ANKARA,
22/06(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 21 Haziran 2005
tarihinde yayımlanan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine yer verilen
haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ALMANYA BASINI:
Frankfurter Rundschau
gazetesinde (21/06) "Genişlemeye Karşı Sesler Yükseliyor" başlığı
altında ve Stefan Braendle imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Fransa
İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'nin, AB Zirvesi'nin başarısızlıkla
sonuçlanmasının ardından çok sayıda Fransızın kafasından geçenleri,
"Hiçbir şey olmamış gibi davranamayız" sözleriyle dile getirerek,
"Bundan çıkarılması gereken ilk sonuç, sakin ve soğukkanlı bir şekilde,
Avrupa Birliği'ne şimdilik başka yeni üye alamayacağımızı söylemek
olacaktır. AB yeni kurumlara sahip olmadığı sürece, AB'nin
genişlemesini dondurmak zorundayız" dediği belirtilmektedir. UMP'nin
eski Genel Başkanı Alain Juppe'nin iki yıl önce Türkiye'nin üyeliğine
karşı açıklamalarıyla bir zincirleme tepkiye yol açtığı ve bu
tepkilerin Cumhurbaşkanı Chirac'ı, yıllar sonra Ankara'nın üyeliği
hakkında ve haziran ayında AB Anayasası ile ilgili bir halk oylaması
yapılmasına da karar vermeye zorladığı hatırlatılan yazıda, bu kez hata
yaparken yakalanmak istemeyen Chirac'ın Türklere yönelik coşkusunun da
şimdiden azalmış durumda olduğu öne sürülmektedir. Fransız
diplomasisinin, Türkiye müzakerelerinin bir süre ertelenmesini resmen
talep ederek, belirleyici olan adımı henüz atmadığı ifade edilerek,
Dışişleri Bakanı Philippe Douste-Blazy'ın, Ankara ile müzakerelere
resmen başlanması öngörülen ekim ayına bağlı kalmayı sürdürdüğü
kaydedilmekte ve buna karşılık Türkiye konusunda hızla halk oylamasına
gidilmesini arzu eden Fransız Bakanın, bir radyo kanalına verdiği
demeçte, bununla ilgili planların hızlandırılması gerektiğini
söylediğine işaret edilmektedir.
AVUSTURYA BASINI:
Salzburger Nachrichten
gazetesinde (21/06) "AB Genişlemesi Zirveyi Atlattı" başlığı altında ve
Manfred Perterer imzasıyla yayımlanan yazının Türkiye ile ilgili
bölümünde, AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn'in, Türkiye
ve Hırvatistan ile her iki tarafın da uyması gereken anlaşmalar
yapıldığını açıkladığı belirtilmektedir. Türkiye'nin koşulan şartları
yerine getirmesi halinde giriş müzakerelerine 3 Ekim'de başlanmasını
bekleyebileceğini söyleyen Rehn'in, altı yasa reformunun (1 Haziran'dan
beri yürürlükte) gerçekleştirilmesi ve AB ile Gümrük Birliği'nin
Kıbrıs'ı da içine alacak şekilde genişletilmesini bu şartlar arasında
saydığı ve bu konudaki Ankara Protokolü'nün AB dışişleri bakanları
tarafından onaylandığını ve yakında Türkiye tarafından da
imzalanacağını söylediği belirtilen yazıda, genişleme konusunda frene
basmak isteyenlere bazı devlet ve hükümet başkanlarının öncülük ettiği
öne sürülmekte ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın, zirvede,
anayasa olmadan genişlemenin sorgulanması gerektiğini söylediği,
Hollandalı Jan Peter Balkenende'nin de genişlemeye şüpheli bakanlar
arasında yer aldığı kaydedilmektedir. Türkiye konusundaki eleştirel
seslerin ise Avusturya'dan, Almanların Başbakan adayı Angela Merkel'den
ve Avrupa Parlamentosu Hıristiyan Demokrat Partisi Başkanı Hans-Gert
Pöttering'den geldiği ifade edilen yazıda, "Türkiye ve Hırvatistan
giriş müzakerelerinin başlaması yolunda yasal bir talepte
bulunamayacaklar. Avrupa Konseyi'nin bu konuda aldığı birçok karar
yalnız siyasi nitelikte, yasal açıdan bir anlam taşımıyor. Türkiye ile
3 Ekim'de müzakerelere başlansa bile, bu yasal açıdan daha sonraki bir
katılım için bağlayıcı değil. AB hukuku uzmanlarına göre, Türkiye, AB
ile arasındaki ortak üyelik anlaşmasına dayanarak, yasal açıdan günün
birinde birlik üyesi olacağı sonucunu çıkaramaz. Brüksel, bu anlaşmada
verilen üyelik perspektifinin yasal değil siyasi bir anlam taşıdığını
söylüyor" denilmektedir.
FRANSA BASINI:
Le Monde gazetesinde
(21/06) "Avrupa'nın Kararsızlığı, Türk Hükümeti'ni Güç Durumda
Bırakıyor" başlığı altında ve Marie Jego imzasıyla yayımlanan bir
haberde, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, Avrupa Birliği'ni etkileyen
krizin, ülkesinin AB adaylığına olumsuz etki yapabileceğini nihayet
kabul ettiği ve Radikal gazetesine verdiği demeçte, "AB içinde olup
biten her şeyin, genişlemeyi ve Türkiye'yi etkilemeyeceğini
söyleyemeyiz." dediği aktarılmaktadır. AB Dönem Başkanı Jean-Claude
Juncker ve AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'nun
açıklamalarının, Birliğin Türkiye'ye karşı taahhütlerine bağlılığı
konusunda kaygıları giderse de, Fransa'nın tutumunun rahatsız ettiği
belirtilen haberde, Hürriyet gazetesinin, Fransa Başbakanı Dominique de
Villepin'in genişleme konusunda bir düşünme çağrısına atıfta bulunarak
"Yeter Artık" başlığını attığı ve Cumhuriyet Halk Partisi Başkan
Yardımcısı Onur Öymen'in, "kesinlikle Birlik taahhütlerini yerine
getirecek" diyerek, "ancak Türkiye için özel bir statü taraftarları
olan Fransa İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy ya da Alman
muhafazakârların başbakan adayı Angela Merkel'inki gibi başka sesler de
duyuluyor, bu kabul edilemez." açıklamasında bulunduğu
kaydedilmektedir.
İNGİLTERE BASINI:
The Financial Times
gazetesinin internet sayfasında (21/06) "Zayıf Balkanlar İçin Bir
Tehdit Olan Almanya'daki Seçimler, AB Üyeliği Umutları İçin Önemli
Olabilir" başlığı altında ve Bertrand Benoit imzasıyla yer alan
makalede, son 30 yılda, art arda gelen genişleme dalgalarının bir
zamanlar altı üyeden oluşan ve Fransa'nın baskın olduğu Avrupa
Birliği'nin büyük bir değişim yaşamasını sağladığı ve ancak şimdi
genişlemeye yönelik bir tepki oluştuğu belirtilmekte, bu durumun,
Türkiye ve Ukrayna gibi AB'ye katılmayı ümit eden iki büyük devlet için
kötü haber olduğu kaydedilmektedir. AB Komisyonu'nun Genişlemeden
Sorumlu Komiseri Olli Rehn'in, "Şimdiden sınırlarına ulaşmış olan
mevcut genişleme planını sağlamlaştırmalıyız." dediği ve AB'nin Romanya
ve Bulgaristan'ı Birliğe kabul etme, Türkiye ve Hırvatistan ile üyelik
müzakerelerine başlama ve batı Balkanların sorunlu ülkelerine üyelik
umudu verme taahhütlerini yerine getirmesi gerektiğini belirttiği
kaydedilen makalede, geçen haftaki başarısız Brüksel zirvesi ile
birlikte, Fransız ve Hollandalıların Avrupa Anayasası'nı
reddetmelerinin, Avrupa'nın gelecekteki şeklinin nasıl olacağının
mesajını verdiğine işaret edilmekte ve bir Fransız politika uzmanının,
"Gittiğim her referandumda, insanlar bana 'Sınırlarını bilmediğimiz
bir şey için nasıl oy kullanabiliriz?' diye sordular. AB'nin sınırları
ile ilgili bu soruyu geçiştiremeyiz ve bu şartlar altında ne Türkiye ne
de Ukrayna AB'ye girebilir" dediği aktarılmaktadır. Makalede şöyle
denilmektedir: "Türkiye'ye gelince; İngiltere, Türkiye ile
müzakerelerin planlandığı gibi 3 Ekim'de başlamasını istiyor, fakat
Ankara'nın üyeliği, geçen süre zarfında çok daha fazla riskli hale
geldi. Kısa bir süre sonra, Almanya ve Fransa'da Türkiye için
'imtiyazlı ortaklık' öneren Angela Merkel ve Nicolas Sarkozy yönetimi
ele alabilirler. Üst düzey bir AB yetkilisi, 'Hem Sarkozy, hem de
Merkel yönetimde olursa, imtiyazlı ortaklığın daha fazla gündeme
geleceğini söylemek dürüst bir gerçekçilik olur. Müzakereler
başladığında, insan hakları konusunda önemli bir sorun yaşanmadıkça
Türkiye'nin üyeliğe kabulü hakkında bir karar verebiliriz.' diye
ekledi. Müzakereler üyelikle sonuçlansa bile, Türkiye yine de AB'ye
yeni üye olan bütün ülkeler gibi Fransa'da referandum oylamasıyla
karşılaşabilir. Türkiye'nin kaderi, martta üyelik müzakerelerine
başlaması gereken ancak AB'nin, savaş suçlusu Ante Gotovina'nın yerini
saptamak için işbirliği yapmadığını söyleyerek müzakerelere başlamayı
reddettiği Hırvatistan'a da bağlı olabilir... Eğer Hırvatistan ile
üyelik müzakereleri başlamazsa, Zagreb'e yakın ama Ankara'ya karşı
soğuk olan Avusturya ve diğer ülkeler, Türkiye ile müzakerelerin
başlamasına engel olmaya çalışabilirler. Türk yetkililer, AB
üyeliğinin batı Balkanlar için Türkiye'den daha fazla ölüm kalım
meselesi olduğunu kabul ediyorlar..."
İTALYA BASINI:
Il Messaggero gazetesinde
(20/06) "Türkleri Dışarıda Bırakmak Hata Olur" başlığı altında ve Marco
Guidi imzasıyla yayımlanan makalede, Avrupa Birliği krizinin, bir başka
deyişle Fransa ve Hollanda'nın Anayasa Anlaşması'na "hayır" demesinin,
Avrupa fikri için engel teşkil eden bir ana, dahası bir de Avrupa'nın
genişlemesine dur denilmesine işaret ettiği belirtilmekte ve Birliğin
Dönem Başkanı'nın bizzat kendisi Jean Claude Juncker'in, Avrupa
Birliği'ni oluşturan 25 üyenin çoğunluğunun diğer devletlerle ve
özellikle de Türkiye ile katılım müzakerelerinin sürdürülmesi fikrini
paylaştığını söylemeye devam etse de olayların farklı yönde
geliştiğinin açık olduğu kaydedilmektedir. Avrupa Birliği'nin bir
kavşak noktasında bulunduğu belirtilen makalede, Avrupa'nın ileride ne
olacağına; ekonomik ve bürokratik anlamda zayıf bir birlik mi yoksa
siyasi, ekonomik ve askeri düzeyde dünyada hala geçerli olmak isteyen
büyük bir federasyon mu olmak istediğine, hatta hatta belki de
gelecekte var olup olmayacağına karar vermek zorunda olduğu ve bu seçim
beklentisiyle, sadece AB'ye son giren 10 ülke değil, aynı zamanda
"Bekleyiniz" levhasının yazılı olduğu o eşikte durup bekleşen ülkelerin
de krizin cezasını çekeceğine işaret edilmektedir. Hiç kuşkusuz
Hırvatistan ve Türkiye bu durumu daha da kötü yaşayacak olan ülkeler
olduğu -ancak en büyük sorun da Türkiye'ninkidir- ifade edilen
makalede, Fransızlar ve Hollandalıların "Anayasa'ya Hayır, Türkiye'ye
de Hayır" yazılı büyük pankartları dalgalandırırken, Almanya'da
önümüzdeki seçimlerden galip çıkması beklenen CDU lideri Angela Merkel
gibi Ankara'nın AB'ye katılımına karşı olanların da kendilerini
gösteriverdikleri kaydedilmektedir. Makalede şöyle denilmektedir:
"Türkiye'yi şimdi bulunduğu durumda -yani ne AB içerisinde ne de AB'nin
dışında- muhafaza edebilmek için oluşturulan yapmacık müzakerelerin 3
Ekim'de başlatılması, öte yandan Türkiye'yi sonsuza dek veya neredeyse
sonsuza dek bu şekilde tutmaya çalışmak kuşku vericidir. Bu husus
sadece Ankara'nın Avrupalı düşmanlarını paradoksal olarak memnun
etmekle kalmayacaktır; bunun yanında bir de sözde Türk kuşkucuları,
yani katılıma şüpheyle bakanları ve ekonomik bir ortaklıktan başka bir
şeye yeşil ışık yakmayan muhafazakârları, askeri kesimin bir bölümünü,
birçok İslamcıyı, hatta solcuların bazılarını da memnun edebilir.
Şayet Türkiye dışarıda bırakılırsa, bizim görüşümüzce, Avrupa bu
şekilde sadece cesaretinin, güveninin ve de büyüklüğünün olmadığını
göstermekle kalmayacaktır; aynı zamanda da Doğu Akdeniz'de ve
Balkanlarda olayların gidişatı bir hayli değişecektir. Meydana gelecek
olan tüm siyasi, askeri ve ekonomik sonuçları hesaba katmaksızın...
Neticede Avrupa, tek İslam demokrasisini, doğunun büyük kalesini,
Avrupa'yı bilinçli olarak seçmiş, ancak onun tarafından reddedilmiş
bir ülkeyi kaybedecektir."
YUNANİSTAN BASINI:
Elefterotipia gazetesinde
(19/06) "Türk-Yunan İlişkileri AB Konusu Değildir" başlığı altında ve
Mihalis Moronis imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Türkiye'nin Avrupa
yönelimine ilişkin belirsizliğin, AB Konseyi'nden sonra liderlerin
zirve kararlarında geniş bir şekilde söz etmeyi reddetmeleri nedeniyle
daha da yoğunlaştığı belirtilmektedir. Türkiye-AB müzakerelerine ara
verilmesi ya da imtiyazlı ilişkilere dönüşmesi olasılığının Fransa ve
Hollanda'daki referandumlardan sonra daha da yoğun bir şekilde ortaya
çıktığı belirtilen yorumda, bu perspektifin, Helsinki Anlaşması'na
dayanan Türk-Yunan ilişkilerini ve Kıbrıs sorununun düzene sokulmasını
doğrudan etkilediği, çünkü AB üyesi olduktan sonra Lefkoşa'nın
kendisini daha güvende hissettiği ve Ankara'nın AB üyesi olmaya ısrar
ettikçe elinde güçlü bir baskı aracı tuttuğu ifade edilmektedir.
Erdoğan hükümetinin 10 yeni AB üyesi ülkeyle Ankara Protokolü'nü
imzalaması ve yapılan yorumlara göre, bunun dolaylı bir şekilde
Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanıdığı anlamını taşımasının, bu görüşün doğru
olduğunu kanıtladığına işaret edilen yorumda, Ankara'nın, Lefkoşa'nın
baskılarına boyun eğmek zorunda kalacağının ve AB müktesebatına
tamamıyla saygı gösteren bir çözümü kabul edeceğinin kesin olduğu
yönündeki görüşlerin de, hem Yunanistan hem de Kıbrıs için tehlikeli
hayaller oluşturduğu kaydedilmektedir. Yorumda, Türk-Yunan
sorunlarının, Avrupa-Türkiye konularına hiçbir zaman dönüşmediği
vurgulanmaktadır.
-
-
ESKİ SAYILAR