14.03.2005

   

Anasayfa

e-posta


 

ANKARA, 14/03(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  11-13 Mart 2005 tarihlerinde yayımlanan Türkiye-Avrupa Birliği  ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara  değinilmektedir:

 

            ALMANYA BASINI:

 

            Der Tagesspiegel gazetesinde (11/03) "Hepsi Sadece  'Duygusallık' mı?" başlığı altında ve Susanne Güsten imzasıyla  yayımlanan bir yazıda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a göre,  İstanbul polisinin şiddet kullanması yüzünden Türkiye ile AB  arasında yaşanan tartışmanın sorumlusunun medya olduğu  belirtilmektedir. Başbakan Erdoğan'ın, Türk televizyonlarının  kadın gösterisine yönelik polis müdahalesine ilişkin  yayınlarıyla ülkelerini AB'ye "gammazladıklarını" söylediği  ve ısrarla polisi eleştirmekten kaçındığı vurgulanmaktadır.  AB adayının inatlaşmasının, Türkiye'nin katılım sürecinde  şiddetli türbülansların yaşanacağını gösterdiği belirtilen  yazıda, Erdoğan'ın tıpkı şimdi olduğu gibi, işler kendi  istediği gibi yürümediğinde pek çok kez medyayı suçladığı,  televizyonda, sürekli olarak dayak atan polislerin  resimlerinin ekranda gösterilmesinden şikayet ederek,  müdahaleye katılan polislerin sadece "duygusal" hareket  ettiklerini, olayın "ciddi boyutta" olmadığını söylediği  kaydedilmektedir. Gazeteci derneklerinin Erdoğan'ın medyaya  yönelik eleştirisini geri çevirdikleri, ancak asıl sorunun  Türk polisinde olmadığı konusunda, Başbakan'ın yalnız  olmadığı ifade edilen yazıda, çok sayıda köşe yazarının da,  AB'nin coplu müdahaleye yönelik tepkisini, Türkiye'yi almak  zorunda kalmamak için bahane arayışının bir işareti olarak değerlendirdiklerine işaret edilerek, İstanbul polisinin  müdahalesi ve Türk Hükümeti'nin tepkisiyle Avrupa'da  uyandırılan şüphelerin, yakında yapılacak olan ve zaten zor  geçmesi beklenen AB'ye katılım müzakerelerini daha da  zorlaştırabileceği öne sürülmektedir.

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (11/03) "Kibirli"  başlığı altında ve Günther Nonnenmacher imzasıyla yayımlanan  bir yorumda, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini bir çeşit  doğal hak olarak dayatmak isterken de gözlenen kibirli  tutumunun devam ettiği belirtilmekte ve anlaşılan Finlandiyalı  AB Komiseri Olli Rehn'in, Türk polisinin bir gösteriyi  "dağıtmak" için başvurduğu metotları eleştirdiği için,  Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Helsinki ziyaretini iptal  ettiği öne sürülmektedir. Başka durumlarda da gözlenen  (Ermeniler) ve aşırı ulusal gurur ile aşağılık kompleksinden  oluşan bu karışımın, Ankara AB'ye tam üye olduğunda, yani  AB'nin örneğin dış politika ve güvenlik politikası  alanlarındaki kararlarını etkileyebilecek ya da bloke  edebilecek duruma geldiğinde, bu ülkeyi ne gibi davranışlara yöneltebileceğinin tahmin edilebileceğine işaret edilen  yorumda, bu ses tonu ve tarzın bu denli olumsuz etki  yapmasının bir nedeninin de, yeni Ukrayna Hükümeti'nin şu   sıralar daha net bir şekilde tanımlanmış bir "Avrupa  perspektifi" almaya çalışırken, kararlı, fakat bunun uzun  vadeli bir süreç olduğunun bilinciyle sabırlı davranması  olduğu vurgulanmaktadır.

 

            AVUSTURYA BASINI:

 

            Der Standard gazetesinde (11/03) "Türk Polisine Eleştiri"  başlığı altında ve Boomberg imzasıyla  yayımlanan bir yazıda,  Avrupa Parlamentosu'nun, AB Komisyonu'ndan Türk polisinin   İstanbul'da kadın hakları konusunda yapılan bir gösteriyi   şiddet kullanmak suretiyle dağıtması olayını incelemesini   istediği ve Strasbourg'ta "Türk polisinin acımasızlığını  kınayan" bir karar alındığı belirtilmektedir. Yazıda, Türk  polisinin 6 Mart'ta Uluslararası Kadınlar Günü vesilesiyle  bir protesto yürüyüşüne katılan göstericileri döverken   görüntülendiği hatırlatılmaktadır.

            Die Presse gazetesinde (11/03) "Erdoğan AB'nin  Eleştirisinden Televizyonu Sorumlu Tutuyor" başlığı altında  yayımlanan ve APA kaynaklı bir haberde, Başbakan Recep Tayyip  Erdoğan'ın Türk medyasını AB'ye "ihbar etmekle" suçlayarak,  TGRT'de yaptığı bir konuşmada, Türk polislerinin İstanbul'daki göstericileri copladıklarını gösteren görüntülerin televizyonda  tekrar tekrar gösterilmesine işaret ettiği belirtilmektedir.  Kendisinin de yerde yatan kadınların dövülmesine karşı olduğunu  vurgulayan Erdoğan'ın, polislerin bu tutumlarıyla terörist  örgüt taraftarlarının "kışkırtmalarına" tepki gösterdiklerini   belirterek, AB tarafından şiddetle eleştirilen olayın "ciddi  bir boyutu" olmadığı görüşünde olduğunu söylediği ifade edilen  haberde, Başbakan Erdoğan'ın, Türk medyasının bu haberi veriş  şekliyle Avrupalılara "hizmet etmiş" olduğunu söylediği, Türk gazetelerindeki yorumcuların ise, AB'yi çifte standart  uygulamakla suçlayarak, AB ülkelerindeki buna benzer polis operasyonlarının AB içinde bu kadar sert bir tepkiyle  karşılanmadığına işaret ettikleri kaydedilmektedir. Polis  operasyonu ile Türk Hükümeti'nin buna gösterdiği tepkinin AB  içinde uyandırdığı tereddüdün, giriş müzakereleri üzerinde pek  olumlu bir etkisi olmayacağının kesin olduğu vurgulanan haberde, eleştirmenlerin Erdoğan'ın partisi AKP'nin AB konusundaki  çabalarının yalnız bir taktik olduğunu söyledikleri, Ankara'nın Türkiye'nin katılımına karşı olanların ekmeğine yağ sürdüğünün belirtildiğine işaret edilmektedir.

            Oberösterreichische Nachrichten gazetesinin internet  sayfasında (10/03) "Çifte Standart" başlığı altında yer alan  bir yazıda şöyle denilmektedir: "AB siyasetçileri, Ukrayna ve Hırvatistan'a kıyasla Türkiye'ye çarpılıyorlar; kendini yeni  yeni kurtarmış olan Ukrayna'ya hiçbir AB seçeneği sunulmak  istenmemesi ve Hırvatistan'la, Lahey Adalet Divanı'na savaş  suçlusu olarak çıkarılacak olan, bu yüzden de aranan General   Gotovina sebebiyle şimdilik üyelik görüşmelerinin askıya   alınması, Türkiye'ye fazlasıyla hoşgörülü davranıldığı   izlenimini vermekte. Türk polisinin Dünya Kadınlar Günü'nde  kadınları coplaması ve Başbakan Erdoğan'ın bu olaya 'Özgürlüğün  de sınırları vardır' şeklindeki yaklaşımı, AB'nin, Birlik için  ancak yumuşak olarak nitelendirilebilecek bir tepki vermesine  neden oldu. Önceleri AB için sözde stratejik öneme sahip olan   Türkiye, Irak'ta yangının üzerine körükle gitti; Irak seçimleri  Ankara tarafından adaletsiz olarak nitelendirildi. Ayrıca  Dışişleri Bakanı Gül, Kuzey Irak'taki Kürt bölgelerinin 'fazla otonomlaşmalarına' seyirci kalmayacakları açıklamasında bulundu.  AB buna sessiz kaldı. Yoksa kendi dış politikaları mevcut değil  mi?"

 

            FRANSA BASINI:

 

            Dernieres Nouvelles D'Alsace gazetesinin internet  sayfasında (13/03) "Lellouche Türkiye'nin Üyeliğine İnanmıyor"  başlığı altında yer alan bir haberde, Paris Milletvekili Pierre Lellouche'nin, 10 Mart tarihinde Mulhouse'da Türkiye ile ilgili  endişeleri gidermeye çalışarak, "Üyelik sürecinin sona ereceğini  sanmıyorum. Bu süreç başarıya ulaşsa bile Avrupa Anayasası'nda  hiçbir şey Türkiye'nin AB'ye girişini öngörmüyor." dediği belirtilmektedir. Haberde, Lellouche'nin aynı zamanda, Türk  dosyası ile Avrupa Anayasası'nın onaylanmasının ayrı konular  olduğunun da altını çizerek, "Fransız anayasasının son  revizyonuna yeni bir hüküm eklendi: AB'nin her genişlemesi  Fransız halkının onayından geçecek." hatırlatmasında bulunduğu kaydedilmektedir.

 

            KIBRIS RUM BASINI:

 

            Haravgi gazetesinde (11/03) "Kışkırtıcı İsteksizlik ve  AB'nin Sorumlulukları" başlığı altında Lenia Stilyanu  imzasıyla yayımlanan bir haberde, Avrupa Konseyi kararlarından  üç ay sonra artık AB'nin de, Türkiye'nin Brüksel Zirvesi'nde  üstlendiği yükümlüklere ve sözlere uyum sağlamakta isteksiz  olduğunu açıkça görmeye başladığı belirtilmektedir. Gerek  Avrupa Parlamentosu'nda gerekse AB-Türkiye Karma  Parlamenterler Komitesi'nde ilerleme eksikliği hakkında   ifade edilenlerin, ayrıca kadın göstericilere karşı yaşanan  şiddet olayları hakkında yapılan sert eleştirilerin, öncelikle  Türkiye'yi, aynı zamanda AB'yi endişelendirmesi gerektiği  vurgulanan haberde, neredeyse tüm AB içinde, Ankara'nın sadece  ve sadece AB ile üyelik müzakerelerine başlama tarihi alabilmek  amacıyla cömert sözler verdiğini, özde herhangi bir şey yapmak  için  hiçbir niyeti olmadığı şeklinde bir izlenim oluşturduğu  ve ne yazık ki Türkiye'nin şu ana kadar sergilediği davranışın,  AB'yi ciddiye almadığını, onunla sonsuza kadar oynayabileceğini   sandığını gösterdiği ileri sürülmektedir. Haberde, "Türkiye,  gerek ülkenin içindeki, gerekse Avrupa'daki görüntüsünü  iyileştirmek zorunda. Bunu, benimseme ve hayata  geçirme sözü  verdiği reformları 3 Ekim'den çok önce yapmakla başlayabilir.  Türkiye, oyalama taktiğini sonsuza kadar devam ettirip, diğer  taraftan da 3 Ekim'de üyelik müzakerelerinin başlamasını talep  edemez. Söz verdiği şeyleri hayata geçirmek zorunda. Buna  Gümrük Birliğini 10 yeni üye ile genişletme protokolü de dahil.  Burada AB'nin de sorumlulukları var. AB, şu ana kadar  Türkiye'nin davranışlarına hoşgörülü davranarak, üstlendiği  yükümlülükleri yerine getirmesi gerektiğini ona hatırlatmaktan kaçınıyor..." denilmektedir.

 

            YUNANİSTAN BASINI:

 

            Kathimerini gazetesinde (11/03) "Havada Kalan Avrupa'ya  Yönelik Adım" başlığı altında ve Stavros Ligeros imzasıyla  yayımlanan bir yorumda, Washington'un baskısı altında son  yıllarda İhtiyar Kıta'nın birçok hükümetleri tarafından  Türkiye hakkında ağır, ancak sabit adımlarla Avrupa ilkeleri  ve değerleri yönünde ilerlemekte olduğu yönünde bir imajın  yaratılması için oldukça çaba sarf edildiği, ancak bazı  tepkileriyle, bu yapay imajı bozan Kemalizm sonrası yönetimin  kendisi olduğu vurgulanmaktadır. Bunun bir örneğini Kadınlar  Günü dolayısıyla İstanbul'da toplananlara atılan nedensiz  dayak olayının oluşturduğu ifade edilen yorumda, aşırı şiddet  uygulama fenomeninin sık sık görüldüğü, ancak bu kez  uluslararası düzeyde ön plana çıkarıldığı, bunda, AB  Troykası'nın, hayal kırıklığına uğratan gerçeği yakından   tespit etmesinin rol oynadığı ve Troyka üyelerinin "orantılı  olmayan şiddet kullanımının" yarattığı şok etkisinden söz  ettikleri ve kaygılarını dile getirdikleri kaydedilmektedir.  Yorumda şöyle denilmektedir: "Erdoğan hükümetinin yasal  düzeyde uyum sağlamak yönünde büyük adımlar atmış olduğu  bir gerçektir. Ancak Türkiye'de sorunu daima yasaların  uygulanması oluşturuyor. Kemalizm sonrası yönetimin Avrupa  yönünde çelişkili bir tavır takınmasından kaynaklanıyor.  Bir yandan Avrupa yönelimi lehinde, diğer taraftan da AB  kriterlerine uyum sağlanması durumunda, siyasal bir  değişikliğe yönelmesinin kaçınılmaz olacağından korkuyor.  Bu çelişkisinin çıkmazında Ankara AB üyesi olmayı, ancak  AB'ye uyum sağlamamayı amaçlıyor... Türk tarafının üyelik  müzakerelerine başlamasına ilişkin müzakere tarzı dahi,  Türk yetkililerin kendi şartlarıyla üyelik yörüngesine  girmeleri talebini sergileyen bir örnek oluşturuyor.  Davranışları bütün bir mantalitenin örneğini oluşturuyor.  Aslında, Avrupa'nın sağladığı hakları istiyorlar,  yükümlülüklerini istemiyorlar! Bu da Avrupa siyasi  kültürünün Türklere ne kadar yabancı olduğunu ortaya koyan  bir belirtidir. Başka bir ifadeyle, Türklerin aslında üyelik  yörüngesine girmek için hazır olmaktan ne kadar uzak  olduklarını gösteriyor. Avrupa'nın 'a la carte' sunulmadığı  bellidir. Zamanla Türkiye gerçek bir ikilem ile karşı karşıya  gelecek: Ya değişmesine yol açacak olan prosedürleri başlatacak  ya da tam üyelik hayali AB ile özel bir ilişkiye yönlenecek.   Türkiye'nin, kökten değişmezse, iki vitesli Avrupa'nın en   esnek çerçevesinde dahi yeri olamaz." 

 

  

 

 

                                          ESKİ SAYILAR