ANKARA, 26/10(BYE)--- Dış basında Türkiye ile AB
arasındaki ilişkilere değinen 25 Ekim 2005 tarihli haber ve yorumlardan
yapılan alıntılar aşağıda sunulmaktadır:
BELÇİKA BASINI:
De Morgen: "Türkiye ve Polonya'ya Çifte
Standart": "Burada biraz çelişki var: Bir Türk politikacının ağzından
çıkan her kelimenin, her cümlenin, Ankara'nın üyeliğini tehlikeye
sokup sokmadığı AB tarafından titizlikle tartılıyor. Ancak, örneğin
Kaczynski'nin eşcinseller üzerine söylediği laflar gibi Avrupa'nın
Temel Haklar Şartı'na ters düşen cümleleri Polonyalı bir politikacı
telaffuz ederse işin içinden kolayca sıyrılıyor. Bunun örneği yaşandı.
Çok ileri giderse, gerektiğinde Birlik eleştirebiliyor. Gand
Üniversitesi'nden Profesör Hendrik Vos, bunu, 'Türkiye'nin Papa'dan
daha aziz olması gerekiyor. Başbakan Erdoğan, Kaczynski'nin
söylediklerinin aynısını söyleyemez. Bu konuda çifte standart olduğu
söylenebilir.' sözleriyle doğruluyor. Avrupa Sosyalist Partisi'nden
Avrupa Parlamenteri Anne Van Lancker, 'Türkiye söz konusu olsaydı,
adamına göre öfke ortaya çıkardı. Ama dikkat, Türkiye'yi günü gününe
izlemeyelim demiyorum, ancak zamanı geldiğinde Polonya'yı da
eleştirmeliyiz. Yine de çok acele etmeyelim, Kaczynski daha yeni
seçildi.' açıklamasını yapıyor. Avrupalı Yeşillerden Bart Staes,
'Özgürlükler Partisi lideri Jörg Haider Avusturya Hükümeti'ne girdiği
zaman neler olduğunu hatırlayın. Yeni bir mekanizma işleme sokuldu.
Avrupa Türkiye için sert, ancak kendi üye ülkeleri için de harekete geçiyor.'
diyor. (...) CD
V'li (Hıristiyan Demokrat) Marianne Thyssen,
şimdilik endişeye gerek olmadığını belirtiyor ve 'Polonyalılar popülist
bir kişi tarafından yönetilmek istiyorlarsa, bu onların sorunu. İlk
kötü laflar için paniğe gerek yok. AB'nin harekete geçmesi için
ihlallerin sürekli olması gerekir.' diye konuşuyor. Thyssen sözlerini
'Açıkça söyleyelim, Türkiye'de çok daha fazla sorun var, üstelik
Avrupa vatandaşları, Polonya'nın tersine bu ülkeyi daha az
destekliyorlar.' diye tamamlıyor." ("LD" rumuzlu, 25/10)
İSPANYA BASINI:
ABC: "Tarihçi Burleigh: NATO'nun Öncüsüyken
Türkiye'yi Avrupa'nın Düşmanına Dönüştürmeyelim": "Din ve Avrupa'daki
siyaset, Fransız İhtilali'nden Birinci Dünya Savaşı'na kadar sadece
'kilise' ve 'devlet' arasındaki uzun ayrım sürecini değil, özellikle
siyaset ve din arasındaki zıt ilişkiyi de ortaya çıkarıyor. Ana
konusunu, insanın tüm varlığını açıklayan ve iyi ile kötüyü belirleyen
'mantığa' dayalı bir kültür oluşturmaya çalışarak Jakobenlik tarafından
başlatılan siyasi dinler oluşturuyor. (...) Türkiye ve AB arasındaki
müzakereler, İslam dünyasının demokratikleşmesi umuduna bir kapı
açıyor. Türkiye benim hoşuma gidiyor. 1923'ten itibaren laik bir
devleti kurmayı başardı. Avrupa'nın sadece bir bölümü Türkiye'ye karşı
kuşkucu, ancak diğer bölümü ve ABD lehinde. İslam dünyasıyla bir köprü
kurmaya çalışmanın ilginç olacağını sanıyorum. Türklerin önündeki
barikat ve engelleri yükseltmeyelim, çünkü İkinci Dünya Savaşı'ndan
itibaren NATO'nun öncüsü olmuş onurlu bir halkı gücendirmemek lazım.
Türkiye'yi Avrupa'nın büyük düşmanına çevirmeyelim. Avrupa
Anayasası'nda Hıristiyanlığı anmamak, tarihin tahrifi olur." (Tulio
Demichelli imzasıyla İngiliz tarihçi Michael Burleigh'in görüşleri,
25/10)
KIBRIS RUM BASINI:
Haravgi: "Slovakya: Önce Tanınma Sonra AB
Üyeliği": "Meclis Başkanı ve AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas,
Slovakya'ya dört günlük resmi ziyaret gerçekleştirdi. Slovakya Meclis
Başkanı Pavol Hrusovski ve Hristofyas, görüşmelerinin ardından ortak
basın toplantısı düzenlediler. Hrusovski yaptığı açıklamada,
'Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni de jure ve de facto tanımaması
durumunda AB'nin Türkiye'nin tam üyeliğine onay vermeyeceğine
inandığını' söyledi. Hrusovski, Kıbrıs sorununa, uluslararası hukuk
temelinde bir çözüm bulunmasından başka bir yol olmadığını ifade
ederken 'Türkiye'nin son zamanlardaki faaliyetlerinin, Kıbrıs sorununa
ilişkin politikasında fazla iyimserliğe yol Açmadığını' iddia etti. Hristofyas
da, 'Türkiye'nin, AB üyesi bir ülkeyi tanımadan ve Gümrük Birliği
Protokolü'nü uygulamayacağını açıkladığı halde AB müzakere sürecine
başladığını belirterek, bunun AB'nin yapmış olduğu bir ilke anlaşması
olduğunu' iddia etti. Hristofyas, 'Küçük ve savunmasız bir ülke olan
Kıbrıs'ın, süreç ilerlerken AB'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınmasını
ve protokolün uygulanmasını, Türkiye'nin AB'ye katılım koşulu olarak
talep edeceği umuduyla, bu uzlaşmaya müsamaha göstermeye zorunlu
bırakıldığını' ifade etti." (25/10)
Alithia: "İleriye Bakalım": "3 Ekim tarihinden
sonra önümüzde bazı veriler bulunuyor. Türkiye, katı uyum kriterleri
doğrultusunda uzun bir Avrupa yoluna giriyor ve 10-15 yıl boyunca
sınanacak. Avrupalı ortaklarımız Ankara'dan, politikanın, ekonominin ve
toplumsal örgütlenmenin her alanında farklı olmasını istiyorlar.
Taleplerin tüm çerçevesi (Müzakere Çerçevesi) son derece olumludur,
çünkü AB, Türkiye'den kendisinin bir parçası olmasını istiyor.
Türkiye'nin adaylığının bir taraftan katı Avrupa kriterleri (ünlü
Kopenhag Kriterleri) doğrultusunda, diğer taraftan da Kıbrıs sorununun
bütünsel çözümü olan bizim siyasi kriterimiz doğrultusunda
değerlendirilmesi, Kıbrıs için başlıca hedefti ve öyle olmaya da devam
ediyor. Ankara 3 Ekim istasyonunda bu kriteri pek fazla zorlanmadan
geçti. Türkiye, Kıbrıs sorununun BM çerçevesinde çözümlenmesi için
işbirliği yapan taraf olarak kayda geçmeye devam ediyor. (...)" (Evgenios
Hambullas, 24/10)
-
-
ESKİ SAYILAR