin kaybolmasının nedeni nedir? AB'nin genişlemesi mi?
GROSSER: Hayır, bu daha
ziyade çelişkilerden kaynaklanıyor. Örneğin, Joschka Fischer ve Michel
Rocard (eski Başbakan) gibi eski büyük Avrupalılar, bugün benim anlam
veremediğim nedenlerden dolayı, 25 üyeli bir Avrupa Birliği ile karar
alınamayacağı için federal Avrupa'nın yenik düştüğü görüşünü
savunuyorlar. O halde Türkiye ile büyük güç olarak Orta Doğu'da da
etkin olacak Birlik oluşturalım. Ancak, birkaç günden beri Türkiye'nin
bir Kürt devletinin kurulmasını engellemek için Kürdistan'a müdahale
etmenin eşiğine geldiğini görüyoruz. Türkiye'nin bulunduğu bir AB'de,
böyle bir olayın içinde olurduk. Bu yüzden Fischer'e yazdım, fakat
şimdiye kadar cevap göndermedi.
SORU: Alman-Fransız
ikilisinde, yeni düşünceler mi eksik?
GROSSER: Gerçekten de
yenilenme eksik. Tabii ki AB anayasasının onaylanması isteniyor.
Fransa'da ise Türkiye meselesi bir engel teşkil ediyor. Cumhurbaşkanı
Jaques Chirac, kendisinin muhtemelen görevde olmayacağı 10-15 yıl
içinde referanduma gidilmesi yönündeki çıkışıyla, Türkiye'yi anayasa
referandumunun dışında bırakmaya çalışıyor. Peki o zaman katılım
müzakerelerine neden hemen 'evet' demesi gerekiyordu? Benim izlenimime
göre, Başbakan Schröder ve Chirac, Türkiye meselesinin engellenmesini
birbirlerinden beklediler. Ama ikisi de bu riski göze alamadı ve
böylece olayın içine girdik.
SORU: Rusya hangi rolü
oynuyor? Bir Paris-Berlin-Moskova üçgeninden söz edilebilir mi? Rusya,
AB için bir aday olabilir mi?
GROSSER: Herhalde aday
olamaz. Fakat Ukrayna'nın Rusya'nın onayı olmadan AB adayı olması
mümkün olur muydu? Muhtemelen olmazdı. Şimdi pek çoğumuz şaşırıp 'Ne,
Ukrayna mı?' diye kendimize soruyoruz. Oysa Ukrayna Avrupa'ya dahil,
Türkiye değil..."
FRANSA BASINI:
AFP'nin (05/02) "Danimarka
Seçimleri... Partiler İhtiyatlı Davranıyorlar" başlığı altında ve Slim
Allagui imzasıyla yer verdiği bir haberde, Danimarka'da 8 Şubat
tarihinde gerçekleşecek seçimler için düzenlenen kampanyalarda
partilerin çoğunluğunun, özenle içinden çıkılması güç meselelere
değinmekten kaçındıkları ve sadece Türkiye'nin AB'ye girişine karşı
olan ve halihazırdaki liberal-muhafazakar hükümetin meclis ortağı aşırı
sağ ile anayasaya karşı olan aşırı solun bu konuları seçim malzemesi
yaptığı belirtilmektedir.
Kopenhag Üniversitesi'nde
siyaset bilimci olan Lars Bille'e göre, Avrupa meselelerinin
Danimarka'daki parlamenter seçimlerde geleneksel olarak hep az bir yer
tuttuğu belirtilen haberde, aşırı sağcı kanatta, Türkiye'nin AB'ye
girişine şiddetle karşı çıkan Danimarka Halk Partisi'nin (PPD) konu
ile ilgili bir referandum yapılmasını istediği ifade edilmekte ve
Türklerin Danimarka'ya yoğun göçünden endişelenen PPD'ye göre,
Müslüman, fakir ve farklı değerlere sahip ülkenin, Danimarka devleti
için bir tehdit olacağı öne sürülmektedir.
PPD Başkan Yardımcısı Peter
Skaarup'un, AFP'ye yaptığı açıklamada, "Diğer partiler bu dosyaya
değinmek istemiyorlar çünkü çoğu Danimarkalının buna karşı olduğunu
biliyorlar" dediği ifade edilen haberde, aşırı solcu Birlik Listesi
Sözcüsü Soeren Soendergaard'ın, "Avrupa politikasının bizim iç
politikamız üzerinde etkisi artıyor. Üye devletlerin askeri
kapasitelerinin artırılmasını öngören Avrupa anayasası anlaşmasını
tartışmak bu yüzden bu kadar önemli, çünkü biz silah yerine fakir
ülkelere daha fazla yardım yapılmasını istiyoruz" ifadesini kullandığı
vurgulanmaktadır.
AFP'nin (05/02) "Fransa'nın
Tutumu, TÜSİAD'ı Hayal Kırıklığına Uğrattı" başlığı altında yer verdiği
bir haberde, TÜSİAD'ın İstanbul'da, Fransa'nın Türkiye'nin AB'ye olası
üyeliği konusundaki çekincelerinin, Türk şirket sahiplerini hayal
kırıklığına uğrattığını dile getirdiği belirtilmektedir.
Fransa Milli Meclis Başkanı
Jean-Louis Debre ve beraberindeki dört parlamenter ile yaptığı görüşme
sırasında Ömer Sabancı'nın, konuklarını, Türkiye'nin üyelik
kriterlerine uyum sağlama kapasitesi konusunda ikna etmeye çalıştığı
belirtilen haberde, Sabancı'nın, üyelik sürecinin sona ermesi için
8-10 yılın yeterli olacağını belirttiği ve Türkiye'nin getirisinin AB
için önemli olduğunu sözlerine ekleyerek, örnek olarak Paris ve Ankara
arasında otomobil sektöründeki ticari ilişkileri gösterdiği
kaydedilmektedir.
AFP'nin (06/02) "Fransız
Parlamenterler, Türklerin Anlayışsızlığı ve Üzüntüsüyle Karşı Karşıya"
başlığı altında ve Sylvie Maligorne imzasıyla yer verdiği bir haberde,
Fransa Ulusal Meclisi Başkanı Jean-Louis Debre ve beraberindeki dört
parlamenterden oluşan heyetin, (Bernard Accoyer-UMP, Herve Morin-UDF,
Jean-Marc Ayrault-PS ve Alain Bocquet-PCF) Ankara'nın AB'ye üyeliği
konusundaki Fransızların çekincelerine karşı Türklerin duyduğu üzüntü
ve anlayışsızlıkla karşılaştığı belirtilmektedir.
Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan'dan parlamenterlere, işadamlarından akademisyenlere, heyetin
görüştüğü herkesin duyduğu hayal kırıklığını dile getirdiği veya şoka
uğradığını söylediği belirtilen haberde, Türkiye'nin AB'ye üyeliği ile
ilgili Fransa'da yapılması öngörülen referandumun, özellikle Erdoğan
tarafından en çok eleştirilen konu olduğu ifade edilmektedir.
Galatasaray Üniversitesi
yetkililerinin, Hırvatistan için hiçbir referandum öngörülmezken
ülkelerine yapılan bu muameleyi küçümseyerek kötüledikleri, TÜSİAD'ın
da, Fransızların korku ve endişelerine şaşırarak, üzüntüsünü dile
getirdiği kaydedilen haberde, tüm heyet üyelerinin, anlatılanları
dinledikleri ve anlamaya çalıştıkları ve Ayrault'un, Fransız
sosyalistler adına, Türkiye'nin üyeliği konusundaki referanduma karşı
olduklarını belirttiği, Debre'nin ise, 71 milyon nüfuslu büyük bir ülke
söz konusu olduğu için bu şekilde halka başvurulmasının normal olduğunu
açıklayarak, referandum fikrini savunduğu ve aynı olayın İngiltere'nin
üyeliğinde de yaşandığını hatırlattığı vurgulanmaktadır.
AFP'nin (04/02) "TBMM
Başkanı Arınç, Fransa'daki Tartışmada Türkiye ile İlgili 'Yanlış
Anlamalardan' Üzgün" başlığı altında yer verdiği bir haberde, TBMM
Başkanı Bülent Arınç'ın yaptığı açıklamada, Fransa'da Türkiye'nin
AB'ye muhtemel üyeliğiyle ilgili olarak yaşanan tartışmanın "yanlış
anlamalarla dolu bir zeminde" geçmesinden üzgün olduğunu söyleyerek,
ülkeyi "tanımayan" muhalifler tarafından kullanılan "bir takım
argümanları" eleştirdiği belirtilmektedir.
Fransız Meclisi'ndeki dört
grup başkanı -Bernard Accoyer (UMP), Jean-Marc Ayrault (PS), Alain
Bocquet (PCF) ve Herve Morin (UDF)- ile gelen Fransız mevkidaşı
Jean-Louis Debre ile düzenlediği ortak basın toplantısında Arınç'ın,
"Fransız kamuoyunun gözündeki Türkiye, gerçek Türkiye'den çok farklı"
dediği belirtilen haberde, Arınç'ın söz konusu ziyareti, Türkiye'nin
AB'ye muhtemel bir üyeliği karşısında Fransa'nın ortaya koyduğu
çekinceler nedeniyle Paris ile Ankara arasındaki ilişkilerde gerginlik
yaşandığı bir zamanda "oldukça önemli" olarak nitelediği, Jean-Louis
Debre'nin de, net bir ifadeyle pürüzlü konuları sıralayarak, "Kıbrıs,
insan hakları ve Ermeni sorunlarına" değindiği ve bu çerçevede, dört
Fransız grup başkanının düşüncelerini yansıttığı kaydedilmektedir.
Haberde, Arınç'ın, Türkiye
ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkinin "duygusal bir ilişki
olmadığını" belirterek, "Biz, diskotekte karşılaşan ve birbirini
beğenen iki genç insan değiliz. Özel hiçbir muamele, imtiyaz talep
etmiyoruz (...) Türkiye'ye ayrımcılık yapılmasını da istemiyoruz"
dediği aktarılmaktadır.
İRAN BASINI:
Hayat-ı No Economic
gazetesinin internet sayfasında (06/02) "Orta Doğu Büyüklüğünde Bir
Komşu" başlığı altında ve Meryem Caferi imzasıyla yer alan bir yazıda,
AB'nin, Orta Doğu'ya demokrasiyi getireceğini iddia eden ve "Büyük Orta
Doğu Projesi" olarak adlandırılan projesi konusunda Amerika ile görüş
ayrılıkları yaşadığı belirtilmektedir.
AB üyelerinin, bölgenin
tümünün isteği ile bir siyasi ve ekonomik oluşumun başlaması
gerektiğine inandıkları, AB'ye aday ülkelerin üye olmaları halinde, ilk
aşamada Avrupa'nın sınırları Bulgaristan'dan Türkiye'ye ve daha sonra
Türkiye sınırlarından İran'a, Irak'a ve Suriye'ye kadar uzanacağı
belirtilen yazıda, AB'nin genişlemesinin siyasi, ekonomik ve küresel
güvenlik açısından özel bir önem arz edeceğinden, uzmanlar tarafından
ya yenilgiye uğrayacağı ya da Avrupa imparatorluğu rüyasının
gerçekleşeceği şeklinde değerlendirildiği ve Birlik üyelerinin, Orta
Doğu'yu genişletme girişiminin, başta İran ve Fars Körfezi İşbirliği
Konseyi üyesi ülkeler olmak üzere bu bölgenin tüm ülkelerini içine
alması gerektiği görüşünde oldukları öne sürülmektedir.
Yazıda şöyle denilmektedir:
"Türkiye, Orta Doğu bölgesinde yeni küresel güçlerin şekillenmesi
doğrultusunda stratejik politikasını ABD ve AB arasında görüş birliği
yaratmak üzerine kurdu. Orta Doğu bölgesindeki baş döndüren gelişmeler,
bölgenin siyasi coğrafyasının yeniden düzenlenmesi yönünde küresel
güçler arasında yoğun bir rekabet yaşandığının göstergesidir. Büyük
Orta Doğu Projesi'nin, geçen yıl ABD'deki G-8 liderler zirvesi ve
İstanbul'daki NATO liderler zirvesi gibi önemli toplantıların yapıldığı
sırada gündeme gelmesi, siyasi uzmanlarca, düzen değişikliği için ortam
hazırlamak olarak açıklanmaktadır. Bu doğrultuda Amerikan Hükümeti,
Türkiye Başbakanı Erdoğan'ı ve Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi
Arabistan, Fas, Yemen ve Ürdün gibi bölgenin Arap ülkelerini, 2004
yılındaki G-8 liderler zirvesine katılmaları için davet etti...
Türkiye'nin söz konusu toplantılardaki kilit rolü, Erdoğan'ı, bu
ülkenin Büyük Orta Doğu Projesi'ndeki konumunu belirlemek gibi çok zor
bir duruma soktu. Türkiye bir taraftan AB'ye üyelik müzakerelerinin
başlaması arifesindeyken, bir taraftan da NATO'da Amerika'nın 50 yıllık
müttefiki olarak bu ülke ile yakın stratejik işbirliğinde olmak gibi
bir durumla karşı karşıyadır. Türkiye'nin, NATO üyesi olarak, AB'ye
aday adayı tek Müslüman ülke ve ayrıca İslam ülkeleriyle tarihi bağları
ve coğrafi komşulukları var. Orta Doğu ve özellikle Irak'taki
gelişmeler, bu ülkenin siyasi düzeni ve güvenliği üzerinde derin
etkiler bırakacaktır. Türkiye'nin Amerika, AB ve İslam dünyası ile üçlü
ilişkisi bu ülkeyi, Ankara'nın söz konusu üçlü eksendekilerin her
biriyle olan stratejik eğiliminin diğer ikisini kızdıracağı bir duruma
sokuyor... Türk siyasi yorumcularından biri, Tayyip Erdoğan hükümetinin,
Büyük Orta Doğu Projesi'ni uygulamak için AB'yi maşa olarak kullanmaya
dayalı Amerikan politikalarına karşı çıkmaya çalıştığı
görüşündedir..."
İSVİÇRE BASINI:
Le Temps gazetesinde
(04/02) "Türk Ekonomisi Düşünüldüğünden Daha Çabuk Avrupa Ekonomisine
Uyum Sağlayacaktır" başlığı altında ve Jean-Claude Peclet imzasıyla
ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan ile yapılan bir mülakata
yer verilmektedir. Irak konusu ve Türk parasından 1 Ocak 2005 tarihinde
altı sıfır atılması da dahil Türk ekonomisinin ele alındığı mülakatta,
"Yabancı yatırımlar 2003 yılında kişi başına ancak sekiz dolardı. Bu
açığı kapatabiliyor musunuz?" şeklindeki bir soruya, Ali Babacan'ın
"Geçen yıl iki milyar dolara yani iki katına çıktı. AB'ye üyelik
müzakereleri perspektifi yatırımcılara fayda sağlıyor. İhtiyatlı
yapılan tahminlere göre, yabancı yatırımların brüt artışı üç yıl içinde
15 milyar dolar olacak. Türk halkı AB üyesi 10 yeni ülkeye eşit olarak
büyük bir potansiyeli temsil ediyor. Ekonomimiz düşünülenden daha çabuk
bir şekilde AB ekonomisi ile uyum sağlayacak" şeklinde cevap verdiği
belirtilmektedir.
Mülakatın, Irak konusu ile
ilgili bölümünde ise, "Türkiye'nin bölgesel rolü nasıl gelişecek?"
şeklindeki bir soruya, Babacan'ın, "İç problemleri ile artık fazla
boğulmayan Türkiye daha yapıcı bir şekilde ortaya çıkıyor. Bölgedeki
atmosfer değişiyor: Daha fazla işbirliği, somut ilerleme, iç
dinamikleri teşvikten bahsediliyor. AB'ye adaylığımız, Arapların
Birliğe bakış açısını değiştiriyor, AB'yi Doğu ile Batı'nın
değerlerinin buluştuğu bir diyalog yerine doğru götürüyor ve barış ve
insan hakları etkeni olarak gösteriyor. Ülkemiz bir model olmaktan
uzak, ancak demokratik bir çerçevede reformlar yapılabileceğini
gösterdi. 17 Aralık (AB, Türkiye ile Ekim 2005'te üyelik müzakerelerine
başlanmasını onayladı) tarihi bir gündür. Türkiye, bölgesel denge
faktörü olarak kilit bir rol oynayacak" ifadeleriyle verdiği cevap
aktarılmaktadır.
-
-
ESKİ SAYILAR