08.02.2007

   

Anasayfa

e-posta


 

 

ALMANYA BASINI 

DEUTSCHLANDRADIO: "AVRUPA BU DEĞİL" 

            ANKARA, 02/02(BYE)--- Almanya'da yayın yapan  Deutschlandradio'nun 01 Şubat 2007 tarihli internet  sayfasında, Bettina Klein imzasıyla, Avrupa Parlamentosu  Türkiye Raportörü Camiel Eurlings ile yapılan ve yukarıdaki  başlık altında yayımlanan bir mülakat yer almıştır.  İnternetten sağlanan mülakatın çevirisi şöyledir: 

--Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü AB Üyelik Adayına Reform Gerçekleştirmesi Konusunda Israr Ediyor--

 

            Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Camiel Eurlings,  Ankara ile üyelik müzakerelerinin devamını sorguluyor.  Eurlings'e göre, müzakerelere ancak Türkiye iç hukukunda  ifade özgürlüğüne açıkça yer verdiği takdirde devam edilmelidir.  Eurlings, mevcut hukuki düzenlemelerin, radikal Türkleri,  Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'a olduğu gibi, liberal eğilimli  aydınlara yönelik tehdit konusunda cesaretlendirdiği görüşünde. 

            KLEIN: Almanya Federal Meclis Başkan Vekili Wolfgang  Thierse, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Orhan Pamuk'un  Almanya gezisini iptal etmesi sonrasında Türkiye'ye eleştiriler  yöneltti. Thierse, Berliner Zeitung'a yaptığı açıklamalarda,  gezinin iptalinin, Türkiye'nin arzu edilen düzeyde fiilen bir  hukuk devleti olmadığını gösterdiğini vurguluyor. Hatta Türk milliyetçiliğinin, aydınları ülkeden dışarı çıkmaları konusunda korkutacak derecede güçlü olduğu anlaşılıyor. Thierse, "Türklüğe hakareti" cezalandıran söz konusu kanun maddesinin kaldırılmasını  talep ediyor. Bu türden siyasi tartışmaların Türkiye için  sancılı olduğu kesin, fakat Avrupa'ya dahil olmak isteyen bir  ülkenin bu tartışmalara izin vermesi kaçınılmaz.

            Avrupa Birliği üyelik müzakerelerini göz önünde tutarak  sonuçlar mı çıkarmalıdır? Bu konuyla ilgili olarak programdan  önce Camiel Eurlings ile görüştüm. Kendisi Avrupa Parlamentosu  Türkiye Raportörü'dür. Sayın Eurlings'e her şeyden evvel Pamuk'un gezisini iptal etmesinin kendisini düşündürüp  düşündürmediğini sordum. 

            EURLINGS: Evet, bu beni fazlasıyla düşündürüyor. Konu  sadece Orhan Pamuk gibi bir Nobel ödüllü yazarın kendisini  bugünlerde tehdit altında hissetmesi değil. Avrupa'ya yüzünü  çevirmek isteyen ancak insanların ifade özgürlüklerinin  olmadığı bir Türkiye ile ilgili ve uzun yıllara dayanan  durumun bir parçası söz konusu. Orhan Pamuk ve aramızda  artık olmayan Hrant Dink gibi kişiler, dile getirmek  istediklerini yıllardır gerçekten dile getiremiyorlar.  Bunun çok kötü bir durum olduğu görüşündeyim, çünkü ifade  özgürlüğüne sahip olmak, Avrupa'nın en kökten değerleri  arasında yer alır. Böyle bir şey 2007 Türkiye'sinde hala  söz konusu değil.  

            KLEIN: Sayın Eurlings, çok açık ifadeler kullanıyorsunuz.  Sizce bu yeni gelişmeler ışığında Türkiye'nin üyelik müzakereleri  konusunda ne gibi sonuçlar çıkarılmalıdır?  

            EURLINGS: Yasaları değiştirmeden ileriye doğru bir adım atılamayacağını Türk siyasetçilerinin artık idrak etmelerinin  zamanı gelmiştir. Hrant Dink'i şahsen yakından tanırdım. Dink bir provokatör değildi. Çok kibar bir insandı. Çok da gururlu  bir Türk'tü. Ermeni kökenliydi fakat Türkiye'nin bir parçası  olmaktan da çok gurur duyardı. Kendisi her defasında Türkiye'den  yana olduğunu fakat Türkiye'nin, hapse girme korkusu olmaksızın  fikirlerin serbestçe ifade edilebildiğinde daha iyi bir ülke  olacağına inanıyordu. Bunu bana o kadar sık söylerdi ki...  Kendisi de söylediklerinden dolayı tehdit görürdü. Artık Orhan  Pamuk'un da tehlikede olduğuna, onun gibi birçok aydının cezaevine gireceğine ve Türk siyasetçilerinin durumun daha  fazla böyle devam edemeyeceğini anlamaları gerektiğine  inanıyorum. Hrant Dink veya Orhan Pamuk gibi yazar ya da  gazeteciler mahkemelere sürüklenmemeli ve hapse atılma  tehdidiyle karşı karşıya kalmamalıdır. Bu nedenlerden ötürü  de -fakat gerçekte böyle olmuştur- Türkiye'de sanki Türkiye'ye  karşı oldukları imajı verilmemelidir. Milliyetçi Türkler,  Orhan Pamuk'un Türkiye aleyhine bir şeyler yapması nedeniyle  neredeyse hapse atılacağına gerçekten de inanıyor. Bunu Hrant  Dink için de düşündüler. Dink, televizyona çıktığında, aslında  öyle olmamasına rağmen her defasında sanki Türkiye aleyhine bir şeyler yapmış gibi gösterilirdi, birçok izleyici de bunu  tamamen yanlış algılardı.  

            KLEIN: Az önce Türk siyasetçilerinin artık durumu anlamaları gerektiğini söylediniz. Anlaşılan bugüne kadar  anlamadılar. Avrupa, AB ve Avrupa Parlamentosu olarak sizler,  Türk Hükümetindeki anlayışa katkıda bulunmak amacıyla neler yapabilirsiniz? 

            EURLINGS: Çok açık konuşmalı ve güçlü durmalıyız. Türkiye  bir üye adayıdır. Bu konuda adil ve dürüst olmalıyız. Ancak  adil ve dürüst olmanın anlamı aynı zamanda kendi taleplerimizi unutmamaktır.

            Sadece koşulları yerine getirmek isteyen ülkeler  Avrupa yolunda ilerleyebilecektir. Avrupa Parlamentosu iki yıl  boyunca Türkiye'nin 2002-2004 yılları arasında çok sayıda  reformu gerçekleştirdiğini dile getirip durdu, ama bunlar  henüz yeterli değil. Büyük bir hızla reformlara devam  edilmelidir. Ayrıca Avrupa Parlamentosu, her fırsatta,  müzakerelerin ilk yıllarında önceliğin siyasi kriterlerin  yerine getirilmesi olduğunu dile getirdi. Şimdilerde masanın  üzerinde duran konu da bu zaten. Avrupa Parlamentosu, daha  birkaç ay önce Türkiye'nin bu durumu değiştireceği ve ülkede  önümüzdeki yıl ifade özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğünün  yanı sıra, kadın haklarının da yerleşeceğini vurguladı. Gerçekle  yüzleşme vaktinin geldiğine inanıyorum. Eğer Türk siyasetçileri Avrupa yolunda ilerlemekte ciddiyseler, daha fazla reform  yapmalıdırlar.  

            KLEIN: Yani açık ve net olarak Avrupa Birliği'nin  temsilcilerinden ne talep ediyorsunuz? Müzakerelere şimdi  nasıl devam edilmelidir? 

            EURLINGS: Türkiye'ye önümüzdeki yıl içerisinde yasalarını  değiştirip, Avrupa'nın yerleşik bir değeri olan ifade özgürlüğünü gerçekten de yasal güvence altına aldığında ancak müzakerelere  devam edilebileceğini apaçık söylemeliyiz. Yani Hrant Dink'in  dramatik bir biçimde katledilmesinin ve Nobel ödüllü Orhan  Pamuk'a yönelik son tehditlerin ardından hiçbir şey olmamış  gibi davranamayız. Orhan Pamuk ve Hrant Dink gibi şahsiyetleri  bizzat tanıdığınızda, bu kişilerin provokatör değil ne kadar  iyi insanlar olduğunu görürsünüz. Avrupalı olmak isteyen bir  ülkede, -Türk yasaları bu kişilerin Türkiye karşıtı olarak  tanımlanmasına imkan vermesinden dolayı- bunların tehlike  altında olmalarına izin verilmemelidir.  

            KLEIN: Yani sizin açınızdan, önümüzdeki yılda da bir  şeyin değişmemesi, mesela "Türklüğe hakareti" cezalandıran  ve çok geniş yorumlanarak uygulanan 301. Maddenin değişmemesi, üyelik müzakerelerini kesmek için bir neden teşkil eder mi?            

            EURLINGS: Sanırım inandırıcı olmalıyız. Türkiye ifade  özgürlüğünü güvence altına almadığı takdirde müzakerelere  bir şey olmamış gibi devam edemeyiz. Şu anda iyimser kalmak  istiyorum, ancak şunu da bilgi olarak vermeliyim: Her defasında  kendini tekrarlayan durumların söz konusu olduğu Türkiye gibi bir ülkeyle yıllar boyunca müzakerede bulunduğunuzda, bu hem insanların özgür olmak istediği halde özgür olamadığı Türkiye  açısından kötü oluyor, hem de Almanların yahut benim ülkem  Hollanda'nın gözünde, Avrupa'nın inandırıcılığı açısından kötü  oluyor. Çünkü böyle bir durumda insanlar, Avrupa'ya aday olan bir ülkede eğer bunlar gerçekleşebiliyorsa, tüm Avrupa'nın  değerler bakımından artık neyi temsil ettiğini soracaklardır. 

            KLEIN: Bu mantıklı tutumunuzla arkanıza kimleri  alabileceğinizi umuyorsunuz? Şimdiki durumda bile birçok  siyasetçi ortaya çıkıp, aksi halde Türkiye'deki radikal  odakların güçlenebileceği gerekçesiyle üyelik müzakerelerinin  devamının veya kesilmesinin sorgulanmaması gerektiği yönünde  uyarıda bulunuyorlar. 

            EURLINGS: Avrupa Parlamentosunda büyük bir çoğunluğun  bulunduğunu sanıyorum. Parlamentoda son raporumu  destekleyenlerin oranı neredeyse üçte ikiydi. Birçok teoriye  sahip olunabileceğini düşünüyorum. Apaçık söylemeyelim de  denilebilir, halının altına süpürelim de denilebilir. Çünkü  bu Türkiye için daha iyi olup işini kolaylaştırır. Artık  aramızda olmayan Hrant Dink gibi Ortodoks-Rum Patriğinin de  bana söyledikleri her defasında aklıma geliyor. Onlar hep  şunu söylerdi: "Sayın Eurlings, Türkiye'nin Avrupa yolunun  sadece teknik bir yol olmadığı, bir anlamı olduğu ve  Türkiye'nin Avrupa'ya giden yolunun gerçekten de  Avrupalılaşmaktan geçeceğinin garantisini verin." Sanırım  bu, Türkiye'ye adil davrandığımız ve onların üyelik adaylığını          sorgulamadığımızı anlatan yardım niteliğindeki tek mesajdır.  Ancak sorgulamadığımız bir husus da kendi inandırıcılığımız  ve koşullarımızdır. Sanırım Ankara tarafından açıkça anlaşılan  tek nokta, adil ve tutarlı bir müzakere stratejisinin  varlığıdır. 

 

ALMANYA'NIN SESİ RADYOSU: "LAGENDİJK'TEN 301. MADDE MEKTUBU" 

            ANKARA, 02/02(BYE)--- Almanya'nın Sesi Radyosunun  2 Şubat 2007 tarihli Türkçe internet sayfasında, yukarıdaki  başlık altında Brüksel çıkışlı bir haber yer almıştır.  İnternetten sağlanan haber şöyledir: 

            Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost  Lagendijk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhuriyet Halk  Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal'a hitaben yazdığı açık  mektupta, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 301. maddesinin  değiştirilmesini istedi. Hrant Dink'in öldürülmesinin  ardından ikinci haftanın geride kaldığına işaret eden  Lagendijk, dün basına dağıttığı "açık mektup" başlıklı  yazısında, "100 binden fazla insanın katıldığı cenaze  merasiminin ardından, artık harekete geçme zamanının  geldiğini" kaydetti. Herkesin üzerinde uzlaştığı konunun,  "Türkiye'de son iki yılda artan aşırı milliyetçilik ve  hoşgörüsüzlük ikliminin Hrant Dink cinayetiyle öyle veya  böyle bir şekilde ilgisinin bulunduğunu" dile getiren  Lagendijk, TCK'nın 301. maddesinin bu iklimi temsil eden  bir sembol olduğunu ifade etti. Lagendijk, Avrupa  ülkelerinde de benzeri maddelerin bulunduğuna, ancak  bu maddelerde millet kavramının değil, devletin söz  konusu olduğunu ve devlet görevlilerine veya kurumlarına  hakaret edenlerin hapis cezası alabileceğine dikkat çekti.

            Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı,  "Mevcut haliyle ve mevcut yorumuyla 301. madde insan  hayatının tehlikeye atılmasına yol açıyor" ifadesini  kullandı.

 

DER TAGESSPIEGEL: "PAMUK'UN UYARISI" 

            BERLİN, 02/02 (BYE)--- Tirajı günde 146 bin 600 olan  liberal eğilimli Der Tagesspiegel gazetesinin 2 Şubat 2007  tarihli sayısında, Faruk Şen imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:  

--Türkiye'deki Aşırı Milliyetçiliğin Üstesinden Ancak AB Üyeliği Gelebilir-- 

            Hrant Dink cinayeti ve Orhan Pamuk'un Almanya gezisini  iptal etmesinden beri, Türkiye'de baş gösteren ve terörist  bir boyutta kendisini hissettirme tehlikesine sahip olan  yeni aşırı milliyetçilik dalgası, endişe verici bir şekilde  Avrupa kamuoyunda yer edinmeye başlıyor.

            Maalesef bu suretle Türkiye'nin AB üyeliği lobisi  zayıflama belirtileri gösterecektir. Olaylar Avrupa  perspektifinin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu  gösteriyor. Türkler için geçerli olan, ortak bir Avrupa  evinde ve çok uluslu bir devlete yakışır bir şekilde bir  ulusal hissiyat oluşturmaktır. Aşırı milliyetçiler Türkiye'nin  çıkarlarına ters davranıyorlar. Dink cinayetine verilen  tepkiler halkın bunun bilincinde olduğunu gösteriyor.  Bu yüzden ülkenin Avrupa perspektifi devam etmek zorundadır.

            Aralık 2006 yılından bu yana, Türkiye'nin AB üyeliği  son derece sorgulanmaya başladı. Fakat Avrupa kapıyı  henüz tam anlamıyla kapamış değil. AB Dışişleri Bakanları  Toplantısında, Türkiye-AB müzakerelerinde 35 ana başlıktan  8'inin görüşülmesinin durdurulması mutabakatında, ne  Türkiye'nin üyelik taraftarları ne de karşıtları tam olarak  taleplerini kabul ettirebildiler. Sürece olumlu yaklaşım  hem Avrupa'da hem de Türkiye'de gittikçe azalıyor. Bu  süreci Berlusconi ve Schröder gibi geçmişte destekleyenler  artık görev başında bulunmuyorlar. Halefleri ise, Türkiye'ye  olan tutumda ülkelerinde duraksama oluşmasına neden oldular.  Türkiye'nin başka bir AB üyeliği taraftarı Tony Blair'in  de görev süresi sona eriyor. Bu arada Jacques Chirac da  Fransa'daki iç siyaset alanındaki gelişmeler nedeniyle,  Türkiye karşıtı bir tutum sergilemeye başladı. Geriye  Türkiye'nin önemli destekleyicisi İspanya kalıyor.  Türkiye'deki aşırı milliyetçiliğin nelere mal olabileceğini  çok acı bir şekilde Dink cinayeti gösterdi. Avrupa'da  genel olarak Türkiye'ye yönelik olumsuz bir hava hakim.

            Türkiye'nin 1989 sonrası jeopolitik önemi Batı  açısından önem kaybetmeksizin değişime uğradı. Ülke, bir  buhran üçgeni içinde yer alıyor. (Avrupa-Yakın Doğu-Kafkaslar)  Bütün bu bölgelerde Türkiye'nin çıkarları Batı'nın çıkarlarıyla  büyük ölçüde örtüşüyor. Bunun ötesinde Türkiye'nin, Avrupa  hatta okyanus ötesi enerji güvenliği konularında da  önemli rolü bulunuyor.

            Ekonomik açıdan da Türkiye'nin AB üyeliği karşıtları  önemli bir yanılgı içinde bulunuyorlar. Türkiye AB üyesi  olmadan da önümüzdeki yıllarda sadece pazar değil aynı  zamanda üretim merkezi olarak önem kazanmaya devam  edecektir. Son üç senede senelik yüzde 10'un üzerinde bir  büyüme oranıyla Türkiye sadece jeopolitik önemini değil aynı  zamanda ekonomik önemini de korumaya devam ediyor. Bu  bağlamda Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda AB'ye üye olarak  entegre olması, AB kapısının önünde olmasına tercih  edilecektir.

            Söz konusu ekonomik canlılık sadece Türkiye'ye  yaramayacaktır. Özellikle iş sahalarının muhtemel yer  değiştirmesi, Türkiye'nin Avrupa entegrasyon sürecindeki  öneminin kısa zaman sonra AB için özellikle Avrupa sosyal  standartlarının ve rekabet şartlarının yerleşmesi bakımından  artmasına neden olacaktır.

            AB şu anda izlediği Türkiye politikasını ciddi olarak  sorgulamalıdır. Netice itibarıyla Türkiye'nin AB tam  üyeliği her iki tarafın çıkarları gereğidir. Ancak bu yol  her iki taraf için de açık olmalıdır.

            Türkiye bu yolda pragmatik bir şekilde ilerlemeye  devam etmelidir. Son olaylar aşırı milliyetçi ideolojinin  Türkiye'yi uçuruma sürüklediğini göstermesi bakımından  belki de olumlu katkıda bulunmuştur. 

 

FRANKFURTER RUNDSCHAU: "BÖLÜNMÜŞ TÜRKİYE" 

            BERLİN, 02/02(BYE)--- Tirajı günde 161 bin 300 olan  sosyal demokrat eğilimli Frankfurter Rundschau gazetesinin  2 Şubat 2007 tarihli sayısında, Gerd Höhler imzasıyla  ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun geniş özet  çevirisi şöyledir: 

            Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk Almanya  seyahatinden sonra Belçika'ya gerçekleştirmeyi planladığı  seyahatini de iptal etti. Pamuk bunun nedenini açıklamıyor,  ancak her şey ortada. Ermeni gazeteci Dink'in öldürülmesinden  sonra Pamuk da hayatından endişe ediyor. Pamuk da Dink  gibi "Türklüğü aşağılamak" gerekçesiyle yargılanmış ve bu  suretle Türk milliyetçilerinin hedefi haline gelmişti.

            Dink cinayeti ve Orhan Pamuk'a yönelik kışkırtma  hareketi, modern Türkiye'nin kuruluşunun 85. yılında da  hala kimliğini bulma mücadelesi verdiğini gösteriyor.  Milliyetçi paranoyalar olduğu kadar, Birinci Dünya Savaşı  sırasındaki Ermeni takibatlarının tabulaştırılması ya da  "Türklüğün aşağılanması"nı cezai fiil kapsamına dahil  eden TCK'nın 301. Maddesi de bu kimlik bunalımının dışa  vurumudur. Bu tür kanunlara ihtiyaç duyan bir ulusun kendisine  verdiği değer hissi ne durumdadır? Bu ulus Ermeni takibatları  gibi konuları tabulaştırıp geçmişine perde çekerek, geleceğini  nasıl şekillendirebilir?

            Türkiye'nin AB adaylığı, Cumhuriyet'in kurulduğu  1923 yılından bu yana için için yanmakta olan kimlik  anlaşmazlıklarının yeniden alevlenmesine neden oldu. Köşe  yazarı Türker Alkan bu bağlamda, "Toplumumuz kendi içinde  bölünüyor" şeklinde yazıyor. Siyasi partiler, yargı, ordu  ve güvenlik güçleri içindeki aşırı muhafazakarlar,  Türkiye'nin AB adaylığını kendi arpalıkları için bir tehlike  olarak görüyorlar. Reformcular ise Avrupa entegrasyonunun  ülkelerine demokrasi, siyasi istikrar ve ekonomik refah  sağlamasını umut ediyorlar. AB, Türkiye'deki bu iç  anlaşmazlığı çözemez, ancak çözülmesine yardımcı olabilir.  Bu nedenle, ülkesinin demokratik geleceği için mücadele  eden Hrant Dink ve Orhan Pamuk gibi kişilerin güçlendirilmesi  amacıyla Türkiye'nin üyelik sürecinin devam ettirilmesi  şimdi her zamankinden daha önemlidir. 

 

KÖLNER STADT-ANZEIGER: "SCHAVAN: TÜRKİYE'Yİ AB ÜYESİ OLARAK TASAVVUR ETMEK GÜÇ"  

            ANKARA, 02/02(BYE)--- Almanya'da yayımlanan Kölner  Stadt-Anzeiger gazetesinin 2 Şubat 2007 tarihli sayısında,  kna rumuzuyla ve yukarıdaki başlık altında bir haber yer  almıştır. İnternetten sağlanan Köln çıkışlı haberin  çevirisi şöyledir: 

            Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk'un Almanya  gezisini iptali sonrasında, Eğitim ve Bilimsel Araştırma  Bakanı Annette Schavan (CDU), Türkiye'nin Avrupa  yeterliliğini sorguladı. Bakan, Kölner Stadt-Anzeiger  gazetesine yaptığı açıklamada, "Nobel ödülü almış bir  kişinin, tarihi olaylara eleştirel bir açıdan ışık tutması  nedeniyle yaşamından endişe etmek zorunda kaldığı bir ülke  düşünün. Böyle bir ülkeyi AB içinde tasavvur etmek güç"  dedi. Tarih olgusunu modern gizleme yöntemleri Avrupa'ya  pek uymuyor.

            Pamuk'un, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Hristiyan  Ermenilere yönelik kitlesel katliamlar konusundaki duruşu  nedeniyle saldırılara maruz kalmasını Schavan, "medeniyetler  arası diyalogda daha yapılması gereken çok şeye bir işaret"  olarak değerlendirdi.

            İslam'ın iç çekişmelerinde yaşanan anlaşılması güç  zorluklar söz konusu. Türk yazar, salı günü dört Alman  kentini kapsayan ziyaret programını iptal etti. Milliyetçi  çevreler tarafından kendisine yöneltilen tehditler asıl  neden olarak görülüyor. Pamuk'un arkadaşı ve meslektaşı  Hrant Dink, 19 Ocak tarihinde İstanbul'da öldürülmüştü.  

 

DIE WELT: "DÜŞMANLARLA DOLU BİR DÜNYADAKİ EFSANEVİ MİLLET" 

            BERLİN, 02/02(BYE)--- Tirajı günde 251 bin olan  muhafazakar sağ eğilimli Die Welt gazetesinin 02 Şubat 2007  tarihli sayısında, Zafer Şenocak imzasıyla ve yukarıdaki  başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir: 

--Orhan Pamuk Olayı, Türkiye'nin Parçalanmışlığını Yansıtıyor ve Avrupalılara, Geride Kaldığını Zannettiklerini Hatırlatıyor-- 

            Türkiye, Avrupa'nın Kuzey Kore’si midir? Türkiye'nin  ekonomik dinamizmini ve eriştiği oldukça yüksek küreselleşme   seviyesini bilenler ile AB'ye tam üye olma yönündeki  çabalarını ciddiye alanlar için bu benzetme pek uygun  değilmiş, hatta saçmaymış gibi gelebilir.

            Ancak sadece bir tek Türkiye ve gitmek istediği bir tek  yön yok. Ülkenin sadece; ilginç karışımlı kültürünü barındıran  İstanbul gibi metropolleri, Asya ve Doğu Avrupa'yı fetheden  genç ve dinamik yöneticileri, eleştirel aydınları ve düşünce  önderleri, gelişen yayınevleri ve renkli bir medya yelpazesi  yok.

            Bir de "Kuzey Kore" zihniyetiyle yetiştirilmiş ve  okullarda hala; kitle katliamı söz konusu olduğunda  temizlikten söz edildiği, 80 yıl sonrasında "Anadolu'nun  işgalcilerinden kurtarılmasını" askeri törenlerle kutlayan  bir devlet ideolojisinin aşılandığı, Anadolu topraklarındaki  Ermeni halkının yok edilmesinin haklı çıkarıldığı, devletin  kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ü efsanevi olarak yüceltildiği,  gerçeğin ve tarihin ideolojik algılanışına yönelik her türlü  eleştirinin anavatana ihanet olarak görüldüğü ders  kitaplarının okutulduğu genç bir halk kitlesi var. Böylece  eleştirel vatandaşlar yerine kullar yetiştiriliyor.

            Kendisini içerde ve dışarıda düşmanla sarılıymış gibi  hisseden halkın bu kesimi, yabancılara karşı nefret dolu ve  artık şovenist milliyetçiliğini açıkça sergiliyor. Bu,  totaliter toplumun oluşması için olduğu kadar, farklı  düşünenlere yönelik cinayetler için de en iyi zemindir.  Böylesi bir dünya her Avrupalıya, aşıldığına inandıklarını  hatırlatıyor.

            Türk aydınlarının ve farklı düşünenlerin; ülkelerinde  tehdit edildiklerini hissetmeleri, onlara gözdağı verilmesi  ve düşüncelerini özgürce dile getirememeleri, artık kimi  şaşırtabilir ki?

            Yıldırmanın yöntemi var. Türkiye 1980'li yıllardan beri,  yeni fikirlere ve küreselleşmenin baskısıyla normlarına, kendi argümanlarıyla karşı duramayacak kadar çok dışarıya açıldı.  Geriye; despotça ve zorbalığa güvenen bir dil kalıyor.  Görülmeyen bir devlet mekanizması ve derinden bölünmüş olan  ülkenin hangi tehlikenin içine sürüklenmiş olduğunu idrak  edemeyen bir hükümet de, saldırgan milliyetçilerin işini  kolaylaştırıyor.

            Bu hükümet, beş yıl önce ne denli yüksek umut ve  hedeflerle göreve gelmişti. Türkiye; tamamen demokratikleşecek,  bir hukuk devleti olgunluğuna erişecek, Müslüman dünyasındaki  ilk şeffaf devlet olacak, savaşlarla sarsılan Orta Doğu için  örnek teşkil edecekti. Avrupa'da da, herkesi olmasa da  birçoklarını coşturan bir vizyondu bu. Ancak, Türk hükümetinin  bu arada gerçekleştirdiği çok sayıda reform sadece, şimdi kendi  kendini yutmakla tehdit eden kocaman bir kağıt kaplan olarak  kaldı.

            Her şeyi gözetim altında tutan devlet mekanizmasının ve  güvenlik organlarının yerini şimdi; düşmancıl, sürekli  homurdanan bir atmosfer aldı. Reform baskısı altındaki  hükümete ve ürkekçe, özgür düşünce ve eleştirel konuşmalar  yapmaya çalışan bağımsız zihniyetlere karşı bir propaganda  yapılıyor. Kaldırılması bugüne kadar gerçekleşmeyen esnek  bir maddeyle, aydınlar; mahkeme önüne sürükleniyor, teşhir  ediliyor ve Türk devleti ile Türk halkının düşmanı olarak  karalanıyor.

            Bu yanlış gelişmede belirleyici olan, sadece Ankara'daki  hükümetin çaresizliği değil, aynı zamanda da geniş halk  kitlesinin umursamaz tavrıdır. Anlaşılan, ham milliyetçiliği  seferber etmek, demokrasi ve düşünce özgürlüğü için kitleleri  harekete geçirmekten daha kolay. 

            Şu an Türk toplumunun yaşadığı krizde, Avrupa'nın Türkiye  karşısında sergilediği kararsız tutumunun da bir rol oynadığı  kesin. Ülkenin Avrupa'ya dahil olup olmadığına dair kavga,  hükümetin reform gücünü zayıflattı ve demokratik güçlerin  yolunda bir engel oldu. Ancak Türkiye, bu durumda sadece kendi  kendine yardımcı olabilir. Ülkede, mevcut durumun ülkenin  geleceğini karartacağının idrak edilmesi gerekir. Bu durumun  devam etmesi, hatta daha da tırmanması halinde, Türkiye ne  AB'ye tam bir üye, ne de Avrupa'nın ayrıcalıklı bir ortağı  olacaktır. Daha ziyade Avrupa'nın sınırında, kafalarda bir  tutam Kuzey Kore zihniyetinin olduğu, ikinci bir Rusya  beklenebilir. Bu perspektif Avrupalıları da düşündürmelidir. 

 

DIE WELT: "TÜRKLER ASLINDA BURADA SANILDIĞINDAN DAHA DEMOKRATİK"

 

            BERLİN, 05/02(BYE)--- Tirajı günde 251 bin olan  muhafazakar sağ eğilimli Die Welt gazetesinin 5 Şubat  2007 tarihli internet sayfasında, Martina Goy imzasıyla  ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan mülakatın çevirisi  şöyledir: 

--Türk Asıllı Alman Vural Öger'in Entegrasyona Olan İnancı Devam Ediyor. Türkiye'nin AB Üyeliğine Yönelik Bir Hitap-- 

            Turizmci Vural Öger, 1960 yılından beri Almanya'da  yaşıyor ve iki seneden beri SPD'nin Avrupa Parlamentosu  milletvekili. Martina Goy, Vural Öger ile; Türk imajı,  milliyetçilik ve Hamburg şehrinde de başarısızlıkla  sonuçlanan entegrasyon politikası üzerine bir mülakat yaptı.  

            GOY: Sayın Öger, sizi bir Türk-Alman Hamburglu olarak  tanımlayabilir miyiz? 

            ÖGER: Aynen öyle tanımlayabiliriz. 

            GOY: Peki kendinizi nereli hissediyorsunuz? 

            ÖGER: Bunu en iyisi bir futbol maçı örneğinde anlatayım.  Alman milli takımı başka bir takıma karşı oynadığı zaman  kendimi bir Alman olarak hissediyorum. Ama Almanya Türkiye'ye  karşı oynarsa, o zaman kendimi bir Türk olarak hissediyorum.  Benim için vatan, çocukluk anılarımın oluştuğu yerdir.  

            GOY: Vatanınız son günlerde yoğun eleştiri alıyor.  Gazeteci Hrant Dink öldürüldü, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi  Orhan Pamuk suikasta uğrayabileceği korkusuyla ABD'ye kaçtı.  İnsafsızca sormak gerekirse, Türkiye'de demokrasinin ve AB  üyeliği beklentisinin sonu mu geldi? 

            ÖGER: Hrant Dink'in cenaze törenine katıldım. Kendisini  iyi tanırdım. Ölümü beni çok etkilemiştir. Türkiye için denge  unsuru olmuş birisi olarak büyük bir kayıptır. İşlenen  cinayeti protesto için İstanbul'da 100 bin kişi bir yürüyüş  düzenledi. Benzer protesto eylemleri Anadolu'da da yapıldı.  Böyle bir şeyi ben daha önce görmedim. Pamuk ile ilgili meydana  gelen gelişmeler tabii ki endişe verici. Ben her şeye rağmen  bir hoşgörü ortamının oluşacağına inanıyorum. Türkler genel  olarak burada sanıldığından daha demokratiktir.  

            GOY: Polisin, Dink'in katili ile çekilen fotoğraflarına  bakılırsa bu dediğinize inanmak bir hayli zor gözüküyor. Belki  de bizler Almanya'da konuya çok eleştirel yaklaşıyoruz, çünkü  genel olarak bakılırsa Türk göçmenlerin topluma entegrasyonu  başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bir zamanların misafir işçileri  ile Almanlar arasındaki mesafe, baş örtüsü kavgası, namus  cinayetleri ve gittikçe artan İslamlaşma ve aşırı milliyetçilik  hareketleri nedeniyle günden güne açılıyor.  

            ÖGER: Durumu bu derece aşırı görmüyorum. Ama 40 senedir  söylenen bazı yalanlar var... 

            GOY: Mesela, "Almanya'nın bir göçmen ülkesi olmadığı"  gibi mi? 

            ÖGER: Aynen öyle. Stoiber'in iddiaları entegrasyonu  zorlaştırmıştır. 60'lı yıllarda Almanya'ya gelenlerin yüzde  95'i taşradan gelen vasıfsız kimselerdir. Bunların çocukları,  ebeveyn etkisi ve devletin desteği olmadan nasıl yer  edinebileceklerdi ki? Buna rağmen şu an Almanya'da 25 bin  işçi çocuğu üniversiteye gidiyor. Ayrıca birçoğu müteşebbis,  televizyon ve futbol yıldızı olmuştur. Bana göre çok  kültürlülük olgusu boşa çıkmamıştır.  

            GOY: Sinema yıldızı Erol Sander ya da profesyonel futbolcu  Yıldıray Baştürk örnekleri birer istisnadır. Gerçekler, Berlin  Kreuzberg'te ve Hamburg Harburg ile Wilhelmsburg'ta karşımıza  çıkıyor. Buraları Türk yerleşim birimleri olarak, gelecek  vizyonu oldukça zayıf olan sosyal odak noktalarıdır.  

            ÖGER: Ben var olan sorunları önemsizleştirmek niyetinde  değilim. Fakat bir neslin daha iyi gelişmesi için iş sahası  sağlanması konusunda birlikte gayret gösterirsek, eminim  hayatımızı gayet güzel idame ettiririz. Entegrasyon ancak  icraat neticesinde oluşacaktır. Bunun için de insanların  hissiyatlarıyla haşır neşir olmak lazım. 

            GOY: Dini mi kastediyorsunuz? 

            ÖGER: Dine; İslamiyete yönelme, bu hislerin bir sonucudur.  Örneğin türban... 

            GOY: Başörtüsü mü demek istiyorsunuz? 

            ÖGER: Hayır, türban. Başörtüsü Türkiye'de kırsal kesimde  bir nevi gelenektir; köy ağırlıklı yapılanmış başka ülkelerde  de olduğu gibi. Türban, İran'daki Humeyni Devrimi sonrası  ithal edilmiştir. Bu dönem sonrası Türkiye'de de dini bir  sembol haline gelmiştir.  

            GOY: Almanya'da da kullanımı gittikçe artıyor. 

            ÖGER: İzin verin anlatayım. Türklerin üçte biri Alevidir.  Bu liberal kesim, zaten başörtüsü ya da türban takmaz.  Eğitimli orta tabakada da türban kullanımı nadirdir. Özellikle  büyük şehirlerin sadece banliyölerinde yoğun bir şekilde  türban takılması, büyük şehre göç edenlerin burjuvazi ile  karşılaşması sonrasında geçirdiği değişimi gösteriyor. Aynı  zamanda kişinin kimlik zorluğu çektiğinin de bir göstergesidir.  Gençlerin çoğu kendilerini Türk olarak hissedemiyor. Fakat  Alman olarak da hissedemiyor. Bunun sonucu, din vasıtasıyla  kendisini bir ayrıma tabi tutuyor. Ben bu durumu bir tepki  olarak değerlendiriyorum.  

            GOY: Bu masum bir bakış açısı değil mi? 

            ÖGER: Kesinlikle değil. Birçok Türk, kendisini Almanya'da  kabul edilmiş olarak görmüyor ve çoğu kimlik bunalımı yaşıyor.  Benim göçmenlerden sürekli duyduğum, "neden kötü olaylardan  bizler sorumlu tutuluyoruz" sorusudur. Neden eşit fırsatlara  sahip değiliz? Dışlananların beyinleri kolay yıkanıyor,  camilerdeki vaazlardan kolay etkileniyorlar.  

            GOY: Bu, meselenin bir boyutu. Peki Türkler entegrasyon  için ne yapıyor? 

            ÖGER: Mesele, suçlu arama meselesi değil, karşılıklı  anlayış meselesidir. Çözüm bulmaktan başka seçeneğimiz yok.  Almanya'nın demografik yapısına bakın. İnsanların yaşam  süresi uzuyor, fakat dünyaya gelen çocuk sayısında gözle  görülen bir düşüş var. Bu durumda, Türklerimizi daha iyi  eğitmekten başka çaremiz yok.  

            GOY: Peki bu nasıl gerçekleşecek? 

            ÖGER: Endüstri dünyası, bu zamana kadar olduğundan daha  fazla miktarda yabancıya meslek eğitimi imkanı sağlamalıdır.  Gerekirse, politikacılar bu konuda bir kontenjan uygulaması  yürürlüğe koymalıdır. Çocuklarımızla ilgilenmeye erken  yaşlarda; kreş döneminde başlamalıyız. Okullarda çift dilli  eğitime ağırlık verilmelidir. Almanca diline hakimiyet,  meslek eğitimi için çok önemlidir. Karşılıklı kültürel  hoşgörü çok önemlidir. Benim dedem Türk'tü diyebilmek normal  hale gelmelidir. Bunu yapamazsak, gelecekte faturasını ağır  öderiz. Felaket tellallığı yapmak istemiyorum. Sanırım, bu  sorunları önümüzdeki 10-20 yıl arasında çözeceğiz.  

            GOY: Bunun maliyetini kim karşılayacak? 

            ÖGER: Bu bir argüman değil. Lütfen hesaplayınız; bir  işsizin, işsiz Türk'ün ve çocuklarının soysal bütçeye ne  kadar külfet getirdiğini? Bunun mali külfeti, örneğin  kreşlere yapılacak olan yatırımdan çok daha fazladır. Biz  bunları SDP olarak, benim de üyesi olduğum Göçmenler  Komisyonunda seneler önce talep ettik. Maalesef bu konsept  CDU tarafından sulandırıldı. Şimdi zararları aza indirgemek  zorundayız.  

            GOY: Peki bunlar gerçekleşene kadar ne olacak? 

            ÖGER: Türkiye'de ekonomik, siyasi ve sosyal alanlarda  olumlu gelişmeler İspanyollarda, İtalyanlarda, Yunanlılarda  olduğu gibi geri dönüşü sağlayacaktır. Bu açıdan Türkiye'nin  AB üyeliği önem kazanmaktadır. Türkiye'deki olumlu gelişmeler,  Almanlarla Türklerin ilişkilerine de olumlu olarak  yansıyacaktır. Avrupa'nın küresel bir güç olarak gelişmesinde,  Türkiye'nin AB ortağı olarak sahip olduğu stratejik önem çok  büyüktür. Türkiye, laik bir devlet olarak Yakın Doğu ve İslam  dünyası için vazgeçilmezdir. Serbest ekonomi piyasasının ve  demokrasinin İslami bir toplulukta işleyebileceğine örnek  teşkil eden yegane ülke Türkiye'dir. 

 

BERLINER ZEITUNG: "GÖÇ NASIL YÖNLENDİRİLEBİLİR?" 

            BERLİN, 06/02(BYE)--- Tirajı günde 184 bin 700 olan  liberal eğilimli Berliner Zeitung'un 6 Şubat 2007 tarihli  sayısında, Gerold Büchner imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında yayımlanan, Berlin çıkışlı yazının özet çevirisi  şöyledir: 

--Alman ve İspanyol Bakanlar Berlin'de Toplandılar-- 

            Federal İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble, dün Berlin'de gerçekleşen, göç ve genişleme gibi AB sorunlarının tartışıldığı  Alman-İspanyol Forumu'nun ilk gününde, göçmenlerin entegrasyonu  konusunda karamsar açıklamalarda bulundu. Durumun "nesilden  nesile zorlaştığını" söyleyen Bakan, "Türk medyası da dahil  olmak üzere, Almanya'daki Türk kökenli halkın büyük bir  kesiminin hala küçük bir dünya içinde yaşadığını ve uyum  sağlamaya ilgi göstermediğini" belirtti.

            Üst düzey katılımın gerçekleştiği toplantıda, İspanya  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jesus Caldera Sanchez Capitan ise, göçün olumlu etkilerinden söz ederek, son  yıllarda ülkesindeki ekonomik büyümenin yarısını, yabancılara  borçlu olduklarını söyledi. Göçün getirdiği değişimlerin  kabullenilmesi gerektiğini söyleyen İspanyol Bakan, AB'den  yabancıların uyumu ve göçün yönlendirilmesi için daha çok  gayret göstermesini talep ederek, tam da Schaeuble ve Federal  Almanya hükümetinin en hassas noktasına dokundu. Zira, Alman  Hükümeti göç konusunda sorumluluğun AB'ye devredilmesine  kesinlikle karşı. İspanya yıllardan beri ekonomik kalkınması  nedeniyle iş gücü ararken, Almanya'ya şu aşamada göç  gerçekleşmiyor.  

--Özel Sorun Türkiye-- 

            Forumda en azından uyum yönünde daha fazla çaba  harcanması ve hedef ülkenin dilinin öğrenilmesinin merkezi  rol oynadığı konusunda geniş ölçüde mutabakat sağlandı.  Böylece göçmenlerin sosyal ve siyasal yaşama katılım  şanslarının büyük ölçüde iyileşeceğini söyleyen Schaeuble,  özellikle ikinci ve üçüncü nesil Müslümanların uyumunun  iyileştirilmesi için, Almanya'nın yeni insanların alımında  altından kalkamayacağı işlere kalkışmaması gerektiğini dile  getirdi.

            Türkiye'nin AB'ye girmesi halinde ise, uyum sorunları  tamamen yeni bir şekliyle karşımıza çıkacak. Ancak Avrupa Parlamenterlerinin, forumda altını çizdikleri gibi,  Türkiye'nin Birliğe alınması uzak bir tarihe ertelenmiş  bulunuyor. CDU Milletvekili Elmar Brok'a göre, -gerçi şimdiye  kadarki genişleme politikası AB'nin en büyük başarılarından  biri olsa da- türbülansa takılan Avrupa Anayasası olmaksızın,  AB muhtemelen daha güçlü entegre olmuş çekirdek Avrupa'ya  geri çekilecek.  


 

DIE WELT: "TÜRKİYE'NİN AB ÜYELİĞİ" 

            BERLİN, 07/02(BYE)--- Tirajı günde 251 bin 660 olan  muhafazakar sağ eğilimli Die Welt gazetesinin 7 Şubat 2007  tarihli sayısında, Petra Stuiber imzasıyla ve yukarıdaki  başlık altında yayımlanan Avusturya Başbakanı Alfred  Gusenbauer ile yapılan mülakatın ilgili bölümünün çevirisi  şöyledir: 

            STUİBER: Türkiye'nin AB üyeliği konusunda siz de tıpkı  Şansölye Merkel gibi "ayrıcalıklı ortaklıktan" yanasınız.  Bu durum, Alman partili dostlarınızı sevindirecek. 

            GUSENBAUER: Ben hep, bir ülkenin AB ile ilişkilerinde  tam üyelikten başka opsiyonlar da olması gerektiği  görüşündeydim. Bu bağlamda son genişleme turunu hazmetmek  için, öncelikle mali açıdan yapmamız gereken çok şey var.  Kimilerinin Avrupa'nın uyumunu sulandırmak için, zorla  genişlemeden yana olduklarından şüpheleniyorum.  


 

AVUSTURYA BASINI

 

OBERÖSTERREICHISCHE NACHRICHTEN: "ETKİLER... KIBRIS YENİDEN BLOKE ETME YOLUNA BAŞVURABİLİR" 

            ANKARA, 02/02(BYE)--- Avusturya'da yayımlanan  Oberösterreichische Nachrichten gazetesinin 2 Şubat 2007  tarihli sayısında, yukarıdaki başlık altında bir yorum yer  almıştır. İnternetten sağlanan yorumun çevirisi şöyledir: 

            Bazı açıklamaların aksine, Türkiye ile Kıbrıs arasında  patlak veren yeni kavgada "savaş"tan söz etmek yersiz. Sözel  düellonun ilk anlarında çok şey söylenmiş, fakat ardından  hızla geri alınmıştı. Buna rağmen, deniz altındaki tahmini  petrol hazinesi nedeniyle tarafların karşı karşıya gelme  olasılığı ciddiye alınmalıdır.

            Çünkü adanın birleşme görüşmelerine yeniden başlanması  hedefi bakımından, bu ihtilaf yeni bir engel anlamına gelecek.  Ayrıca Türkiye ile yürütülen AB üyelik müzakereleri açısından  da, bu anlaşmazlıklar ağır bir yüke dönüşebilir. Daha kısa bir  süre öncesine kadar sanki Türkiye'nin Kıbrıs'a liman ve hava  alanlarını açması ve Kuzey Kıbrıs'a yönelik AB ambargosunun  kaldırılması konularında bir çözüme ulaşılıyor gibiydi. Ayrıca,  başka müzakere başlıklarının açılması ihtimali de belirmişti.  Artık Kıbrıslı Rumlar, Türkiye'nin Beyrut ile Kahire'ye  müdahalesine atıfta bulunarak, bloke etme yoluna başvurabilecek.

 

KURIER: "BÜYÜKELÇİ SELİM YENEL: BU DÜNYANIN SONU DEMEK DEĞİL" 

            VİYANA, 05/02(BYE)--- Tirajı günde 290 bin olan  liberal eğilimli Kurier gazetesinin 5 Şubat 2007 tarihli  sayısında, Walter Friedl imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında yayımlanan yazının çevirisi şöyledir:

 

--Türkiye ile Diyalog Konusundaki Anketin Önce Kurier'e Açıklanan Sonuçlarına Göre, Avusturyalılar Türkiye'nin AB'ye Katılımına Yine Karşı Çıkıyor-- 

            Bundan 400 yıl önce olanlar Avusturyalıların hafızalarına iyice yerleşmiş. Türkiye'nin imajını belirleyen faktörler  sorulduğunda, her dört kişiden biri ikinci Türk kuşatmasına  işaret ediyor. Bu, Viyana'daki Türkiye Büyükelçisi Selim  Yenel'in karşılaştığı acı reçetelerden yalnızca bir tanesi.  Bu konuda bir internet anketi yapılmasını isteyen de  kendisiydi.

            Diplomat, "Hem göçmenler, hem Avusturyalı makamlar ve  hem de AB makamlarıyla daha iyi bir diyalog kurabilmek için  statükoyu araştırmak istedik" diyor. Bu o kadar kolay değil,  çünkü dörtte üçü bulan bir çoğunluk Türkiye'yi bir Avrupa  ülkesi olarak görmüyor. Bunun mantıklı sonucu olarak, ankete  katılanların yüzde 40'ı bütün şartların yerine getirilmesi  ve işçi göçünün gerçekleşmemesi halinde bile katılıma karşı  çıkıyor. Yüzde 20'si ise Türkiye'nin "hiçbir zaman" AB üyesi  olmaması gerektiği görüşünde.

            Buna rağmen Selim Yenel, bardağın yarı yarıya dolu  olduğunu düşünüyor. Yenel, "Geriye kalan yüzde 40,  Türkiye'nin katılımından yana. İlerde bir referandum  yapılacak olursa Avusturyalıların yalnız yüzde 10'unu  daha ikna etmemiz gerekecek" diyor.

            Göçmenlerin oldukça yavaş gerçekleşen entegrasyonu  konusunda da çalışkan Büyükelçinin ikna gücünü kullanması  gerekecek, çünkü ankete katılan her iki kişiden biri öncelikle  Türk cemaatini bundan sorumlu tutuyor. Diplomat, "Bu pek adil  bir yaklaşım değil. Kuşkusuz, bazı kişilerin daha fazla çaba  harcaması gerekirdi, ancak aynı oranda eski Avusturya ve Türk hükümetlerinin ihmallerine de işaret etmek gerekir" diyor.  Bundan sonra başarılı entegrasyon örneklerini ön plana çıkarmak  isteyen Yenel, "Birçok başarılı entegrasyon örneği var, ama  kamuoyu bunları bilmiyor" diyor.

            Selim Yenel, ankette bazı olumlu unsurların da ortaya  çıktığına işaret ederek avunuyor ve "Avusturyalılar muhtemelen  Kıbrıs'taki BM birliklerine eskiden asker gönderdikleri  (1964-2001) için Kıbrıs ihtilafı konusunda oldukça bilgi  sahibi" diyor.

            Büyükelçinin umuda kapılmasına yol açan başka sonuçlar  da var. Örneğin ankete katılanların büyük çoğunluğu (yüzde 85'i) Boğaz'daki ülkede Atatürk'ün Cumhuriyeti kurmasından bu yana  din ile devlet işlerinin birbirinden ayrıldığını biliyor.  Ankete göre çoğunluk için Müslüman bir ülkenin AB üyesi olması  bir sorun teşkil etmiyor. Yüzde 59 dinin katılım kriteri  olmaması gerektiği görüşünde. Hatta yüzde 12'si, Türkiye'nin  11 Eylül teröründen sonra kültürler arası köprü işlevi  görebileceğinden (yüzde 43), AB'nin bundan kazanç sağlayacağını  düşünüyor.

            Peki ya 10-15 yıla kadar Türkiye'nin AB'ye katılımı gerçekleşmezse? Yenel, "Bu dünyanın sonu demek değil. Ama  biz tüm sürece adil bir şans tanımak ve Türkiye konusundaki  yanlış imajı düzeltmek istiyoruz, çünkü Avrupa, sonunda bizi  istemeyecek olursa, en azından bu doğru bilgilere dayanarak  yapılsın" diyor. 

            - Araştırma: Ankete 2670 Kişi Katıldı

            - Süre: www.türkei-dialog.at adresindeki internet sayfasına  123.200 giriş yapıldı ve toplam 2670 kişi ankete katıldı.  Araştırmaya geçen yıl 19 eylül tarihinde başlanmıştı, 11 Ocak  tarihinde de son buldu. Ancak internet sayfası hala devrede.  Ayrıca Büyükelçi de 300 kadar mail aldı.

            - Katılanlara ilişkin veriler: Ankete katılanların yüzde  80'i erkek, her iki kişiden biri Viyanalı, yüzde 78'i lise veya  üniversite mezunu, onda dördü hiç Türkiye'ye gitmemiş. 

            Anketten örnekler:

            - Türkiye bir Avrupa ülkesi mi?

            Hayır veya genelde hayır: Yüzde 74,3

            Evet veya genelde evet: Yüzde 25,7

 

            - Sizce bir ülkenin Avrupa'ya dahil olup olmadığını hangi  faktörler belirliyor?

            Kültür: Yüzde 31,9

            Coğrafya: Yüzde 30,9

            Din: Yüzde 21,5

            Tarih: Yüzde 15,7

 

            - Türkiye'nin Avusturya'daki imajını belirleyen faktörler

            Çözümü zor Kıbrıs ihtilafı: Yüzde 67,1

            PKK ekstremistlerinin terörü: Yüzde 57,2

            Turizm ülkesi Türkiye: Yüzde 53,4

            17. yüzyıldaki Türk kuşatması: Yüzde 22,1

            Avrupa ile Orta Doğu arasında arabuluculuk rolü: Yüzde 17

            Ekonomik büyüme dinamizmi: Yüzde 17,1 


 

DIE PRESSE: "AVUSTURYALILAR TÜRKİYE'YE HAYIR DEMEKTE ISRAR EDİYOR" 

            VİYANA, 06/02(BYE)--- Tirajı günde 128 bin olan liberal  sağ eğilimli Die Presse gazetesinin 6 Şubat 2007 tarihli  sayısında, yukarıdaki başlık altında yayımlanan Viyana  çıkışlı ve APA kaynaklı haberin çevirisi şöyledir: 

--Ankete Katılanların Dörtte Üçü Ülkenin Bir 'Avrupa Ülkesi' Olmadığı Görüşünde-- 

            Viyana'daki Türkiye Büyükelçiliğinin gerçekleştirdiği bir "internet anketi"nde, Türkiye ile müzakerelerde bulunulmasına  rağmen, Avusturyalıların dörtte üçünün Türkiye'yi bir "Avrupa  ülkesi" olarak görmediği sonucuna varıldı. Ankete katılan 2670  kişinin yüzde 40'ı bütün şartların yerine getirilmesi ve Türk  işçilerinin AB ülkelerine göç etmemesi halinde bile  Türkiye'nin AB'ye katılımını reddediyor.

            Büyükelçi Selim Yenel konuya ilişkin olarak, müzakerelere  "adil bir şans verilmesi" gerektiğini söylüyor. Ankete  katılanların beşte biri, ülkenin "hiçbir zaman" üye olamayacağı  görüşünde. Yenel, anketin sonuçlarını, geri kalan yüzde 40'ın  katılımdan yana olduğu şeklinde yorumluyor. Büyükelçi, "Kurier"  ile yaptığı söyleşide, Avusturya'da bir referandum yapılacak  olursa, halkın yalnız yüzde onunun daha ikna edilmesi  gerekeceğini söyledi. 

 

FRANSA BASINI 

AFP: "PETROL... BRÜKSEL, KIBRIS VE TÜRKİYE'Yİ ÖLÇÜLÜ DAVRANMAYA ÇAĞIRDI" 

            BRÜKSEL, 02/02(AFP)(BYE)--- Avrupa Komisyonu bugün  Kıbrıs ve Türkiye'yi, Kıbrıs açıklarında petrol arama  olayı hakkında ölçülü davranmaya çağırdı, ancak Kıbrıs'ın  "anlaşma yapma egemenliğini" de kabul etti.

            Komisyonun bir sözcüsü AFP'ye yaptığı açıklamada iki  tarafı da ölçülü olmaya çağırdı, ancak "Kıbrıs, yaptığı  uluslararası anlaşmalar konusunda tamamen egemendir ve  yeniden sorgulanamaz" dedi.

            Adada uluslararası olarak tanınan tek yönetim olan,  ancak adanın fiili olarak yalnızca güney kesimini yöneten  Kıbrıs Cumhuriyeti, ileriki zamanlarda petrol veya doğalgaz  arama çalışmalarını kolaylaştırabilmek amacıyla 17 Ocak'ta  Lübnan ile deniz sınırlarını belirleyen bir anlaşma imzaladı.  Kıbrıs geçen sene de Mısır ile benzer anlaşmalar imzalamıştı.

            Ankara, KKTC'nin haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle,  Mısır ve Lübnan'dan Kıbrıs ile olan anlaşmalarının uygulamasını dondurmalarını istedi.


 

İSPANYA BASINI

 

 

EL PAIS: "ALMANYA VE AVRUPA'YA YENİ İVME" 

            ANKARA, 05/02(BYE)--- İspanya'da yayımlanan El Pais  gazetesinin 5 Şubat 2007 tarihli sayısında, Almanya Başbakanı Angela Merkel imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında bir yazı  yer almıştır. İnternetten sağlanan yazının özet çevirisi  şöyledir:

 

            Almanya, bu yılın ilk yarısı için AB Dönem Başkanlığını  üstlendi. Avrupa için çalışmaya kararlıyız. Günümüzde Avrupa,  uluslararası terörizm, iklim değişikliği ve giderek büyüyen  göç dalgası tarafından tehdit edilmektedir.

            Avrupa'nın genişlemesi, bir başarı hikayesidir. Avrupa Birliği, Bulgaristan ve Romanya'nın da katılımıyla bugün 27  üyeye sahip. Avrupa'nın çekim gücü hala yerinde: Hırvatistan  ve Türkiye ile müzakerelere çoktan başlandı. AB, Arnavutluk,  Bosna-Hersek, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan'a katılım  perspektifi önerdi. Bu ülkelerin önümüzdeki 10 yıldan önce  Birliğe katılabileceklerini sanmıyorum, ancak isabetli bir  karardı. Bu ülkeler bir yandan henüz yeterince hazırlıklı değiller, diğer yandan da AB gerekli hazmetme olgunluğuna  ulaşmadı.

            Katılım perspektiflerinin hemen hemen her zaman tavsiye  edilebilir olduğu açıktır, zira bu, modernleşme sürecini  işlevsel hale getirir. Bu şekilde komşu bölgelerimiz de  istikrara kavuşur. Bu nedenle, mesela Ukrayna ile Karadeniz  bölgesini bağlamamız çok istenen bir durumdur. Bununla birlikte hepsine bir katılım öneremeyiz. Dolayısıyla Almanya'nın Dönem Başkanlığı boyunca, cazip ve kalıcı olmaları için komşularımızın  katılım alternatifleri üzerinde çalışacağım.

            Dış politikaya bakış açısından hepimiz Türkiye'deki  reformların ve AB'ye olan sıkı bağının takipçisiyiz. Bununla birlikte Türkiye, Ankara Protokolü gibi temel bir zorunluluğu  yerine getirmedi. Bu önemsiz bir mesele değildir, aksine  üzerinde durulan konu, Birliğin dört temel serbestisinden  birinin uygulanmasıdır: Malların serbest dolaşımı.

            Üye adaylarının ve AB'nin üye devletlerinin siyasi ve  diplomatik ifadelerle karşılıklı olarak kabul ettikleri çok  acil bir mesele söz konusudur. Bu yüzden, müzakere başlıklarından  bir kısmının, Türkiye'nin Ankara Protokolü'nü yerine getirinceye  kadar askıya alınması bence iyi bir çözümdür. Avrupa Birliği,  söz konusu protokolün gecikmeden uygulanması konusunda ısrarını sürdürmelidir. 2009 yılına kadarki yıllık ilerleme raporları,  Konseye periyodik olarak danışılmasını ve bu protokolün  Türkiye tarafından uygulanması konusunda baskıyı elinde tutma  garantisi vermektedir.

            500 milyon nüfusla 27 üyeden oluşan Avrupa Birliği'nin,  üye devletler ve vatandaşlarının aile gibi bütünleşebilmeleri  için bir birleşme dönemine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. AB,  bu dönemi, ekonomik ve adli kurumlarını düzenlemek ve iş görme kapasitesine tekrar sahip olmak için kullanmalıdır. Bu yüzden  dönem başkanlığımız için iki öncelik belirledik: Avrupa ekonomik  ve sosyal modelini güçlendirmek ve anayasal süreci devam  ettirmek.  


 

EL PAIS: "PAMUK'UN GİDİŞİ" 

            ANKARA, 06/02(BYE)--- İspanya'da yayımlanan El Pais  gazetesinin 6 Şubat 2007 tarihli sayısında, yukarıdaki  başlık altında bir yazı yer almıştır. İnternetten sağlanan  yazının çevirisi şöyledir:

 

            Orhan Pamuk, Türkiye'den gidiyor. Yazar bu kararı, uzun  bir "itibarsızlık" kampanyası, adli takipler ve bitmeyen tehditlerin ardından, Nobel ödülünü aldıktan sonra veriyor.  Siyasette, kamu yönetiminde ve adalette önemli bir ağırlığa  sahip ülkenin aşırı milliyetçi akımları, 1915 Ermeni  soykırımından bahsettiğinden ve Kürt probleminin varlığını  kabul ettiğinden beri onu "Türk kimliğine" ihanet eden biri  olarak değerlendiriyorlar. Aynı suçlama iki hafta önce,  Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink'in hayatına mal oldu. Katil, cinayeti işledikten iki gün gibi kısa bir süreden  sonra polis tarafından yakalandı, ancak televizyonlarda  yayımlanan tutuklama görüntüleri, görevlilerin katile olan  sempatileri konusunda şüpheye yer bırakmadı. Hatta bu,  Pamuk'a karşı tehditlerin dillendirilmesi adına bir fırsat  bile oldu.

            Yazarın gidişinin, Erdoğan Hükümeti ve daha somut olarak  da Pamuk'un, her zaman paylaştığı Avrupa Birliği'ne katılım  arzusu için ayrı bir önemi var. Ancak bu olay, endişe verici şekilde yayılmaya başlayan bir tuhaflığı gösteriyor. Avrupa'da  ve Avrupa dışında yazdıkları veya söyledikleri yüzünden,  maruz kaldıkları tehditlere bağlı olarak korumalarla gezmek zorunda kalanlar hep yazarlar, sanatçılar, gazeteciler veya  akademisyenlerdir. Orhan Pamuk için, eserinin konusu olan  İstanbul ve Türkiye, hayatı için tehlikeli yerler haline  geldi.

            Her halükarda Pamuk'un gidişinin yansımalarıyla, Avrupa  ve Türkiye'nin birbirleriyle olan ilişkilerini karıştırmamak  uygun olur. Türkiye'nin Birliğe girmesi için Ankara'nın Ermeni soykırımını tanımasını şart koşmak hata olur. Avrupa'nın  Türkiye'den talep etmesi gereken, ifade özgürlüğüdür. En  büyük çağdaş yazarının yapmak zorunda kaldığının aksine,  Türkler terketmek zorunda kalmadan, ülkelerinin geçmişini yargılayabilmelidir.


 

İTALYA BASINI 

 

LA STAMPA: "FANATİZMİN YENİ MODEL 'GULAG'INDAN KAÇIŞ" 

            ROMA, 06/02(BYE)--- Tirajı günde 550 bin olan liberal  eğilimli La Stampa gazetesinin 3 Şubat 2007 tarihli sayısında, Enzo Bettiza imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan  yorumun çevirisi şöyledir:

 

            Başbakan Prodi'nin Türkiye'ye gerçekleştirdiği iki günlük  resmi ziyaretin arka planında her ne kadar Türkiye'nin son  dönemdeki hazin gündemi yer almış olsa da, iyi niyet taşıdığı söylenebilir.

            Prodi, siyasi ve sembolik çifte kimliği -İtalya  Başbakanı ve eski Avrupa Komisyonu Başkanı- çerçevesinde,  gayet iyimser bir şekilde reformlarını tamamlamış bir  Türkiye'nin yerinin "Avrupa'dan başka bir yer olamayacağını"  Türk muhataplarına bildirdi. Batının önemli  siyasetçilerinden biri olan Prodi'nin Anadolu ziyareti  maalesef trajik bir olay ve dramatik bir sürgüne denk  geldi: Köktendinci bir genç tarafından vurulan Ermeni  asıllı gazeteci Hrant Dink'in ölümü ve şimdi de eleştirel  fikirlerinden ötürü ölüm tehditleri alan Nobel ödüllü  yazar Orhan Pamuk'un ülkesinden ani kaçışı.

            Pamuk'un ülkesinden bu normal olmayan ayrılışı esasen  Türkiye'de ve Avrupa'da kendisini tehdit eden İslamcı  teröristlerden bir kaçış. Nitekim Berlin'de kendisine  verilecek olan fahri doktorluk unvanını reddetmesi ve  500 bin doları cebine koyup ani bir rota değişikliğiyle  New York'a gitmesi de bunun bir kanıtıdır. Birkaç gün  önce Yasin Hayal isminde aşırı milliyetçi bir şahıs  -Hrant Dink'in öldürülmesi emrini verdiğinden şüphelenilen  kişi- şu şekilde bağırmıştı: "Pamuk akıllı ol"

            Kimlik krizi içerisindeki Müslüman bir ülkenin  televizyonları aracılığıyla savrulan ve birçok açıdan  neredeyse 20 yıl kadar saklanarak yaşamak zorunda kalan  Salman Rüştü adına çıkartılan fetvayı anımsatan bu tehdit,  inandırıcı olmanın yanında sert ve tehlikeli de. Tarihsel,  çevresel ve sembolik rastlantılar, kararlı ve iyi organize  olmuş İslami köktendinciliğin içinde bir zamanlar Solyetskin,  Miloş, Brodski ve Paterna'dan Saharov'a varana dek kendi  entelektüellerine de benzer şeyler yapmış olan zalim  komünistlerin mirasını görmemizi mümkün kılıyor. Her iki  durumda da, kendi mezarını kazan muhaliflerinin dilini  kesmek, kalemlerini kırmak arzusundaki totaliter rejimlerle  karşı karşıya bulunuyoruz.

            Şimdi kitaplarında çağdaş ve tarafsız bir yazım gücü  sayesinde iki dünyayı ve kültürü birbirine yaklaştıran, Doğu  ve Batı arasında köprü kurmaya çalışan bir romancının, hatırı  sayılır edebiyatçı değerinden söz etmenin sırası değil. Bugün  Pamuk en önemli başyapıtını memleketi olan İstanbul'a adadı.  Bugün Pamuk'un laik olduğunu hatırlatmak bir görevdir. Pamuk'a  hiç kimse "din eğitimi" vermemiştir. Pamuk, sahipsiz köylerde  bulaşıcı hastalık gibi hızla yayılan kadın intiharlarını tasvir  etmiş; grup şovenizmini itham etmiştir: "Bu ülkede 30 bin Kürt  ve bir milyon Ermeni öldürülmüştür. Madem ki kimse bundan  bahsetmiyor, o halde bunu söylemeyi ben deneyeyim."

            Kendi topraklarında tarihte yaşanan katliamlar hakkındaki  sert yargısı Pamuk'un "Türk kimliğine hakaret" ile resmen  suçlanmasına yol açtı. Belki de Batının baskıları ve Nobel  Ödülü olmasaydı bu ithamlar nedeniyle Pamuk üç yıl hapse mahkum  ettirebilirdi.

            Tam da bu karanlık, belirsiz ve pek alışılmadık noktada,  devlet bürokrasisinin kibirli milliyetçiliği ile -artık kendini  saklamaya gerek dahi duymadan Türkiye'nin her yanını saran-  çığırından çıkmış ülkücülerin milliyetçiliğinin bir arada olduğu  "olumsuz nitelikte nevi şahsına münhasır bir milli durum"  oluştuğu görülmektedir. Bu endişe uyandırıcı ideolojik  yakınlaşmada, devletin meşru milliyetçiliği ile bazı gruplara  ait terörizm, TCK'nın 301. maddesi üzerinden, birbirlerine göz  kırpıyormuş gibi gözüküyor. Çağdaş Türkiye'nin kurucusu Atatürk  bugün eğer Avrupa hedefinin el birliğiyle günden güne  mahvedildiğini görseydi, herhalde mezarında ters dönerdi.

            Türkiye'nin AB'ye katılım çalışmalarını başlattığı  dönemlere denk gelen 1970 ila 1999 yılları arasında 50'den  fazla gazeteci öldürüldü. Hoşlanılmayan diğer yazar, gazeteci  ve aydınlar ise benzer bir şekilde kanunlar vasıtasıyla  kovuşturuldu. Pamuk ABD seyahati öncesinde, eserlerindeki  Batılılaşma olgusunun altını çizenlere cevaben "Kitaplarımın  büyük çoğunluğunu Batı ve Doğu arasında bir ayrımın varolmadığını  ortaya koymak için yazdım. Bana göre dünya bir bütündür. Siz  Batı'da, biz de Doğu'da aynı kültürün iki farklı yüzünü temsil  ediyoruz" dedi. Kendi kendini sürgüne yollayan Pamuk'un bu  sözlerinin "ılımlı" Erdoğan'ın kalbine olmasa da, hiç olmazsa  aklına ulaşmasını diliyorum.

            Müşavirlik Notu: Gulag: "Islah amaçlı çalışma kampları  yönetmeliği"... Sovyet rejiminin, özellikle Stalin döneminde,  rejim muhaliflerini zorunlu çalışma kamplarına göndermesi  olgusu) 

KIBRIS RUM BASINI

FİLELEFTHEROS: "TÜRKİYE AB'DE BEDEL ÖDESİN"

            LEFKOŞA, 01/02(BYE)--- Bağımsız, liberal eğilimli  Fileleftheros gazetesinin 1 Şubat 2007 tarihli sayısında  Yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi  şöyledir: 

            Türkiye, Doğu Akdeniz'deki istikrarı tehdit ediyor.  Petrol ve doğalgaz arama çalışmalarının başlaması için  imzalanan anlaşmanın uygulanmaması amacıyla bölgedeki  üç ülkeyi, Mısır, Lübnan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tehdit  ediyor.

            Ankara, "stratejik çıkarlarını" olumsuz şekilde  etkileyeceğini düşündüğü bir gelişmeye meydan vermemek  amacıyla tehditler savuruyor ve gergin bir atmosfer  yaratıyor. Müdahalelere ve tehditlere maruz kalan üç  devlet şantajlara boyun eğmeyeceklerdir. Araştırmalarda  ilerlemek durumundadırlar.

            Aynı zamanda BM ve AB gibi uluslararası örgütler,  Türkiye'ye yönelmelidir. Devlet terörizmine tahammül  edilemeyeceğini netleştirmek için kararlı ve önleyici  şekilde hareket etmelidirler. Türkiye'nin yaratmaya  çalıştığı sorunlara ek olarak bölgede yeterince sorun  vardır. İstilacı olan ve dış politikasını yayılmacılık  temelinde inşa eden bir ülkenin bölgede jandarma rolü  oynaması kabul edilemez.

            Türkiye'nin engelsiz üyelik sürecine rıza gösteren  Kıbrıs Cumhuriyeti, bu tutumunu yeniden incelemelidir.  Tahammül etmenin de bir sınırı vardır. Lefkoşa geleceğe  yatırım yaparak, şu anda Türkiye'nin AB'ye yönelik  üyelik sürecinden fayda sağlamamaktadır, ancak tepki  göstermeksizin tehditlere maruz kalamaz.  

            Türk tehditlerini BM ve AB'ye şikayet etmelidir. AB  Dönem Başkanı Almanya ve Komisyona, Genişleme idaresine  şikayet edilmeli ve Türkiye ile üyelik müzakereleri konusu  gündeme getirilmelidir.

            Türkiye, AB karşısındaki yükümlülüklerini hayata  geçirmiyor ve ona, ikinci ve üçüncü kez fırsat veriliyor.  Bu yüzden de AB, bir aday ülkenin bölgede öcü rolü oynamayı  istemesini pasif bir şekilde ele alamaz. Aralarında bir üye  devletin de bulunduğu üç ülke karşısında savaş tehditleri  savurmasını pasif şekilde ele alamaz. Türkiye'nin davranışı,  bir işgal gücü bedel ödemediğinde gösterilen tahammülün  sonucudur -bedel ödemenin aksine Avrupa tarafından  ödüllendiriliyor-.

 

FİLELEFTHEROS: "TEHDİT POLİTİKASI"

 

            LEFKOŞA, 02/02(BYE)--- Bağımsız, liberal eğilimli  Fileleftheros gazetesinin 02 Şubat 2007 tarihli sayısında  Hrisanthos Hrisanthos imzasıyla yayımlanan başlıklı yorumun  çevirisi şöyledir:

 

            Karışık duygularla Türkiye'nin Kıbrıs'ın, denizdeki  petrol yataklarının birlikte kullanılması için komşu  ülkelerle anlaşma imzalaması nedeniyle tehdit ederek  dişlerini gıcırdattığını izliyoruz.

            Bir yandan hayal kırıklığına uğradık. Çünkü ne  yazık ki beklediğimiz ve bize vadedilen şey doğrulanmadı.  Avrupai perspektif dahi militarist, saldırgan ve yayılmacı  Türkiye'yi ıslah edemedi. Komşu ülkelerle olan ilişkileri,  tehditlere ve şantajlara dayanıyor.

            Öte yandan bir rahatlık hissettik. Çünkü Türkiye,  uluslararası toplum nezdinde gerçek yüzünü ifşa etti.  Ne kadar iyi niyetli ve saf olsa da yerli veya yabancı  hiç kimsenin, Kıbrıs halkından, Annan Planı'nda olduğu  gibi başını kurdun ağzına koymasını istemeye hakkı yoktur.

            Türkiye, Gümrük Birliği Ek Protokolü'nü uygulamayı  reddederek imzasına ve yükümlülüklerine saygı duymadığını  kanıtladı. Son günlerde de uluslararası hukuka ve  uluslararası ilişkilerdeki çağdaş uygulamalara saygı  duymadığını bir kez daha kanıtladı.

            Bir demokratik devlet, diğer devletlerin yaptığı bir  anlaşmanın geçerliliğinden kuşku duyuyorsa; tehditlere  başvurmaz. Kimin haklı kimin haksız olduğunu beyan eden  uluslararası organlar vardır. Ancak Türkiye için bütün  bunlar, işin ıvır zıvır yanıdır.                 

            Bunu söyledik, açıkladık ve yineliyoruz. Evet AB  içindeki bir Türkiye'yi tercih ediyoruz. Ancak, Avrupai  ilkeleri pratikte benimsemesi şartıyla...

            Avrupai bir Türkiye ile hiçbir sorunumuz olmazdı.  Kıbrıs Cumhuriyeti, komşu ülkelerle iyi ilişkilerinin olabileceğini kanıtladı. Petrol çıkarma gibi hassas bir  konuda Lübnan ve Mısır ile anlaşmaya varmak için sadece  kısa süreli bir müzakere gerekti. (Bırakın bazıları;  petrolün; refah, ancak bunun yanında da çatışma kaynağı  olduğunu söylesin).

            Türkiye istediğini empoze etmek için top (silah)  politikası kullanıyor. Türkiye kendisiyle "çok iyi  ilişkileri" olduğunu söylemesi için savaş sebebiyle  eziyet çekmekte olan Lübnan'ın şakağına silah dayadı.  Bütün bunların nedeni; büyük ülkeler, "yeni dünya  düzeninin" koruyucuları ABD, İngiltere ve diğer Batı  ülkelerinin Türk keyfiliklerine tahammül göstermesi  ve bunları cesaretlendirmesidir.

 

YUNANİSTAN BASINI

 

ELEFTHEROTİPİA: "ALLİANOİ'DEKİ ANTİK DÖNEM KALINTILARI İÇİN S.O.S" 

             ATİNA, 06/02(BYE)--- Tirajı günde 58.121 olan  Eleftherotipia gazetesinin 6 Şubat 2007 tarihli sayısında,  yukarıdaki başlık altında yayımlanan haber-yorumun çevirisi  şöyledir: 

            AB Parlamentosunun iki Yunan parlamenteri; Panos Beglitis ile Nikos Sifunakis Türkiye'de baraj suları  altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Allianoi  arkeolojik sitesinin kurtarılması için AB Komisyonuna ve  AB Bakanlar Kuruluna bir çağrıda bulundu. Bergama'ya 18  kilometre uzaklıkta bulunan ve Roma döneminin ünlü  kaplıcalarından birisi olan Allianoi, Helenistik dönemden beri sürekli olarak kullanılıyor. Roma döneminden kalma  kaplıcalar, Osmanlı döneminde de "Paşa Hamamı" olarak  biliniyor ve kullanılıyordu. 1992 yılında restore edilen  kaplıcalar halka tekrar açılmış, yabancı ve yerlilerin  ilgisini çekmeye başlamıştı. Allianoi'deki sıcak su  kaplıcaları (45.5 derece) Bursa'dakilerle birlikte Küçük  Asya'nın en iyi kaplıcaları sayılıyor. Antik dönemden  kalıntıların olduğu ortaya çıkınca ve kazılar başlayınca,  kaplıcalar halka kapandı. Ancak bugün çiftçilerin talep  ettiği ancak arkeologların her şeyi tahrip edeceğini  savunduğu baraj nedeniyle bu bölge sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

            İki AB parlamenteri daha önce Komiser Figuel,  Komiser Rehn ve AB Parlamentosu eski Başkanı Borrel'e  bu önemli arkeoloji sitesinin ortadan kaybolacağını  bildirmişler, Türkiye Başbakanına ve Dışişleri Bakanına  konuya ilişkin mektup gönderilmesini sağlamışlardı. Bu  girişimler, Türkiye'deki arkeologların ve sivil toplum  örgütlerinin de yoğun tepkileriyle birlikte, Allianoi'nin  sular altında kalmasını öngören barajla ilgili çalışmaların  2005 yılı Kasım ayına kadar durdurulmasını sağlamıştı. Ancak  Türk makamlarının şimdi mart ayı içinde çalışmalara başlamaya  kararlı görünmesi üzerine, PASOK'un iki AB parlamenteri,  Bakanlar Kurulu ve AB Parlamentosuna başvurarak, "Allianoi  arkeoloji sitesinin kurtarılması için şimdiye kadar ne gibi  girişimlerde bulunduklarını ayrıntılı olarak öğrenmeyi,  Türkiye'den ne cevap aldıklarını, Türkiye'nin arkeolojik  siteyi kurtarmak için uygun girişimlerde bulunmayı düşünüp  düşünmediğini öğrenmek istediklerini bildirdiler. Ayrıca,  iki AB parlamenteri, "AB Komisyonunun ve AB Bakanlar  Kurulunun Türkiye ile üyelik görüşmelerinde bu konuyu  masaya getirmek niyetinde olup olmadıklarını" soruyor ve  "Avrupa'nın önemli kültürel mirasının korunmasının Avrupa  ülkeleri tarafından imzalanan anlaşmanın 151. maddesinde  yer aldığı ve Avrupa Birliği'nin temel değerlerinden birisi  olduğu"nun altını çiziyorlar. 

 

İSVİÇRE BASINI  

TAGES-ANZEIGER: "TAKDİR YERİNE TAKİBAT" 

            BERN, 02/02(BYE)--- Tirajı günde 268 bin olan  Tages-Anzeiger gazetesinin 2 Şubat 2007 tarihli sayısında,  yukarıdaki başlık altında yayımlanan Claudia Kühner imzalı  yorumun çevirisi şöyledir: 

            Kesin olarak söylenebilecek bir şey var ki, o da Orhan  Pamuk'un dün çıktığı Amerika seyahatinin her zamankiler gibi  olmadığı. Aslında fahri doktora almak için Almanya ve  Belçika'da bekleniyordu. İkisini de herhangi bir sebep göstermeksizin iptal etti. Belli ki, Ermeni gazeteci Hrant  Dink'in öldürülmesinden sonra alındığı polis koruması yeterli  değil. Yazarın korkusuna sebep olan sadece kendi ülkesindeki  fanatik milliyetçiler değil; Kısmen fütursuzca saldırıda  bulunabilecek bu milliyetçilerden Avrupa'da da var.

            Pamuk "sadece" yeniden huzur bulmak, ve hayatından  endişe etmek zorunda kalmamak istemiş olsa bile, ülkesinin  Avrupa'ya uygunluğu üzerine tartışmalar yine de körükleniyor  haklı olarak. Bu çerçevede Hrant Dink'in cenazesinde yas  tutan büyük kalabalık, değişen mantalitenin etkileyici bir sembolüydü. Türklerin bir Ermeni vatandaşı için böyle bir  yürüyüşe geçmeleri şimdiye kadar görülmüş bir şey değildi.  Bu da gösteriyor ki, bu insanlar kendi tarihleriyle ve  1.Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni katliamındaki suçla nihayet hesaplaşmak istiyorlar. Şimdiye kadar buna hiçbir  Türk hükümeti bu kadar açıkça cesaret edemedi,  sosyal demokratlar bile.

            AB ile yapılmak istenen üyelik müzakerelerinin  baskısıyla da olsa, gelişmelerin çoğu İslamcı Başbakan  Tayyip Erdoğan yönetimi altında gerçekleştirildi. Ancak  Erdoğan da şimdiye kadar Türk milliyetçilerine kararlılıkla  karşı çıkma durumunda değildi. Ceza Yasasının 301. maddesinin (Türklüğe hakaret) kaldırılmasını isteyen herkes bugün  (hala) siyasi olarak bunun altından kalkamayacağı gibi, daha  da kötü şeyler bekleyebilir.

            Erdoğan birkaç gün önce hükümetinin bu paragrafta  iyileştirmeler yapmaya hazır olduğunu açıkladı. Bu,  milliyetçilere karşı korkakça, AB açısından da yanlış bir  hesap. Bir ülke ancak eleştirel aydınlarını takibat  altına almak yerine takdir ederse AB'ye uygun hale gelmiş  olur.

 

ABD BASINI

 

THE WASHINGTON TIMES: "TÜRKİYE, HRANT DİNK'İN ÖLDÜRÜLMESİNİN ARDINDAN DÜNYA JÜRİSİNİN KARŞISINDA"

             ANKARA, 05/02(BYE)--- Amerika'da yayımlanan  The Washington Times gazetesinin 4 Şubat 2007 tarihli  sayısında, Andrew Borowiec imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında Lefkoşa çıkışlı bir makale yayımlanmıştır.  İnternetten sağlanan makalenin çevirisi şöyledir:

             Geçen ay Ermeni asıllı Türk gazeteciyi öldüren mermi, Türkiye'yi ve yasal sistemini dünya jürisinin karşısına  çıkardı.

            Haftalık Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant  Dink, onun, ülkenin kimliğini, kuruluşlarını ve ordusunu  kutsal bir yere koyan bir kavram olan "Türklüğü" küçük  düşürdüğünü söyleyen işsiz 17 yaşındaki Ogün Samast  yüzünden öldü.

            Bu kavramı eleştirenler Türk Ceza Yasasının 301'inci  maddesi uyarınca suçlu kabul edildiler. Aralarında Nobel  Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk'un da bulunduğu ünlü  yazarlar bu maddeye dayanılarak yargılandılar.

            Genç suikastçının kendisine ve kendisi gibi milyonlarca  kişiye aşılanan vatanseverlik ilkeleri doğrultusunda hareket  ettiği açık. Bu gencin kurbanı ise sistem tarafından korunan  bazı yasaları eleştiriyordu ve Ermeni cemaatinin bir üyesiydi.

            Türk özgürlük yanlıları, insan hakları örgütleri ve  Avrupalı başyazarlar 301'inci maddede değişiklik yapılmasını  istediler. Bu maddenin varlığını olduğu şekilde korumak  Türkiye'yi muhtemelen Avrupa Birliği'nin dışında tutacaktır.  Türkiye'nin AB üyelik müzakereleri de halihazırda yavaş  gidiyor.  

--AB'ye Katılım Riskli-- 

            İstanbul'da ocak ayının gri gökyüzü altında yapılan  Dink'in cenaze törenine katılanlar, "Katil 301" yazılı  dövizler taşıdılar.

            Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi, Türk Ceza  Yasasında değişiklikler yapılması için resmi talepte  bulundu.            

            Özgürlük yanlıları, Dink'in suikaste kurban gitmesinin  yarattığı baskı altında Türklerin tutumlarının ve yasaların  değişmesini umuyor; ancak ülke genelinde yükselen milliyetçilik,  cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimleri gibi öncelikli konular,  öngörülebilir bir gelecekte değişiklik yapılmasını imkansız  kılıyor.

            Okul çocuklarının güne Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu  Mustafa Kemal Atatürk'ün ünlü deyişi, "Ne mutlu Türküm diyene"  sözüyle başladıkları, askerlerin "Bir Türk dünyaya bedeldir"  diyerek geçit yaptıkları ülke, şovenizmin kalesi haline geldi.   

            Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 301'inci maddenin  gözden geçirilmiş halini Meclis'e sunacağına söz vermesine  rağmen cenaze töreninde bulunmayışı, bu konuda ilerleme  kaydedileceği konusunda çok da cesaret verici görünmüyor.

            Atina'da yayımlanan Kathimerini gazetesi bu konuda,  "Başbakanın milliyetçi oyları kaybetmek istemediği  anlaşılıyor" şeklinde yorumda bulundu.            

--Eleştirenler Cezalandırıldı-- 

            Avrupa genelinde gazete başlıklarında, şok olunduğu,  endişe duyulduğu ifade edildi ve ülkenin, Avrupa'nın etik  ve siyasete ilişkin kavramlarını kabul etmemesine rağmen  kendi sistemini eleştirilerden korumasının ve sistemi  eleştirenleri cezalandırmasının problem olduğundan  söz edildi.  

            İki hafta süren içe dönük araştırmalar ve analizlerin  ardından, pek çok analistin Türkiye'nin yara aldığı sonucuna  varmasının dışında açık cevaplara ulaşılamadı. 

            Bir Batılı büyükelçilik, Dink'in öldürülmesinin  "Türkiye'de devlet ve topluma yayılan tehlikeli bir  çatışma yarattığı" değerlendirmesinde bulundu.

            Yunan siyasi analisti Nikos Konstandaras, "Dink'e  yönelen mermiler Türkye'nin de ilerisi için umutlarını  yaralamıştır. Ülkenin geleceği için verilen mücadele de  zora girmiş gibi görünüyor" dedi.            

--Atatürk'ün Mirası-- 

            Batı Avrupa'da analistler genellikle Türk  milliyetçiliğinin, siyasi inanışlardan ve Atatürk  ideolojisinden kaynaklanan efsanelerden beslendiğini  kabul ediyorlar. 

            Kathimerini gazetesinin başlığı "Türkiye'de Karanlık  Güçler Yükselişte" şeklindeydi.

            Böylece Atatürk'ün ölümünden 70 yıl sonra, onun  halka milliyetçilik bilinci ve gururu aşılama çabaları  aşağıdaki çözümlenmemiş meseleler nedeniyle tökezledi.

            - Türkiye'deki Kürt azınlığın dil ve kültürünün  tanınması talebi.

            - Birinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 1.5  milyon Ermeninin katledilmesi ve zorla Suriye çöllerine  gönderilmesi. Türkiye bu çapta bir katliamın yapıldığını  bugüne kadar kabul etmedi.

            - Kendisini Atatürk’ün mirasının ve ülkenin cumhuriyetçi  rejiminin bekçisi ilan eden ordunun baskın rolü.

            - Türk ordusunun Kıbrıs'ın kuzeyindeki varlığı.

            - Kürtlerin kendi kendilerini yönetmelerinin reddedilmesi. 

            Türk yetkililerin bu konuda yıllar boyunca nadiren  yaptığı açıklamalar, yanlış gidişat konusunda bir itiraf  veya uzlaşmaya dönük kayda değer bir girişim niyeti ortaya  koymadı.   

            Dolayısıyla Kürtlerin talepleri, cumhuriyetin  temelleri altındaki dinamit olarak görülüyor. Resmi  kayıtlara göre 300 bin kurbanı olan Ermeni katliamına,  Ermenilerin, Türkiye-Rusya savaşında Ruslara yardım  etmelerinin neden olduğu söyleniyor.

            Türk yetkililer, Türk ordusunun Kıbrıs'taki varlığının  Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin garanti altına alınması  için zorunlu olduğunu ifade ediyorlar.

            Türkiye Kıbrıs meselesinde az da olsa uluslararası  sempati toplamasına rağmen, Ermeni katliamının yaşandığını  ve boyutunu inkar etmesi, Batılı hükümetlerle diplomatik  çatışmalara, sorunlara ve kınamalara neden oluyor.

            Almanya'nın Nazi suçlarının özellikle de Yahudi  soykırımının kefaretini ödemesinin tersine Türkiye, Ermeni  meselesinde böylesi bir yaklaşım göstermedi ve 90 yıl önce  işlenen suçun kabul edilmesi yönünde uluslararası taleplere  cevap vermedi.      

--Fransa Baskı Yapıyor-- 

            Türkiye'ye uygulanan baskılara son örnek geçen  ekim ayında Fransa Parlamentosu alt kanadında görüşülen  Ermeni soykırımının inkarı halinde bir yıl hapis cezası  ve ağır para cezası öngören yasa tasarısının kabul  edilmesiydi.

            Ankara yasa tasarısını ikili ilişkilere "ağır bir  darbe" şeklinde nitelendirdi, ancak bunu ekonomik  yaptırımlar takip etmedi. Öte yandan Türk ordusu Fransa  ile askeri ilişkileri "dondurduğunu" açıkladı.

            Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin baskısı altında ordunun  siyasi rolünün azaltılması konusunda kayda değer adımlar  atmasına rağmen, ordu halen ülkenin en saygı duyulan  kurumu. Bazı muhalifler ise orduyu "ağır silahlara sahip  siyasi bir lobi" şeklinde nitelendiriyor.

            Türkiye'de genellikle siyasi kaosun veya uluslararası  bir karışıklığın askeri darbeye yol açacağı ileri sürülür ki  20'inci yüzyılda üç kez askeri darbe yapıldı. Her seferinde  de ordu siyasi yapılanmayı yoluna koyduktan ve ülkenin  istikrarının artık tehdit altında olmadığına kanaat  getirdikten sonra kışlaya döndü.

            Türkiye'nin AB hevesi yeni değil. "Batıya yönelik"  tutum Atatürk tarafından ortaya atıldı. Bazı tarihçiler,  Atatürk'ün başarılarını inkar etmeseler de, ulusal  zihniyette önemli bir etki yaratmayan reformların  yüzeysel olduğunu söylüyorlar.

            İslami köktendincilik hevesleri Türkiye çapında  yaygınlaşmasına rağmen, pek çok kişiye göre Atatürk, dine müdahalesinin ülkenin Avrupa arzularına başlıca  bir engel oluşturacağını düşünmemişti.  

 

AMERİKA'NIN SESİ: "İNGİLTERE İŞÇİ PARTİSİ İÇİNDE TÜRKİYE LOBİSİ KURULDU" 

            ANKARA, 06/02(BYE)--- Amerika'nın Sesi Radyosunun  06.30-07.00 Türkçe yayınından: 

            İngiltere'de iktidardaki İşçi Partisi içinde kurulan  yeni lobi çalışmalarına başladı.

            Ayrıntıları Londra'dan Mevlüt Katık bildiriyor: 

            İngiltere Parlamentosunda kurulan "Türkiye'nin İşçi  Partili Dostları" isimli lobi grubu, Avam Kamarası'nda  yapılan açılışla faaliyetlerine başladı. Türk-İngiliz  ilişkilerinin geliştirilmesini amaçlayan grubun açılışına  iktidardaki İşçi Partisinin Başkanı Hazel Blears ile bazı  milletvekilleri katıldı.

            İşçi Partisi Londra milletvekillerinden David Lammy  ile Londra'nın Haringey Belediyesi Encümen Üyesi Nilgün  Ceylan öncülüğünde başlatılan lobi hareketi, ortak demokratik  değerlerle ekonomik ve kültürel bağların güçlendirilmesi  amacıyla çalışmalarda bulunacak ve iki ülke arasında  parlamenterler, akademisyenler, meslek grupları ve iş  adamları arasında ziyaret, toplantı ve seminerler  vasıtasıyla ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunacak.  Grubun önemli amaçlarından birisinin de, Türkiye'nin  Avrupa Birliği'ne katılım sürecine tam destek verilmesi  ve bu amaçla Avrupa çapında çaba gösterilmesi olduğu  kaydedildi. Lobi grubu, bu amaçla Brüksel'de de benzer  bir açılış düzenleyecek. Açılışta konuşan Milletvekili  David Lammy, İngiltere'deki Türk toplumunu, "İngiltere'deki  ikonik toplumlardan birisi" olarak niteledi ve "Sıkıntılarla  dolu dünyada Türkiye anahtar bir ortaktır" tanımlamasında  bulundu. Lammy, Türkiye'nin İşçi Partili Dostları grubunun  faaliyete geçmesini ise, "İngiliz İşçi Partisi tarihinde  kilit ve önemli bir an" olarak niteledi.

            Açılışta konuşan İşçi Partisi Başkanı Hazel Blears ise,  "İngiltere Türk toplumunun İşçi Partisine katılımının zaman  aldığını, ancak nihayet gerçekleştiğini" söyledi. İşçi  Partisi Başkanı, İngiltere'de yaşayan Türklerin yerel parti  teşkilatları vasıtasıyla İşçi Partisinin karar verme süreci  ve mekanizmalarına katılmaları çağrısında bulundu ve  "Politika fark yaratır. Siyaset onurlu bir iştir" şeklinde  konuştu.

            Hazel Blears, "Türkiye'nin Avrupa Birliğine katıldığını  görmek İşçi Partisi için hayli önemlidir" dedi. Blears,  "Türkiye büyük öneme haiz bir ülkedir. Türkiye medeniyetler  çatışmasını durdurabilecek bir ülkedir. Ayrıca, Avrupa'nın  enerji güvenliğini sağlayacak durumdadır" dedi ve nüfus  potansiyelinin çok önemli olduğundan bahsetti. İşçi Partisi  Başkanı, "Genç Türkleri Avrupa'da görmek müthiş olur. İşçi  Partisinin her kademesinde, Türkiye, tam desteğe sahiptir"  dedi. Hazel Blears, Dışişleri Bakanı Beckett ve Avrupa İşleri Bakanı Hoon'un Londra dışında olmaları sebebiyle  açılışa katılamadıklarını da hatırlattı. Açılışta konuşan  İşçi Partili bir milletvekili ise, "Türkiye'nin davalarının  savunulmasında çok sıkı çalışacağız" şeklinde konuştu ve  "İngiliz Parlamentosunda Türk kökenli milletvekilleri görmek  istiyoruz" dedi.

            Türkiye'nin Londra Büyükelçisi Akın Alptuna ise yaptığı  konuşmada, sayıları yaklaşık 400 bini bulan İngiltere  Türklerinin, İngiliz toplumuna oldukça iyi entegre olduğunu  ve hiçbir dini aşırılıkla uğraşmadıklarını hatırlatarak,  lobi grubunun kurulmasının oldukça önemli bir gelişme  olduğunu vurguladı.

            Büyükelçi, Türkiye'nin AB'ye katılım sürecine verdiği  destekten dolayı İngiltere'ye teşekkür de etti.


 

İRAN BASINI 

 

MEHR AJANSI: "TÜRKOĞLU: İRAN, TÜRKİYE'NİN DIŞ POLİTİKASINDA ÖNCELİKLİ BİR YERE SAHİP" 

            ANKARA, 07/02(BYE)--- İran'ın Mehr haber ajansının  6 Şubat 2007 tarihli sayfasında, yukarıdaki başlık altında  bir mülakat yer almaktadır. İnternetten sağlanan mülakatın  özet çevirisi şöyledir: 

            Bir yıl önce Türkiye'nin Tahran Büyükelçisi olarak atanan  Hüsnü Gürcan Türkoğlu Mehr haber ajansına verdiği mülakatta,  Ankara'nın Tahran ile ilişkilerinin önemli olduğunu hatırlatarak  şöyle konuştu: "İran, Türkiye'nin dış politikasının öncelikleri  arasında yer alıyor ve bu ülkeyle ilişkilerin geliştirilmesine  çaba sarfediliyor."          

            Türkiye'nin Tahran Büyükelçisi Türkoğlu, İran halkını  değerlendirdiği konuşmasında, İran halkına karşı Türkiye'de  kardeşçe ve derin dostluk duygularının olduğunu belirtti. Türkiye'de Fars dilini bilmenin bir itibar sayıldığını  vurgulayan Türkoğlu, Farsça öğrenmeye çalışan Türkiye'nin  önde gelen gazetecilerinden birisinin, İran ziyaretinden sonra,  İran'da bulunmasından dolayı Türk Büyükelçisine gıpta ettiğini  belirtti.

            Tahran'da göreve başladıktan sonra iki ülke halkının birbirine ne kadar yakın olduğunu daha çok anladığını belirten  Türkoğlu, Türk halkının İran halkına karşı beslediği derin  duyguların bu ülkeye gelişiyle daha da arttığını vurguladı. Türkoğlu şöyle konuştu: "İran'da tüm konular üzerinde  görüşülüyor ve parlamento ile basın ülkedeki iki aktif  kurum sayılıyor. İran, dini kimliğini ve geleneklerini bir  şekilde aktif olarak korumuştur, bunun yanında modern dünyanın gereksinimlerini de korumak istiyor. 1979 yılında İran devrimi  sırasında Türkiye Dışişleri Bakanlığında göreve başladım. İran  devriminden sonra da Türkiye'nin bu ülkeyle ilişkileri sürdü  hatta bazı alanlarda daha da aktifleşti. Türkiye için İran  daima önceliğe sahip olmuştur. Eğer savaş olmasaydı iki ülke  arasındaki ilişkiler daha aktif olurdu, ancak şu ana kadar da  farklı alanlardaki işbirliğinde çok önemli ilerlemeler  kaydedildi."

            Türkiye'nin Siyonist rejimle olan siyasi ilişkileri ve  bunun Tahran-Ankara ilişkileri üzerindeki etkilileri konusundaki  bir soruya Türkoğlu şu yanıtı verdi: "Tabii Türkiye'nin İran  ve İsrail ile ilişkileri arasında bir bağlantı olacağını kabul  etmiyorum. Böyle bir şey asla söz konusu değil. İran-Türkiye  ilişkileri bin yıllık bir geçmişe sahip ve bu iki ülkenin ortak  sınırı yaklaşık 400 yıl hiç değişmeden duruyor. İran ve Türkiye  İKÖ'nün iki önemli üyesidir ve ECO'nun da kurucularıdır.  İran-Türkiye ilişkilerinin diğer ülkelerle mukayese edilmesini kabul edemem. Ne yazık ki kamuoyunda yalnış anlamalar var"

            Türkoğlu, Avrupa Komisyonunun son raporuna değinerek,  ülkesinin AB üyeliği, ceza yasaları, insan hakları, ifade  özgürlüğü gibi konuların eleştirilmesi ve reform süreci  hakkında, "Tabii Türkiye'de siyasi ve ekonomik reformlar  sadece AB üyeliği için gerçekleşmiyor. Halkın beklentileri  ve ihtiyaçları doğrultusunda Türkiye bir takım girişimlerde  bulunuyor ve bunlar zorla ilerlemiyor. Gerçekleştireceğimiz  reformlar, Avrupa standartlarına ulaşmak çabalarımızdır.  Türkiye'nin AB ile ilişkileri 50 yıl öncesine dayanmaktadır. Bu yüzden birkaç ay ve birkaç yılla tartacağımız bir süreç  değildir. Tabii bu arada bazı konuların gündeme gelmesi  doğaldır. Örneğin İngiltere'nin AB üyeliği de birkaç kez Fransa  tarafından veto edildi. Türkiye'nin Birliğe üyelik süreci de  bir iki kez durdu. Genel olarak AB üyelik sürecinin anlaşma  temeline dayandığını söylemek gerekir. AB'nin belirli ön  şartları var, müzakere süreci başladı. Hem Türkiye hem de AB, sorunları gidermek için çabalıyor. Türkiye ve AB'nin  koordinasyonu Birlikte herkesin hemfikir olduğu bir politikadır  ve siyasi açıdan da AB bu yönde Türkiye ile müzakere sürecini  başlatma kararı almıştır" dedi.

            Türkiye'nin Tahran Büyükelçisi Türkoğlu, Türkiye-AB  müzakerelerinin askıya alınması ve Türkiye'nin üyeliği  konusunda ülkede ve bazı Avrupa ülkelerinde yapılan anket  sonuçlarının olumsuz çıkmasıyla ilgili olarak şunları söyledi:  "Türkiye, bu konuya modernleşme projesi olarak bakıyor. Hem  Türkiye hem AB demokratiktir ve farklı görüşlerin olması da  doğaldır. Eğilimler de doğal olarak gelişmelere göre değişir.  Önemli olan, halkın demokratik yollarla seçtiği parlamentodaki temsilcilerin kararıdır. AB üyesi 27 ülke ve aynı şekilde  Türk Hükümeti ve Meclisi, siyasi açıdan üyelik sürecini  sürdürmeye kararlılar. Bu konuda da hiçbir şüphe yok. Ancak  ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği konusu ayrıntılara bağlıdır."

            Türkiye'nin AB üyeliğiyle ilgili umutları konusunda ise  Türkoğlu şöyle konuştu: "Bu konu, hakkında en son karar  alınması gereken bir süreçtir. AB içerisinde bazı çevrelerin  Türkiye'nin Müslüman olmasından dolayı birtakım tereddütleri  olabilir ancak buna rağmen bazıları da Türkiye'nin Müslüman  oluşu nedeniyle AB üyeliğine girmesini istiyor. Avrupa'da  milyonlarca Müslümanın yaşadığını unutmamak gerek."

            Avrupa'nın, Türkiye'nin 10-15 yıl sonra AB üyeliğine  kabul edileceğine inandığı konusunda Türkoğlu, "Bu konu,  Türkiye ile AB'nin faaliyetlerine bağlıdır" dedi.

            Türkoğlu şu anki Tahran-Ankara ilişkileri hakkında ise  şunları söyledi: "İki ülke ilişkilerinde tüm mekanizmalar  aktiftir. Gelecek hafta İran Ticaret Odası Başkanı ve bir  grup işadamı, İran-Türkiye Ortak Ticaret Konseyine katılmak  üzere İstanbul'a gidecek. Türkiye Tarım ve Köy İşleri Bakanı  da yakında Tahran'ı ziyaret edecek. İran Meclis Başkanı Adil  ve Uyuşturucuyla Mücadele Genel Sekreteri Maliki de Türkiye'yi  ziyaret edecek."

            Irak savaşı nedeniyle bölgede ABD'nin yönelttiği tehditler  konusunda Türkiye'nin tutumuyla ilgili bir soruya Türkoğlu şu  yanıtı verdi: "Türkiye, komşu ülkelerin güvenliğine çok önem  veriyor aynı şekilde Türkiye ve İran arasında güvenlik  konularında üst düzeyde mekanizmalar mevcut. İki ülke arasında  yüksek güvenlik komisyonu da mevcut."

            Türkiye'nin NATO üyeliği dikkate alındığında bölgesel  ve uluslararası anlaşmalarla ilgili taahhütleri konusunda  Büyükelçi Türkoğlu şöyle konuştu: "Dünyada her ülke çeşitli  uluslararası teşkilatlara üyedir. Modern diplomaside bu  uluslararası teşkilatlara üye ülkeler arasında gerekli  koordinasyon mevcuttur. İran ile ilişkilere önem verdiğimiz  gibi diğer ülkelerle ilişkilere de önem veriyoruz. Türkiye,  komşu ülkelerin güvenliğine çok önem veriyor."

            Nabucco doğalgaz boru hattı konusunda da Türkoğlu şöyle  konuştu: "Nabucco doğalgaz boru hattı, Türkiye'nin öncelikleri  arasında yer alan önemli bir projedir. Bu projeye birçok kişi  katıldı ve düzenledikleri toplantılarla bu projenin gerçekleşmesi  için büyük çaba sarf ettiler. Tabii bu arada ticari ve teknik  sorunlar da mevcut ancak uzmanların yapacakları toplantılarla bu sorunların hepsi çözümlene