ABD BASINI:
Weekly Standard: "İstanbul 'Konstantinopolis' Değil":
"12 Ekim'de İsveç Akademisi, edebiyat dalında Nobel Ödülü'nün Türk
yazar Orhan Pamuk'a verildiğini açıkladı. Türkiye'de, Pamuk'un ödülüyle
ilgili tartışmaya siyasi konular neredeyse hiç vakit kaybetmeden
davetsiz bir biçimde girmiş ve aydınların çoğu ödüle yüzlerini
buruşturarak yaklaşmışlardır. Söz konusu yaklaşım, ülkelerinin AB
dışında bırakılmasına neden olabilecek olan siyasi kültürün bir
özelliğidir. Ödülün verilmesinde rol oynayan sofistike gözlemciler
Pamuk'un şahsında, Türkiye'nin önde gelen diğer ülkelerle benzeşen bir
kültürel denkliğe eriştiğini fark etmiş olabilirler, ki bu denklik hiç
şüphesiz pek çok Türk’ün arzu ettiği AB üyeliği için olumlu bir
işarettir. Ya da Pamuk'un seçilmesini, genel anlamda Müslümanlar için
kültürel bir kazanç olarak da yorumlamış olabilirler. Bazı Batılılar,
Pamuk'un çeşitli nedenlerle ülkesini yönetenlerden farklı olduğuna
dikkat çekmektedir ve bu durum da onu, İsveç Akademisi tarafından ödüle
layık görülen edebiyatçı muhalifler listesine eklenmiş yeni bir muhalif
yapmaktadır. (…) Türkiye'nin AB'de yeri olmadığını savunmak çok
kolaydır çünkü Türkiye Müslüman bir ülkedir ve Avrupa, kendisini
Hıristiyan mirasıyla tanımlamaktadır. Ancak, Arnavutluk, Bosna-Hersek
ya da bağımsız Kosova, nüfuslarının çoğunluğu Müslüman olduğu
gerekçesiyle sonsuza dek AB dışında mı bırakılacaktır? Çok büyük
ihtimalle hayır. İşin gerçeği, Türkiye'nin, nüfusunun büyük
çoğunluğunun inancından ziyade, büyük ölçüde radikal laiklik mirasını
yansıtan siyasi kültürünün üç özelliğinden dolayı Avrupa'ya yaklaşımı
dezavantajlı durumdadır. Bunlar, devletin Türklük ideolojisi,
azınlıkların etnik ve dinsel haklarının sistematik olarak reddedilmesi
ve yönetim içerisinde ordunun aşırı etkisidir. (…) Geçen hafta
yayımlanan AB İlerleme Raporu, Kıbrıs sorununda ayak diretmesinin yanı
sıra, etnik ve dini azınlıkların hakları konusunda da Türkiye'yi
acımasızca suçlamıştır. Ve bu durum, ayak diretmekten de kötü bir
durumdur. Türkiye, avantajını yitirmiş durumdadır. Türkiye Cumhuriyeti,
son iki yılda, Türklüğün resmi tanımına dayalı olarak sözlü ve yazılı
hitabı düzenleyen kanunları kabul etmiştir. Türklük, tarihi olaylara
atıfta bulunularak, tamamen siyasi olarak tanımlanmaktadır. Azınlıklar
konusu, Türkiye'nin mevcut yönetim şekliyle Avrupa prensipleri
arasındaki mesafeyi daha belirgin bir biçimde ortaya koymaktadır.
Türkiye'nin etnik azınlıklara yönelik Avrupa standartlarını karşılamak
için daha oldukça uzun bir yol kat etmesi gerekmektedir. (…)" (Stephen
Schwartz, 20/11)
ALMANYA BASINI:
Süddeutsche Zeitung: "Türkiye'de İlerleme
Kaydedildiğini Görmüyoruz":
"SORU: Türkiye'nin AB üyesi olabileceğine hala
inanıyor musunuz?
BAKOYANNİ: Türkiye'yi destekliyoruz ve Avrupa'nın
Türklere vereceği mesajın çok açık olması gerektiğine inanıyoruz. Bu
ülke yükümlülüklerini yerine getirmeyi kabul ettiği takdirde, tam üye
olabilmelidir. Bu konuda iki farklı mesajın gönderilmemesi önem
taşımaktadır. Bu doğal olarak, Türkiye'nin daha çok yol katetmek
zorunda olduğu ve AB'nin Türkiye'yi bugün üye olarak kabul edemeyeceği
anlamına gelmektedir. Ancak Türkiye'ye adil bir şans tanınmalıdır.
Kriterleri yerine getirmek zorunda olduğunu Türkiye'nin de gördüğünü
umut ediyorum. Türk dostlarıma sürekli olarak söylediğim gibi,
‘alakart’ bir Avrupa yoktur. (…)
SORU: Yunan kamuoyu Türkiye'ye karşı daha mı
mesafeli?
BAKOYANNİ: Evet. Yunanlılar herhangi bir ilerleme
görmüyorlar. Bu, cesaret verici bir durum değil. (…)
SORU: Yunanistan, Türkiye'nin AB üyesi olmasını
neden bu kadar çok istiyor?
BAKOYANNİ: Avrupalı ve demokratik bir Türkiye bizim
için bütün sorunların çözümü anlamına gelmektedir. Ancak henüz
Avrupalı ve demokratik bir Türkiye mevcut değil. Bu da bizden
kaynaklanmıyor." (Kai Strittmatter,
Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni ile yapılan mülakat, 17/11)
Süddeutsche Zeitung: "Şu Anki Tam Üyelikten Farklı Bir
Şeyle Sonuçlanacak": "Hypo-Vereinsbank'ın
Münih'te düzenlediği, ‘Avrupa'nın geleceği’ konulu Forum'da konuşan
Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel (ÖVP), Avrupa Anayasası ile
ilgili olarak Avrupa genelinde aynı gün bir referandum yapılmasından
yana olduğunu belirtti. Alman Hükümeti’nin, AB'nin sınırları
konusundaki tartışmayı da yeniden canlandırması gerektiğini belirten
Schüssel, Türkiye ile sürdürülen AB'ye katılım müzakereleri konusunda
ise temkinli açıklamalarda bulunarak, ‘netice itibarıyla şu an
tanıdığımız tam üyelikten farklı bir şeyle sonuçlanacak’ diye konuştu.
Federal Almanya eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer ise konuşmasında,
Türkiye'nin Avrupa'ya daha sıkı bir şekilde bağlanması gerektiğini
belirterek, ülkenin Avrupa'dan uzak tutulmasının ‘akılsızlık ve
stratejik açıdan aptallık’ olacağını söyledi. Sonuçta Türkiye'nin,
Orta Doğu'da güvenlik ve istikrar sağlamakta önemli bir rol
üstlendiğini söyleyen Fischer, Avrupa'nın sırt çevirmesiyle Batı
karşıtı tutumun güçlenmesi halinde, ‘Türkiye, İran ve Rusya arasında bir
çıkarlar koalisyonu’ oluşabileceğini, bunun ise Avrupa'nın yararına
olmayacağını söyledi." (Tobias Matern,
17/11)
AVUSTURYA BASINI:
ORF: "AB-Türkiye...Fischer'e Göre, Bir 'Soluklanma
Molası' Verilmesi Yerinde Olur":
"Cumhurbaşkanı Heinz Fischer, Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik
(ÖVP) tarafından dile getirilen AB ve Türkiye arasındaki katılım
müzakerelerine ara verilmesi yönündeki teklife destek verdi. Fischer
Lüksemburg'a gerçekleştirdiği bir iş gezisinde gazetecilere bu meselede
‘zaman baskısı yapılmaması’ gerektiğini ifade etti. Plassnik, Türkiye
ile ilgili son ilerleme raporu nedeniyle Brüksel'de gerçekleştirilen
AB Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısında bir soluklanma molası
verilmesi gerektiğini belirtmişti. Plassnik, Avusturya'nın
‘önceliğinin’ Ankara ile duruma uygun bir ortaklıktan yana olduğunu
belirtti." (17/11)
FRANSA BASINI:
Le Figaro: "Türkiye'yi Kim Torpillemek İstiyor?":
"Avrupa kamuoyu, özellikle Fransızlar habersiz, ama biz, amacı apaçık
Türkiye'nin AB adaylığını torpillemek olan bir komplonun hazırlanışına
doğrudan tanık oluyoruz. Bu adaylığın her zaman karşıtları oldu ve
onların yandaşlarınca ne tür önlemler ileri sürülürse sürülsün
(müzakerelerin uzatılması, müzakerenin tamamlanması durumunda bir
referandum ihtimali gibi) bu, Türkiye'nin, müzakerenin bir kere
başlatıldığında kesilmeyip anlaşmaya bağlanacağını düşünen Avrupalı
düşmanlarına haklı olarak yeterli gelmedi. Bunun üzerine daha hızlı
hareket etmeye ve öncelikle Türkiye'nin Avrupa'yı reddine sebep olacak
hukuki ve kültürel engelleri artırmaya karar verdiler. Ancak bu
düşmanlar kimlerdir? Ermeniler mi? Hiç şüphesiz, 1915 hatıralarıyla
hala acı çekerek yaşayan Ermeni diasporası, saçma soykırım yasasını
oylayan Fransız milletvekillerinin yaptığı gibi kabuslarının azıcık
depreşmesiyle kolaylıkla harekete geçebilecek durumdalar. (…) Peki
Yunanlar mı? Atina'da yeni siyasi neslin çok değiştiği ileri
sürülebilir. Günümüzde Yunan siyaset ve iş dünyasından seçkinler,
geleceklerinden daha emin ve Avrupa karar sürecine daha iyi entegre
olmuş durumdalar. Geriye, sol ve uzlaşmaz milliyetçi bir koalisyon
tarafından yönetilen Kıbrıslı Rumlar kalıyor. (…) Türkiye'nin
üyeliğinin gerçek düşmanlarını, Avrupa'da, hatta ırkçı eğilimli
köktendinciler ile, Avrupa ve Arap dünyası arasında sıkı bir ittifak
taraftarı olanlar arasında aramak gerekir. Bazıları, özellikle Almanya
ve Avusturya'da, ikinci kuşak Türk göçmenlere vatandaşlık hakkının
verilmesini reddettikleri gibi, bir Müslüman ülkenin Avrupa'ya girmesini
de reddediyor. Arap dünyasındaki milliyetçi ve İslamcı akımlarla uyum
içinde olan diğerleriyse, komşu diktatörlükler açısından
istikrarsızlaştırıcı etkileri olan örnek bir demokrasiye sahip Müslüman
bir ülkeyi istemiyor. Şayet hoşgörülü ve dinamik bir ülke olan bu büyük
Müslüman demokrasisinin bölgede İsrail'in stratejik müttefiki olduğunu
da eklersek, günümüzde Türkiye'ye karşı böyle bir ayak diremenin tüm
sebeplerini ortaya koymuş oluruz. Bunun üstüne, Nobel Edebiyat Ödülü
-Türk çağdaşlığını temsil eden Orhan Pamuk'un eserini ödüllendiren-,
dalaverelerini kimsenin görmediği ve anlamadığını düşünen dar
görüşlülere bir tokat gibi indi. Bulunduğumuz noktada, müzakereleri
durdurma planından sakınmak için Finlandiya, İngiliz ve İskandinav,
İspanyol ve İtalyanların tüm çabalarına rağmen, onların amaçlarına
ulaşamadığını gösteren hiçbir şey yok. (…) ‘Ankara'nın Avrupa
üyeliğinin gerçek düşmanlarını, ırkçı eğilimli köktendinci
Hıristiyanlar arasında aramak gerekir.’" (Alexandre Adler,
18/11)
Le Monde: "Avrupa Oluşumuna Üç Yaklaşım":
"2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday Sosyalist partisine adaylar
kuşkusuz üç farklı sosyalist yaklaşımı temsil ediyor. Ancak ayrıca
Avrupa oluşumuna da üç farklı yaklaşım getiriyorlar ve aralarındaki
fikir ayrılığı özellikle Türkiye konusunda görülüyor. Türkiye, Birliğe
katılmalı mı? ‘Evet’ diyor, Avrupa'nın bu katılımla güçleneceğini
savunan Dominique Strauss Kahn. Soruyu ‘hayır’ diye cevaplıyor, bu
katılımla Birliğin belki de gücünü kaybedeceğinden endişe eden Laurent
Fabius. Ve ‘belki’ diyor, katılım şartlarına uyulup uyulmadığı kararına
varmak için müzakerelerin sona ermesini beklemeyi öneren Segolene Royal.
Bu cevaplardan her biri Avrupa Birliği’ne ilişkin bir görüşü temsil
ediyor. Dominique Strauss-Kahn, Akdeniz çevresinde kurulacak ve ABD,
Çin veya Hindistan gibi gezegenin diğer büyük güçlerine kafa
tutabilecek geniş bir birlik olasılığından söz ediyor. Tam tersine
Laurent Fabius, "Avro bölgesi" çekirdeğine yoğunlaşmış ve Türkiye gibi
dış ülkelerle imtiyazlı ortaklık üzerine kurulmuş bir Avrupa'yı
savunuyor. Segolene Royal ise Fransızlar isterlerse Avrupa sınırlarını
Türkiye'ye genişletmeyi kabul ediyor, ancak daha ileriye açılmasını
önermiyor. (…)" (Thomas Ferenczi, 17/11)
YUNANİSTAN BASINI:
İmerisia: "Abdullah Gül ile Ne Anlaşmalar Yapacağız":
"SORU: Türk-Yunan ilişkileri ve AB-Türkiye
ilişkilerinin ayrı alanlar olduğuna inanıyor musunuz?
BAKOYANNİ: Hayır. Bildiğiniz gibi, genişleme
stratejisi içinde birçok Türk-Yunan konusu AB-Türk konusuna dönüştü.
Dini özgürlüklerin korunması, bizim özel olarak ilgilendiğimiz
Heybeliada Ruhban Okulu’nun durumu, İstanbul Rumlarının gayrimenkulleri
artık Türkiye-AB konularıdır. Tabii ki iyi komşuluk ilişkileri içinde
Türkiye'yle yürütmek zorunda olduğumuz ikili konularımız var. Birçok
kez ifade ettiğim gibi ilk aşamada amacımız Ege'de gerginliğin
azalmasıdır. Bu yönde adımlar atıldığını ve gerginliğin azaldığını
memnuniyetle görüyoruz. Onun da ötesinde iki ülke arasında güven
ortamını güçlendirecek ve kıta sahanlığı konusunu uzun vadede çözmeye
dönük başka adımlar da atmayı düşünüyoruz. (…)
SORU: Plassnik, Türkiye'nin AB sürecinde ‘kısa bir
Aradan’ söz etti. Siz, müzakerelerin donmasının, Türkiye ile Yunanistan
arasındaki ilişkiler açısından yararlı olacağını düşünüyor musunuz?
BAKOYANNİ: Avrupa'da şu anda hiç kimse müzakerelerin
donmasını teklif etmiş değil. Şöyle söyleyeyim: İki ayrı görüş var:
Biri, Türkiye ile müzakerelerin kesilmesini, başka bir ifadeyle
Türkiye'nin katılım sürecinin kesilmesini istiyor. Diğeri, AB'ye karşı
yükümlülüklerini yerine getirmemiş olmakla birlikte Türkiye'nin hiçbir
şey olmamış gibi yola devam etmesinden yana. Bu iki uç görüş arasında,
AB'nin bugüne kadar değişik dönemlerde aldığı kararlarla destekleyeceği
bir görüş bulunacak.
SORU: Anladığım kadarıyla Yunanistan, Türkiye'nin
yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği konusunu gündeme getiriyor.
BAKOYANNİ: Kuşkusuz. Yunanistan, hiçbir aday ülkenin
yerine getireceği yükümlülükleri seçme şansı olmadığını her zaman açık
bir şekilde ifade ediyor. Hiçbir aday ülke yükümlüklerini seçme, yani
yükümlülüklerini sipariş üzerine yerine getirmek gibi bir rahatlığa
sahip değil. Aday ülkelerin, AB'nin ön koşullarını yerine getirmeleri
veya buna hazırlanmaları, bizim için belki de diğer Avrupa ülkeleri
için olduğundan daha önemlidir, çünkü etrafımız AB'ye aday ülkelerle
çevrili. Bu mantıkla, Türkiye için de aynı tezi destekliyoruz.
Yunanistan, Türkiye'nin AB'ye katılımını arzu ettiğini söylerken son
derece samimidir. Bu Parlamento oturumda da belli oldu. İki büyük
parti, Türkiye'nin AB'ye katılımını destekliyor, ancak
yükümlülüklerini yerine getirmesi koşuluyla. Bu konudaki düşüncelerimiz
başka Avrupa ülkelerinden farklı. Biz bunu Yunanistan'da açıklığa
kavuşturduk. (…)
SORU: Yunan Hükümeti’nin umudunu, Tayyip Erdoğan'ın
şahsına ve Türkiye'nin içinde reformlara, hatta cumhurbaşkanlığına
ulaşmasını kolaylaştırma mantığına dayandırdığı izlenimi veriliyor.
Sizce Erdoğan ne kadar inanılır bir konuşmacıdır?
BAKOYANNİ: Biz, Türkiye'nin içişlerine müdahale
etmeyiz. Sorunuzun ikinci kısmı cumhurbaşkanlığı konusuyla ilgili
olduğu için açıkça ifade edeyim ki Yunanistan Hükümeti bu konuda görüş
belirtmiyor. Benim görüşüme göre ise Tayyip Erdoğan, partisinin İslami
kimliğini Türkiye'nin AB sürecine uydurmaya çalışan bir kişi. Ancak
Kemal Atatürk'ün ‘Batı’ya doğru ilerleyin’ düsturunu örnek alan,
Türkiye'nin AB'ye katılımını arzu eden, bizim görüşümüze göre ülkeleri
için vizyonu olan kişi ve politikacılardır Yunanistan-Türkiye ve
AB-Türkiye ilişkilerinde olumlu rol oynayabilecek olanlar."
(Maria Spiraki, Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni ile
yapılan mülakat, 18/11)
Apoyevmatini: "AB Hiçbir Aday Ülkeye Şantaj Yapmıyor":
"AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn, ‘Maraş'ın yasal
sakinlerine iadesinin, BM'nin temel konularından biri olduğunu’
açıkladı. Olli Rehn, böylece, Maraş konusunu, Türkiye-AB arasında tren
kazasını önlemeye ilişkin Finlandiya önerisini gündeme getirdiği AB
ile Kıbrıslı Türkler arasında doğrudan ticaret konusunu birbirinden
ayırdı. Genişlemeden Sorumlu Komisere göre, sadece doğrudan ticaret
konusu AB'nin yetkisi dahilinde bulunuyor. Bu arada Yunan Hükümeti,
Türkiye'ye karşı ‘şantaj’ uygulandığını kabul etmiyor."
(17/11)
NOT:
Bu bülten, 17-19 Kasım 2006 tarihleri arasında Genel Müdürlüğümüze
ulaşan haber ve yorumlardan derlenerek hazırlanmıştır.
-
ESKİ SAYILAR