|
ANKARA,
11/03(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 10 Mart 2005 tarihinde
yayımlanan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine yer verilen haber ve
yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ALMANYA BASINI:
Nürnberger Nachrichten
gazetesinin internet sayfasında (10/03) "Fazlasıyla Güç Devleti" başlığı
altında ve Thomas Seibert imzasıyla yer alan bir yazıda, Dünya Kadınlar
Günü'ndeki gösteriye polis müdahalesinin, Türkiye'yle AB arasındaki
balayını sona erdirdiği belirtilmektedir. Son yılların en çok reform
yanlısı görülen Türk Hükümeti'nin, AB konseptine çok uzak olan "güçlü
devlet" düşüncesinde olduğunun görüldüğü ve Ankara'nın bunda bir
değişiklik yapmaya pek hazır görünmediği belirtilen yazıda, Türk
Hükümeti'nin aralık ayındaki AB zirvesinden bu yana üyelik
müzakerelerinin başlaması kararıyla görevini tamamlamışçasına bir tutum
içinde olduğu ve bunun, Türkiye'ye pahalıya mal olabilecek hatalı bir
karar olduğu ifade edilmektedir. Erdoğan hükümetinin son yıllarda AB'yi
derinden etkileyen bir reform gayreti gösterdiği, ancak Brüksel'in
reform çabalarını üyelik müzakerelerine başlamakla ödüllendirmesinden
bu yana Ankara'nın işleri boşladığı ve iki yıl boyunca sağlam hareket
eden ve reformları peşpeşe Meclis'ten geçiren Erdoğan hükümetinin birden
isteksiz görünmeye başladığına dikkat çekilen yazıda, "Mart 2003
yılında Erdoğan'ın Başbakan olmasıyla reformların hızlanmasından iki
yıl sonra devletçi geleneğin AB çabalarını frenleyebileceği görülüyor.
Siyesetçiler ve medya uzun yıllar 'büyük devletin' her şeyi nizama
sokacağını onayladı. Bu anlayış halen memurların ve siyasetçilerin
kafasına yerleşmiş durumda. Erdoğan'a göre İstanbul'daki tavrın
sorumlusu polis değil, coplu müdahalenin suçlusu daha çok 'provakasyon'
yapan götericiler. Sadece reformlarla bu tavra diş geçirilemez... Türk
polisi genellikle kendini dokunulmaz devlet makamlarının temsilcisi
olarak görüyor. 'Güç devleti' Türkiye'de gerçektende şiddet anlamına
geliyor. Polis yöneticileri bile burada refom ihtiyacı görüyor. Bunun
dışında Türk polisi Ankara'nın reform politikasından iki yıl sonra bile
halen istediğini yapabileceğini görüyor. Tek bir hükümet üyesi bile
polis müdahalesini yargılamadı, ancak birçoğu bunu savundu. Eskiden
olduğu gibi bugün de polis zanlılara işkence ve kötü muamele etmekten
endişe duymuyor. Reform dostu olmasına rağmen Erdoğan hükümeti bu alanda
başarısız oldu. AB de buna seyirci kalmaya hazır görünmüyor. Buna
rağmen Ankara'da, Türkiye'nin sorumluluğunu yerine getirdiği ve AB'yle
üyelik müzakerelerinin başlamasını cesaretle bekleyebileceği görüşü
hakim. Bu yanlış. Müzakerelerin başlaması kararı, reform döneminin sona
erdiğini değil, aksine Türk demokrasisinin kök saldığı ve Türklerin kul
olmaktan çıkıp vatandaş haline geldiği bir dönemin başladığını işaret
ediyordu. Eğer bu gerçekleşmezse üyelik müzakereleri başarısız olur."
denilmektedir.
Financial Times Deutschland
gazetesinde (10/03) "Ankara İçin Sadece Kısa Bir Dinlenme Molası"
başlığı altında ve Marina Zapf/Jan-Oliver Schütz imzalarıyla yayımlanan
bir yazıda, AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn'in
Berlin'de, Türkiye'nin, AB ile yapılacak üyelik müzakerelerinin
pürüzsüz yürümesini istemesi halinde, kendine reform molası vermemesi
gerektiği konusunda uyarıda bulunduğu belirtilmektedir. Rehn'in, yaptığı
açıklamada, "17 Aralık'tan önceki güçlü reform atağı sonrasında bir tür
nefeslenme molası var. Bu, insanidir ve anlaşılabilir." dediği belirtilen
yazıda, "Fakat bu molanın çok uzun sürmemesi gerekir." diye konuşan
Rehn'in, AB Komisyonu'nun Türkiye'nin müzakere olgunluğunu dikkatle
gözlemlemeye devam edeceğini söylediği kaydedilmektedir. Geçen hafta
Türkiye, polisin İstanbul'da Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle yapılan bir
gösteriyi coplarla dağıtmasından sonra sert eleştirilere hedef olmuştu.
Bu olaylar üzerine, bu güç gösterisinin müzakerelerin başlamasını
etkilemesi gerektiğine ilişkin sesler giderek artmıştı. Her ne kadar
Rehn'in, müzakerelerin başlamasını şüpheli hale getirmese de, AB'nin her
an acil bir fren yapabileceğini hatırlattığı ifade edilen yazıda,
"Müzakerelere planlandığı gibi başlayacağımıza eminim" diyerek,
Türkiye'nin daha Kıbrıs'a ilişkin ek protokolü imzalaması ve toplantı ve
ceza hukukuna ilişkin çıkarılan yasaları yürürlüğe koyması gerektiğini
vurgulayan Rehn'in, "Fakat sürecin devamında insan haklarına ve hukuk
devleti ilkelerine karşı ciddi ve sürekli ihlaller tespit edersek, o
zaman müzakereleri kesmek zorunda kalırız." diye konuştuğu
aktarılmaktadır. AB Komisyonu'nun, bir sonraki Türkiye ilerleme raporunu
kasım ayında açıklayacağı ve o zamana kadar, üyelik olgunluğu bakımından
siyasi ve hukuki kriterlerinin çok titiz bir şekilde gözlemleneceğini
belirten Rehn'in, "Müzakerelere başlanmasından bir ay sonra insan
hakları ve işkence iddiaları konusunda eleştirel bir bilanço çıkarmamız,
Türkiye için hiç de iyi olmaz." uyarısında bulunduğu vurgulanan yazıda,
Rehn'in, tüm uyarılarına rağmen, aynı zamanda Türk Hükümeti'ni de
korumaya aldığı ve hükümetin kendini demokrasi yönünde daha da
geliştirmek için gereken samimi siyasi iradeye sahip olduğunu, fakat bu
iradenin, yönetim ya da emniyet güçleri gibi icra organlarının
uygulamalarını yeterince aşamadığını belirten Rehn'in, "Bu anlayış
değişikliği Türkiye için önümüzdeki yılların en büyük zorluğu
olacaktır. Sadece yasaların değil, hukuk kültürünün de değişmesi
gerekiyor." dediği ifade edilmektedir.
AVUSTURYA BASINI:
Kurier gazetesinde (10/03)
"Türkiye'nin AB'ye Katılımı Yeniden Sorgulanıyor" başlığı altında ve
Konrad Kramar imzasıyla yayımlanan bir yazıda, AB ile Türkiye arasında
ağır bir diplomatik kriz başgösterdiği ve İstanbul'daki bir polis
operasyonunun neden olduğu skandalın, AB politikacıları arasındaki
hoşnutsuzluğun bir çığ gibi büyümesine yol açtığı belirtilmektedir. Türk
polisinin özellikle kadınların katıldığı bir gösteriyi şiddet
kullanarak ve göstericileri dövmek suretiyle dağıttığı, tam o sırada
Türkiye'yi ziyaret etmekte olan üst düzeydeki bir AB heyetinin, olayı
resmen kınadığı ve olayın, Türkiye'nin reform isteksizliği yüzünden
haftalardan beri içten içe kaynayan hoşnutsuzluğun taşmasına yol açtığı
belirtilen yazıda, Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'in "şok edici
görüntülerin" kendisini hayal kırıklığına uğrattığını ifade ederek,
böyle bir tablonun müşterek bir Avrupa'da mümkün olamayacağını söylediği
kaydedilmektedir. AB Parlamenterleri şimdi Ekim 2005'te başlaması
plananan giriş müzakerelerinin ertlenmesi çağrısında bulundıkları ve
örneğin CDU'lu Alman Parlamenter Elmar Brok'un, bu tarihe uyulmamasını
"tasavvur edebileceğini" belirttiği ifade edilen yazıda, Avusturyalı AB
Parlamenteri Ursula Stenzel'in de, "Müzakerelere planlandığı gibi
başlanılmasının ciddi ciddi düşünülmesi gerekir. AB bu takvime uyma
cesaretini gösterebilir mi? dediği, buna karşın SPÖ'lü Avrupa
Parlamenteri Hannes Swoboda'nın müzakere başlangıcının ertelenmesinin
pek mümkün olmayacağını belirterek, ancak Türk makamlarının kabul
edilemeyecek bu tutumunun neticeleri olması gerektiğine de işaret
ederek, Ankara'nın polis ve yargı alanlarında yoğun değişiklikler
yapmaması halinde, müzakerelere gerçi AB zirvesinde kararlaştırıldığı
gibi başlanması, ama ardından görüşmelerin hemen durdurulması
gerektiğini vurguladığı kaydedilmektedir. AB'li politikacıların
öfkesinin nedeninin yalnız polisin dayak operasyonu olmadığı ifade
edilen yazıda, Ankara'nın geçen yılki AB zirvesinde müzakerelere başlama
kararı alındığından bu yana, giderek daha yavaşladığı, AB üyesi
Kıbrıs'ı dolaylı yoldan tanıma vaadinin bile şimdiye kadar yerine
getirilmediğine işaret edilmektedir.
Der Standard gazetesinde
(10/03) "Hırvatistan'ın Şansı Azalıyor... AB Müzakerelerinin Sonucu
Türkiye İçin de Giderek Uzaklaşıyor" başlığı altında yayımlanan bir
haberde, Avusturya Dışişleri Bakanı Plassnik'in, Türkiye'deki insan
haklarına ilişkin yoğun endişelerini dile getirerek, "Polisin Dünya
Kadınlar Günü vesilesiyle İstanbul'da gösteri yapan kadınları ve kızları
copla dövdüğünü gösteren şok edici görüntüler, bizi oldukça hayal
kırıklığına uğrattı. Müşterek bir Avrupa'da böyle bir tablonun olmaması
gerekir. Türkiye ancak Kopenhag Kriterleri'ne uyduğunu garanti
edebilirse, Avrupa Birliği'ne katılabilir." dediği belirtilmektedir. AB
Konseyi Başkanı Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn'un, toplanma
ve düşünce özgürlüğünün korunması konusunda Türkiye'nin önünde "daha
uzun bir yol olduğu" görüşüne yer verilen haberde, Asselborn sonbaharda
başlayacak giriş müzakerelerine işaret ederek, "Bu durumda 3 Ekim'de
görüşmelere başlasak bile, fazla ilerleme kaydedemeyiz." dediği
aktarılmaktadır.
İNGİLTERE BASINI:
Reuter'in (10/03) "AB
Parlamentosu'ndan Türkiye'ye Kınama" başlığı altında yer verdiği bir
haberde, AB Parlamentosu'nda yapılan bir oylama ile Türkiye'nin, hafta
sonunda ülkede yapılan bir protesto gösterisi sırasında polisin
kadınlara karşı uyguladığı şiddet nedeniyle ağır şekilde eleştirildiği
ve bu gibi olayların, katılım müzakereleri öncesinde ülkenin imajına
ciddi ölçüde zarar verdiğinin hatırlatıldığı belirtilmektedir. Polisin
göstericilere karşı biber gazı ve cop kullandığı söz konusu protesto
eyleminin görüntülerinin, Avrupa çapında pek çok televizyon kanalında
yayımlandığı ve görüntülerde, bir polisin yere kapaklanan bir kadın
göstericinin başına tekme attığının görüldüğüne işaret edilen haberde,
AB parlamenterlerinin yapılan oturumda, kadın hakları konusunda
Türkiye'yi ağır bir şekilde eleştiren bir kararı onaylayarak şiddeti
kınadığı ve AB Komisyonu'na, bu olay üzerine bir rapor hazırlaması
çağrısında bulunduğu ifade edilmektedir. Parlamento Başkanı Josef
Borrel'in, "Şunu hatırlatmak isterim ki muhtemel katılımı
düşünüldüğünde bu, Türkiye için kesinlikle en iyi tanıtım yolu
değildir." şeklinde konuştuğu kaydedilen yazıda, olayın, AB'nin
Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn'in Türkiye gezisine de gölge
düşürdüğü ve olayın, Türkiye'nin üyeliğine zaten şüpheyle bakan
Avrupalıların gözünde ülkenin imajını daha da sarstığını söylediği, Türk
medyasının, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "polisin de anlayışla
karşılanması gerektiği" yönündeki açıklamalarına yer vermesine karşın,
olaydan ciddi rahatsızlık duyduğu açıkça gözlemlenen Dışişleri Bakanı
Abdullah Gül'ün, kapsamlı bir soruşturma yapılacağı sözünü verdiği
vurgulanmaktadır.
İSVİÇRE BASINI:
Basler Zeitung'da (09/03)
"AB Ankara'yı Sıkıştırıyor" başlığı altında ve Jan Keetman imzasıyla
yayımlanan bir yorumda, Brüksel'in, Türk polisinin kadın göstericilere
karşı şiddet kullanmasını eleştirdiği ve aralık ayındaki ortak zirveden
sonraki ilk buluşmayı Brüksel'in, Ankara'yı azarlamak için kullandığı
belirtilmektedir. Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin AB'den tam üyelik
müzakereleri için başarıyla tarih almasından sonra, şahsına, kabinesine
ve bütün ülkeye bir gevşeme geldiğinin görüldüğü belirtilen yorumda, bu
müzakereleri kimin yürüteceği ve 3 Ekim'e kimin hazırlanacağının hala
belirlenmemiş olmasının başka türlü açıklanamayacağı, daha kötüsünün,
reformların uygulanmasındaki eksikliklerin zamanla daha net görüldüğü
ve bu eksiklikler arasında Kürtlerin köylerine geri dönüşlerinin yavaş
ilerlediği, dini azınlıklara varlıklarının geri verilmesinin önüne yeni
engeller çıktığı, ancak hükümetin, Brüksel ve kendi ülkesinden gelen
uyarıları duymazdan geldiği ve bir şekilde sıyrılabileceğine inandığı
öne sürülmektedir. Türkiye'yi ziyaret eden AB Troykası'nın, 8 Mart Dünya
Kadınlar Günü gösterilerinde polisin göstericilere karşı tavrını sert
bir şekilde eleştirdiği ifade edilen yorumda, şimdi başka yerlerde de
olan polis şiddeti yüzünden, Türkiye'nin Avrupa tarafından yargılanıp
yargılanamayacağı tartışılabileceği, ancak 17 Aralık zirvesinden sonraki
ilk buluşmaya, AB Troykası'nın, polis müdahalesinin gölgesini
düşürmesinin Ankara'ya bir mesaj olduğu vurgulanmakta ve şöyle
denilmektedir: "AB şu anda Türkiye'nin stratejik hamlelerini değil,
insan hakları hakkında konuşmak istiyor. Zirvenin büyük jestinden sonra
ilişkiler yeniden normale döndü. Brüksel ev ödevleri veriyor, Ankara
onları yapmalı."
|