07.10.2008 Anasayfa E-Posta



NEWSWEEK:
İKİ TARAFTAN ÇEKİŞTİRİLMEK

ANKARA, 06/10(BYE)--- ABD'de yayımlanan haftalık Newsweek dergisinin 6 Ekim 2008 tarihli internet sayfasında, Rana Foroohar imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan mülakatın çevirisi şöyledir:

Seçilmesi ülkesini ikiye bölen Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün mensubu olduğu, kökleri İslama dayanan Batı yönelimli ve AB yanlısı Adalet ve Kalkınma Partisi, üniversitelerde başörtüsü takma yasağını kaldırma yönünde girişimlerde bulundu ve bu, laik ülkede liberalleşmenin doğası hakkında tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Türkiye'nin liderleri, doğu ve güney sınırlarındaki istikrarsızlık ve Batı'daki müttefikleriyle olan belirsiz durum nedeniyle içeride olduğu kadar dışarıda da dengeleyici bir tutumla karşı karşıya. Newsweek'ten Rana Foroohar, bütün bunların merkezindeki Gül ile konuştu.

FOROOHAR: Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan çatışma açıkça herkesin zihnini meşgul ediyor. Türkiye, bilinen jeopolitik dinamiklerle nasıl bir rol oynayabilir?

GÜL: Türkiye'nin batısında Balkanlar, doğusunda Kafkaslar yer alıyor. Her iki bölge ve bu bölgelerin istikrarı bizim için önemli, zira Kafkaslarda istikrarın ve buna ek olarak güven ve inancın olması, ekonomik işbirliği için uygun bir atmosfer yaratır. Kafkaslar, enerji kaynakları ve enerjinin doğudan batıya güvenli şekilde aktarılması için anahtar konumunda bulunuyor. Bu aktarım yolu, Türkiye'den geçiyor. Bu nedenle biz, sorunların çözümü için doğru atmosferin yaratılması yolunda bir diyalog ortamını sağlamak amacıyla son derece aktifiz. Eğer Kafkaslarda istikrarsızlık varsa, Kafkaslar doğu ile batı arasında bir çeşit duvar halini alır, ama eğer bölgede istikrar varsa, o zaman Kafkaslar bir koridor olur.

FOROOHAR: ABD ile İran arasındaki mevcut ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

GÜL: İran ile ABD arasındaki sorunlar tabii ki bizi de endişelendiriyor. Bu ilişkilerin normalleşmesini görmek isteriz. Sorunların çözüldüğünü görmek isteriz. Nükleer meseleler bizim için de önemli: Çevremizde kitle imha silahları görmek istemiyoruz. Bu bağlamda, İran'a altı ülke tarafından sunulan son paketin son derece iyi ve değerli olduğuna inanıyorum ve biz de hazırlıklara ve tartışmalara katkıda bulunuyoruz. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile konuştum, bu durumu kendisine anlattım. Umuyorum ki, umuyoruz ki, sorunlar diyalog yoluyla çözülecektir.

FOROOHAR: Türkiye, Irak'ta ne görmek istiyor?

GÜL: Irak'ın toprak bütünlüğü ve siyasi birliği son derece önemli ve bunun ABD için de önemli olması gerekir. Buna alternatif hiçbir düşünce olmaması gerekir ve işler bu yönde ilerler gibi görünüyor. Bu yüzden bundan memnuniyet duyuyoruz.

FOROOHAR: Ekonomik atmosfer ışığında, özellikle hangi reformların önemli olduğunu düşünüyorsunuz?

GÜL: Mali disiplini muhafaza etmek önemli ve enerji konularında da daha fazla liberalleşme ve özelleştirme programının devam etmesi önem taşıyor.

FOROOHAR: Daha önceden, Türkiye'nin laikleşmesini geriye döndürmek gibi bir niyetinizin olmadığını söylemiştiniz. Başörtüsüne yönelik yasağın kaldırılması konusunda endişe duyanlara ne söylemek istersiniz?

GÜL: Bizler, AB'nin bir parçası ve üyesi olması için çok çalışan insanlarız. Bizim yönümüzün Avrupa'ya dönük olduğu konusunda hiçbir şüphe yok. Eğer laik olmayan bir sistem kurmak isteseydik bütün bunları yapmazdık, çünkü ikisi birbiriyle çelişirdi. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türkiye'nin, hukukun üstünlüğüne inanan demokratik, laik bir sosyal devlet olduğunu belirtiyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri konusunda, toplumda sayıları son derece az bazı marjinal gruplar dışında, çok yaygın ve güçlü bir görüş birliği mevcut.

FOROOHAR: Türkiye'de bu konular hakkındaki bölünmeyle ilgili ne diyorsunuz?

GÜL: Sizin adlandırdığınız gibi bir bölünmenin olduğuna inanmıyorum. Böyle bir bölünmenin olduğunu söylemek abartılı olur. Bu bir tartışma ve çok çeşitli aileler var. Örneğin bir aileyi ele aldığınızda, aynı aile içinde dini ibadetlerini daha fazla ya da daha az ifa eden bireyler var. Ya da ailenin kadın fertleri arasında başlarını kapatan ya da kapatmayanlar var. Sokakta da başını kapatan ve kapatmayan kızların birlikte dolaşıp konuştuklarını görebilirsiniz. Sizin tanımladığınız gibi bir ayrılık yok. Bu sadece siyasi bir tartışma.

FRANKFURTER ALLGEMEİNE ZEİTUNG:
STEİNMEİER'İN TÜRKİYE'NİN AB ÜYELİĞİ ÜZERİNE SÖYLEDİKLERİ

BERLİN, 06/10(BYE)--- Tirajı günde 366 bin 478 olan muhafazakar eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung'un 6 Ekim 2008 tarihli sayısında, Robert von Lucius imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haberin çevirisi şöyledir:

Federal Dışişleri Bakanı Steinmeier cumartesi günü Hannover'de, Türkiye'nin modernleşme yolunda "çok şey başardığını", ancak AB'ye üyelik konusunda nihai kararların verilebilmesi için elde edilen başarıların henüz yetersiz olduğunu söyledi.

Başbakan Yardımcısı Steinmeier, Hannah Arendt Günleri vesilesiyle yaptığı konuşmada, kaydedilen ilerlemelerin öncelikle düşünce özgürlüğü ile kadın ve çocuk hakları konusunda olması gerektiğini ifade etti. Türkiye Başbakanının danışmanı Cüneyt Zapsu ise, "AB, Türkiye için her zaman en önemli yol gösterici olacaktır" ifadesini kullandı.

IL SOLE 24 ORE:
AB'YE 'EVET' AMA BAŞÖRTÜSÜZ

ROMA, 06/10(BYE)--- Tirajı günde 500 bin olan ekonomi ağırlıklı il Sole 24 Ore gazetesinin 5 Ekim 2008 tarihli sayısında, Vittorio Da Rold imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan kitap tanıtımının çevirisi şöyledir:

Türkiye Avrupa'ya girmeli mi? Eğer "Evet" ise, hangi şartlarda? Gottingen Üniversitesinde uluslararası ilişkiler dalında çalışmalar yapan, Almanya'da eğitim görmüş, Suriye asıllı ılımlı İslamcı Bassam Tibi'nin kitabı, tartışma konusu olan bir meseleye açıklık getirmek gibi bir öneme sahip.

Yazar, en azından iki Türkiye'nin olduğu göz önüne alınırsa, hangi Türkiye'nin AB'ye dahil olması gerektiğini sorguluyor: Kemal Atatürk'ün miras bıraktığı laik Türkiye mi yoksa Tayyip Erdoğan'ın "başörtüsü partisi"nin temsil ettiği Türkiye mi? Avrupa'da yaşayan bir Müslüman olarak Bassam Tibi, tereddütsüz cevap veriyor: Avrupalılaşmış ve laik bir Türkiye AB'ye girebilir; Ankara Hükümetinin başındaki İslami bir parti olan AKP'nin yönettiği bir Türkiye giremez. "Eğer Avrupa kendi kimliğini muhafaza etmek istiyorsa, doğru ve Avrupalı bir İslam talep etmek ve desteklemek için, şeriat ve cihatçı İslam'ı geri çevirmelidir."

Bassam Tibi, AKP'yi İslamcı bir parti olarak niteliyor ve bu tanımlamayla da, "kökten dinciliğin farklı bir çeşidi; yeni bir totalitarizmi" kastediyor. Tibi'ye göre iki çeşit İslamcılık var: Şiddet yoluyla şeriatı uygulama yanlısı cihatçılar ve geçici bir süre için de olsa demokrasi "oyunu oynamayı" seçen kurumlar. "AKP, kurumsal İslamcılığı izliyor." Dolayısıyla, inandırmak istediği gibi, muhafazakâr bir parti değil, kökten dinci bir parti. Siyasi yönden kurala uygun (politically correct) tarzının garipliklerine alışık çok sayıda Avrupalı için, zımpara kağıdı gibi sert sözler. İslamcıyı, muhafazakâr İslam'dan ayıran nedir? Bassam Tibi, "Çok basit" diye cevaplıyor: Bu iki kavramı birbirinden ayırmak için başörtüsü, turnusol kağıdı işlevi görüyor. Yazar, bir bez parçasıyla toleransın ilişkilendirilmesinin insanı gülümsetebileceğini, ancak başörtüsünün Avrupa'da şeriatı kabul ettirmek için bir bahane olduğunu açıklıyor. Meselenin özü burada: Avrupalılaşmak mı, İslamlaşmak mı.

Türk İslamcılar, kendi sembolleri olan başörtüsünü ön plana çıkarmak için Avrupa'nın toleransını araç olarak kullanıyorlar (ki aslında başörtüsü, "Avrupa'ya ait olamayacak bir cinsel ayırım sembolüdür").

Kanıt mı istiyorsunuz? Bassam Tibi, iki Müslüman kralın -Peygamber'in soyundan gelen, Ürdün Kralı Abdullah ve Fas Kralı IV Muhammed- eşlerinin kamu faaliyetleri sırasında neden başörtüsü kullanmadıklarını soruyor. Bu tutumlarının, İslami kimliklerini lekelediğini düşünmüyorlar. Diğer yandan, Başbakan Erdoğan ile Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eşlerinin başörtüsü kullanmasını istiyor. Dolayısıyla, Türkiye Avrupa'ya girebilmek için, AB'nin kültürel parametrelerini kabul etmelidir. Ama bunlar, Hristiyan değerleri anlamına gelmiyor; Rönesans'tan başlayıp Aydınlanma Çağı boyunca gelişerek laik-Batılı ifadesiyle tanımına ulaşan değerler kastediliyor. Avrupa, nihilist görecelikle karıştırılmaması gereken, "açık toplum" öğretilerine göre laiklik, demokrasi ve çoğulculuk değerlerini kabul etmek şartıyla, kapsamlıdır. O nedenle, eğer Avrupa'nın Rönesans'tan bu yana "Kudüs-Atina" mihverini benimsediği düşünülürse, en büyük güçlük, İslam'ın Helenizasyonunda yaşandı. Ancak bu, İslam'ın AB'ye dâhil olma sürecini tamamlaması için Avrupa'nın İslam'dan istemesi gereken yoldur. Aksi takdirde, Ankara'nın Brüksel ile "ayrıcalıklı ilişkiler" seviyesinde kalması daha uygun olacaktır. (Bassam Tibi, "Avrupa'ya Başörtüsüyle Girmek mi? Türkiye'nin Büyük Meydan Okuyuşu", Salerno Yayıncılık, Roma, 294 sayfa, fiyatı: 24 avro)

FINANCIAL TIMES:
İSTANBUL BORSASI KÜRESEL MALİ KRİZİN ETKİSİYLE DÜŞÜŞTE

ANKARA, 06/10(BYE)--- İngiltere'de yayımlanan Financial Times gazetesinin 4 Ekim 2008 tarihli internet sayfasında, Delphine Strauss imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan Ankara çıkışlı makalenin çevirisi şöyledir:

Ramazan ayının sonundaki üç günlük bayram tatilinin ardından dün açılan Türkiye piyasalarında, küresel mali krizin etkisiyle düşüş yaşandı.

İstanbul hisse senedi endeksi cuma sabahı yüzde 6'dan fazla düşüş kaydetti ve günü yüzde 4.2 düşüşle, 34.553 puanla kapattı. Bu düşüş, üç haftanın en büyük gerilemesiydi ve bir haftalık kaybı yüzde 5.5'e çıkarttı.

Yatırımcıları yatıştırmaya çalışan politikacılar, Türkiye'nin bankacılık sisteminin, 2001 yılında bankacılık sektöründe yaşanan krizin ardından gidilen yeniden yapılandırmayla artık krizlere karşı çok daha dayanıklı hale geldiğini söylediler.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan cuma günü, Türkiye ekonomisinin şoklara dayanacağını yineledi.

Yeni Türk Lirası tasarımlarının tanıtımı için düzenlenen basın toplantısında konuşan Erdoğan, Türk Lirasının değerli olduğunu savunduklarını söyledi.

Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz ise mevcut politikaların Türkiye'nin krizden sağ salim çıkmasını ve yıl sonuna kadar enflasyonun tekrar tek haneli rakamlara gerilemesini sağlayacağını belirtti.

Ancak hisse senedi fiyatlarındaki düşüşle beraber tahvil faizleri yükseldi ve Türk Lirası dolar karşısında 1.3120 ile beş ayın en düşük değerine geriledi.

Capital Economics'ten Neil Shearing, "Türkiye, diğer yükselen piyasalar gibi küresel mali krize karşı bağışık olmaktan uzak" yorumunu yaptı.

Özellikle hükümetin özelleştirme programını sürdürme planları, piyasalardaki çıkmaza kurban gidecek gibi görülüyor.

Bu da ülkenin şişmiş cari açığının finansmanı açısından daha çok baskı oluşturacaktır.

Başbakan Erdoğan'ın, "bu ortamın Halkbank'ın özelleştirilmesi ve halka satılması için uygun olmadığı" yolundaki değerlendirmesinin ardından Türk bankaları değer kaybetti.

Erdoğan ayrıca, Ziraat Bankasının satılmasının düşünülmediğini söyledi.

Hükümetin yüzde 75'ine sahip olduğu Halkbank hisselerinin değeri yüzde 6.1 düştü.

Geçen ay bir Türk bakan, Halkbank'ın özelleştirilmesinin piyasa koşullarının izin vermesi halinde gerçekleşeceğini söylemişti.

NZZ AM SONNTAG:
TÜRKİYE'DE DOĞALGAZ POKERİ

BERN, 06/10(BYE)--- Tirajı pazar günleri 122 bin olan NZZ Am Sonntag gazetesinin 5 Ekim 2008 tarihli sayısında, Pascal Hollenstein ve Markus Hafliger imzalarıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haber-yorumun çevirisi şöyledir:

--İsviçre, İran ve Hazar Doğalgazının Nakil Hakkı İçin Mücadele Ediyor--

İsviçre firması EGL, İran'dan Avrupa'ya gaz pompalamak istiyor. Bunun gerçekleşmesi için Türkiye'nin nakliyatı sağlaması gerekiyor. Konu, siyasi gündemin ilk sırasında yer alıyor. Şimdi iki bakan Türkiye'yi ziyaret edecek.

Bern'deki Türk Büyükelçisi abartılara meyilli bir insan değil. Alev Kılıç, enerji konusunda konuşurken de objektif oluyor. Çayını yudumlarken, aslında Brüksel, Moskova ve Washington'daki stratejistlerin zaten bildikleri şeylerin altını çiziyor. Yine de şu üç cümlenin jeopolitik önemi var. Birinci cümle: "Türkiye, Avrupa'nın gelecekteki enerji temininde stratejik öneme sahip bir konumda." İkinci cümle: "En büyük gaz rezervleri Hazar bölgesinde ve İran'da." Üçüncü cümle: "Bunların Avrupa'ya açılması isteniyorsa, Türkiye görmezden gelinemez."

Klein için bunlar alışılmış cümleler. Klein, Trans Atlantik Boru Hattının (TAP) proje yöneticisi. Elektrik şirketi Laufenburg (EGL) ve Norveç şirketi StatoilHydro bu hatla Yunanistan ve İtalya arasında bir bağlantı kurmak istiyor. 520 kilometre uzunluğundaki boru hattı döşendiğinde, doğalgaz Hazar Denizi'nden ve İran'daki muazzam yataklarından doğrudan Avrupa'ya pompalanacak. StatoilHydro, Azerbaycan topraklarında bulunan Şahdeniz'deki gaza sahip, EGL ise İran gazını garantilemiş durumda. İkisiyle birlikte 2012 yılından itibaren toplam 10 milyar metreküp gaz TAP'tan akacak.

TAP'ın İsviçre için de "stratejik öneme" sahip olduğunu söyleyen boru hattı yöneticisi Klein, elektrik üretimi için gaz santralleri inşa edilmesi veya kuzeyden sevkiyatın durması halinde, İtalya'ya gelen gaza burada da gereksinim olabileceğini vurguluyor. TAP'ın kapasitesinin her halükarda 20 milyar metreküple iki katına çıkarılabilecek biçimde inşa edilmesi gerekiyor.

Bu, işin teknik tarafı. EGL Dışişleri Bakanı Micheline Calmy-Rey'in desteğiyle Tahran'da 5.5 miyar metreküplük sevkiyat sözleşmesi yaptığında, kamuoyu işin siyasi tarafını öğrenmişti. Calmy-Rey'in, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ile başörtüsü takarak görüşmesi İsviçre'de protestolara yol açmıştı. ABD gaz anlaşması yüzünden rahatsız olmuştu.

Hükümet, gaz rotasındaki ülkelerle o zamandan beri yakın ilişki içerisinde. Federal Cumhurbaşkanı Couchepin, Azerbaycan'a uçtu ve orada Cumhurbaşkanı Aliyev ile gazın Türkiye'den geçmesi konusundaki problemi görüştü. Couchepin kasım ayında da Türkiye'ye gidecek. Ondan iki hafta sonra Türkiye'yi ziyaret edecek olan Doris Leuthard da herhalde bu konuda görüşme yapacaktır. Ekonomi Bakanı konuyu biliyor, çünkü EGL'nin Yönetim Kurulu Başkanıydı. Türkiye ile iki şeyin düzenlenmesi gerekiyor: Türkiye içinde bulunan boru hattının büyütülmesi ve EGL gazına nakil hakkı. Türkiye, bu konuda rahat bir konumda, çünkü başkaları da Türkiye koridorunu kullanmak istiyor. Yunan-İtalyan konsorsiyumu "Poseidon", Yunanistan'dan İtalya'ya Adriyatik üzerinden rakip bir boru hattı yapımını planlıyor. Bölgedeki en büyük proje, İran ve Hazar bölgesi gazını Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan üzerinden Avusturya'ya ulaştırması planlanan "Nabucco" boru hattı.

Rusya bu planları kuşkuyla izliyor. Türkiye koridoru, Avrupa'nın Moskova'ya olan bağımlılığını azaltabilir. Rus gaz firması Gazprom "Southstream" ile bir karşı proje ilan etti: Kuzeydeki Karadeniz bölgesinden Macaristan'a, Türkiye'yi atlayarak uzanan bir boru hattı. Uzmanlar, "Southstream"in karlı olup olmadığı konusunda kuşkulular. Yine de Kremlin Avrupa-Asya gaz pazarındaki bu güç savaşında bu bedeli ödemeye hazır.

TAP ve EGL-StatoilHydro kıtasal enerji pokerinin bir parçası. 2009/2010 yılında inşa çalışmalarına başlanabilmesi için, Türkiye ile transit konusunun hızlı bir şekilde çözümlenmesi gerekiyor. Ancak bazı zorluklar mevcut: Elde edilen bilgilere göre, EGL transiti nakit ödemek istiyor. 5.5 milyar metreküp doğalgaz için yıllık 100 ila 150 milyon dolar arası bir ödemeden söz ediliyor. Devlet firması BOTAŞ ise gaz verilmesini maliyet masraflarına tercih ediyor. Bu ise gaz üreticileri ve EGL'nin planladığı bir senaryo değil.

EGL-StatoilHydro bu yüzden Türkiye ile pokerde yeni bir kart oynadı. Arnavutluk'ta dev bir gaz deposu inşa etmek istiyorlar. TAP devreye girdiğinde, Türkiye de bu rezervleri kullanabilecek. Bu cazip bir teklif, çünkü Türkiye'nin şu anda sevkiyat kesintilerinde el atabileceği bir gaz deposu bulunmuyor. Ancak henüz olumlu bir yanıt yok.

"Türkiye doğalgaz için şu ana kadar transit sözleşmesi yapmadı" diyen Büyükelçi Alev Kılıç, bunun sebebinin "teknik ayrıntılar" değil, Avrupa Birliği olduğunu vurguluyor. Brüksel gaz ağlarını liberalleştirmek istiyor. Buna göre, uzun vadeli sevkiyat sözleşmeleri artık mümkün değil. Fakat AB boru hatları ağına yatırım yapılması için tam da bu tür sözleşmelere gerek olduğunu da biliyor. Bu yüzden istisnai izin konusunda pazarlık yapılıyor. Alev Kılıç, "Biz, Avrupa Birliği'ne göre hareket ediyoruz" diyor ve bir yudum çay içiyor. Bir sözleşme imzalanmadan önce, "koşullar konusunda açıklığın olması" gerektiğini sözlerine ekliyor.

Yani, Leuthard ve Couchepin, bu koşullar altında Türkiye'den somut sonuçlarla dönemeyecekler. Poker devam ediyor. Ve Türkiye, İsviçre dış politikasının gündeminde en üstte yer almaya devam ediyor.

REUTERS:
PKK'YI YOK ETMEK İÇİN TÜRKİYE'YE YAPILAN BASKI,ÜLKENİN ABD VE AB İLE İLİŞKİLERİNE ZARAR VEREBİLİR

ANKARA, 06/10(REUTERS)(BYE)--- Ibon Villelabeitia bildiriyor:

Analistler, cuma günkü saldırının ardından Türkiye'nin Kuzey Irak'taki Kürt asilerine karşı saldırıya geçmesi yönünde içeride artan bir baskıyla karşı karşıya olduğunu ve böyle bir saldırının da Türkiye'nin Washington ve Avrupa Birliği ile ilişkilerine zarar vereceğini ifade ediyorlar.

En az 15 Türk askerinin ölümüne yol açan saldırının ateşlediği yaygın öfke ve milliyetçiliğin etkisiyle Vatan gazetesi ölen askerlerin fotoğraflarıyla birlikte "Artık Yeter" şeklinde başlık attı.

Türk televizyon kanalları ülke genelinde on binlerce kişinin Türk bayrakları sallayarak katıldığı askerlerin cenaze törenlerini canlı yayımladı.

Başbakan Erdoğan ve güçlü ordu PKK'ya yönelik operasyonları hızlandırma sözü verdi. Ancak, analistler saldırının hükümeti zor duruma düşüreceğini söylüyorlar. Çünkü, hükümet bir yandan PKK'ya karşı saldırıya geçilmesi çağrılarıyla karşılaşırken diğer yandan da geniş kapsamlı bir karşılık vererek müttefiklerini soğutmamak için dikkatli olmak zorunda.

Washington ile AB, Irak'a yönelik uzun süreli Türk askeri operasyonlarının Irak'ı ve daha geniş bir bölgeyi istikrarsızlaştırmasından endişe ediyorlar.

--Türk Siyasetini Karıştırmak--

Uluslararası Kriz Grubundan analist Hugh Pope, Türkiye, laik kesim ile iktidardaki AK Parti arasındaki güç mücadelesini geride bırakmaya ve AB reformlarına yoğunlaşmaya çalışırken bu saldırının zamanlamasının "Türk siyasetini karıştırma" amaçlı göründüğünü söyledi.

Türkiye üzerine pek çok kitap yazan Pope, "PKK kutuplaşmayı besliyor" (...) "PKK, orduyu Kuzey Irak'a ABD-Türkiye ilişkilerini zorlayacak ve AB'nin Türkiye'ye yönelik eleştirilerde bulunmasına yol açacak büyük bir harekat için kışkırtıyor" dedi ve ekledi: "Kürtlere daha fazla hak sağlayan AB reformları PKK'yı anlamsızlaştırdı. Hükümet dikkatli olmalı, gazetelerden gelen düşünmeden verilen milliyetçi tepkilere kapılmamalı" dedi.

Analistler bu saldırının geçen yıl ekim ayında PKK tarafından düzenlenen ve 13 Türk askerinin ölümüne yol açan saldırıya benzediğini belirttiler. Söz konusu saldırı, Ankara ile Bağdat ilişkilerinde gerginliğe yol açan şubat harekatının hızlandırıcısı olarak görülmüştü.

Parlamento gelecek hafta, gerek duyulduğunda Irak'ta PKK'ya yönelik operasyon yapma yetkisi veren yeni tezkereyi görüşecek. Mevcut tezkerenin süresi 17 Ekim'de doluyor.

Hava harekatlarının PKK'nın askeri kapasitesini 1990'lı yıllara nazaran oldukça azalttığını düşünen İstanbul merkezli Güvenlik Uzmanı Gareth Jenkins, "PKK propaganda yapmaya çalışıyor" (...) "Devlete ve destekçilerine yıkılmadıklarını ispatlamak istiyorlar" şeklinde konuştu.

PKK artık Türkiye için ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturmasa da analistler askeri operasyonların, fakir güneydoğudaki isyanı tetikleyen siyasi ve kültürel problemlerle başa çıkmak için, askeri olmayan bir mücadele ile desteklenmedikçe yeterli olmayacağını ifade ediyorlar.

Erdoğan, Türkiye'nin güneydoğusuna 12 milyar dolarlık bir yatırım yapma ve Kürtlere kültürel haklar verme planlarını duyurmuştu.

AK Parti gelecek mart ayındaki yerel seçimlerde, savaştan bıkan Kürt seçmenlerin oylarını Kürt yanlısı siyasi partiden kaparak güneydoğudaki önemli şehirlerin kontrolünü ele geçirmeyi umuyor. Fakat şu anda AK Parti, gittikçe milliyetçi ve ABD karşıtı bir tutum sergileyen seçmenlerin gözünde güçlü görünmek isteyebilir.

Liberal Radikal gazetesinden Murat Yetkin, "Yeni ve daha kapsayıcı bir siyaset geliştirilmeli. Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bu adımı atma konusunda cesur olmalı" (...) "Bu ateş Ankara'da yakılmazsa, Anadolu'nun başka köşelerine sıçrayacak ve yakacaktır" dedi.

DER STANDARD:
TEHDİT EDİLEN TOPLUM

VİYANA, 06/10(BYE)--- Tirajı günde 74 bin olan sol eğilimli Der Standard gazetesinin 6 Ekim 2008 tarihli sayısında, Jürgen Gottschlich imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:

--Türkiye'de PKK Saldırısı--

Sonu gelmeyen bir hikaye gibi: Kürt gerilla örgütü PKK yine Türkiye'nin Kuzey Irak sınırındaki bir askeri karakola saldırdı, bunun üzerine hava kuvvetleri yine Kuzey Irak'ta PKK kampları olduğu sanılan hedefleri bombaladı. Bu yıpratma savaşı daha yıllarca sürebilir. Çok sayıda Kürdün öldürülmesine karşın ordu gerillayı askeri açıdan yenmeyi başaramayacak. Verilen kayıpların yerini almaya hazır çok sayıda Kürt genci var. Öte yandan PKK da saldırılar ve suikastler ile bir Kürt devleti kurma hedefine ulaşamayacak.

Hiç sonu gelmeyecekmiş gibi görünen bu silahlı çatışmalar aslında insan yaşamının yitirilmesinden de öte bazı sonuçlar doğuruyor. Daimi ihtilaf Türk toplumuna zarar veriyor. 80'li yılların ortalarından bu yana "terörle mücadele", hapishanelerde işkence yapılmasının, demokratik hakların sınırlanmasının ve ordunun hala güçlü bir konuma sahip olmasının başlıca nedeni.

Ancak son zamanlarda buna yeni bir faktör daha eklendi. Yıllardan beri PKK ile mücadelenin teröristlerle mücadele olduğu ve sokaktaki Kürdün bununla bir ilişkisi olmadığı kabul edilirken, 25 yıllık "terörle mücadelenin" ardından ihtilafın giderek etnik bir çatışmaya dönüştüğünü gösteren belirtiler var. Her iki tarafta da nefret giderek artıyor ve küçük olaylar büyük kargaşalara neden oluyor.

Bu gelişmenin önüne askeri açıdan değil, ancak siyasi açıdan geçilebilir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti Parlamentoda geniş bir çoğunluğa sahip, birçok Kürt hala ona saygı duyuyor. Yıllardan beri geniş çaplı reformların yapılacağından bahsediliyor, hatta Genelkurmay Başkanı bile açıkça, eğer Kürt gençlerinin dağa çıkmaları engellenmek isteniyorsa onlara daha fazla şans tanınması gerektiğini söylüyor. Bu sözleri eylemler izlemezse, sonu gelmeyen hikaye Türkiye için bir felakete dönüşebilir.

NEUE ZÜRCHER ZEITUNG:
TÜRK-KÜRT İHTİLAFI TIRMANIYOR

BERN, 06/10(BYE)--- Tirajı günde 143.800 olan Neue Zürcher Zeitung'un 6 Ekim 2008 tarihli sayısında, Amalia van Gent imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan İstanbul çıkışlı haber-yorumun çevirisi şöyledir:

--Şiddetli Çatışmaların Ardından Hükümete Yönelik Baskı Artıyor--

Kürt İşçi Partisi isyancıları ile Türk ordusu arasında cuma günü meydana gelen çatışmalarda 38 kişi hayatını kaybetti. Türk ordu yönetimi, Kuzey Irak'taki isyancılara karşı askeri operasyonun sürdürülebilmesi için yeni bir yetki talep ediyor.

Yasaklı Kürdistan İşçi Partisinin (PKK) cuma günü gerçekleştirdiği ağır saldırı 38 kişinin ölümüne maloldu. Resmi açıklamalara göre yaklaşık 350 PKK asisi Kuzey Irak'tan Türkiye'ye girerek, güneydoğunun en uç noktasındaki sınıra yakın Türk yerleşim birimi yakınındaki Aktütün karakoluna güpegündüz saldırdı. Saldırıda havan topu da kullanıldı. Bu sırada 15 Türk askeri öldü, bazıları ağır olmak üzere 21'i de yaralandı, iki asker ise hala kayıp. Ordunun, savaş helikopterleri de kullandığı karşı saldırıda ise en az 23 asinin öldürüldüğü iddia ediliyor.

On binlerce Türk, pazar günü düzenlenen cenaze törenlerine katıldı. Bitmek bilmeyen kan dökülmesine karşı halk arasındaki öfke büyük. Sık sık "Kahrolsun PKK" sloganı atılırken, "Kürtler Memleketimizden Defolun" sloganları da atıldı. Türkler ve Türk Kürtleri arasındaki ihtilaf yine tırmanarak hükümeti baskı altına aldı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkmenistan'a yaptığı resmi ziyareti keserek kriz toplantısı için Türkiye'ye döndü. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de kendisini Fransa ziyaretini iptal etmek zorunda hissetti. Gül, "Bedeli ne kadar yüksek olursa olsun, mücadelemiz kapsamlı bir şekilde devam edecek" sözünü verdi. Kendisi de bir Kürt olan Irak Cumhurbaşkanı Talabani, Türk mevkidaşıyla yaptığı telefon görüşmesinde, güvenlik konulu görüşmelerin yeniden başlatılmasını teklif etti. Gül'ün ise bu teklifi reddettiği ve Talabani'ye Türkiye'nin Irak'tan, sorumluluklarını yerine getirmesini beklediğini söylediği ifade edildi. Ankara uzun süredir Irak güvenlik güçlerinin, Kuzey Irak'ta üslenmiş olan PKK savaşçılarına karşı mücadele etmesini istiyor, ancak bugüne kadar sonuç alamadı. PKK'nın bu kez ağır silahları da kullanmış olması ise Türk politikacıları ve gözlemcileri endişelendiriyor.

Erdoğan hükümetinin, Kürt isyancılara karşı daha sert tavır takınması için ordu yönetiminin de baskısı artıyor. Türk generaller, kendilerine Kuzey Irak'ta askeri operasyonları sürdürmelerine olanak tanıyacak yetkinin uzatılmasını istiyor. Cuma günkü saldırıdan sonra parlamentonun çarşamba günkü oturumunda bu isteği yerine getireceği konusunda kuşku bulunmuyor. Mevcut yetkinin süresi 17 Ekim'de sona eriyor.

Türk generalleri, Kürt yanlısı tek parti olan DTP'yi Mecliste görmek istemediklerini de saklamıyorlar. 2007 yılında yapılan son seçimlerde DTP 21 milletvekili ile Meclise girmiş, liberal çevreler bu gelişmeyi, Kürt sorununun barışçı yoldan çözümü için iyi bir başlangıç olarak görmüşlerdi. Geçtiğimiz çarşamba günü ordu yönetimi, Meclisin açılış törenine katılmayarak, politikacılara açık bir sinyal göndermişti. Zira DTP'nin yasaklanıp yasaklanmayacağı yakında karara bağlanacak. Parti, PKK'nın maşası olmakla suçlanıyor.

Erdoğan'ın 2002 seçimlerindeki zaferi, Türkiye'de Kürt sorununun AB çerçevesinde ve demokratik yollardan çözülebileceği umutlarının doğmasına neden olmuştu. Ancak heyecanlı günler çoktan geride kaldı. Türkler ve Kürtler arasındaki ihtilaf yine tırmanıyor ve halk arasında giderek yayılıyor. Geçtiğimiz hafta ülkenin batısındaki turistik Altınova'da, Kürt ve Türk gençler arasında yüksek sesli müzik nedeniyle çıkan sıradan kavga etnik ihtilafa dönüştü. Kavga, iddiaya göre genç bir Türkün, Kürtlerin oturduğu bir evin önünde yüksek sesle müzik dinlemesinden çıktı. Öfkeyle gözü dönmüş bir Kürt arabasını Türklerin arasına sürerek ikisinin ölümüne neden oldu. Bunun üzerine galeyana gelen bir grup, Altınova sokaklarında yürüyerek Kürtlere ait dükkanları, arabaları ve evleri ateşe verdi. "Kürtler defolun" en çok atılan slogandı.


ESKİ SAYILAR