ABD BASINI:
AP: "Gül: Türkiye Kıbrıs
Konusunda Şantaja Boyun Eğmeyecek":
"Türkiye Dışişleri Bakanı, Türkiye'nin bölünmüş ada Kıbrıs konusundaki
anlaşmazlıkta ‘şantaja’ boyun eğmeyeceğini söyledi. Lefkoşa'nın Türk
kesiminde yaptığı açıklamada Abdullah Gül, ‘Geçmişte şantaja boyun
eğmediğimiz gibi bugün de şantaja boyun eğmeyeceğiz.’ dedi. Türkiye, AB
üyelik müzakerelerinde olası bir aksaklıktan kaçınmak için Kıbrıslı
Rumlara hava ve deniz limanlarını açması konusunda AB'nin baskısıyla
karşı karşıya. Türkiye AB'yi Kıbrıs konusunda arabuluculuk rolüne
soyunmaması konusunda uyardı ve Kıbrıs da Birlik üyelerinden biri
olduğundan dengeli bir çözüm bulunmasına katkıda bulunamayacağını
bildirdi." (15/11)
AVUSTURYA BASINI:
Der Standard: "Kimse
İlişkilerin Bozulmasını İstemiyor":
"SORU:
Bakan Plassnik'in Türkiye ile müzakerelere ara verilmesi önerisi
hakkında ne düşünüyorsunuz?
YENEL: Bu
konuda tartışmak için henüz çok erken. Neler olacağını görmek için bir
ay zamanımız var. Dönem Başkanı Finlandiya'ya bir şans tanımamız
gerekir. Bir sonuç elde edilemese bile, ilişkilerin gidişatı konusunda
karar verecek olan yalnız AB değil. Türkiye'nin de onayının alınması
gerekir. Ama kimsenin ilişkilerin bozulmasını isteyeceğini sanmıyorum.
SORU:
Dışişleri Bakanı’nın katı pozisyonu nereden kaynaklanıyor?
YENEL:
Belki, değişen bir şey olmayacağını düşünüyor. Ama biz AB'de bir
haftanın bile uzun bir zaman olabileceğini biliyoruz. AB ile
ilişkilerimizde birçok şey son dakikada çözümlendi. Biz kolay bir konu
değiliz, bunun bilincindeyiz. AB'de ortak bir pozisyon yok, biz şüphe
edilecek bir ülke değiliz. Ümidimizi kesmedik." (Adelheid Wölfl,
Türkiye'nin Viyana Büyükelçisi Selim Yenel ile yapılan mülakat, 15/11)
Der Standard: "Türkiye
Kompleksi": "Ursula
Plassnik Türkiye ile müzakerelere ara verilmesi önerisiyle,
Avusturya'nın AB içindeki başına buyruk konumunu sabitleştirmiş oldu.
Hem de ihtilaf taraflarının Türkiye ile Kıbrıs'ı bir çözüm bulmaya
teşvik etmek için herkesin aşırı dikkatli davrandığı bir anda. Ama
zaten kimse Avusturya'nın veto etmesinden korkmuyor. Türkiye'nin Ankara
Protokolü'nü uygulamaya geçirmesi ve limanlarını Kıbrıs'a açması için
öngörülen sürenin bitimine daha bir ay varken, soluklanmak için ara
verilmesini istemek, daha çok Avusturyalılara yönelik bir iç politika
sinyali olarak değerlendirilmeli. Yani bu, sizin hoşunuza gittiğini
bildiğimizden, Türkiye'ye bir şans tanımak istemiyoruz demek.
Avusturya'nın bir ay sonra yumurta kapıya dayandığında nasıl bir
pozisyon alacağını şimdiden kestirmek zor. Bu ülkede bu konunun dışında
başka hiçbir konuyla bu kadar çabuk ve basit politika yapılamamasına
karşın, hükümet sonunda hep Avrupa'daki çoğunluğun yanında yer alıyor.
Türkiye'de Avusturya'nın aşırı pozisyonlarının artık lafı bile
edilmiyor. Belki de artık bunlar ciddiye alınmıyor da ondan. Ayrıca
Avusturya'nın Türkiye'nin AB'ye katılımına ilişkin olumsuz görüşü,
ülkedeki gelişmeler ya da Brüksel ile ilişkilerle bağlantılı
görülmüyor. Avusturyalıların Türkiye kompleksi, başka hiçbir Avrupa
ülkesinde (Yeşiller dışında) bütün önemli partilerin, oy kazanmak
amacıyla, hep birden katılıma karşı çıkmasından kaynaklanıyor.
Avrupa'daki, hatta Fransa'daki sosyal demokratların tutumu bile farklı.
Plassnik bir soluklanma molası istediğinde, kimse buna karşı çıkmıyor.
Türkiye sorununun şapkadan çıkarıldığı seçimlerin sayısı arttıkça,
katılım aleyhindeki tutumu sağduyulu bir tutum olarak gören
Avusturyalıların sayısı da artıyor. Buna bir parça vurdumduymazlık,
ısrarlı bir ilgisizlik ve belirsiz bir korkaklık da ekleniyor." (Adelheid
Wölfl, 15/11)
Der Standard: "Türkiye
AB'yi İstikrarın Bozulmaması Yolunda Uyarıyor":
"Avusturya'nın, Türkiye ile müzakerelere düşünmek üzere ara verilmesi
yolundaki önerisi, Türk kamuoyunda birkaç kısa haber dışında hiç yankı
uyandırmadı. Medya ve Ankara'daki siyasi çevreler, özellikle Avusturya
ve Fransa'da Türkiye aleyhindeki beyanların iç politikada çok popüler
olmasına yavaş yavaş alıştılar, o yüzden hiç heyecanlanmıyorlar. Bir
de Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'in meslektaşları arasında
izole edildiği düşünülürse. Türkiye Dışişleri Bakanlığı bunun yerine
Finlandiya'nın da yardımıyla Kıbrıs Rumlarıyla görüşmelere
hazırlanıyor. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Namık Tan, yakında
Helsinki'den yeni öneriler beklendiğini açıkladı. Kıbrıs konusuna
aralık ortasına kadar bir çözüm getirilemese bile, Ankara'da kimse
müzakerelerin tümüyle dondurulabileceğine inanmıyor. Türk Başmüzakereci
Ali Babacan, Brüksel'de Dışişleri Bakanları Konferansına paralel
olarak yapılan bir panelde, müzakerelere ara verilmesinin yalnız hem
Türkiye hem de AB açısından olumsuz neticelere yol açmakla kalmayıp
AB'nin güneydoğu kanadının tamamının istikrarını da bozabileceğini
söyledi." (Jürgen Gottschlich, 15/11)
İSVİÇRE BASINI:
Tages Anzeiger: "Kıbrıs
Konusu Nedeniyle Her Şey Başarısız Olma Tehdidi Altında":
"Avusturya Hükümeti,
Türkiye'yi AB içinde görmenin kendisi için çok önemli olduğuna hiç
kimseyi inandırmadı. Bu yüzden Brüksel'de gerçekleşen AB bakanlar
toplantısında, Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik'in,
Türkiye'nin aralık ayı ortasına kadar deniz ve hava limanlarını Kıbrıs
gemi ve uçaklarına açmaması halinde, Ankara ile müzakerelerde ‘kısa bir
mola’ istemesi, hiç sürpriz olmadı. Plassnik'in Alman mevkidaşı Frank
Walter Steinmeier ise toplantının ardından, söz alan tüm üye ülkelerin
müzakerelerin kesilmesini engellemeye istekli olduğunun hissedildiğini
söyleyerek, ortamı yumuşatmaya çalıştı. (…) Türkiye'nin Başmüzakerecisi
Ali Babacan, Brüksel'deki bir görüşmede, müzakerelerde bir kesilmenin
sadece kendi ülkesi için değil, aynı zamanda AB ve tüm bölge için de
olumsuz sonuçlar doğuracağını açıkladı. AB'nin Genişlemeden Sorumlu
Komiseri Olli Rehn ise buna, Türkiye'nin kendi stratejik önemine
haddinden fazla önem vermemesi uyarısıyla karşılık verdi. Özellikle de
verilen vaatlerin tutulması söz konusu olduğunda." (Stefan
Hostettler, 14/11)
İNGİLTERE BASINI:
The Guardian: "ABD, AB'nin
Türkiye'ye Verdiği Son Tarihi Sorguluyor":
"ABD, Avrupa'nın temel bir talebini sorgulayarak Türkiye'nin AB üyelik
müzakereleriyle ilgili tartışmaya karıştı. Türkiye ile AB arasındaki
beklenen karşılaşmadan haftalar önce Washington, AB'nin Ankara'ya
limanlarını yıl sonuna kadar Kıbrıs Rum gemilerine açması için yaptığı
çağrıyı sorguladı. Avrupalı liderlerin, gelecek ay, Ankara AB Gümrük
Birliği’ni Kıbrıs'a genişletme yükümlülüğünü yerine getirmeyi
reddederse Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin bazı bölümlerini askıya
alması bekleniyor. Türkiye'nin uzun süredir AB üyelik girişimini
destekleyen sıkı müttefiki Washington, AB'nin bir son tarih verip
vermediğini sorgulayarak Ankara'ya biraz destek oldu. ABD'nin
Avrupa'dan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Matthew Bryza, AB'nin
Türkiye'den, Kıbrıs konusunda harekete geçmesini talep ederken açık
olduğunu söyledi, ama açık bir tarih vermediğinde de ısrar etti. (…)"
(Nicholas Watt, 14/11)
İTALYA BASINI:
AGI: "Senato Başkanı
Marini: Türkiye'nin Katılımı Avrupa Politikasını Güçlendirebilir":
"10-11 Kasım
tarihlerinde Roma'da gerçekleştirilen 7. İtalyan Forumu'nun kapanış
konuşmasını yapan İtalyan Senatosu Başkanı Marini, ‘Türkiye'nin AB'ye
katılımı Avrupa'nın politik gücünü dünya çapında artırabilir ve İslam
dünyasıyla ilişkiler meselesine de olağanüstü stratejik bir ağırlık
kazandırabilir’ diyerek konuya ilişkin kesin kanısını dile getirdi.
Marini, ‘Türkiye fevkalade stratejik öneme sahip büyük bir ülkedir.
Avrupa'nın bu konuyu ele alışındaki bakış açısını ise eleştiriyorum.
Gözlemlediğim Türk düşmanlığını ise anlaşılmaz buluyorum. Avrupa
Komisyonunun Türkiye'ye kapıları kapatmamış olmasından ziyadesiyle
memnunum. Türkiye'nin AB'ye katılımı Avrupa politikalarını -özellikle
de İslam dünyası karşısında- güçlendirir ve bu yaşlı kıtaya dünya
çapında olağanüstü bir stratejik önem kazandırır. Şayet bu süreç olumlu
bir şekilde sonuçlanırsa, artık hiç kimse 'Avrupa medeniyetler
çatışması istiyor' diyemeyecektir’ diyerek sözlerini tamamladı."
(11/11)
Specchio: "Kıbrıs...
Avrupa'nın Kapısı":
"(…)
SORU:
Sayın Başkan, Türkiye'nin AB'ye olası katılımı konusundaki
düşünceleriniz nelerdir?
PAPADOPULOS:
Kıbrıs Cumhuriyeti Türkiye'nin AB'ye katılımını desteklemektedir. Daha
yenilerde, 3 Ekim 2005'te ve de 17 Aralık 2004'te Avrupa Konseyinde
lehte kullandığımız oyumuzla da bu desteğimizi ortaya koyduk. Yine de,
bizim bu lehteki oyumuz Türkiye'nin 21 Eylül 2005 tarihinde 25 üyeli
AB statüsünü kabul etmek suretiyle Kıbrıs'a ve AB'ye karşı üzerine
aldığı yükümlülükleri yerine getirmesi şartına bağlıdır. Bu
yükümlülükler Türkiye'nin Ankara Protokolü'nün onaylanmasını ve hayata
geçirilmesini, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınmasını, Kıbrıs Cumhuriyeti
ile ilişkilerin normalleştirilmesini ve Kıbrıs'ın tam 11 farklı
uluslararası organizasyona katılımını veto etmemesini içermektedir.
Biz, Türkiye'nin AB'ye katılım sürecinin esasen Kıbrıs ile, Avrupa
prensiplerine dayanan bir anlaşmaya varmak ve birlikte üzerinde
çalışmak bağlamında, Türkiye açısından teşvik edici olacağını ümit
etmiştik. Biz, her ne kadar Türkiye'nin Avrupa hedeflerinin askıya
alınmasının bir gerileme olacağına inandığımız için AB ile Türkiye
arasında bir kriz arzu etmiyorsak da, maalesef Türkiye bu muhalif
politikasını devam ettirmektedir. Üzerine aldığı yükümlülükleri yerine
getirmeyi reddeden bir Türkiye'nin AB'ye katılım politikalarına yeşil
ışık yakılması daha da büyük bir talihsizlik olur. Bu ise AB'nin
inanılırlığı açısından bir deneme tahtasına dönüşebilir. (…)" (Guido
Ruotolo, Güney Kıbrıs Rum kesimi Cumhurbaşkanı Tasos Papadopulos ile
yapılan mülakat, 11/11)
MISIR BASINI:
El Ahrar: "Avrupa Rüyasını
Gerçekleştirmek İçin Türkiye İslami Değerlerden Vazgeçmelidir":
"Ermeniler ve Türkiye hakkında çıkan yeni bir Fransız yasası, muhalif
bir Türk edebiyatçısına Nobel Edebiyat Ödülü'nün verilmesi, AB'nin
Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn'in Kıbrıs ve ifade özgürlüğü
konusunda Türkiye'yi eleştiren raporu... Bütün bunlar Türkiye-Avrupa
ilişkilerinde yeni değildir ve Türkiye'de yeni bir bıkkınlık,
yadırgama ve öfke dalgası yaratıyor. Şu ana kadar birçokları
Türkiye'nin AB'ye katılımını üstün bir hedef olarak görerek, er veya
geç, kaçınılmaz sanıyorlar. Oysa herkes olayların gidişatının, katılım
müzakerelerini kolaylaştıracak nitelikte değil, engel çıkaran içerikte
olduğunu gözlüyor. Aslında, Avrupa'nın Türkiye politikası, Türkiye'nin
tamamen değiştirilmesine dayanır. Başka bir deyişle, amaç Türkiye'yi
değerler bakımından Avrupalı bir devlet haline getirmektedir. Özellikle
de istenilen, egemen olan laikliğe rağmen, halkta kalan İslami
değerlerin değiştirilmesidir. Üstelik katılımın gerçekleşip
gerçekleşmeyeceği sonuna kadar ucu açık kalacak ve konu zamanı
geldiğinde konuşulacak. Otuzdan fazla alanı kapsayan müzakerelerin
başlıklarına baktığımızda, özgürlükler meselesinin en başta geldiği
görülür. Bu bağlamda, Türkiye bir dizi yasa değişikliklerinde
kadın-erkek eşitliği, zinanın suç olmaktan çıkarılması ön plana
çıkartıldı. Nihai onaylanma için gözden geçirilmesi beklenen Avrupa
anayasasında Hıristiyan dini yerine Avrupa'nın Hıristiyan, Yahudi ve
laik kültür mirasından söz edilmesi de boşuna değildir. Katolik Papa 16.
Benedict'ın son Almanya ziyareti sırasında, Başbakan Merkel, 2007'de
ülkesinin başkanlık döneminde AB'nin kültürel ve tarihi bakımından
Hıristiyanlık zeminini pekiştirmeye çalışacaklarını belirtirken,
Türkiye'nin üyeliğine sıcak bakmamasının nedenini dışa vuruyordu.
Gerçi, Merkel Türkiye'ye ziyareti sırasında, ucu açık bile olsa Türkiye
ile müzakereleri sürdürme anlaşmalarına bağlı kalacağı mesajı verdi.
Hatta bazı Türk medyası bunu, Türkiye'ye imtiyazlı ortaklık verilmesi
görüşünün mimarlarından olan Merkel'in muhalif tutumunda bir değişim
olarak yorumladı. Ama işi bilenler, bu mesajın diplomaside bir nezaket
icabı olduğunu ve içeriğin değişmediğini fark etti. Merkel'e rekabet
eden Alman basın mensupları da, bu demeçlere alkış tutan bazı Türk
gazetelerin karşısında şaşırdı. (14/11)
NOT:
Bu bülten, 15 Kasım 2006 tarihinde Genel Müdürlüğümüze ulaşan haber ve
yorumlardan derlenerek hazırlanmıştır.
-
ESKİ SAYILAR