ANKARA,
17/10(BYE)--- Dış basında Türkiye ile AB arasındaki ilişkilere değinen
14-16 Ekim 2005 tarihli haber ve yorumlardan yapılan alıntılar aşağıda
sunulmaktadır:
ABD BASINI:
AP: "Orta ve
Güneydoğu Avrupa Bölgesel Zirvesinde Avrupa Vizyonu Tartışıldı": "Orta
ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinin devlet başkanları, Avrupa Birliği
genişlemesinin devam etmesi ve bu sürecin 1990'ların kanlı
savaşlarından sonra ortaya çıkan Balkan devletleri ve Türkiye'yi de
kapsaması konusunda ısrar ettiler. Avrupa entegrasyonu ve genişlemesini
tartışmak üzere Zagreb'de bir araya gelen 15 lidere göre, 25 ülkeli
birliğin ortak anayasa üzerinde mutabakata varma konusunda yaşadığı
zorluğa rağmen, AB'nin 2007'ye kadar Bulgaristan ve Romanya'yı ve
sonunda da Hırvatistan ve Türkiye'yi dahil etmek doğrultusunda devam
etmesi gerekiyor. Hırvatistan Devlet Başkanı Stipe Mesic, açılış
konuşmasında, 'Entegrasyon sürecinin alternatifi yoktur. Durdurulmamalı
ya da şüpheye mahal bırakılmamalıdır. Avrupa'nın sınırı bu ya da şu
nehirle belirlenmemiştir. Açık sözlü olursak, Avrupa'yı Türkiye'siz
düşünmek zordur.' dedi. Ülkesi geçen yıl AB'ye katılan Polonya
Cumhurbaşkanı Aleksander Kwasniewski, AB'nin Bulgaristan, Romanya ve
sonunda Hırvatistan ve Türkiye'yi dahil etme girişimi 'çok anlamlı'
olsa da, AB'nin eski Yugoslav devletlerine 'dayanışma ve açıklığını'
göstermesi gerektiğini söyledi." (Katarina Kratovac, 14/10)
ALMANYA BASINI:
Kölnische
Rundschau: "Psikopos Kaessmann Türkiye'nin AB Üyeliğine Karşı": "Hannover
Eyalet Piskoposu Margot Kaessmann açıkça, Türkiye'nin AB üyeliğine
karşı olduğunu beyan etti. Kaessmann, DPA ajansına, 'Brüksel'de
pazarlıkları yürütenler, AB'nin bu denli hızlı bir genişlemesiyle
insanların birbiriyle uyum sağlamalarının tehlikeye girebileceğinin
farkında değiller' açıklamasında bulundu. Kaessmann ayrıca, özellikle
de Türkiye'yi aday konumuna getiren özelliği göremediğini ve AB'nin
sürekli olarak genişletilmesinden önce 'iç istikrar' üzerinde
çalışılması gerektiğini ifade etti." (15/10)
Süddeutsche
Zeitung: "Türkiye Schröder'e Teşekkür Ediyor": "Şansölye Gerhard
Schröder ile Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul'daki
buluşmalarında, Türkiye'nin üyelik müzakerelerinden AB'ye tam üye
olarak çıkacağına inandıklarını gösterdiler. Schröder, gelecekteki
Şansölye Angela Merkel'in de 'birinci sınıf Türk-Alman ilişkilerinde'
değişiklik yapmayacağını söyledi. Şansölye, Türkiye'ye 'ayrıcalıklı
ortaklık' verilmesi için Merkel'in şimdiye dek yaptığı baskı konusunda
ise, bu meselenin geçtiğimiz hafta müzakerelerin başlatılmasıyla
birlikte 'tarihi bakımdan halledildiğini' belirtti. Birçok Türk,
Türkiye'ye yönelik kuşkularını hiçbir zaman gizlemeyen Merkel'in
yönetiminde kurulacak bir hükümete endişeyle bakıyor. Batılı
demokrasiyle aydınlanmış bir İslam arasında sentez oluşturacak bir
Türkiye'nin, 'Batı ile Doğu arasında önemli bir menteşe' olabileceğini
belirten Schröder, Erdoğan yönetiminde Türkiye'nin yürüttüğü büyük
reformları överken, azınlıkların korunması ve din özgürlüğü gibi
konularda adımların devam ettirilmesi gerektiğini vurguladı. Erdoğan,
verdiği destek için Schröder'e defalarca teşekkür ederek, 'Türkiye, zor
günlerde yanında olan dostlarını asla unutmaz.' dedi." (Kai
Strittmatter, 14/10)
Financial
Times Deutschland: "AB Türkiye'yi 'İşler Bir Pazar Ekonomisi' Olarak
Niteliyor": "AB Komisyonu yayımlayacağı ilerleme raporunda, Türkiye'nin
'işler durumdaki bir pazar ekonomisine' sahip olduğunu teyit ediyor.
Bu statü ileride AB'ye katılmanın koşullarından bir tanesi ve bu
yönüyle henüz başlayan müzakereler için olumlu bir işaret. Bu adımı
'siyasi bir mesaj' olarak niteleyen TÜSİAD'ın Brüksel Temsilcisi
Bahadır Kaleağası, 'Türkiye artık gelişmekte olan bir ülke olarak
sınıflandırılmıyor ve bu durum yatırımcılar için olumlu bir belirti.'
diye konuştu. AB'nin Doğu ve Orta Avrupa'daki birçok yeni üyesi bu
konuma ulaşabilmek için uzun yıllar süren yapısal reformlar yapmak
zorunda kaldılar. Türkiye, büyük kamu işletmelerinin özelleştirilmesi
gibi, uyum sağlaması gereken birçok konuyu artık geride bıraktı.
Rekabet Yasasının da, halihazırda var olan Gümrük Birliği süreci
içerisinde AB koşullarına uyumu sağlandı. 'Her şeyin uyumunu sağladık,
ancak henüz yüzde 100 değil' diyen Kaleağası, 'uygulamada halen
doldurulması gereken boşluklar var.' ifadesini kullandı. Türkiye, AB
üye ülkelerinin eleştiricilerinin gözlerinde, ekonomik olarak zemin
kazanabilir. Ancak AB Komisyonu, insan ve azınlık hakları konularındaki
değerlendirmelerinde muhtemelen yeniden olumsuz hatırlatmalarda
bulunacak. Katılım müzakereleri, genel beklentiye göre en azından 10
yıl sürecek. TÜSİAD, özellikle kişisel bilgilerin muhafaza edilmesini
içeren Fikri Mülkiyet Hukuku ve çevreyle tüketicilerin korunması
konularındaki müzakere başlıklarının zorlu müzakerelere neden olacağı
beklentisi içerisinde. Kaleağası da her iki tarafça belirtilen zaman
aralığına ihtiyaç duyulacağı görüşünde, ancak sadece Tarım ve Kırsal
Kalkınma başlığı konusunda." (Marina Zapf, 14/10)
Frankfurter
Allgemeine Zeitung: "Schröder'in Çizgileri": "Şansölye Schröder'in
yürüttüğü dış politikanın sonuçları daha uzun zaman tartışılacağa
benziyor. Ancak bir hizmetinden dolayı tarih kitaplarında önemli bir
yer edineceği kesin. En azından Türk tarih kitaplarında. Son yedi yıl
içinde başka hiçbir devlet adamı Türkiye'nin AB'ye alınmasını Şansölye
Schröder kadar tetiklemedi. Şansölye fırsattan faydalanıp sürüncemedeki
Avrupa uzlaşma projesini yeniden belirleyinceye kadar, Türklerin
ısrarlarına karşı AB devletleri olayı geciktirerek halledebilecekleri
ümidiyle sadece tereddütle cevap veriyorlardı. Ancak Schröder, kendi
ismiyle bağdaştırılacak büyük bir iş başarabilme fırsatını sezerek,
uyum projesini, bu zamana kadar haklı nedenlerle 'final frontier'
olarak görülen bir kültür sınırının dışına genişletmek istedi.
Aralarında kendi dışişleri bakanının da bulunduğu bazı kişiler hala
Avrupa'nın ve AB'nin özünün ne olduğuna dair düşünceler üretirken,
Schröder çoktan kum üzerinde yeni çizgiler çizmeye başlamıştı.
Türkiye'nin modern, istikrarlı ve refah düzeyi yüksek bir demokrasiye
sahip olmasının Batının çıkarına olduğu doğrudur. Ancak AB aynı
zamanda siyasi, ekonomik ve psikolojik açıdan altından kalkamayacağı
bir şeyi isteyip sonunda aşırı genişlediği için dağılmamaya dikkat
etmeli. Schröder sürekli olarak, Türkiye'nin üyeliğinin getireceği
risklerin, elde edilecek olası kazançtan daha az olacağını hesapladı.
Oysa ayrıcalıklı ortaklık konsepti, fırsatlar ile tehlikeleri mantıklı
bir ilişkiye dönüştürürdü." (Berhold Köhler, 14/10)
Frankfurter
Rundschau: "CDU 'Ayrıcalıklı Ortaklık' Fikrini Yineliyor": "CDU'lu Dış
Politika Uzmanı Peter Hintze, Şansölye Gerhard Schröder'in (SPD),
Hıristiyan Birlik Partileri tarafından teşvik edilen, Türkiye'nin
Avrupa Birliği ile 'ayrıcalıklı ortaklık' yapması önerisinin masadan
kalktığı şeklindeki açıklamasını geri çevirdi. Avrupa uzmanı Hintze,
Berlin'de yaptığı açıklamada, 'Şansölye Yanılıyor.' diye konuştu.
'Ayrıcalıklı ortaklığın geleceği olduğunu' vurgulayan Hintze, 'AB'nin
üye alma kapasitesinin zorlanmaya devam etmesi ve Türkiye'nin
üyeliğinin aşırı genişlemeye yol açması halinde, ayrıcalıklı ortaklık
her iki taraf için de en iyi çözümdür.' ifadesini kullandı." (14/10)
AVUSTURYA BASINI:
Der Standard:
"Türkiye Konusunda Halk Oylaması 'Akıllıca Değil'":
"SORU: Alfred
Gusenbauer de Türkiye'nin AB'ye katılımı konusunda halk oylaması
yapılmasını istiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
SWOBODA: Bir
ülkenin başka bir ülke üzerine oylama yapmasını akıllıca bulmuyorum.
SPÖ anayasa konusunda da yalnız Avusturya'da yapılacak bir halk
oylaması yerine tüm Avrupa'da referandum yapılmasından yanaydı. Bu
10-15 yıla kadar yapılabilecek en mantıklı şey olurdu. Ama Türkiye'nin
katılımının getireceği fırsatlar ve riskler konusunda konuşmadan
referandum yapılamaz. Avusturya'da böyle bir tartışmanın eksikliğini
hissediyorum. Ayrıca Türkiye ile ilişkilerin iyileşmesi için çaba
harcanması gerekir.
SORU: Türkiye
ile aramızdaki ilişkiler bozuldu mu?
SWOBODA:
Kesinlikle. Ne Türkiye'de ne de Avrupa'da kimse neden bu kadar
müzakerelere karşı çıktığımızı anlayamıyor. Bu tutumla hiçbir şey elde
edemediğimiz ise ayrı bir konu. Avrupalı olmaya çalışan bu büyük İslam
ülkesi ile aramızdaki ilişkilerde yeni bir başlangıç yapmamız çok
önemli.
SORU:
Avusturyalılar Türkiye'ye neden bu kadar eleştirel gözle bakıyorlar?
SWOBODA:
Siyasi açıdan yönetmek yerine, Türkiye'nin katılım ihtimalinin yalnız
olumsuz etkileri sayılırsa, ortamın bu kadar kötü olmasına da şaşmamak
gerekir. Avusturya'da Avusturya'nın doğusundaki ülkelere büyük bir
kuşkuyla bakıldığını hepimiz biliyoruz. Politika yönetici olmayıp
hatta bazen kışkırtıcı olursa, bu kuşku daha da artar." (Eva Linsinger
imzasıyla SPÖ'lü AB Parlamenteri Hannes Swoboda ile yapılan mülakat,
14/10)
FRANSA BASINI:
Le Figaro:
"Avrupa'nın Vaatleri Türkiye'deki Reformlara Destek Niteliğinde":
"Avrupa Birliği ve Türkiye 3 Ekim tarihinde üyelik müzakerelerine
başlama kararı alırken gerekli olanı yapmışlardır. Türkiye'nin Birliğe
katılımı gerçekten de iki tarafın yararınadır. Müzakerelerin başlaması
siyasi reformların ve ülkedeki ekonomik yeniden yapılanmanın dinamiğini
güçlendirecek ve Kıbrıs'taki durumdan kaynaklanan çatışma ve
gerilimlerin çözümlenmesine yönelik çabaları artıracaktır. Eğer bu
şekilde karar almasaydık, Birliğin itibarı ciddi şekilde zarar
görecekti. Türkiye sahip olduğu coğrafi konumla bir temel stratejik
öneme sahiptir. Uyuşturucu, sınırlar ötesi suçlar ve uluslararası
terörle mücadele konularında vazgeçilmez bir ortaktır. Avrupa ülkeleri
arasında en yüksek nüfus artışı oranına sahip ülkelerden biri olarak
daha şimdiden Birlik ülkeleri için önemli bir pazar oluşturmaktadır.
Daha açık söylemek gerekirse, Türkiye Avrupa Birliği'ni daha güçlü,
daha güvenli ve daha rekabetçi kılacaktır. Yalnızca Birliğe katılım
perspektifi bile ülkede muazzam değişikliklere yol açmıştır. Kopenhag
Siyasi Kriterleri'ni titiz biçimde yerine getirmeden muhtemel bir
üyelik söz konusu olamazdı. Başbakan Erdoğan güç ancak gerekli kararlar
alarak, iddialı reform programını uygulamaya koymuştur ve bunun
meyveleri alınmaktadır. Türkiye kendi yasalarını Avrupa Birliği
yasalarıyla uyumlu hale getirmek durumundadır. Bu muazzam bir
çalışmadır; her biri A'dan Z'ye dikkatlice ele alınması gereken tam 35
ana konudan oluşmaktadır. Bu konular adaletten içişlerine, ekonomik
politikalardan çevre konularına dek uzanır. Müzakereler Komisyon
tarafından ciddi biçimde yürütülecektir. Gerek Avrupa Birliği açısından
ve gerekse Türkiye açısından muazzam bir işe girişiyoruz. Bugüne dek
katedilen yol ve önümüzdeki on yılda geçeceğimiz etaplar siyasi planda
güçlü bir çifte mesaj verecektir. Önce, bazılarının medeniyetler
çatışmasını kaçınılmaz gördüğü bir dönemde, gerek Avrupa Birliği ve
gerekse Türk dostlarımız için bir kanıt olarak din ve kültür
farklılıkları ortaklık için engel teşkil etmemektedir. Daha sonra,
Türkiye'ye özgü canlılığın da kanıtladığı gibi, Birliğin kültürel
emperyalizm uyguladığını ve komşularını onlara kendi değerlerini zorla
empoze ederek değiştirmeye çalıştığını iddia edenler için, Birlik böyle
bir hegemonyaya sahip değildir. Uygulanan reformların, siyasi iktidar
için bir istikrar, ilerleme, gelişme ve yatırım kaynağı olması, bunun
yolsuzluk ve ayrılıkçı şiddeti ortadan kaldırması ve ülkenin milli
özelliklerini hiçbir şekilde yok etmemesi konularında Türkiye canlı bir
örnek olacaktır. Türkiye'nin komşumuz olarak müreffeh, demokratik ve
istikrarlı olmasını istiyoruz. Bölgedeki diğer ülkelerin de aynı reform
ve ekonomik gelişme yolunu izlemelerini istiyoruz. Ve Türkiye'nin,
gerekli koşulları yerine getirdiği gün, Avrupa Birliği içerisinde
yerini aldığını görmek istiyoruz." (İngiltere'nin Avrupa İşlerinden
Sorumlu Bakanı Douglas Alexander, 14/10)
İTALYA BASINI:
Tempi: "Türk
Meselesi... Çıkmaz Sokak": "İtalyan siyasetinin karışıklığı içinde
Türkiye ile AB'ye katılım müzakerelerinin başlatılması sessizce geçip
gitti. Olay, Türkiye açısından pek böyle olmasa da heyecan yaratmadı.
İngiltere Başbakanı Tony Blair bile belirsiz bir sürecin söz konusu
olduğundan bahsederken, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da
müzakerelerin olumlu sonuçlanmasına ilişkin birtakım kuşkularının
bulunduğunun altını çizdi. Öte yandan, Türk Devleti'nin önünde
batınınkine benzer, temelinde insan haklarının yer aldığı bir
demokrasiye dönüşme fırsatı açılıyor. Nitekim Türkiye'de Atatürk ile
birlikte insan hak ve özgürlüklerine dokunulmaksızın ve etnik kimlik
İslam kimliğinin üzerinde tutularak milliyetçilik temellerine dayalı
laik bir devlet kurulmuştur. Laik devlet sosyal açıdan İslam'dan farklı
her türlü yaşam biçimini dışarıda bırakan, tamamı Müslüman olan bir
halkla bir arada varlığını sürdürmüştür. Türkiye'nin AB'ye katılımı
-terörizmden bağımsız olarak- İslam dünyasında kendini 'eksiksiz bir
toplum' gibi görme duygusunun güçlendiği bir dönemde ortaya çıkmıştır.
Terör ise İslam dünyasının kimliğini yeniden belirleme arzusundan
doğmaktadır; mamafih bu yeniden kimlik yaratma hareketinin daha derin
kökleri ve terörle alakası olmayan daha radikal anıları mevcuttur.
Bunun da ötesinde Türk Devleti'nin laikliği ülkede kurumsal istikrarın
sağlanması mantığıyla askeri kontrol aracılığıyla dayatılmış ve de
korunmuştur. Bu koruma çekip alınırsa, AB'ye katılımı gerçekleştiğinde
olacağı gibi, Türkiye'nin liberal niteliği sadece demokrasi üzerine
oturacaktır ve ancak demokrasi içinde kökten dinci hareketin -Cezayir
ve diğer Müslüman ülkelerde olduğu gibi- demokratikleşmesi
sağlanabilir. Türkiye'nin AB'ye katılımı, Birliğin kurucusu olan iki
ülkenin Avrupa anayasasına 'hayır' demesinin ardından gelmiştir.
Avrupa'nın çekiciliği özellikle de AB'nin kurucu ülkelerinde yaşanan
ekonomik krizlerle doğru orantılı olarak azalmıştır. Müzakerelerin her
iki tarafının da aktif olması nedeniyle, bir belirsizlik mevcuttur.
Başarı da, başarısızlık da aynı problemleri getirecektir." (Gianni
Baget Bozzo, 13/10)
MISIR BASINI:
Akher Saa:
"Türkiye Meselesi ve Avrupa'nın Açmazı": "Türkiye, 40 yıldan sonra ve
30 saati aşkın zor ve çekişmeli görüşmelerin ardından bir Avrupa hanesi
olan AB'nin kapılarını, diğer üyelerinden farklı bir kültür kimliğe
sahip bir üye olmak için açmayı başardı. Şimdi, Avrupa'nın Hıristiyan
renkli birliğine Müslüman çoğunluklu bir ülkenin tarihi bir dönüşümle
katılmasına izin verebilmesi için Türkler ile Avrupalıların zorluklar,
engeller ve hatta mayınlarla dolu uzunca bir yolu kat etmesi gerekiyor.
Müslüman bir ülkede İslami bir parti olarak ilk defa iktidara gelen
Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, yaklaşık üç yıl önce yönetime
geldiğinden bu yana en zor siyasi tercihinde başarı kaydetti. Önceki
Türk hükümetlerinin Avrupa hanesinin kapısına bile yanaşmada başarısız
kalırken, bu tercihle Avrupalıların toplu halde Türkiye'nin AB'ye
katılım sürecini başlatma işaretini vermesinden sonra rüya zemine
oturan bir realiteye dönüştü. Bu yeni başarıya, Erdoğan'ın içeride ve
dışarıda gerçekleştirdiği birçok başarı eklendi. (...) Erdoğan'ın bütün
gerçekleştirdiği başarılara rağmen, kendilerini Avrupalı olarak gören
Türklerin hayali eski ve yeni haliyle sürekli Avrupalıların
engellemesi ve kuşkularıyla karşılaşmaktadır. Avrupalılar mütemadiyen
Türkiye'nin kültürel kimliğini, uyguladığı özgürlüklerin çıtasını ve AB
kriterlerine ne ölçüde uyum sağladığını sorgulamaktadırlar. Özellikle
de Türk laiklerinin bile kuşku ile baktığı Erdoğan'ın İslami eğilim ve
yönelmelerine ister istemez Batılılar da temkinli yaklaşmaktadır. (...)
Türklerin AB'ye katılım uğraşısının arkasında birçok neden ve faktör
vardır. Her şeyden önce Türkiye kendisini Avrupa'nın bir parçası
saymakta ve şu anda İran'ın içine düştüğü gibi bir izolasyon yaşamayı
istemektedir. Türkiye, güçlü bir siyasi ve ekonomik teşkilatın içinde
yer alarak AB sürecinde aktif ve etkin bir güce dönüşme arzusundadır.
Türkiye ayrıca, Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasında buluşma
köprüsü olmak niyetindedir. Böylece Türkiye Batı ile İslam'ın siyasi
değerlerinin bütünleşebileceği inancındadır. Türkiye ayrıca, Avrupa
çerçevesinde varlığını sağlamlaştırmak yoluyla ABD'nin pençesinden
kurtulmayı da düşünmektedir. Bu kapsamda Türkiye, kültürel çeşitlilik
sloganını ortaya atan AB'yi, katılımını benimseme yönünde zor bir
sınavla karşı karşıya getirmektedir. Bu itibarla AB'nin Türkiye'nin
katılımını geri çevirmesiyle bu sloganının ne denli iki yüzlülük ve
kalpazanlık içerdiği açığa çıkacaktır. Türkiye'nin üzerine oynadığı bir
diğer husus da, Avrupa'da giderek artan Müslümanların nüfusu
faktörüdür. Avrupa, bunların toplumları içinde entegrasyonu konusunda
sorun yaşarken, Müslüman kolonilerinin artması Türkiye'nin AB'ye
katılım şansına hizmet edecektir." (İbrahim Kaud, 12/10)
RUSYA BASINI:
Vremya
Novostey: "Lefkoşa'nın Hesaplı Tavizleri": "Kıbrıs Dışişleri Bakanı
Yorgo Yakovu, yaptığı açıklamada, ülkesinin Türkiye'nin AB'ye üyelik
müzakerelerine karşı olmadığını kaydetti. 1974 yılından beri Ankara ile
Lefkoşa arasında ilişki bulunmuyor. Türkiye, geçen yıl AB'ye katılan
Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımak istemiyor. Bunun üzerine AB, Türkiye'yi,
tüm Birlik üyeleriyle ilişkilerini derhal normale dönüştürmek zorunda
olduğu konusunda uyardı. Fakat Türkiye bu uyarıya pek aldırmıyor. O
yüzden herkes, diğer AB ülkeleri gibi veto hakkına sahip olan Kıbrıs'ın
Lüksemburg'da sert bir tutum sergileyeceğini düşünüyordu. Ama bu
olmadı. Lefkoşa, AB kapısının Ankara'ya birazcık aralanması halinde
Türkiye'nin kendilerine yönelik tutumunun yumuşayacağını düşünüyorlar.
Bu hesabın tutup tutmayacağını ise zaman gösterecek. Türkiye'nin AB'ye
üyelik müzakereleri 10-15 yılı bulabilir. Dolayısıyla Kıbrıs, veto
hakkını kullanmak için acele etmiyor." (İgor Tarutin, 13/10)
SUUDİ ARABİSTAN BASINI:
Arab News:
"Arap Dünyası Türkiye'yi Hayal Kırıklığına Uğrattı": "Türkiye Avrupa
ülkesi değildir. Tarih, coğrafya, din, etnik yapı, gelenekler ve hatta
mutfağı bile bunu söylüyor. Fransa ile Şili arasında Türkiye ile
Yunanistan'a kıyasla çok daha fazla ortak nokta bulunuyor. Yine de
Türkiye AB denilen bu leziz keke ortak olmak istiyor. Ancak Avusturya
böyle düşünmüyor. Avusturya ne öyle gürültü patırtı koparan ne de
kendisine düşman yaratan bir ülke. Kendi tarihiyle uyumlu bir şekilde
kendi iç sorunları çerçevesinde dünyada ne olup bittiğine fazla aldırış
etmeden hareket ediyor. Yine de bu konuda bayağı bir patırtı
kopartıyorlar. Şayet bir dakikalığına Avrupa'yı unutup doğuya bakarsak
dolaylı yollardan Türkiye'nin AB'ye üyelik emellerinden kaynaklanan
oldukça ilginç noktaları görebiliriz. En önemlisi de Orta Doğu'nun ya
da İslam dünyasının büyük bir bölümünün sınıfta kaldığına dair bariz
yargıyı. En basit anlamıyla, birbirleriyle AB'ye eşdeğer bir birlik
oluşturabilecek türden bir uzlaşıya varamadılar. Avrupa kan ve yıkım
dolu sonu gelmeyen savaşlardan çok sayıda odası ve geniş balkonu
bulunan büyük bir bina yaratırken, bizler birbirimizden kopup tehlikeli
birer varlığa dönüştük. Bazen bizim için AB'yi ziyaret etmek
birbirimizi ziyaret etmekten çok daha kolay. Etnik açıdan Türkiye
Avrupa'dan çok doğuya yakın, yine de ortak noktalarımızdan
yararlanacağımıza devamlı olarak farklılıklarımız üzerinde duruyoruz.
Körfez ülkelerinin parası var ancak Türkiye'nin temin edebileceği
kalifiye işgücünden mahrum. Türk yetkilileri İsrailli yetkililerle
görüştüklerinde tepki gösteriyoruz ancak Filistinlilerin ve diğer Arap
ülkelerinin yaptığı gibi ağzımızı açıp iki kelime etmiyoruz. Mantıken
baraj maçlarında futbol takımlarının bizimkilerle oynamasına izin de
vererek İsrail'in mevcudiyetini kabullenmemiz gerekiyor. Daha da
ötesi, İsrail, Türkiye'nin de içine katılması gereken bu bölgedeki bir
birliğin bir parçası olmaya sonuna kadar hazır. Tüm bu hususların uzak
bir rüya olması nedeniyle Türkiye Batı'ya ve uzaktakine değil,
elindekine bakıyor. Onları kimse suçlayabilir mi? Ben kesinlikle
suçlayamam. Gerçekleri görmezden gelerek bu dünyanın bir parçası
olduğumuz iddiasında bulunamayız. Türkiye'yi hayal kırıklığına uğrattık
ve bu önemli ve enerjik ülke bir başka gruba katılıyor. Avusturya razı
oldu, bizim kaybımız Avrupa'nın kazancı." (Dr. Muhammed T.El Reşid,
13/10)
-
-
ESKİ SAYILAR