06.10.2005

   

Anasayfa

e-posta


 

          ANKARA, 06/10(BYE)--- Dış basında Türkiye ile AB arasındaki ilişkilere değinen 05 Ekim 2005 tarihli haber  ve yorumlardan yapılan alıntılar aşağıda sunulmaktadır:

 

            ABD BASINI:  

            The Washington Times: "Dönemeçte": "Türkiye bir zamanlar  çok korkulan bir Avrupa istilacısıydı, ama bugünlerde sabırlı  bir aşık gibi. Türkiye, 43 yıldır Avrupa Birliğine tam üye  olmayı bekliyor. Ama şimdiye kadar ne zaman arzulanan hedef  gerçekleşecek gibi görülse, daima son anda bir engelle  karşılaştı. Altı üyeyle başlayan ve mensubu olduğu ülke sayısı  bugün 25'e çıkan AB, Batı Avrupa, İskandinavya, Orta ve Doğu  Avrupa'nın büyük bölümünü kapsıyor. Hatta Balkan ülkeleri  bile üyeliğe yaklaşıyorlar. Bütün bunlara mukabil Türkiye'yi  dışarıda bırakmak devasa bir hata olur. Avrupalıların  Türkiye'yi aralarına almakta son derece isteksiz olduklarına  kuşku yoktur. Sorduğunuz zaman Avrupalılar size, Türkiye'nin  siyasi ya da ekonomik bakımdan AB üyeliğine hazır olmadığını söyleyeceklerdir. Ancak esasen bu unsurların arkasında yatan  yüzyıllara dayalı tarih, kültür, etnik kimlik ve dindir.  Ayrıca, Avrupalıların cevaplandırmakta güçlük çektikleri,  'Avrupa nedir?' şeklindeki Avrupa'nın varoluşuyla ile ilgili  bir soru da yine unsurlar arasındadır. Avrupa ne olursa olsun,  bugün Avrupalıların çoğu Müslümanların Avrupalı olmadıkları  görüşündedirler. (...) Bugün birçok insan, acaba Türklerin  Avrupa'daki Müslüman yayılışını tamamlamak için mi geri  geldiklerini merak ederek, bir 'medeniyetler çatışması'ndan  korkmaktadır. Alman Marshall Fonu tarafından yakın zamanda  yapılan bir kamuoyu yoklaması, Avrupalıların Türklerin üyeliği  konusunda derin bir bölünme içinde olduğunu ve kıtanın yüzde  40'ının buna kuşkuyla yaklaştığını ortaya koymuştur. Türkiye,  20. yüzyılı modern Türk devletinin kurucusu Mustafa Kemal  Atatürk'ün başlattığı çağdaşlaşma ve laiklik gayretleriyle  tamamlamış olup, şu anda coğrafi ve tarihsel bir dönemeçtedir.  Erdoğan Hükümeti de Türkiye'deki Kürt azınlığın hakları, idam  cezasının kaldırılması, ordunun hükümet işleri üzerindeki  etkisinin azaltılması dahil, AB tarafından istenilen reformları  yerine getirmede büyük kararlılık ortaya koymuştur. AB'ye  doğru gidiş Türk toplumunu değişime uğratmaktadır. Müslüman  ve Hıristiyan alemlerinin buluşmasında Türkiye'nin rolü hayati önemdedir." (Helle Dale, 05/10)

 

            ALMANYA BASINI:  

            Frankfurter Rundschau: "Türkiye Müzakereleri ile AB  Üzerindeki Reform Baskısı Artıyor": "(...) Türkiye ile  müzakereler başlayacak ve Hırvatistan da haklı olarak üyelik  ümidine kapılabilir. Buna ilaveten Sırbistan-Karadağ ile,  tam üyeliğin bir alt basamağını oluşturan, 2007'den itibaren  Bulgaristan ve Romanya'nın da aynı masada yer alacağı,  Ortaklık ve İstikrar Paktı görüşmeleri başlatılacak. Bugünkü  kadar çok Avrupa hiçbir zaman olmamıştı ve Avrupa fikrinin  başarısını tanımlamanın en iyi yolu, bekleme sırasındaki  yeni adaylara işaret etmekti. Ancak aynı zamanda bugünkü  kadar az Avrupa da hiç olmamıştı, çünkü Birlik coğrafi  olarak genişlediği bir anda, bir nevi içeriksel daralma  süreci içerisinde bulunuyor. Bu durum kendisini, sorumlu  siyasetçi davranışının ucuz popülizm ile yer değiştirilmesi  eğiliminin yükselişinde de kendini gösteriyor. İngiltere,  Tony Blair'in iç siyasi hesaplar nedeniyle neredeyse  tamamlanmış AB bütçesi anlaşmasını verilecek kayıpları  dikkate almadan başarısızlığa uğratarak bunun önünü açtı  ve Avusturya Şansölyesi Wolfgang Schüssel aynı örnek  ışığında Türkler ile kendi oyununu oynadı. (...) Genişleme  gündemine geçildiğinde, Avrupalıların içeri ve dışarıya  doğru hareket yeteneğine sahip bir Avrupa mı istedikleri,  yoksa, topluluk politikasından ziyade ikili anlaşmalara  önem veren karşılıklı ekonomik alışverişi kolaylaştıracak  bir yapı ile mi yetinecekleri soruları yanıtsız kalıyor.  Şu sıralar her iki yönde çalışılıyor. Ancak genişleme,  şayet paralelinde temel reformlar yapılmazsa, siyasi bir  karar gerektirmeksizin otomatik olarak ikinci olasılığa  götürecek. Bu yüzden Türkiye ile yapılacak müzakereler  gerçekten de, bu değişimlerin oluşan dinamik içerisinde  kabul ettirilmesi fırsatını sunuyor. Zira Türkiye, şu ana  kadar katılan ülkelerden farklı olarak eski büyüklüğüne göre   Birlik için oldukça büyük ve hazmedilmesi zor. Örneğin AB   Komisyonu, AB üyesi olacak bir Türkiye'nin bugünkü şartlar   gözönüne alındığında yılda 30 milyar avroya ihtiyaç  duyulduğunu hesapladı. Bunun söz konusu olmayacağı ortada.  AB, ya bunu başka bir şekilde yapıp yapamayacağını gösterecek  ya da ölümüne genişleyecek." (Jörg Reckmann, 05/10)   

            Der Tagesspiegel: "Avrupa Yolunda": AB, sadece Türkiye  ile değil, aynı zamanda Hırvatistan ile de katılım müzakereleri   yapıyor. Viyana'nın himayesindeki Balkan devleti ile katılım müzakerelerinin yapılacağı, ancak Lüksemburg'daki AB Dışişleri  Bakanları toplantısının sonunda belli oldu. Böylece Avusturya  Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik, Türkiye'ye karşı sert  tutumundan çehresini değiştirmeden vazgeçebildi. AB Dışişleri  Bakanları ilk defa, Kıbrıs'ın isteği üzerine, Ankara'nın  uluslararası örgütlerle olan ilişkilerini daha müzakereler  esnasında, AB'nin öngördüğü biçimde uyumlu hale getirmesi  beklentisini dile getirdiler. Bu özellikle, Türkiye'nin de  üyesi olduğu NATO için geçerli. Ankara, bölünmüş durumdaki  Kıbrıs adasının NATO üyeliğini reddediyor. Lüksemburg'da  varılan uzlaşı gereği Türkiye, NATO içerisindeki veto hakkını  kullanmakta gelecekte de engellenmeyecek. Avusturya Dışişleri  Bakanı Plassnik, AB'nin 'üye alabilme kapasitesinin' daha  güçlü olarak öne çıkarılmış olmasını bir müzakere başarısı  olarak gösterebilir. Başka bir deyişle, şayet AB gelecek  yıllar içerisinde kurumlarını baştan aşağı reforme etmezse,  Türkiye üyeliğe alınamaz. (...)" (Albrecht Meier, 05/10)  

            Frankfurter Allgemeine Zeitung: "Yanlış Yol":   "Lüksemburg'da, Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula  Plassnik'in baskı gördüğü her haliyle anlaşılıyordu:   Avusturya, AB'nin geri kalan diğer ülkelerine karşı böyle   bir ortamda sergileyebileceği en sağlam duruşuyla bile   kazanmak için yetersiz kalabilir. Sorulması gereken şey,   bu müzakere akşamında, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda,   neredeyse şifresiz bir biçimde şüphelerini açıklamış ülkeler,  -örneğin Fransa ve Danimarka- nerede kalmıştı? Elbette bu  ülkeler, müzakerelerin uzun süreli olmasının arkasına  sığınacaktır. On veya daha fazla yılın sonrasında nelerin  olacağını kim bilebilir ki? Hedefi Ankara ile tam  üyelik  olan müzakerelerin ele alınmasına karar vermiş bazı   siyasetçiler, zamanı geldiğinde artık hükümetteki yetkilerini taşımayacaklarını iyi bilmektedirler. Ancak, AB'nin 10-15   yıl sonraki durumu, bugün nasıl bir yola baş koyulacağına   bağlıdır. Bu yüzden, Lüksemburg'daki Türkiye kararı bir yol   ayrımı niteliğindeydi. Kimse propaganda söylemlerine ve   diplomat retoriklerine aldanmamalıdır: 'Birliğin hazmetme  kapasitesinin' tekrar altı çizilerek ifade edilmesi, çok   büyük önem taşımıyor; eğer hazmetme kapasitesinin nasıl   ölçüleceği konusunda anlaşılamadığı takdirde, bu sadece  hafif bir kriter bile olamaz, ancak politik bir çıkar   göstergesi olur. (...)  Türkiye, batı ve doğu dünyaları  arasındaki köprülerden biridir ve kaynaklanan sorunları da  kendi çıkarları doğrultusunda çözümlemek zorundadır. Ayrıca  Avrupa kendi çıkarı dahilinde, Türkiye'ye yardımcı olmak  zorundadır. İşte bu da, ayrıcalıklı bir ortaklığı gerektirir."  (Günther Nonnenmacher, 05/10)

 

            AVUSTURYA BASINI:  

            Der Standard: "AB'nin Ev Ödevleri Çok": "Türkiye ve  Hırvatistan ile müzakerelere, Avusturya'nın neden olduğu  bir gecikmeden sonra başlanabilecek. Şimdi sıra günlük  çalışmalara geldi. İlk olarak akla AB'nin yeni bir büyümeye  hazır olup olmadığı sorusu geliyor. Şimdiki duruma bakılırsa,  bunun cevabı hayır. Şu anda Fransa ve Hollanda gibi iki AB  ülkesindeki referandumların olumsuz sonuçlanmasının ardından,  Avrupa Anayasası konusunda nasıl bir çizgi izleneceği belli  değil. Bu adımı daha atmamış olan ülkeler ratifiye etme  sürecini dondurdular. En fazla 27 üyeden oluşacak bir AB'ye  göre hazırlanmış olan Nis Anlaşması hala geçerliliğini koruyor.  (...) Mali konulara da henüz açıklık getirilmedi. Türkiye'nin  katılımı şu anki AB politikasının sürdürülmesi halinde  özellikle tarım yardımları gözönünde bulundurulacak olursa  yılda 27 milyar avroya mal olacak. Bu meblağın nereden  karşılanacağı hiç bilinmiyor. Türkiye'nin Birliğe katılması  halinde, öncelikle de Avusturya gibi net ödeme yapan ülkeler  arasındaki çekişmenin daha da yoğunlaşacağını söylemek için  kahin olmaya gerek yok. AB'nin bundan sonraki genişlemeden  önce yapacağı daha birçok ev ödevi var."  (Alexandra Föderl-Schmid, 05/10)  

            Wiener Zeitung: "Ciddi Olmak": "SPÖ Başkanı Alfred  Gusenbauer haklı: Türkiye'nin AB üyeliğini çok önce reddetmek  daha kolay olurdu. Örneğin, Avusturya delegasyonunun Viktor  Klima adındaki bir başbakan tarafından yönetildiği 1999 AB  zirvesi sırasında. Ama o zamanlar entrika için gerekli enerji,  ÖVP ve FPÖ koalisyonu tehlikesine karşı harcanmıştı. Türkiye,  Avusturya gibi ufacık bir ülkenin AB üyeliğini engelleyebilecek  olmasını görmekten şaşkına döndü ve bunu açığa vurdu. Bu tutumu  ile Ankara, AB üyeliğinin Avrupa ruhuna uymadığı gerekçelerine  bir yenisini daha eklemiş oldu. Sanki buna benzer başka nedenler  yokmuş gibi." (Andreas Unterberger, 05/10)  

            Kurier: "Wolfgang Schüssel'in Dolu Bardakları": "Türkiye  ile Avrupa Birliği katılım müzakereleri, pazartesiyi salıya  bağlayan gece başlatıldı. Hatta tarihe uygun şekilde, gece  yarısından önce ve İngiliz Dönem Başkanlığının, 'greenwich  mean time'ı kullanma taktiğiyle. Avusturya, katılım şartlarının  daha açık olmasını savunurken, tarihi anın gecikmesine sebep  olmadı. AB memnun. Türkiye memnun. Başbakan da memnun. Pekala,  bütün bunlar bir bardak suda fırtına mı koparmaktı? Bu bardak  şimdi Avusturya açısından yarı dolu mu, yoksa yarı boş mu?  Bardak, Wolfgang Schüssel için dolu. Şimdilik bu sürpriz değil.  Başbakan, her zaman harika bir satıcı olmuştur, hatta neticeye  ulaşmayan hususlar için bile. Başbakanın Türkiye ile müzakere  belgesi için elde ettiği şeye, salim kafayla bakılırsa, bunun  Schüssel'in övdüğü sansasyonel bir başarı olmadığı görülecektir: Türkiye'nin üyeliği için Avrupa Birliği'nin hazım kapasitesi  zaten daha önce de tespit edilmişti. Üyelik için bir alternatif  yazılmış değildir. (...)" (Andreas Schwarz, 05/10)

 

            BELÇİKA BASINI:  

            La Derniere Heure: "AB ile Türkiye Arasında Kedi-Fare  Oyunu": "Türkiye sonunda müzakere biletini aldı, ancak doğum   kesinlikle sancısız olmadı. Bebeğin sağlıklı olması umut  edildi. Avrupa Birliği krize saplanma sanatında usta. Neden  Türkiye'den korkuluyor? Türkiye'nin üyeliğine taraf olanlar,  Ankara'nın gelişinin barışın teminatı olduğunu düşünüyorlar.  Türkiye'nin Avrupa'ya katılımının taraftarlarına göre, üç tür  büyük argüman ileri sürülebilir: Önce, Türkiye'yi bünyesine  kabul etmeyerek Avrupa, dünyanın geri kalan kısmına kapalı  bir Hristiyan kulübü olarak kendini gösterir. Sonra,  Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği, demokratik anlamda  attığı demiri sağlamlaştırmanın ve askeri maceralardan uzak  durmanın mükemmel bir şekli olabilir. Son olarak da, Türkiye  uzun zamandan beri zaten Avrupa veya Batı kurumlarının  (NATO; Avrupa Konseyi, OECD) parçasıdır. 42 yıldan bu yana  az ya da çok dile getirilen üyelik vaatlerini unutmamak  lazımdır. Ancak şüphelilerin saflarında aynı görüş  paylaşılmıyor. Siyasi argüman en güçlülerinden biri. Herkes,  Avrupa bünyesinde geniş bir barış alanı kurma hedefini  paylaşsa da, -ki diğerleri bunu daha çok istiyor- Birlik'ten,  savunulacak bir proje ve bir medeniyet ile, tıpkı ABD ya da  Çin gibi, dünya satranç tahtası üzerinde güçlü bir aktör  çıkarmayı bilmek gerekiyor. Türkiye'nin üyeliğine muhalif  olanlar, Türkiye'nin ne coğrafyasıyla, ne tarihiyle ne de  sosyolojisiyle Avrupalı olduğunu söylüyorlar. Laiklik konusu  ve nihayetinde güçlü bir Müslüman renge sahip bir devletin  üyeliği meselesi, tam bir entegrasyona başlıca engellerden  biri olarak kendini gösteriyor." (V.S. imzalı, 05/10) 

 

            FRANSA BASINI:  

            AFP: "AB-Türkiye Müzakerelerinin Başlaması Washington'u  Rahatlattı": "Avrupa Birliği ile Türkiye arasında müzakerelerin  başlaması, bu sürecin Orta Doğu'da demokrasinin değer   kazanmasına ve halkı Müslüman olan bu ülkenin Batı'ya demir  atmasına imkan vereceğini ümit eden Washington'da memnuniyetle  karşılandı. Avrupalılar arası görüşmelere katılamasa da ABD,   üyelik müzakerelerinin başlamasından bu yana kampanya yürüttü  ve 25'lerin mutabakata varmasından duyduğu memnuniyeti ifade  etti." (Jocelyne Zablit, 05/10)  

            Le Figaro: "Jacques Chirac Türk Davasının Yılmaz  Savunucusu": "Cumhurbaşkanı Jacques Chirac çizgisinde ısrarlı  ve kararlı. Üyelik müzakerelerinin başlamasından birkaç saat   sonra Cumhurbaşkanı Türkiye'nin AB üyeliği lehine görüşlerini  açıkladı. Ve bunu UMP'nin yinelenen karşı görüşüne ve  Fransızların kararlılıkla bu üyeliğe karşı olduğunu vurgulayan  kamuoyu araştırmalarına rağmen yaptı. (...) Avrupa'nın  değerlerine 'tümüyle' uyması için AB'nin Türkiye'den  istediklerini gerçekleştirmek üzere 'olağanüstü' sarfedilen  çabaları öven Chirac, 'Avrupa Türkiye'yi içine almayacak,  tersine Türkiye Avrupa'yı içine alacaktır' dedi. Bu arada,  Avrupa'nın kapılarını Türkiye'ye kapatması durumunda bu  ülkenin 'aşırı dinci akımların etkisine girme' tehlikesinin  de altını çizdi. Ve tabii beraberinde getirebileceği tüm  jeopolitik riskiyle birlikte. Diğer taraftan, Silvio  Berlusconi de, Jacques Chirac'a destek vererek kendisinin  bir 'cesaret örneği gösterdiğini' açıkladı. İtalyan Başbakanı  'Türkiye'ye hayır demek affedilemez' diyerek bunun nedeninin  de size aşkını ilan eden birine hayır derseniz 'bu aşk kine  dönüşebilir' diye açıkladı." (Philipppe Goulliaud, 05/10)

 

            İNGİLTERE BASINI:  

            The Guardian: "Chirac: Ankara'nın AB'ye Katılması için  Kültürel Devrime İhtiyacı Var": "Cumhurbaşkanı Jacques Chirac  yaptığı açıklamada, Türkiye'nin 40 yıllık Avrupa Birliği'ne  katılma rüyasını gerçekleştirmesi için 'büyük bir kültürel  devrim geçirmek' zorunda kalacağı uyarısında bulundu. Önde  gelen bir Türk politikacı bu süreci 'zorlu' bir yol olarak  tanımlarken, Fransa Cumhurbaşkanı, Ankara'nın üyelik   görüşmelerinin 15 yıl sürebileceğini ve başarısızlıkla  sonuçlanabileceğini söyledi. Cumhurbaşkanı Chirac, İtalya   Başbakanı Silvio Berlusconi ile Paris'te düzenlediği basın   toplantısında 'Türkiye başarılı olacak mı? Bilmiyorum.  Başarılı olacağını umuyorum, fakat tam anlamıyla emin değilim'  dedi. (...)  Üye olmak isteyen her ülke gibi Türkiye'nin de  bölümler olarak bilinen 35 alanda, Avrupa standartlarını  karşıladığı konusunda AB'yi tatmin etmesi gerekiyor. Bu  konular ise serbest mal dolaşımından yargı reformlarına  kadar değişiklik gösteriyor. Türkiye'nin destekçileri bu  konularda sağlanan gelişmelerin Ankara'nın yolunu  kolaylaştıracağı umudundalar. Ancak Türkiye'ye, başvuruda  bulunan diğer ülkelerden farklı olarak, müzakerelerin tam  üyelikle sonuçlanacağı garantisi verilmiyor. Ayrıca Türkiye,  anlık bir kararla müzakerelerin ertelenmesi veya askıya  alınması tehdidiyle de karşı karşıya bulunuyor. Destekçiler  yakında güçlü bir ivme sağlanacağını umuyorlar. (...)"  (Nicholas Watt, Helena Smith, 05/10)  

            The Guardian: "Avrupa'nın Seçkinleri Halkın Düşüncelerini  Görmezden Gelemez": "Avusturya'nın itirazları kabul görse ve   AB'nin 25 üye ülkesi Türkiye'nin Birliğe katılımını amaçlayan  müzakereleri engelleseydi oldukça güçlü bir hüzün havası hakim  olacaktı. Almanya'nın felce uğraması, hükümetsiz kalması ve  Fransa'nın gözünü iç siyasete dikmesiyle birlikte AB'nin en  yeni büyük tasarımının bozguna uğraması halinde 2005 yılı  büyük Avrupa trenini raydan çıkacağı yıl olarak tarihe  geçebilirdi. Bu sonucun önüne geçildi. Türkiye'nin AB'ye  katılımının destekçileri, Müslüman demokrasinin AB'ye  katılımının medeniyetler çatışmasına gerek kalmadığının  -Cihad yanlıları artık Hristiyan Batı'nın Müslümanlara karşı kışkırtıldığını söyleyemeyecek- en iyi kanıtı olacağını  söylüyor. AB bir Hristiyan kulübü olmak yerine -katılacağı  en erken tarih olan 2015 yılında nüfusu 80 milyon olması  beklenen- üyelerinden en büyüğünün şu anda İslamcı bir  hükümet tarafından yönetildiği, bir Birlik olarak görülecektir.  Türkiye'ye kapıları açmak doğru bir hareketti ve bu sadece bir  açılıştır. Türkiye korkunç insan hakları sicilini düzeltme  yönünde bir ilerleme sağlayamazsa kapılar kapalı kalmalıdır."  (Jonathan Freedland, 05/10)

 

            İSPANYA BASINI:  

            El Periodico: "İslam'ın ve AB'nin Değerleri Çelişmemelidir": 

            "SORU: Şimdi Avrupa'nın genişlemesi konusunda bir tartışma  var. Bu süreç nasıl devam etmeli? 

            SCHRÖDER: AB, Türkiye ve Hırvatistan'la müzakereleri  yeni başlatıyor. Bununla, sözümüzü tutuyoruz. Bu iki ülkedeki  reformları destekliyoruz. Özellikle Türkiye konusunda, İslam'ın  ve AB'nin değerlerinin çelişkili olmaması gerektiğini göstermek  istiyoruz. Avrupa için büyük bir ekonomi, güvenlik ve istikrar  dinamiği ile Avrupalı değerlerin güçlenmesi, giriş sürecinde  baskın çıktı ve gelecekte de böyle olacak. AB'ye yeni katılımlar  için sınırın tarifi çok zor; hazım kapasitesinin bittiği yerdedir diyebiliriz. Ne vatandaşlarımıza ne de ilerideki üyelerimize   aşırı yüklenebiliriz." (Gonzalo Caceres imzasıyla Alman Şansölye  Gerhard Schröder ile yapılan  mülakat, 05/10)   

 

            İTALYA BASINI:  

            Il Giornale: "Ve Şimdi Sırada Referandum Var": "Türkiye'nin  AB'ye katılımı büyük bir sorun ve de tehlike teşkil ediyor.  AB'nin sorumluları ise bu sorunu Avrupa vatandaşlarından  gizliyor. Şimdilerde sorunlar ve tehlikeler Kıbrıs meselesi  gibi uluslararası anlaşmazlıklar ve Türkiye'nin gerçekleştirdiği  halde bir türlü kabul etmediği Ermeni soykırımı kullanılarak  gizleniyor. Ne olursa olsun asıl sorun şu: Evimize kimi  alıyoruz? Bu soruya cevaben, biraz da kafaları bulandırmak   amacıyla, Türkiye'nin on yıldan önce AB'ye katılamayacağını   söylüyorlar. Sanki bu süre çok uzunmuş gibi! Belki de herkesi   ve her şeyi entegre etmeye ve de hazmetmeye çalışan bir AB   için bu uzun bir süre... AB'yi sağlamlaştırmadan genişletmeyi  öngören talihsiz tez üstün çıktı. Şimdi sıra özellikle göçmen  üreten aday üye ülkelerde: Doğu Avrupa ülkeleri, eski Yugoslavya  ve Türkiye gibi... 'Topluluk vatandaşı olmayanlar sorunu' ise  bu insanların büyük bir bölümünün bu şekilde topluluk vatandaşı  haline getirilmesiyle ortadan kaldırılacak. (...) Türkiye'nin  AB'ye katılımının 'büyük bir iş' olacağı söyleniyor ve bu  düşünceyle sevinçten havalara uçuluyor. Çünkü bu devasa ülkenin  altyapısı, telekomünikasyonu, demiryolları ve otoyolları yeniden  veya yeni baştan yapılacak. Bu doğru ancak bu geri kalmış  sanayinin, tarımın, eğitimin ve de ekonominin finansmanı da  AB vatandaşlarının cebinden gerçekleştirilecek. (...) Ayrıca  evimize kendi içinde halen canlı ve aktif bir terörizmi  barındıran, Kürtlere karşı kanlı bir iç savaş mücadelesi veren  bir ülkeyi alıyoruz. Son olarak, acaba sıkça söylendiği gibi  Türkiye'nin katılımı İslam alemiyle bir yakınlaşma ve onu  kontrol etme fırsatı mı oluşturacak, yoksa İslam'ın zaferini  mi temsil edecek? Eğer İslam ile Batının arasında yaşanmakta  olan 'Medeniyetler Çatışması' olarak adlandırmak istenilmiyorsa,   o zaman 'karşı karşıya gelme' terimini kullansınlar. Bu   karşılaşmadan ancak ve ancak Hristiyan olan ve bin bir zorlukla  laik bir Hristiyanlık üreten köklerimizi sağlam tutarak ve de  dışarıdan müdahalelere karşı kendimizi koruyarak galip  çıkabiliriz. Bunun için de, madem şimdiye kadar AB ile ilgili  konularda İtalyan vatandaşlarının fikirleri hiç sorulmamış,  o halde en azından 2015'e kadar gerekli hazırlıklar yapılsın  ve Türkiye'nin AB'ye katılımı konusunda İtalya'da referanduma  gidilsin." (Giordano Bruno Guerri, 05/10)

 

            JAPONYA BASINI:  

            Asahi Shimbun: "AB, Türkiye ile Üyelik Görüşmelerine  Başladı... AB'yi Hedefleyen İlk İslam Ülkesine Zorlu Avrupa  Standartları": "3 Ekim'de AB ile görüşmelere başlayan Türkiye,  ilk İslam ülkesi olarak Avrupa'nın 'giriş kapısına' vardı.  1962'deki ilk başvurusundan bu yana uzun bir yol kateden  Türkiye'yi, sonunda üyelik garantisi olmayan bir 10 yıldan  fazla görüşme süreci bekliyor. Başbakan Erdoğan'ı, ekonomik  ve sosyal alanlarda 'Avrupa standartları'na ayak uydurmaya  zorlayacak 'yapısal reformlar' bekliyor. Başbakan Erdoğan,  TBMM'deki konuşmasında, '3 Ekim zaferi, Asya, Orta Doğu  Afrika'da yankı uyandırdı' diye belirterek bir İslam  ülkesinin Avrupa'nın giriş kapısına gelmesinin anlamını  vurguladı. 2001 yılındaki ekonomik krizle yüzde 7.4 düşen  ekonomik büyüme oranı, 2003 yılında yüzde 5.9, 2004 yılında  yüzde 9.9'a çıkmış, ekonomik gelişme seri reformların yolunda   girmesini sağladı. Fakat Türkiye içindeki reformlar yolunda   gitmezse üyeliğin gerçekleşmeme ihtimali de mevcuttur. (...)"  (Takeshi Ando, 05/10)

 

            KIBRIS RUM BASINI:  

            Haravgi: "Borell: Türkiye'nin Müzakerelere Başlaması  Kıbrıs'ın Tanınması Demek": "Avrupa Parlamentosu Başkanı  Joseph Borell, Türkiye'nin AB ile müzakerelere başlamasının  henüz resmi olmamasına rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de  tanınması anlamına geldiğini söyledi. Adada bulunan ve Kıbrıs  Meclisi'nde düzenlenen özel birleşimde konuşan Joseph Borell,  Avrupa'nın Kıbrıs sorununun çözümünün sağlanması için çok daha  fazla şey sunabileceğini ifade etti. (...)  Borell, 'Türkiye  ile müzakerelere başlanması, henüz resmi olmamakla birlikte,  bizim için Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınması anlamına gelir.  Bunu TBMM'de de söyledim: 'müzakere ettiğiniz ülkelerden  birini tanımadan, müzakere edemezsiniz' dedim. Avrupa Konseyi  Türkiye'ye, üyelik için Kıbrıs'ın resmi olarak tanınması  gerekir koşulunu getirmiştir' dedi." (05/10) 

            Fileleftheros: "Türkiye'nin Üyelik Sürecinin  Değerlendirilmesi": "Türkiye ile AB üyelik müzakerelerinin  başlaması, önceden kararlaştırılmış bir sürecin sonucudur.  Sonuç, sadece Lüksemburg'taki son aşamada değil, aynı zamanda  aralık ayından sonra yapılan diplomatik uygulamaların bir  neticesidir. Mesele, sonucun, zafer veya yenilgi olarak,  düşünülüp düşünülmediğini belirlemek değildir. Önemli olan,  Kıbrıs sorunu ile Türkiye'nin üyelik süreci arasında bağlantı  kurulmasını başaramadığımızdır. Bu, sadece doğru uygulamalarla  ve dolaylı olarak Türkiye'nin üyelik süreci sırasında  başarılabilir. Türkiye'yi, AB üye devletlerinin uluslararası   örgütlere katılımı konusunda veto kullanmamaya çağıran ilgili  paragrafı çıkaran AB Dönem Başkanı İngiltere'nin açıklamasının,  Kıbrıs'ı tatmin etmemesi gerekmektedir. Yunanistan Dışişleri  Bakanı Petros Molivyatis'in bu paragrafın önemini azaltmaya  çalışmasına rağmen, bunun Yunanistan'ı da tatmin etmemesi  gerekmektedir.. Türkiye ile AB üyelik müzakerelerinin  başlamasıyla  ilgili konunun uygulamaları ve sonuçları  geçmişte kaldı. Sayfayı çevirip geleceğe bakalım. Konu şimdi,  Türkiye'nin üyelik sürecinin başlamasının değerlendirilmesidir.  Lefkoşa ve Atina, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini destekliyor.  Ancak Atina ve Lefkoşa'nın Türkiye'nin her adımını  değerlendirmesi gerekmektedir. Helenizm için tek  çıkar yol  budur. Aksi takdirde Ankara, Kıbrıs'ın, yani AB üyesi bir  devletin devam eden işgaliyle ilgili hiçbir bedel ödemeden ilerleyecektir." (05/10)

 

            RUSYA BASINI:  

            Vremya Novostey: "Türkiye Birleşik Avrupa'ya Katılma  Şansına Kavuştu": "Avrupa Birliği daha önce verdiği söze  bağlı kalarak, Türkiye'nin AB'ye üyelik müzakerelerini  3 Ekim'de başlattı. Bu husus, AB üyesi 25 ülke liderinin  AB içinde yeni bir kriz yaratmak istemediğini yansıtıyor.  Hatırlanacağı üzere, bu yıl Fransa ve Hollanda'da  gerçekleştirilen AB anayasasıyla ilgili referandumların  başarısızlıkla sonuçlanması ve Birliğin beş yıllık bütçesi  konusunda anlaşmazlık yaşanması, AB'nin sağlam ve işleyen  bir mekanizmaya sahip olduğu konusunda şüphelere neden  olmuştu. Dolayısıyla şimdi Lüksemburg'ta alınan kararların  esas anlamı şu: 'AB çalışıyor. Verdiği söze bağlı kalıyor  ve geçici güçlüklere rağmen yükümlülüklerini yerine getiriyor.'   Nitekim AB siyasi çevreleri de, Lüksemburg'ta Türkiye ile  ilgili olarak tarihi bir karar alındığını açıkladılar. (...)  AB yalnız Türkiye ile değil, Hırvatistan'la da müzakereleri  başlattı. (...) Lüksemburg'ta AB'nin yeni üyeleri 'sindirme  kabiliyeti' gibi bir etkene işaret edildi. Müzakereler  sürecinde ve üyelik süreleri belirlenirken bu etken de göz  önüne alınacak. Şimdilik Türkiye'nin üyeliği için 10-15 yıllık  bir süreden bahsediliyor. Bu zaman içinde Türkiye reformlar  yapacak, Brüksel ise Avrupa kamuoyunu bilgilendirecek."  (Aleksandr Mineev, 05/10) 

            Regnum: "Erivan, Türkiye'nin AB Görüşmeleri Çerçevesinde  Ermeni Soykırımını Tanıyacağını Umuyor": "Ermenistan Dışişleri  Bakanı'nın Basın Sekreteri Gamlet Gasparyan, Erivan'ın,   Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin görüşmelerinin   başlamasıyla, Ermenistan ile sınırı açacağını, azınlık hak   ve özgürlüklerini gözetmeye başlayacağını, ifade özgürlüğü   ile demokratik standart ve değerlerin sağlanmasında gerçek   adımlar atacağını umut ettiğini belirtti. Gasparyan,  'Ankara'nın AB ile müzakerelere  başlaması, AB-Türkiye  ilişkilerine yeni bir nitelik kazandırıyor. Şu aşamada  Türkiye'de köklü değişiklikler bekleniyor. Ayrıca bu süreç  çerçevesinde Türkiye'nin  Ermeni soykırımını tanıyacağını  umuyoruz. Bu konu, Türkiye'nin AB üyeliğine bir önşart  niteliğinde Avrupa Komisyonu'nun kabul ettiği son karara da   yansıdı' dedi." (05/10)

 

            YUNANİSTAN BASINI:  

            Elefterotipia: "Yunanistan ile Kıbrıs Türkiye'nin AB  Yöneliminde Belirleyici Oluyor": "Türkiye'nin katılım öncesi  müzakerelerin başlamasına ilişkin kararın her tarafta müspet  ve menfi tepkiler yaratacağı bekleniyordu. Ne abartmalar, ne mızmızlanmalar ne de önemi küçük konulara sığınmalar eksik  oluyor. Örneğin: Yunanistan'da veto konusunda olduğu gibi,   anlaşmanın bir taraf için müspet, bir taraf için de menfi   olduğu gösterilmesi gibi. Türkler bayram yapıyor. Taleplerinde  sert olduklarını göstererek kuşkulu bir diplomasinin son  kozunu oynadılar. Gözler ülke içine çevrili olduğu halde,  çok sevdikleri taktikle; her şeyi havaya uçurmakla tehdit  ediyorlardı. Sonunda müzakereleri; ağacı 'kazandılar', ancak   müzakereler çerçevesinin gerektirdiği prosedürde taviz verdiler;  ormanı kaybettiler. Erdoğan anlaşmayı, 'Avrupa'da, Asya, Afrika  ve Amerika'da hissedilen' bir diplomatik başarı olarak niteledi,  'AB'nin seçimi ile evrensel güçe dönüşme arzusunu güçlendirdiğini' de ifade etmekten kaçınmadı. Türkiye yönelimine iyi başlıyor,  ancak her adımında değerlendirilecek, her an '25'lerin kontrolüne   maruz kalacak ve bugün geçerli oldukları gibi veya ön katılım müzakerelerinde biçimlendirildikleri şekilde AB politikalarına  uyum sağlamak zorunda kalacak. Bu prosedürde Yunanistan ve  Kıbrıs sınav komisyonu olacak ve Türkiye'nin değerlendirilmesinde  söz sahibi olacaklar. Muhalefetin çok sevilen ifadesindeki gibi;  ne sade seyirci, ne de Brüksel taleplerinin ve emirlerinin   muhatabı olacaklar." (05/10)

 

 

 

  

 
ESKİ SAYILAR