21.10.2005

   

Anasayfa

e-posta


 

            ANKARA, 21/10(BYE)--- Dış basında Türkiye ile AB arasındaki ilişkilere değinen 20 Ekim 2005 tarihli haber  ve yorumlardan yapılan alıntılar aşağıda sunulmaktadır:

 

            ABD BASINI:  

            AP: "AB, Türk ve Hırvat Mevzuatında Tarama Çalışmalarına  Başladı": "Avrupa Birliği, üyelik müzakerelerine hazırlık  çerçevesinde, AB yasalarına uygunluğunu kontrol etmek üzere  Türkiye ve Hırvatistan'da mevzuatı taramaya başladı. AB  yetkililerinin, aday ülkelerin yasalarını, anti-tröst  yasalarından çevrenin korunmasına kadar farklı 35 konu  başlığı altında inceleyeceği tarama çalışmalarının yaklaşık  bir yıl alması bekleniyor. Hırvatistan üyelik müzakerelerinin 2009 yılına kadar tamamlanmasını umut ederken, bu müzakerelerin  Türkiye için en az 10 yıl alması bekleniyor. İlk konu başlığına  ilişkin -bilim, araştırma, eğitim ve kültür- tarama sürecinin açılışında Türkiye ve Hırvatistan'dan temsilciler hazır  bulundular. Süreç, mevzuatları incelemeye geçmeden önce, AB'nin adaylara yasalarını anlatmasıyla başladı. AB Komisyonu  Genişleme Dairesi Genel Müdürü Fabrizio Barbaso, 'Taramalar,  müzakerelere ilişkin somut ve teknik çalışmaların başladığını göstermektedir.' dedi." (Paul Ames, 20/10)

 

            ALMANYA BASINI:  

            Die Welt: "Kalıcı Korunma Kısıtlamaları Olacak": 

            "SORU: Sayın Başbakan, birkaç haftalık süre göz önüne alındığında, Türkiye konusunda yenik mi düştünüz? Sonuç itibarıyla ne elde ettiniz? 

            WOLFGANG SCHÜSSEL: Üç hedefimiz vardı, üçüne de ulaştık.  AB'nin üye alabilme kapasitesi kesin şartlardan birisi oldu.  İkincisi, üyelik durumunda mali yükün eşit ve adil olarak paylaştırılmasıydı. Zira her katılımın bir maliyeti var ve  burada ne bir indirim ne de özel düzenlemeler söz konusu  olabilir. Üçüncüsü ise, Hırvatistan ile müzakerelerin en  azından eş zamanlı olarak başlamasında ısrar ettik. 

            SORU: 'AB'nin üye alabilme kapasitesi' Kopenhag Kriterleri'nin temel taşlarından bir tanesi ve aralık  zirvesinde de yeniden kayıtlara geçirildi. Şimdi neden tekrarlanıyor? 

            SCHUSSEL: Avusturya 10 yıl önce AB'ye katıldığında Türkiye  33 yıldır aday konumundaydı. Bizim ısrarlarımız üzerine 2002  yılında, Komisyonun AB'nin üye alabilme kapasitesini denetlemesi  gerektiği talep edildi. Bu talep o dönemde reddedildi. Ancak  Komisyonun, reformlar konusunda Türkiye'nin ne kadar ilerleme  kaydettiğini saptayan bir rapor hazırlamasının zorunlu hale  getirilmesini sağladık. 2004 yılı aralık ayında ikinci defa  harekete geçtim ve tam üyeliğe karşı kesin bir alternatifin  tanımlanmasına gayret gösterdim. Bunda başarılı olamadım. Ancak  en azından, müzakerelerin ucu açık olacağı kayıtlara geçti ve  dolaylı olarak Türkiye ile AB arasında 'mümkün olan en sıkı ittifakın kurulması'ndan bahsedildi. 3 Ekim'de ise son cıvatayı  sıktık, ki bu da AB'nin üye alabilme kapasitesinin kesin  şartlarından biri haline getirilmesiydi. Şartlar yerine  getirilmezse, alternatifler söz konusu olacak ve bunların da pek  tabii ki yaşatılması gerekecek. (...) 

            SORU: ABD baskı yaptı mı? 

            SCHUSSEL: Hayır. Ne doğrudan ne de dolaylı olarak, hiçbir  şekilde bir temasım olmadı ve Dışişleri Bakanı'nın da olmadı.  Aksi de zaten tuhafıma giderdi. Biz Avrupalılar kendi  sorunlarımızı, Sam Amca ya da bir başkasından izin almadan çözebilmeliyiz. (...) 

            SORU: 2004 Aralık Zirvesi'nde AB'nin iş piyasasını 'tamamen  ve sürekli olarak' açamayacağını da belirtmiştiniz. Bu görüşü  halen savunuyor musunuz? 

            SCHUSSEL: İş piyasamız için bir derogasyon, kalıcı bir  koruyucu önlemin olacağını daha şimdiden, peşinen açıklıyorum.  Avusturya iş piyasasını kesinlikle -teorik olarak- milyonlarca  Türk işçisine açamayacağız ve açmak da istemiyoruz." (Petra  Stuiber imzasıyla Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel ile  yapılan mülakat, 20/10) 

            Die Zeit: "Küçüklere Güvenilebilir": "Türkiye ile  müzakerelerin başlatılması kararıyla, Avrupa tarafından  gönderilen barış ve istikrar mesajları, önemli bir  jeostratejik boyut kazanmıştır. Geçtiğimiz hafta, Türklerin  kendilerini bu Avrupa'ya, onun kültürü ve değerlerine ne denli  bağlı hissettiklerini İstanbul'da bizzat gözlemleyebildim.  Hiçbir şey AB üyeliği perspektifi kadar Türkiye'deki reform  yanlısı güçlere ivme kazandırmamıştır. Bu sadece Türkiye'de  köklü değişiklikleri beraberinde getirmeyecek, aynı zamanda  çevre ülkeleri de etkileyecek ve 'Aydınlanma'nın temel çizgisi doğrultusunda Batı ile Doğu, Avrupa ile İslam arasında yeni bir  diyalogun oluşmasına yardımcı olacaktır. Ben başlangıçtan bu  yana Türkiye için Avrupa perspektifini kararlılıkla savunanların arasında yer aldım. Sadece tam anlamıyla üyelik koşullarını  yerine getiren ve reformları gerçekleştirmiş olan bir  Türkiye'nin bir gün AB üyesi olabileceğini vurgulamalıyız.  (...)" (Federal Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder, 20/10)

 

            FRANSA BASINI:  

            AFP: "Avrupa Halk Partisi'nden, Türkiye'de Hıristiyan Azınlıkların Haklarına Riayet Çağrısı": Hıristiyan Demokrat Avrupa milletvekillerini bünyesinde bir araya getiren Avrupa  Halk Partisi (PPE), Türkiye'yi, Hıristiyan azınlıkların  haklarına daha fazla riayet etmeye çağırdı. PPE, aksi takdirde tavırlarının Avrupa'da İslam korkusunu (İslamophobie)   besleyebileceğini belirtti. Ortodoks Kilisesi ile PPE arasındaki  diyalog konusunda dokuzuncu toplantı için Türkiye'nin en büyük  şehri İstanbul'da bir araya gelen Avrupa milletvekilleri,  Türkiye'nin Hıristiyan nüfusa karşı görevlerini bir bir saydılar.  Esas olarak Müslüman olan Türkiye'de nüfusun yüzde birinden daha  azı Hıristiyan. 'Heybeli Ada Ruhban Okulunu derhal açmaya   çağırıyorum.' diyen PPE Başkanı Hans  Gert Poettering, 'Bu  hususta olabilecek bir hata, Avrupa'da İslam korkusunu  beslemekten başka bir işe yaramaz.' ikazında bulundu.  Poettering, 'Hıristiyan dünyasının her iki tarafının da   (Vatikan ve Konstantinopolis Rum Ortodoks Patrikhanesi) eşit  şekilde tanınması Türkiye için önemli bir adım olacaktır.' dedi. PPE-Ortodoksluk Platformu koordinatörlerinden Sloven Alojz Peterle ise, din hürriyetinin, Avrupa Birliği'ne katılacak adayların uyması gereken siyasi şartları tarif eden Kopenhag  Kriterleri arasında, Hıristiyan Demokratlara göre, bir referans  olduğunu vurguladı." (20/10)

 

            İNGİLTERE BASINI:  

            The Financial Times: "Merkel Türkiye Konusunda Schröder ile Ters Düşüyor": "Görevi devralmak için bekleyen Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Şansölyelikten ayrılmak üzere olan  Gerhard Schröder'in kısa süre önce yaptığı açıklamaları yine  dikkate almadı ve AB'nin bu ay Ankara ile üyelik görüşmelerine  başlamış olmasına rağmen, 'imtiyazlı ortaklık' seçeneği  üzerinde durabileceği yönünde işaret verdi. Merkel'in,  Schröder'i kısa süre önce Ankara'ya imtiyazlı ortaklığın artık  Ankara ile AB arasında yapılan müzakerelerde bir seçenek  olmaktan çıktığını söylemiş olması sebebiyle eleştirdiği  öğrenildi. Türkiye'nin AB'ye üyeliği aleyhinde bir kampanya  yürütmüş olan Merkel, partiler arasında yapılan bir toplantı  sırasında, Schröder'in 12 Ekim tarihinde İstanbul'a yaptığı  ziyaret sırasında Türkiye'ye verdiği sözün siyasi gerçeği  yansıttığı yönündeki açıklamasının ardından, Şansölye ile ters  düştü. Merkel Schöder'e bu açıklamaları ile 'çok ileriye   gittiğini' söyledi. CDU bu hafta yaptığı açıklamada, Türkiye  konusundaki tutumunun değişmemiş olduğunu, ancak AB'nin  3 Ekim'de aldığı Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlama  kararına saygı duyduğunu kaydetmişti. Son olarak yapılan görüş  alışverişi, Merkel ile Schröder arasındaki gerginliği ortaya  koydu. Merkel yaptığı bir çağrıda, Şansölye'ye Almanya'nın politikasını etkileyen kararlar almadan önce hükümetine  danışmasını istedi. Schröder ise bu çağrıya dolaylı bir küçümseme  ile cevap verdi ve esas olarak müttefiki SPD'li ve dışişleri  bakanlığı görevini üstlenecek olan Frank-Walter Steinmeier ile istişarelerde bulunacağını söyledi. Bu çeşit gerginliklerin  büyük koalisyon hükümeti içinde tekrarlanması bekleniyor."  (Hugh Williamson, 20/10)

 

            ULUSLARARASI ARAP BASINI: 

            Londra'da Arapça yayımlanan El Kuds El Arabi: "Türkiye Avrupa'ya Doğum Sancıları Çektiriyor": "AB'nin maratonik tartışmaların ardından aldığı karar, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda son noktayı koymamakla birlikte, Türkiye'nin Avrupa  fezasına katılma sürecinde önemli bir adım oluşturuyor. Bu  karar en azından simgesel olarak Türkiye'nin AB fezasına  mensubiyetini pekiştiriyor. Karar ayrıca, Türkiye'nin AB  üyeliğine karşı çıkanların elindeki gerekçelerden birini almış  oluyor. Ancak bunun da ötesinde, iki taraf arasındaki bu tür  kararların her zaman iradi olmadığını gösterdi. Türkiye bir  süreden beri, Avrupa tarafından konan ve Kopenhag Kriterleri  olarak bilinen koşullara uymaktan başka çaresi olmadığını  anlamış bulunuyor. Bu kriterler iki temel koşulda yoğunlaşıyor; insan haklarına saygı ile hukuk devletinin pekiştirilmesi ve  pazar ekonomisine geçiş. Türkiye yasalarını, Avrupa'nın baskısı  altında, uluslararası yasama kurallarının gereklerine uydurdu.  Bu bağlamda hükümet zinayı suç sayan bir yasadan vazgeçti.  Avrupa tarafı ise Türkiye'nin yüzüne üyelik kapısını kapalı  tutmaya devam edemeyeceğini anladı. Çünkü böyle bir durum, Türk  halkının geniş kesimlerindeki hayal kırıklığını  derinleştirebileceği gibi Hıristiyan Avrupa anlayışının egemen  olduğu yolundaki yaygın görüşleri pekiştirebilir. (...)  Türkiye'ye yaklaşım noktasında Avrupa'nın siyasi seçkinleri  arasında da bir bölünmüşlüğe tanık oluyoruz. Örnek olarak en  büyük Türk nüfusun yaşadığı ülke Almanya'da şimdiki Şansölye  Schröder ile yakın gelecekteki şansölye Merkel'in tutumları  arasında belirgin farklar gözleniyor. Aynı durum Fransa  Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile mensup olduğu parti arasındaki  görüş ayrılığında da görülüyor. Türkiye ile ilgili bu belirsiz  görüntünün nedeni sadece Müslüman bir ülke oluşu değildir. Bu  görüntü aynı zamanda her zaman hoş olmayan bir geçmişten  besleniyor. Ermeniler maruz kaldıkları katliamlar dosyasının  açılmasını isterken, Kürtler hala kendilerini, coğrafyanın  zorlaması ve ilgili devletlerin çıkar çatışması nedeniyle  parçalanmış ve zulme uğramış tek halk olarak görüyorlar. Bu  arada Türkiye'den, AB üyesi iki ülke, Yunanistan ve Kıbrıs'ı doğrudan ilgilendiren Kıbrıs sorununu da çözüme kavuşturması isteniyor. (...) Avrupa'ya uyumunu kanıtlamak için Türkiye, 10-15 yıl sürmesi beklenen bir dizi sınavdan geçecek. Ancak bu süreçte müzakerelerin ilerleyişini etkileyebilecek krizler de doğabilir. Yine de bu krizlerin Türkiye'nin AB üyeliği müzakerelerinin yönünü değiştirebileceğini sanmıyorum. Çünkü  Türkiye iktidardaki hükümetlerin rengi değişse de her zaman  Avrupa'ya uyum kabiliyetini sergilemiştir. Buna karşılık  Avrupa dünyada nüfuz ve güç odağı arayışının taşıdığı  özelliklere rağmen Türkiye olmadan olamayacağını biliyor."  (Rabat Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi El Hassan  Bukantar, 20/10)

 

     

 

 
ESKİ SAYILAR