30.03.2005

   

Anasayfa

e-posta


 

ANKARA, 30/03(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  29 Mart 2005 tarihinde yayımlanan Türkiye-Avrupa Birliği  ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara  değinilmektedir:

 

            ALMANYA BASINI:

 

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (29/03) "Gül: 'Ek Protokol Konusunda AB ile Anlaşma Sağlandı'" başlığı altında ve DPA'ya atfen yayımlanan bir haberde, Dışişleri Bakanı Gül'ün bildirdiğine göre, Türkiye ve AB'nin, Ankara'nın 3 Ekim'de müzakerelerin başlayabilmesi için imzalaması gereken ek protokolün metni üzerinde anlaşmaya vardıkları belirtilmektedir. Gül'ün Ankara'da, metnin Brüksel'den hafta sonu geldiğini söylediği ifade edilen haberde, bu protokol ile, Türkiye ile AB arasında şu an var olan Gümrük Birliği Anlaşması'nın yeni 10 üye ülkeyi ve böylece Kıbrıs'ı da kapsayacak şekilde genişletileceği kaydedilmekte ve AB'nin, Kıbrıs'ın en azından dolaylı olarak tanınmasını müzakerelerin başlaması için şart koştuğu hatırlatılmaktadır. Gül'ün, Türkiye'nin bu protokolü imzalayacağı güvencesini verirken, kesin tarihi ise açık bıraktığı ve İngiltere'nin AB Konsey Başkanlığı yapacağı bu yılın ikinci yarısında olabileceğini Söylediği kaydedilen haberde, Kıbrıs Hükümeti'nin bir sözcüsü aracılığıyla yaptığı açıklamada, "Metni biliyoruz. Bu metin, bizim için olumsuz unsurlar içermiyor." dediği aktarılmaktadır.

 

            AVUSTURYA BASINI:

 

            Neue Kronen Zeitung'da (29/03) "AB İçinde Türkiye'ye Eleştiriler Artıyor... Giriş Müzakereleri  Ertelenecek mi?" başlığı altında yayımlanan bir haberde, "AB'nin Hırvatistan'a karşı takındığı sert tutum kural haline mi geliyor?" şeklinde bir soruya yer verilmekte ve AB'de Ankara'daki hükümet ile süratle giriş müzakerelerine başlama konusunda tereddütlerin giderek arttığı, hatta şimdiye kadar Türkiye ile giriş müzakerelerini ısrarla savunan Euro-Sosyalist kanatta bile başlangıç tarihi olarak saptanan 3 Ekim'i sorgulayan seslerin çıktığı belirtilmektedir. Türkiye taraftarlarının, Türkiye'ye karşı olanların uzun zamandır Türk Devleti'nin eksikleri olarak gördükleri şeyler konusunda sanki birdenbire gözlerinin açıldığı ve bunların arasında en tanınmış olanı Avrupa Parlamentosu'ndaki Sosyalistlerin ağzı laf yapan lideri Martin Schulz'un, Ankara'ya, Hırvatistan ile de takvimin durdurulduğunu hatırlattığı vurgulanmaktadır. AB'deki bu fikir değişikliğine "İstanbul'da Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yapılan bir kadın gösterisinin coplarla dağıtılması, AB'nin eleştirisine Ankara'nın sert tepkisi, Dışişleri Bakanı Gül'ün, Türkiye'yi reform çabalarında yavaşlamaması yolunda uyaran AB Büyükelçisi  Kretschmer'e ('Bu bey de kim oluyor?') şeklindeki hakaretinin" neden olduğuna işaret edilen yazıda, Brüksel'in şimdi Hırvatistan örneğinin Ankara tarafından net bir mesaj olarak anlaşılmasını umduğu ve giriş müzakerelerinin peşinen garanti edilemeyeceğine dikkat çekilmektedir. Başbakan Schüssel'in de, son olayların ardından AB içinde bir hava değişimi algıladığı ve "giderek başkalarının da Avusturya'nın çizgisine çark ettiğinden" kendi görüşünün doğrulandığını düşündüğü belirtilen yazıda, Schüssel'in çizgisinin daha başından beri "Türkiye'yi Avrupa'ya yakınlaştırmak için müzakere yapılmalı, ama müzakerelerin 'sonu açık bırakılmalı' yani tam üyelik tek olanak olarak görülmemeli, başka sıkı ortaklık formülleri de gözönünde bulundurulmalı" şeklinde olduğu kaydedilmektedir.

 

            FRANSA BASINI:

 

            Le Figaro gazetesinin internet sayfasında (29/03) "Ankara, Brüksel'in İstediği Reformları Yürürlüğe Koymakta Zorlanıyor" başlığı altında ve Marie-Michele Martinet imzasıyla yer alan bir haberde, muhtemel AB'ye üyelik müzakerelerinin yolunu açan Brüksel zirvesinden üç aydan biraz fazla bir zaman sonra, Türkiye'nin, Avrupalı ortakları ile diyalogu desteklemeyen ve ülke içinde bölünmeleri körükleyen çalkantılı bir dönemden geçtiği belirtilmektedir. Siyasi partilerin, iktidar partisi AKP'yi olduğu kadar, muhalefetin başını çeken CHP'yi de ilgilendiren istifa dalgasıyla hassaslaştıkları görülürken, hükümetin, Ceza Kanunu gibi bazı büyük reformları uygulamaya koymakta zorlandığı belirtilen haberde, uygulamaya konulacağı tarih olan  1 Nisan'dan önce bile söz konusu reformun, özellikle basın özgürlüğü konusunda derin endişelere yol açtığı, aynı zamanda, yeni Kürt yılı kutlamaları sırasında meydana gelen olaylar neticesinde uyanan Türk vatanseverliği güçlü bir şekilde yeniden gözler önüne serildiğine -Kürt çoğunluğun yaşadığı Mersin'de meydana gelen bir gösteri sırasında genç erkekler ulusal bayrağı yakmaya çalıştılar- işaret edilmektedir. haberde, Nisan tarihinde uygulamaya konulması beklenen Ceza Kanunu reformunun Brüksel tarafından istenen ve özellikle insan haklarına büyük ölçüde saygıyı, işkence ve ayrımcılığa karşı artan bir özeni garantileyen demokratikleşmenin temel taşlarından birini oluşturmasının beklendiği vurgulanmaktadır.

 

            İNGİLTERE BASINI:

 

            Reuter'in (29/03) "Türkiye AB ile Ek Protokolü İmzalamaya Hazır Olduğunu Açıkladı" başlığı altında yer verdiği bir haberde, Türk yetkililerin, Avrupa Komisyonu'na, Türkiye'nin, Gümrük Birliği Anlaşması'nı, Kıbrıs dahil 10 yeni AB üyesini de kapsayacak şekilde genişletecek ek protokolü imzalamaya hazır olduğunu tebliğ eden bir mektup gönderildiğini açıkladıkları belirtilmektedir. Brüksel'den, Komisyon Sözcüsü Krisztina Nagy aracılığıyla, mektubun ulaştığı ve AB bakanlarının ekim ayında Türkiye ile üyelik görüşmelerine başlanması kararını hayata geçireceklerinin teyit edildiği belirtilen haberde, Türkiye'nin, protokole paraf atmak anlamına gelen bu hamlesinin, Sözcü Nagy'nin ifadesiyle "görüşmelerin başlaması yönündeki hazırlıklar açısından daha iyi bir atmosfer yaratacaktır." denildiği ifade edilmektedir. Nagy'nin, AB'nin "protokolün imzalanmasını Kıbrıs Rum kesiminin resmen ve yasal olarak tanınması olarak  görmediğini" de belirttiği kaydedilen haberde, Türkiye'nin ekim ayında üyelik görüşmelerine başlamadan önce bu protokolü imzalamasının öngörüldüğü, Ankara'nın da, bu koşulu kabul etmekle birlikte, söz konusu protokol altındaki imzanın Güney Kıbrıs yönetimini tanıyacağı anlamına gelmeyeceğini beyan ettiği hatırlatılmaktadır. Haberde, protokolün Avrupa ve Türk Parlamentolarınca onaylandıktan sonra yürürlüğe gireceği, Dışişleri Bakanı Gül'ün, bunun için en erken tarih olarak temmuz ayını gösterirken, Nagy'nin, üyelik görüşmelerine başlamak için koşulun protokolün parlamentolarca onaylanması değil imzalanması olduğunu ifade ettiği vurgulanmaktadır.

 

            Reuter'in (29/03) "Fransız Kiliselerinden AB Anayasası'na Evet Çağrısı" başlığı altında yer verdiği bir haberde, AB Anayasası'nı destekleyen Fransız kiliselerinden, anayasa referandumunun, Türkiye'nin üyelik girişimi ya da diğer yerel meselelerle ilgili bir halk oylamasına dönüştürülmemesi yönünde bir çağrı yapıldığı belirtilmektedir. Roma Katolik Kilisesi, Protestan Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi liderlerinin, 29 Mayıs'ta halkın oyuna sunulacak olan anayasanın, mevcut anlaşmalara son derece önemli katkıları olacağını ifade ettikleri belirtilen haberde, kamuoyu yoklamalarının, giderek artan sayıda seçmenin anayasaya "hayır" diyeceğini ortaya koyduğu, bunun da, bazı çevrelerce Türkiye konusuna ve Fransız Hükümeti'nin politikalarından duyulan memnuniyetsizliğe bağlandığı ifade edilmektedir. Haberde, kilise liderleri yayımladıkları ortak bir mektupta, "Referandumun anayasayı oylamaktan öte bir hedefi yoktur. Türkiye'nin üyelik olasılığı bu anlaşmanın kabulü ya da reddine hiçbir biçimde bağlı değildir." denildiği kaydedilmektedir.

           

            İSPANYA BASINI:

 

            İki ayda bir yayımlanan Global Strateji adlı derginin Mart-Nisan 2005 sayısında "Bugünün Tehdidi İslamcılar" başlığı altında ve ABC gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Ramon Perez-Maura ile yapılan bir mülakata yer verilmektedir. Mülakatta, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olduğunu belirten Perez-Maura'nın, "Ben Türkiye'nin AB'ye katılmasına taraftar değilim. Türkiye'nin AB'ye girmesi büyük bir hata olur. Ortak pazar ile ortak politika kavramlarını birbirinden ayırmak gerek. Türkiye ortak pazarın bir parçası olabilirdi. Ama Maastricht Anlaşması'ndan sonra kendi rızamızla Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu ardından Avrupa Birliği'ni kurduk. Siyasi birlik, aynı temeli kaynak alan kültürlerden oluşur. Son aylarda soruna ilişkin çok net örneklerle karşılaştık. Birliğe girmek isteyen ülkeler ekonomik reformlarını gerçekleştirmek zorunda kaldılar. Ancak Türkiye'nin sadece ekonomik değil kültürel reformlar da yapması gerekiyor. Türkiye'de kadınların içinde bulundukları şartlar ile, zina gibi konuların Avrupa'da tartışılması bile mümkün değil. Zira bu konulara bakış açısı Avrupa'da son derecede net. Bulgaristan'ın adli sistemini değiştirmek teknik bir konu. Bu reformu yapmak Bulgarlara zor gelebilir. Ama daha önemlisi Türklerin büyük bir kısmı, kendi kültürlerinin bir parçası olan bu tür değişimlere karşı çıkıyorlar. Türkiye AB'ye girdiği zaman, AB'nin en fazla nüfuslu en büyük ülkesi olacak. Ben, Ankara'nın, kısa bir süre de olsa Avrupa'nın başkenti haline dönüşebileceğini düşünmenin bile büyük bir hata olduğu kanısındayım. Türkiye'nin AB'ye girişi diğer bir sorunu da beraberinde getiriyor. Sınır nedir? Nereye kadar geliyoruz? Eğer Türkiye girerse, kesin bir şekilde ifade ediyorum, ben kendimi kültürel açıdan Türklerden çok Faslılara daha yakın hissediyorum..." dediği aktarılmaktadır.

 

            YUNANİSTAN BASINI:

 

            To Vima gazetesinde (25/03) "Türkiye'nin İki (Avrupalı) Yüzü" başlığı altında ve S. Eftstathiadis imzasıyla yayımlanan bir yorumda, AB'nin, "Türk toplumunun AB'nin temel değer ve kurumlarına yakınlaşması yönünde Türk Hükümeti'nin iradesini" tanıdığı, ancak "Erdoğan hükümetinin gösterdiği yönde belirsizliklerin var olduğunu" ve Türk devlet teşkilatlarının "zaman zaman ilgilerinin azaldığını" da tespit ettiği belirtilmektedir. Bu ifadelerin, şubat ayı başlarında Türkiye'ye giden ve "merkezdeki makamların refakatinde Türkiye'nin iç bölgelerini ziyaret etmek fırsatını bulan" Avrupa Gözlem Evi yetkililerinin raporunda yer aldığı ve 2 Mart 2005 tarihli 18 sayfalık raporun, Ankara'nın Avrupalılaşma yönündeki çabaları hakkında olumlu izlenimler yaratacağına dair soru işaretlerine neden olduğu, çünkü Türkiye'nin, çözümlemesi gereken kendine özgü sorunlarını da ön plana çıkardığı belirtilen yorumda, Türkiye'nin şu anda çifte bir imaj sergilediği, bir yandan sineye çekilecek zorluk olarak da sayılsa Avrupa'ya bakan bir hükümet, diğer taraftan da Avrupai hayatı kabul etmeye kuşkuyla hatta olumsuz bakan, muhafazakardan devrimciye, aydından gelenekler ile göreneklere bağlı olanlara kadar herkesi kapsayan bir toplum olduğu ifade edilmektedir. Yorumda şöyle denilmektedir: "AB Komisyonu'na teslim edilmiş olan raporu hazırlayanlar, Türkiye'deki bazı sosyal gruplarda 'doğal Amerikan aleyhtarlığının üretilmeye ve Avrupa aleyhtarlığını da kapsamaya başlamasından' rahatsız oldular ve bunun -uyarı şeklinde- altını çizdiler. Raporda, Erdoğan Hükümeti'nin ve 'işadamları ile üniversite dünyasının büyük ve etkili bir bölümünün' Avrupa yönelimine sadık olduğu ve bu yöndeki ilgileri ve çabaları hakkında en küçük kuşkunun dahi dile getirilemeyeceği açıklanıyor, aynı zamanda da Türkiye'nin Avrupa'ya doğru ilk adımlarını kolaylaştırmak amacıyla, 'Yunanistan dahil hemen hemen bütün AB üyesi ülkelerin, ABD'nin de yoğun desteğiyle' faal bir şekilde her an bu çabaya yardımcı olduklarının, AB Komisyonu'nun ve AB dönem başkanı Lüksemburg'un olumlu dayanışmalarının altı çiziliyor. Bununla birlikte raporda, Türk toplumunun büyük bir bölümünün Avrupa'ya karşı ilgisiz olduğu, aynı zamanda da Avrupa yönelimini reddetmekte olan ve bu yönde faaliyete geçmeye başlayanların oranının artmaya başladığı belirtiliyor..."

                 

 
ESKİ SAYILAR