01.12.2008 Anasayfa E-Posta



THE ECONOMIST:
ENDİŞELİ TAYYİP ERDOĞAN

ANKARA, 28/11(BYE)--- İngiltere'de yayımlanan haftalık dergi The Economist'in 29 Kasım 2008 tarihli sayısında, yukarıdaki başlık altında yer alan yorumun çevirisi şöyledir:

--Türkiye'nin Başbakanı Bir Zamanlar Ülkesini AB'ye Yaklaştırmak İçin Büyük Reformlar Vaadetmişti. Artık Bu Vaatlerini Yerine Getirme Çabasındaymış Gibi Görünmüyor--

Türkiye'nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve lideri olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Temmuz ayında Anayasa Mahkemesince kapatılmanın eşiğinden döndüğünde en merak edilen şey, Erdoğan'ın bundan sonra hangi yönüyle öne çıkacağı idi: Cesaret ürünü reformları ile Türkiye'nin 2005'te AB ile üyelik görüşmelerine başlamasını sağlamış olan pragmatist bir Erdoğan olarak mı; yoksa Temmuz 2007 seçim zaferinin hemen ertesinde üniversitelerde İslami başörtüsü yasağını kaldırma çabasına girerek, zaten İslami geçmişinden ötürü AK Partiyi çökertmeye her daim canatan işgüzar generalleri kışkırtan katı ve delibozuk lider kimliğiyle mi boy gösterecekti?

O günden bugüne hangi Erdoğan'ın iş başında olduğu bir kat daha önem kazandı, zira Türkiye, Kürt nüfusun hâkim olduğu Güneydoğu'da durmadan tırmanan şiddetle boğuşuyor. Hükümetin, kırılgan ülke ekonomisini küresel finans tayfunundan korumaya çalıştığı şu günlerde bu sorunun cevabı finansal piyasaları da ilgilendirir oldu. Ne yazık ki cevap, ikincisi gibi görünüyor. Erdoğan giderek daha da otokrat ve soğuk bir lider olmaya yüztutmuş hâlde. Erdoğan'ın ne AK Parti içinde ne de dışında tek bir sağlam muhalifi olmadığından Türkiye, cansız, akıntıya kapılmışçasına sürüklenen, dolayısıyla da AB üyeliğinden çok çok daha uzak bir ülke görüntüsü veriyor.

Erdoğan bu tuhaf tavrını son Amerika gezisinde de sergiledi. Washington'da kendisine, İran'ın nükleer emelleri hakkındaki görüşü sorulduğunda hemen cevabı yapıştırdı: "Nükleer silah sahibi olanların başkalarına nükleer silah edinmemesini söyleme hakkı yoktur." Bu yaklaşım, Türkiye'nin Mart 2003'te Irak'a karşı ikinci bir cephe açmak için topraklarını kullanma isteklerini geri çevirişini henüz unutmamış olan Amerikalı yetkililerin pek de hoşuna gitmedi. Türklerin İran ile yaptığı son doğalgaz anlaşması da cabası. Türkiye'nin 2003'ten beri Irak konusunda ve bilfiil Afganistan'da verdiği desteğe rağmen Amerika, Türkiye'nin bir müttefik olarak güvenilirliğini yeniden sorgulamaya başladı.

Amerika'da, Barack Obama'nın başkanlığına büyük destek veren Ermeni diasporasının talepleri dolayısıyla bir başka fırtına bulutu daha geliyor. Henüz senatör iken, Osmanlı Ermenilerinin 1915'te katledilişinin "soykırım" olarak tanınması gerektiğini ifade etmiş olan Obama bu fikrini koruyor. Türkiye'nin son dönemde Ermenistan karşısında, biraz da Obama yönetimince soykırımının resmen tanınmasını engelleyebilirim, umuduyla giriştiği barış çabalarından pek bir sonuç alınmış görünmüyor. Kimi Batılı diplomatlar, bunu, diasporadaki şahinlerin Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan üzerindeki baskılarına bağlıyor.

Ne var ki ülkesinde de Erdoğan, çok büyük endişe yaratıyor. Hukuki sıkıntılarını ardında bırakan Başbakanın fazlasıyla geçikmiş siyasi ve ekonomik reformları yeniden başlatacağı umuluyorken o giderek daha da sertleşen milliyetçi bir çizgi benimsemiş durumda. Hatta Türkiye'nin yeni, sertlik yanlısı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile bir anlaşma yaptığından bahsediliyor: Erdoğan, ordunun nüfuzunu azaltan reformları dondurması karşılığında partisinin tekrar yargılanmayacağı konusunda söz almış.

Erdoğan'ın yeni yaklaşımı, bu ayın başlarında çoğunluğu Kürt olan Hakkâri ilinde yaptığı bir konuşmada fazlasıyla kendini belli etmişti. Kürt bölgesinde yükselen kanlı protesto dalgası karşısında, memnun olmayanlara "nereye isterseniz oraya gidin" diye seslenmişti. Bağımsız Kürt politikacı İbrahim Güçlü bu sözü şöyle yorumladı: "Yani Kürtlere defolun diyor" Bu, Sayın Erdoğan'ın üç yıl önce Diyarbakır'da yaptığı konuşmadan fersah fersah uzak bir üslup. O tarihte Türk Devleti'nin Kürtlere karşı hatalar işlediğini kabul ediyordu. Bugün orduyu, ayrılıkçı Kürdistan İşçi Partisine (PKK) karşı 34 yıldır yürüttüğü mücadelede çok daha serbest bırakıyor. Başbakan, örneğin: ülkenin liberal gazetelerinden Taraf, Hakkâri'deki bir karakola yapılan ve 17 askerin öldüğü PKK saldırısında ordunun ihmalini ifşa edince bu konuda bir soruşturma başlatmak yerine gazeteye saldırmayı tercih etti. Kurmaylarının da, Taraf'ın yayımladığı istihbarat haberlerinin İsrail ve CIA tarafından sızdırıldığını ileri sürdükleri bildiriliyor.

Bu arada, 1980 askerî darbesinin ardından generallerce kaleme alınan mevcudunun yerine yeni bir anayasa yazma çalışması da bir kenara atıldı. İşkence ve yargısız infazlara ilişkin raporlar giderek artıyor. Uzun zaman Erdoğan'ın ateşli destekçileri arasında yer alan liberal Türk aydınları da, tıpkı Avrupa Komisyonu gibi homurdanmaya başlayınca Erdoğan, başbakanlık muhabirlerinden bazılarının akreditasyonunu iptal ederek tepkisini gösterdi. Bunların hepsi, Türkiye'yi kulüplerinde istemeyen AB üyelerinin ekmeğine yağ süren hususlar.

Erdoğan seçim başarısını büyük oranda, başbakanlık dönemindeki ekonomik istikrara borçlu. IMF reçetelerine sıkı sıkıya bağlı kalarak Türkiye daha fazla yabancı yatırım akmasına imkân yarattı, enflasyonu dizginledi ve bütçe açığını daralttı. Ancak IMF anlaşmasının süresi Mayısta doldu ve Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek sürekli olarak, anlaşmanın süresinin uzatılacağından söz etse de bu pek olacak gibi görünmüyor. İMKB'nin yüzde 70'ini elinde tutan yabancı yatırımcılar çekiliyor ve lira bu yıl dolar karşısında fazlasıyla eridi. GSYİH yüzde ikinin de altında bir büyümeyle daralırken Türkiye'nin büyük cari açığı başka pek çok gelişmekte olan piyasaya göre daha kırılgan bir hâl aldı. Şimdiye dek ülke, dünyayı saran mâli illetten pek etkilenmemiş olsa da bir uzman, "virüsü kapması an meselesi" diyor.

Erdoğan'ı destekleyenler, hükümetin ağırdan alışını, ısrarla bilhassa Mart ayında yapılacak belediye seçimleriyle ilişkilendiriyor. IMF ile varılacak bir anlaşma, seçim öncesi harcama çılgınlığına gem vuracaktır. Kürtlere karşı fazlasıyla ince davranmak dalga dalga büyüyen PKK terörü karşısında milliyetçi muhalefeti kuvvetlendirebilir. Diyarbakır AK Parti Milletvekili Abdurrahman Kurt, "Seçimler biter bitmez eski AK Partiyi göreceksiniz." diyor.

Ne var ki bu sözler hiç inandırıcı gelmiyor. Erdoğan ikinci kez, hem de çok daha yüksek bir oyla iktidara geldiğinde, "Bana oy vermeyenler de dâhil" diyerek Türklerin hepsine elini uzatacağına söz vermişti. Ama şimdi bu seçmenleri kendinden soğutmuşa benziyor. Yolsuzluk da AK Partiyi sarmaya başlayınca sandıklara gömdüğü o eski bezgin partilere benzemeye yüz tuttu.

BASLER ZEITUNG:
ÇARŞAFLI KADINLAR İÇİN SEÇİM MÜCADELESİ

BERN, 28/11(BYE)--- Tirajı günde 94 bin olan Basler Zeitung'un 28 Kasım 2008 tarihli sayısında, Jan Keetman imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haber-yorumun çevirisi şöyledir:

--Türkiye'de Kemalistler Çarşaflı Kadınların Oylarının Peşinde--

Türkiye'deki yerel seçimler bağlamında şaşkınlık yaratan olaylar yaşanıyor. Muhalefet lideri ve başörtüsü düşmanı Deniz Baykal, "ahlâki" olarak çarşaflı kadınlarla. Başbakan Erdoğan ise başörtüsü takmayan kadınlara karşı şirinlik göstererek karşılık veriyor.

İster gözler ovuşturulsun, isterse televizyon ekranı ters çevrilsin yine de gerçek: Hükümet ve muhalefet Türkiye'deki başörtüsü kavgasında cepheleri değiştirdi: Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) lideri Deniz Baykal kısa bir süre önce çalışan kameralar karşısında partisinin rozetini bazıları tamamen tesettürlü kadınların siyah çarşafına taktı. Bu, gerçekten de başörtülü kadınların üniversitelere girmesini engellemek için ilkbaharda Anayasa Mahkemesine başvuran ve başarılı olan liderdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal'a önce "günaydın" dedi. Kısa bir süre sonra da aynı silahla cevap verdi. Erdoğan, yine çalışan kameralar önünde başı açık kadınların ceketlerine ılımlı İslamcı partisi AK Parti'nin rozetlerini taktı.

Türk basınının "Rozet Savaşı" diye adlandırdığı bu alışılmadık manevra özellikle de Kemalist kesimde şaşkınlığa neden oldu. Başörtüsü geri kalmışlığın, kadının bastırılmasının ve Şeriat isteyen siyasi İslamın sembolü değil miydi? CHP milletvekili ve Meclis Başkan Vekili Güldal Mumcu parti liderine Atatürk'ün bir sözünü hatırlattı: "Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki başına bir bez, peştamal veya buna benzer bir şeyler takarak yüzünü gözünü gizler."

Baykal partisinin grup toplantısında yine kameralar karşısında kendini savundu: Tutumunun siyasi değil, "insani, ahlâki" olduğunu, demokrasiye inandığı için bir kadını yalnızca çarşaflı diye reddedemeyeceğini belirten Baykal, nihayetinde Türk kadınlarının yüzde 70'inin başörtülü olduğunu söyledi. Baykal'a destek siyasi rakibinden geldi. Başbakan ve AK Parti lideri Erdoğan, Baykal'ı parti içi eleştirilere rağmen dik durmaya davet etti.

Rozet savaşının bir nedeni var: Üç ay sonra yerel seçimler yapılacak. İki taraf da "ya hep, ya hiç"e hazırlanıyor. İktidardaki Erdoğan'ın işi daha kolay, çünkü devletin imkânlarını kullanıp seçmenlere yönelik hayır işleri yapabilir. Erdoğan bu nedenle de Uluslararası Para Fonu (IMF) ile acil ihtiyaç duyulan yardım paketi görüşmelerini haftalarca erteledi ki IMF kendisini popülist önlemlerden vazgeçmeye zorlamasın. Belediyelerle birlikte dağıtılan ücretsiz kömür çuvallarının üzerinde "Başbakanlık" yazıyor.

Türkiye'de belediyeler kimin elindeyse, uzun vadede Ankara'daki iktidara da sahip oluyor. Bu nedenle hükümet ve muhalefet rozet savaşıyla tipik seçmen alanlarının dışına çıkmaya çalışıyor. Fakat bu, Türk siyasetinin başörtüsü çekişmesinin ardından biraz rahatlamaya başladığı anlamına da geliyor.

RHEINISCHER MERKUR:
ATATÜRK'ÜN KIZLARI

ANKARA, 28/11(BYE)--- Almanya'da yayımlanan Rheinischer Merkur gazetesinin 27 Kasım 2008 tarihli internet sayfasında, Petra Kisler imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan İstanbul çıkışlı haberin özet çevirisi şöyledir:

--Okul, Üniversite, Mahkeme ve Parlamentoda Başörtüsü Takmak Yasak. Feministler de Bu Kıyafetin Yasaklanmasını Düşünce Özgürlüğü Açısından Tehlikeli Buluyor--

Fatma Benli'nin İstanbul'daki bürosunun duvarında baronun verdiği altın çerçevede avukatlık belgesi ve yanında da üniversite diploması asılı. Mesleği için gerekli koşulları haiz olmasına karşın, 35 yaşındaki avukat mesleğini kısıtlı olarak icra edebiliyor. Mahkemede duruşmalara çıkamıyor. Nedeni ise Fatma Benli'nin başını boynunu sımsıkı saran, ipeksi parlayan başörtüsü ile örtmesi.

Laik Türkiye'de kadınların nerede çalışıp nerede çalışamayacağını devlet belirliyor. Okullar, resmî daireler, mahkemeler, üniversiteler ve Parlamentoda başörtülü kadın tabu. Başörtülü bir kadın; hâkim, kamu hastanesinde doktor, memur veya milletvekili olamıyor. Fatma Benli kendini şanslı addediyor çünkü o, üniversitedeyken başörtüsü yasağı sıkı değilmiş. Ancak bu durum doksanlı yıllarda yani ordunun 1997 yılında Türkiye Cumhuriyetinin İslami Başbakanı Necmettin Erbakan'ı iktidardan kovduktan sonra değişmiş.

Fatma Benli, "Bir de ne görelim, üniversite girişine kurulan nöbet kulübesindeki görevliler bizi içeri almıyor." Bunun sonucunda binlerce öğrenci eğitimini yarıda bırakarak üniversiteden ayrılmak zorunda kalmış. Diğerleri ise çözümü şapka, kasket ve peruklarda aramış.

Benli o zamanlar doktora sınavını vermek üzereymiş. Hatta sözlü sınavda başörtüsünü çıkarmaya zorlanmış. Ama o başörtüsünü çıkarmak yerine doktorasından vazgeçmiş. Şimdilerde başörtülü olarak mahkemeye giremiyor. Bu nedenle avukat olan Benli sadece dilekçeleri hazırlıyor ve diğer meslektaşı davalara giriyor.

Fatma Benli ve onun dava arkadaşları, İstanbul'un muhafazakâr sayılan semti Fatih'te özgürlükleri –adı başörtüsü özgürlüğü de olsa- için mücadele veriyor. 1999 yılında başörtüleri nedeniyle üniversitelerden atılan öğrenciler tarafından kurulan Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları (AKDER) Derneği, ayrımcılığa maruz kalan kadınları savunuyor.

Onlar, başörtüsü yasağıyla Müslüman kadınların daha iyi işlere girmesinin önlenmek istendiğinden yüzde yüz emin. Avukat, "Köylü kadınların başörtüsü kimseleri rahatsız etmezken, bizim vücut hatlarımızı kapatan uzun kıyafetimiz herkesi rahatsız ediyor. Başörtülü kadınlar iyi bir iş bulamıyor. İyi para kazanmayan kadın da ekonomik özgürlüğüne sahip olamıyor. durum böyle olunca da kadınlar erkeklere bağımlı kalıyor." diyor.

Lalelerle süslenmiş bardaklardan içilen siyah çay eşliğinde, "modern Müslüman kadınlar kapanmak zorunda mı?" Sorusuna Fatma Benli ve arkadaşları cevap vermiyor. Onlar başörtülerinin kendi hür iradeleriyle inançları gereği örttüklerini söylüyorlar. "İslam'ın emri gereği". Onlara göre kadınlara baskı yapan başörtüsü değil, yasağı getiren Türk kanunları.

Yeşim Arat onların tarafında. Siyaset bilimci profesör İstanbul Boğaziçi Üniversitesinde çalışıyor ve başörtüsü yasağını saçma buluyor. O, "kadınlar nasıl giyineceklerini kendileri takdir etmeli. Ne devlet ne de din bu konuda onlara kural koymalı." diyor. Narin yapılı ve elli yaşlarındaki dindar olmayan profesör kendisinin hiçbir zaman başörtüsü ötmeyi düşünmediğini söylüyor. "Kasabalardaki insanlar her zaman dindardı, yeni olan, muhafazakâr orta sınıfa mensup kadınların bugün daha iyi bir eğitim alarak üniversiteye gitmesi." diyor.

İstanbul'daki Boğaziçi Üniversitesi Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinden biri. Orada okuyanların notlarının çok iyi olması gerekiyor. Bu üniversiteyi diğerlerinden ayıran başka bir husus daha var o da başörtüsü yasağı konusunda takındığı liberal yaklaşım. Başörtülü bayanların kapıdan alınmadığı İstanbul Üniversitesinin aksine Boğaziçi Üniversitesinde başörtülü öğrenciler kampüste diledikleri gibi dolaşabiliyor.

Başörtülü kızların üniversiteye gitmelerinin önündeki engeli kaldırmak için Parlamento kısa süre önce Anayasa'da değişiklik yapmıştı. Ancak bu değişiklik Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Bu nedenle durum öncekinden daha karışık hâl aldı. Hatta genç Müslüman kızlar, "kapanmak mı, üniversite eğitimi mi, yani başörtüsü mü, yoksa kariyer mi?" sorusuyla yeniden karşı karşıya kaldı.

Bu durumun başmimarları arasında ülkenin gizliden gizliye İslamlaşacağı kanaatini taşıyan Kemalistler yer alıyor. Buna gerekçe olarak da başörtülülerin yavaş yavaş üniversitelere girerek mini eteklilerin ve ardından da göbeği açıkta bırakan tişört giyenlerin sokaklardan çekilmesine neden olup diğer kadınlar üzerinde baskı oluşturacağını öne sürümüştü.

Türkiye İranlaşıyor mu? Meşhur Türk feministlerden Sosyolog Nükhet Sirmen, "Bu saçmalık" diyerek başını sallıyor. Sirmen, "Türkiye'nin büyük bölümü için dinle devlet işlerinin ayrılması çok normal." diyor. Sirmen, bildik düşünce kalıplarını sorguluyor ve "Avrupa başörtüsü konusunda neden bu kadar şaşkın?" sorusunu soruyor. Kapanma ne gibi korkuları beraberinde getiriyor? Cevabı: Başörtüsü Batı dünyasının üstünlüğünü sorguluyor.

Sembol hâline gelen başörtüsü adına sürdürülen meydan muharebesi henüz son bulmuş değil. Bir parça başörtüsünün kadınların ezilmesiyle alâkası yok. Aksine bu, şiddet, geri kalmışlık ve arkaik düşünce yapısının ürünü olan kan davası ve namus cinayetleri gibi ataerkil sistemin bir göstergesi.

Türkiye'deki kadınların durumu çok çelişkili: Türkiye'de her dört kadından biri üniversite eğitimi almış, buna karşın kadınların yüzde 20'sinin okuma yazması yok. Büyük şirketlerin çoğunun yöneticilerinin kadın olmasına rağmen, çalışan kadınların oranı yüzde 24 ile oldukça düşük ve daha da düşmeye meyilli.

Aile içi ve kadına karşı şiddeti önlemek için yeni yasalar çıkarılıyor: Evli eşler arasında yaşanan tecavüz, iş yerinde yaşanabilecek cinsel taciz gibi suç sayılacak. "Tecavüz" kavramının çerçevesi genişletildi ve aile içi cinsel istismara artık ağır hapis cezaları getirildi. Yeni düzenlemeyle namus cinayetlerindeki hafifletici nedenler kaldırarak bunlara daha ağır cezalar getirdi. Bu sayede artık cinayete neden olan aile yakınları da sorumlu tutulabilecek. Onları da fail kadar ağır cezalar bekliyor.

Ancak bu yasaların fiiliyata dökülmesi gerekiyor. Türk kadınlarının çoğu haklarını dahi bilmiyor. İnsan hakları konusunda 12 yıldır eğitim veren Berlinli Karin Ronge, "Onlar, kanunların eşlerine, onları cezalandırma hakkı tanıdığını düşünüyor." diyor.

Dinamik ve modern Türkiye'yi temsil etmek için en uygun aday 52 yaşındaki müteşebbis Nur Ger olurdu. Çünkü Ger, öz güveni olan, iyi derece İngilizce konuşabilen cazibedar, feminen ve enerjik bir kadın.

Nur Ger İstanbullu üst düzey aydın bir aileye mensup. Ancak o da bu aşamaya gelinceye kadar çok mücadele etmiş. O da "Sen bir kızsın. Sen güzel ve uslu olmak zorundasın. İyi bir evlilik yapıp çocuklarını iyi yetiştirebilmen için iyi eğitim almış olaman gerekiyor." gibi sözlerle büyümüş.

O evde kalıp uslu olmak yerine, ailenin asi ferdi olmuş. Hatta daha öğrencilik yıllarında ilk firmasını kurmuş. Şimdilerde de tohum ihraç ediyor.

Ger eşitlik konusunda iyi bir örnek. Firmasında öncelikli olarak kadınları tercih etmiş. Çocuk bakımı da sunuyor. 45 çalışanı da kâra ortak. O, "Başarının bir de bedeli var." diyor ve yalnız yaşadığını ilave ediyor.

Nur Ger, 2002 yılında kurulan ve kısa süre önce Brüksel'de bir büro açan Kadın Girişimciler Derneği (KADİGER) üyesi. KADİGER iş kurmak isteyen kadınlara danışmanlık hizmeti veriyor, kendilerini eşitlik savunucusu ve AB ülkelerinde Türkiye ve Türk kadınları denince akla gelen klişelere karşı savaşan bir dernek olarak tanımlıyor. Ger, "Türkiye sadece göçmen işçilerle tanımlanıyor." diyerek şikâyet ediyor ve "Biz bunun böyle olmadığını, kadınların da başarılı yönetici olabileceğini ve bunun sonucunda saygınlık kazanabileceğini göstermek istiyoruz." diyor.

Türkiye'de tanınmış iş kadınlarının ve sanatçıların başlattığı bıyıklı fotoğraf kampanyası ise başka bir sansasyona neden oldu. Kadınların "Meclise girebilmek için bıyık şart mı?" sorusunun cevabını, Kadın Adayları Destekleme ve Eğitim Derneği (KA-DER) üyesi avukat Hülya Gülbahar "evet" olarak yanıtlanıyor.

Türkiye'nin 550 sandalyeli Parlamentosunda sadece 48 kadın parlamenter var. Kadınların siyasete katılmasının önündeki engellerden biri de adayların, hangi listelerde, hangi sırada yer alacağının, erkek parti başkanlarınca belirlenmesi. Kadınlara çoğu kez listenin sonlarında yer veriliyor. Diğer bir engel, adaylık için yüklü miktarlarda para gerekmesi. Çok sayıda kadının ekonomik özgürlüğü yok.

Melek Özman, maddi imkansızlıklar sonucu bir firma kurmuş. 35 yaşındaki Özman sekiz yıl önce işsiz kaldığında Filmmoru Kadın Kooperatifini kuruyor. Biz, "Türk toplumunun durumunu irdeliyoruz ve olayların aydınlatılmasını hedefliyoruz." diyor. Çalışmalarını ise şu şekilde anlatıyor: Kadınlarımızla ülkeyi dolaşarak filmler gösteriyor ve bunun sonucunda, "namus nedir?" gibi sorular soruyoruz.

Namus, Türk toplumunda önemli bir kavram. Namus adına kavga edilip cinayet işleniyor. Cevabı: "Namuslu kadınlar uzun elbise ve altına uzun bir pijama giyer. Evden çıkmaz ve izinsiz pencereden dahi bakmaz." Bir kadın, "Namus belden aşağıda değil, beyinle ilgili bir şey ve bu hiç kimseyi alakadar etmez." diyerek buna itiraz ediyor.

RBC:
TÜRKİYE GİBİ BİR MÜTTEFİK BİZE GEREKLİDİR... RUSYA,KUZEY FİLOSUNA AİT SAVAŞ GEMİLERİNİN TÜRK AKZAS-KARAAĞAÇ LİMANINA DEMİR ATMALARI, RUSYA İLE TÜRKİYE ARASINDA SİYASİ YAKINLAŞMANIN BAŞLANGICI OLABİLİR

MOSKOVA, 28/11(BYE)--- Tirajı ayda 112 bin olan liberal eğilimli RBC (RosBusinessConsulting) dergisinin Kasım-Aralık 2008 sayısında, Vladimir Gavrilov imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yazının özet çevirisi şöyledir:

Güney Osetya olaylarından sonra Rusya, fiiliyatta NATO karşısında güçsüz hale geldiğini kabullenmek zorunda kaldı. Gürcistan'ı barışa zorlama harekatından sonra Karadeniz'de yaşanan gelişmeler, Rus filosunun NATO gemilerine karşı koyacak durumda olmadığını gösterdi. RF Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkan Yardımcısı Korgeneral Anatoli Nogovitsin, "Bu gemiler, bugüne kadar Rusya sahillerine yaklaşan en büyük deniz gücüydü" dedi.

RF Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, Güney Osetya'daki Ağustos krizinin ardından NATO gemilerinin Karadeniz sahillerine gelişine misilleme yapılacağını açıkladı. Ağır nükleer füze gemisi "Petr Veliki" başta olmak üzere RF Kuzey Filosundan birkaç gemi Venezüella kıyılarına hareket etti. Venezüella'daki Libertador havaalanına ise Rus Tu-160 tipi stratejik savaş uçakları iniş yaptı. Ancak, Amerikalıların Rusların bu adımına tepkisi şu oldu: ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean MacCormack, "Ruslar bu kadar uzaklara gidebilecek sadece birkaç gemi bulabildi" dedi. Sözcü birçok bakımdan haklıdır. Denizde "misilleme" blöften başka bir şey değildir. Çünkü Rusya, tek başına ve sadece birkaç gemiyle NATO gemilerinin değil Atlas okyanusuna, Karadeniz'e bile gelmesini engelleyemez. Demek Karadeniz'e başka ülkelerin hakim olma emellerinden korunmak ve bölgede statükoyu devam ettirmek için bir müttefike ihtiyacımız var.

Uluslararası "Avrasya hareketi" lideri Aleksandr Dugin, "Moskova ve Ankara şimdi zor bir dönemden geçiyor. Türkiye son yıllarda İran veya Rusya olmak üzere kendine alternatif bir ortak arayışı içinde. Çünkü ABD'nin Irak'a girmesi ve Kürt sorununun yeniden gündeme getirilmesi Türkiye'yi çok üzdüğü gibi, toprak bütünlüğünü tehdit eder hale geldi. Üstelik Türk askeri çevreleri, Batı'nın Kuzey Kıbrıs ile ilgili tutumundan kesinlikle memnun değil. Çünkü Avrupa ve ABD, Yunan senaryosunun lobiciliğini yapıyor. Türkiye, Batı ve ABD ile ortaklığın kendisine yarardan çok daha fazla zarar verdiğinin kanaatine varmakta. Rusya'dan ise hiç bir tehlike gelmediği gibi ikili işbirliğinin yaratacağı menfaatler çok büyük" şeklinde konuştu.

Rusya ve Türkiye'nin karşılıklı olarak birbirine ilgi duyması, iki ülkenin yakınlaşmasını kolaylaştırıyor. Bir yandan, Türkiye'nin elverişli jeopolitik konumu sayesinde Karadeniz'in, yani Boğazların anahtarı onun elindedir. Güney Osetya'daki beş günlük savaştan ve NATO'nun buna tepkisinden sonra Rusya açısından Boğazların rolü daha da büyük önem kazandı. Diğer yandan, aynı savaş Türkiye'ye şu durumu da gösterdi: Ankara, milyonlarca dolarlık kar sağlayan birçok projeyi Rusyasız gerçekleştiremeyeceğini ve AB ile çelişkileri Rusyasız çözemeyeceğini gördü. Öncelikle, Rusya'yı baypas eden ve ABD ile İngiltere'nin doğrudan katılmasıyla devreye alınan Bakü-Ceyhan petrol boru hattı söz konusudur. Bu boru hattının işletmeye alınmasından önce önemli miktarda Hazar petrolü Bakü- Novorossiysk boru hattıyla taşınıyordu. Şimdiyse petrol Türkiye üzerinden taşınıyor ve bu, Rusya'nın ekonomik çıkarlarına dokunuyor. Bazı uzmanlar, RF'nin bundan yıllık kaybının 200 milyon dolar olduğunu iddia ediyor. Güney Osetya olayları sırasında BTC petrol boru hattında meydana gelen kaza, projenin katılımcıları arasında paniğe yol açtı. Ankara, Moskova ile ve onun müttefikleriyle sıkı işbirliği kurulmadan Bakü-Ceyhan boru hattının güvenliğini sağlamanın mümkün olamayacağını kavramaya başladığı için bölgede yoğun bir siyasi faaliyet başlattı. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermenistan'ı ziyaret etti ve Ankara, Gürcistan'daki olaylara benzer olayların Yukarı Karabağ'da tekrarlanmasını önlemek için Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformunu kurmayı teklif etti.

Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Uzmanı Aleksandr Vasilyev, Batı'nın, Türkiye'yi Orta Asya ve Hazar enerji kaynaklarını Avrupa'ya ulaştıracak transit bir ülke haline getirmek istediğini belirterek, "Ancak bugün Türkiye'de Şanghay Ekonomik İşbirliği Örgütüne girmek isteyen güçler var" diye konuştu. Rusya, Türkiye'nin Kürt nüfuslu topraklarında bölücü hareketlere karşı operasyonları destekleyebilir, Bakü- Ceyhan boru hattının güvenli çalışmasını sağlayabilir. Ayrıca Moskova, Kuzey Kıbrıs sorunun çözümlenmesinde hakem rolü oynayabilir.

Acaba Rusya bunların karşılığında ne isteyecek? Vasilyev, "Rusya için önemli olan, Kırım yarımadasındaki Sivastopol limanında konuşlandırılan Rusya Karadeniz askeri filosunun şimdiki konumunu korumasıdır. Bu filonun konuşlandırılacağı yer konusunda Sivastopol'dan başka bir alternatif yok. NATO'nun doğuya ilerlediği, Ukrayna'nın NATO'ya yanaştığı bugünlerde, NATO üyesi Türkiye'nin Sivastopol konusunda Rusya'yı desteklemesi çok önemlidir. Ancak, yine de Türklerle ilişkilerde Rusya'nın çok dikkatli olması gerekiyor. Çünkü Türklerin çok pragmatik bir halk olduğunu unutmamak gerekiyor. Örneğin geçmişte, yani 1990'lı yıllarda Türkiye'nin, Rusya'nın Karadeniz bölgesinden tamamen dışlanmasından yana olduğu unutulmamalıdır. Rusya açısından Türkiye, Boğazları kontrolünde bulunduran bir ülke olarak önem taşımaktadır. Rusya'nın siyasi etkisinin yanı sıra Türkiye'nin ABD'ye çok bağlı olduğu da unutulmamalıdır. ABD'nin elinde Ankara'ya baskı yapmak için birçok araç bulunuyor. Türkler, askeri kredilerin içinde batmış durumda. Onlar, NATO ile ilişkilerin tamamen kesilmesine razı olmayacak. Bunu unutmamak gerekir ve ilişkiler bu tutumdan hareket edilerek kurulmalıdır" dedi.

EL MUSTAKBEL:
TÜRKİYE... LÜBNAN SÜRECİNDEKİ MEÇHUL ASKER

ANKARA, 28/11(BYE)--- Lübnan'da yayımlanan el Mustakbel gazetesinin 26 Kasım 2008 tarihli internet sayfasında, Omar Harkus imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haberin özet çevirisi şöyledir:

Türkiye ve Lübnan arasında ortak bir tarih var ve bu tarih insani, ekonomik ve askeri alanlara kadar uzanıyor. Bu sağlam ilişkiler kapsamında her iki ülke de gelecek nesillere, gelecekteki ortak meydan okumalarla mücadele için geçit vermeyen bir duvar inşa ediyor. Karşılıklı iş ziyaretleri, seyahatler, ticari mübadele, turistik yerler hakkında güzel resimler biriktirmek için değerli bir fırsat sunuyor.

90'lı yıllarda Refik Hariri'nin göreve gelmesiyle birlikte ilişkiler farklı bir seyir izledi ve bağlantılar genişlemeye başladı, ta ki 2000 yılında normalleşene kadar. Zira farkedildi ki toplumsal yapısıyla, ekonomisiyle, diplomatik ilişkileriyle Lübnan'ı Türkiye ile birleştiren unsurlar, Lübnan'ın ilgisinin bulunmadığı ihtilaflardan daha fazlaydı.

Refik Hariri'nin 2005'te şehit olmasının ve pirinç devriminin ardından Cumhurbaşkanı Fuad Sinyora, Türk Hükümetiyle ilişkileri geliştirmeye devam etti. Sonrasında 2006 Temmuz Savaşı yaşandı ve Lübnanlıların inşa ettiği her şey yıkıldı. Bu savaşın sonucu 1991'deki iç savaşın bıraktığı yıkımdan da kötüydü.

Temmuz Savaşının sonunda Türk Hükümeti, 1701 numaralı karar kapsamında Lübnan'daki UNIFIL'e katılmak üzere lojistik bir askeri birlik gönderme kararı aldı. Buna göre yeniden imar için 250 mühendisten oluşan bir kara birliği hazırlandı. Ayrıca güvertesinde 300 Türk askerin bulunduğu Gaziantep isimli bir Tük firkateyni de vardı. Türk Deniz Kuvvetlerinin buradaki görevi uluslararası güce katılan dost ve müttefik ülkelerin kara-hava ulaşımında güvenliğini sağlamakla sınırlıydı. Görevin başında, Türkiye'nin UNIFIL'e katılımı 700'e ulaştı. Bu birlikler, Sur kentinin kuzeyinde bulunan Şaitya bölgesine yerleştirildi ve halen aynı yerde görevine devam ediyor.

Türkiye ayrıca Kızılay gibi insani yardım kuruluşlarının güvenliğini sağlamak için de birlikler gönderdi. Türk gücü Lübnan'da Türk yardım kuruluşları aracılığıyla çalıştı, prefabrik okullar yaptı, sağlık ocakları kurdu... Kuzeyde yaşayan Lübnanlıların bazılarının da Türk asıllı oluşu göz önüne alınırsa, halen Lübnan'da görev yapan Türk öğretmenlerden biri, Türk Hükümetinden, Lübnanlıların Türk dilini öğrenmeye ne kadar istekli olduklarını anlayabilmek için zemin çalışması yapmasını istedi.

Lübnanlıların kimi seyahat için, kimi de ticaret için vize almak amacıyla Rabieh bölgesindeki Türk Büyükelçiliğinde toplanıyor. Ticaretlerinde Türk fabrikalarına güvenen kişiler, Türk Devleti ile var olan iyi ilişkilerin işlerini iyileştirdiğini, Büyükelçiliğin de bu konuda kendilerine kolaylıklar sunduğunu söylüyor.

Türk Büyükelçi Serdar Kılıç, Lübnan ile Türkiye arasındaki kardeşliği vurguluyor ve bunun reklam amaçlı değil de, Lübnan ile kardeşlik ilişkisinin gerektirdiği sorumluluktan kaynaklandığını söylüyor. Ona bu görüşünde Lübnan'a dört ay önce gelen Büyükelçilik III. Katibi Şükrü Komit de katılıyor. Komit, Türk yardım kuruluşlarının pek çok dosyasını takip ediyor ve Lübnan'ı bir diplomat ayrıca bu ülkeyi beğenen birinin gözüyle tanımaya çalışıyor. Ülkesinin Lübnan'ı dost ve kardeş ülke olarak gördüğünü ve gerçek katkının, Lübnan'daki genç nesillerle iyi ilişkiler kurmaktan geçmesi gerektiğini düşünüyor.

Türk Büyükelçiliğinde çok fazla Lübnan haritası var ve bu haritalar Türkiye'nin kurduğu okullara ve sağlık merkezlerine işaret ediyor. Komit, Cumhurbaşkanı Sinyora'nın son ziyaretinden sonra Türkiye'nin başka projeler de hazırladığını anlatıyor. Başbakan Erdoğan, Sinyora'nın ziyaretinde yaptığı konuşmada, "Türkiye ve Lübnan arasında büyük bir benzerlik var ve ortak projeler üretmemiz gerek" demiş ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin 2007 yılı sonunda 500 milyon dolara ulaştığına dikkat çekmişti.

--Okullar--

2006 yılında Temmuz Savaşı'nın hemen sonrasında Türkiye, Lübnan'a el uzatan ülkelerin başında geliyordu. Lübnan'da İsrail savaşının neden olduğu yıkımı tamir etmek için bir yardım kampanyası başlatıldı. Bu bağlamda Türkiye, savaş sonrasında halkın acılarını azaltmak için iki alanda yardım yapmayı seçti: Eğitim ve sağlık yatırımları. Bu bağlamda Türk Kızılayı, Lübnan'ın hemen her yerinde 37 prefabrik okul kurdu. Okulların ayrıntılı listeleri Türkiye'nin yardımlarının ulaştığı bölgelerin ne denli fazla olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca Sivil Savunma Genel Müdürlüğü aracılığıyla 20 prefabrik okul inşa etmeyi hedefleyen yeni bir proje hazırladı, bu bağlamda da dört okulun yapımı tamamlandı.

Türkiye ile Lübnan arasında 2006'da imzalanan Eğitim ve İşbirliği Anlaşması çerçevesinde, Türk Hükümeti, Lübnan halkına yaptığı burs yardımlarını 18'e yükseltti. Eğitim alanındaysa Türkiye, 15 Lübnanlı öğrenciyi bir kültür-eğitim gezisi kapsamında İstanbul'a göndermek için çalışmalar yapıyor. Gezinin finansmanı Kızılay olacak. Bu bağlamda Türkiye, Türk dili eğitimi verecek bir okul açma olanağını görmek için Lübnan'a bir Türk dili hocası gönderdi. Türk dili öğretimi, başta Türk asıllı Lübnanlılara olmak üzere pek çok kişiye fayda sağlayacak.

--Sağlık--

Sağlık alanında Türkiye Sayda bölgesinde travma merkezleri kurmaya hazırlanıyor. 20 milyon dolar değerindeki proje, Cumhurbaşkanı Sinyora'ın 3-4 Kasım 2008 tarihlerinde Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaret esnasında TİKA ile Lübnan'daki Geliştirme ve İmar Komisyonu arasında imzalandı.

Bunların yanı sıra Türk Hükümeti, Lübnan'da bulunan ve iki halkın ortak kültür mirasını oluşturan Osmanlı eserlerinin restorasyonuyla da ilgileniyor.

--UNIFIL Gücü--

Lübnan savaşı sırasında Türkiye, BM barış toplantılarına katıldı, Lübnan'a asker göndermeden önce sosyal ve siyasi koşulları değerlendirdi ve sonuçta UNIFIL'e katılmakta herhangi bir sakınca görmedi. Parlamento da 30 Ekim 2006'da bu katılımı onayladı. Lübnan'da görev yapan Türk askerleri, Lübnan halkının kendilerine karşı çok nazik olduğunu söylüyor; çünkü askerler, Lübnan'ın yeniden inşasına oldukça önemli katkılarda bulundu.

GAZETA:
AZERBAYCAN VE TÜRKİYE, TÜRKMENİSTAN'A, RUSYA'YI BAYPAS EDEN DOĞALGAZ İHRACAT GÜZERGÂHLARINI TEKLİF EDECEK

MOSKOVA, 28/11(BYE)--- Tirajı günde 72 bin olan liberal eğilimli Gazeta gazetesinin 28 Kasım 2008 tarihli sayısında, Vlaadimir Mişin ve Bakü muhabiri Oksana Gavşina imzalarıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yazının özet çevirisi şöyledir:

Türkmenistan, Azerbaycan ve Türkiye Cumhurbaşkanları Gurbanguli Berdimuhamedov, İlham Aliyev ve Abdullah Gül, enerji alanındaki işbirliğini görüşmek için Türkmenbaşı şehrinde yarın bir araya gelecekler. Görüşmede, Türkmen doğalgazının Rusya'yı baypas ederek Avrupa'ya ulaştırılması konusu ele alınacak.

Geçen hafta İtalya'ya giden İlham Aliyev, Başbakan Silvio Berluconi ile Hazar denizindeki Şah Deniz yatağındaki doğalgazın bu ülkeye ihraç edilmesi konusunu görüştü. Gerçi, Azerbaycan'ın şimdiki doğalgaz üretim potansiyeli, var olan sözleşmelerin yerine getirilmesi için yetersiz durumda. Örneğin, 12 Mart 2001'de Türkiye ile imzalanan sözleşmeye göre, bu ülkeye 6,6 milyar metreküp doğalgaz ihraç edilmesi öngörülüyordu. Gürcistan'la yapılan sözleşme uyarınca da yılda 1 milyar metreküp verilmesi gerekiyordu. Bu yıl Azerbaycan'da toplam olarak 16 milyar metreküp doğalgaz üretildi. Bu miktarın 12 milyar metreküpü ülke içinde tüketiliyor. Dolayısıyla, AB ülkeleri doğalgazla ilgili tüm ümitlerini Türkmenistan'a bağlıyor. Geçen yıl bu ülke 70 milyar metreküp doğalgaz üretti. Bunun 50 milyar metreküpü Rusya üzerinden taşındı.

Gerçi uzmanlar, üç cumhurbaşkanının doğalgazın yalnızca Avrupa'ya naklini görüşmeyeceklerini belirtiyor. Siyaset uzmanı Rasim Musabekov, gazetemize yaptığı açıklamada, "Türkiye, en az AB kadar, Türkmen doğalgazını almak istiyor. Geçen yıl iki ülke arasında, 16 milyar metreküplük doğalgazın Türkiye'ye ihraç edilmesi konusunda sözleşme imzalanmasına rağmen şartlar yerine getirilmedi. Muhtemelen bu toplantıda Abdullah Gül söz konusu sözleşmenin yerine getirilmesi gereğini ortaya koyacaktır" dedi.

Bu arada, Transhazar doğalgaz boru hattı projesinin yeniden gündeme alınması ihtimali yüksek. Vaktiyle bu proje Mavi Akım boru hattına bir alternatif olarak gösterilmişti. Boru hattı, Kazakistan ve Türkmenistan'dan başlayıp Hazar Denizi altından, ondan sonra Azeri, Gürcü ve Türk topraklarından geçecekti. Gerçi, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehdi Safari, Bakü'de bulunduğu zaman, "Çevre ile ilgili nedenlere" atıfta bulunarak, Transhazar boru hatlarının döşenmesine karşı olduklarını belirtti. İran, doğalgazın kendi toprakları üzerinden taşınmasını teklif etti. Geçenlerde İran Milli Doğalgaz İhracat Şirketi Genel Müdürü Saidrıza Kazaizade, yaptığı açıklamada, "Orta Asya doğalgazının İran toprakları üzerinden Avrupa'ya taşınması en kısa yoldur" dedi. Fakat uzmanlar, bu teklifin yüksek siyasi risklere bağlı olduğu için AB tarafından destek görmeyeceğine inanıyor.

DER BUND:
TÜRKİYE NEREYE DOĞRU GİDİYOR?

BERN, 30/11(BYE)--- Tirajı günde 58 bin olan Der Bund gazetesinin 29 Kasım 2008 tarihli sayısında, Walter Lüthi imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan kitap tanıtımının çevirisi şöyledir:

"Kemalist iktidar sahipleri gerçekliği yanlış yorumlayarak, uzun bir süre boyunca Kemal Atatürk'ün devriminden seksen yıl sonra onun doktrininin yeni Türkiye için fazla dar ve çatlaklarla dolu olduğunu görmezden geldiler." Muhabir Amalia van Gent, okumaya değer kitabında iktidar kavgalarını ve gelişim dinamiklerini, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk'e ve Erdoğan'ın ılımlı İslamcılarına kadar bazen tereddütlü bazen şaşırtan demokratik reformlarına uzanarak analiz ediyor. Van Gent, bunu geniş bir bakış açısıyla yapıyor.

Yıllardır AB'nin kapısını çalan ve kendisini Avrupa ve Asya arasında bir köprü gibi tanıtmayı seven ülkede, uzun yıllar boyunca edindiği deneyimlerin toplamı olan bu kitap, ayrıntılı bilgiler ve akıllıca tartılmış sonuçlar içeriyor: Türkiye uzun süreden beri Kemalizm'in savunucularının iddia ettiği gibi kültürel ve etnik bağlamda homojen bir ülke değil. Amalia van Gent'e göre, Kemalizm, Atatürk'ün 1938 yılında ölmesinden bu yana kriz içerisinde. Toplam üç açık ve birçok "saklı" darbe yapan imtiyaz sahibi ordu, kırılgan bir varsayıma dayanıyor. Yazara göre, Erdoğan'ın AK Parti'sinin seçim zaferiyle birlikte "eski Kemalist Cumhuriyet'in sonu" geldi.

Reformlara ve verilen sözlere rağmen, AB tarafından sürekli vurgulanan otoriter geçmişten tam anlamıyla uzaklaşma gerçekleşemiyor. Eski iktidar elitinin "devletin vatandaşlardan korunması gerektiği" düşüncesi, van Gent'in ortaya koyduğu gibi tam anlamıyla terk edilmedi. Gerçi, birçok Türk siyasi açılımı, genel anlamda üzerinde uzlaşmaya varılan toplumsal ve kültürel gerçekliklerin tanınmasını istiyor. Bununla beraber türban kavgasında açık bir şekilde "Atatürk" ve şimdiki zaman arasındaki, dünyevi ve İslamcı etki altındaki Türkiye arasındaki ezeli çatışma kendisini gösterdi.(AK Parti'nin türban reformu Anayasa Mahkemesi tarafından 6 Haziran 2008 tarihinde kaldırıldı ve üniversitelerdeki türban yasağı yeniden başlatıldı.)

Amalia van Gent'in kitabı, dönüşümün işareti olarak, yukarıdan emirlerle dondurulmasına rağmen birçok çelişki noktasında hareket eden ve kendisini belki de yeniden tanımlayan ülkenin akademik bir analizi dışında her şeyi içeriyor. Yazar, somut gösterimlerle etkileyici bir biçimde toplumsal, dinsel, etnik ve coğrafi sorunların dışında deprem tehlikesini de ortaya koyuyor. Normal insanların sıkıntıları, iç terör, Ermeni ve Kürtlerin trajedileri, İstanbul'un dönüşümü ve Anadolu'dan göç eden milyonlarca insanın kaderi kitapta anlaşılır bir biçimde gösteriliyor. Saygıyı hak eden ve bir gezi edebiyatı olarak sınıflandırılması gereken bir kitap.

NEUE ZÜRCHER ZEITUNG:
LAİKLİK İLE İSLAM ARASINDAKİ TÜRKİYE

BERN, 28/11(BYE)---Tirajı günde 143.800 olan Neue Zürcher Zeitung'un 28 Kasım 2008 tarihli sayısında, Volker S. Stahr imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan kitap tanıtımının çevirisi şöyledir:

--Geleneğe Dönüşlerle Modernleşme--

Frankfurt Kitap Fuarında ana temanın Türkiye olmasıyla beraber, Almanca konuşulan bölgede eski Atatürk Türkiye'si resmini yenileyen, İslam'ın ülkede yerleşmesini ve de ülkede yeni genç kültürü de ele alan kalıcı bir dizi kitap yayımlandı. İngilizce kitap piyasası, orada Türk yazarların da kitaplarını yayımlamasının da etkisiyle birkaç yıldan beri bu konuda bir parça daha ileriydi.

Sosyal bilimcilerin ve gazetecilerin araştırmaları, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın iktidardaki partisi AK Parti'yi, partinin İslam ve demokrasi anlayışını ele aldı. İki yıl önce Hakan Yavuz'un güçlü kitabı "The Emergence of a New Turkey. Democracy and the AK Party" adlı kitabı yayımlandı. Başlık konuyu açıklıyor. Kitap, detaylı ve veri bakımından oldukça zengin analizlerle devleti taşıyan laik ve askerî elitin yanında, bir ikinci muhafazakâr ve dinci elitin -"a new Turkish elite in terms of its regional, social, and religious cultural background"- yerleşmesini ele alıyor. (Bu arada "eski" Türkiye'nin birçok yönden yapay bir oluşum olduğunu belirtmek gerekir).

Kitapta, bu çıkışa paralel olarak nasıl bir yeni, demokratik siyasi söylemin oluştuğu, iki büyük gücün nasıl ilk başta karşı karşıya geldiği ve sonra yavaş yavaş birbirine yakınlaştığı anlatılıyor. Geniş kapsamlı bir bölümde, AK Parti'nin seçmen tabanının partiyi geçici bir fenomen olmaktan çıkardığı anlatılıyor. Yavuz, kitabının 2009 yılında "Secularism and Muslim Democracy in Turkey" başlığı altında devamını yazacak. Son yıllarda daha başka kitaplar da AK Parti'yi ve siyasetini ve partinin geniş kesimlerden destek alan "muhafazakâr-demokrat güç" olmasını (parti kendisini böyle görüyor) analiz etti. Alev Çınar'ın "Modernity, Islam, and Secularism in Turkey" adlı kitabında AK Parti'yi modern İslamcı-demokratik parti olarak sınıflandırması bunun bir örneği.

Siyasi analist Gareth Jenkins de (Yavuz'un kitabında da makalesi bulunuyor) "Political İslam in Turkey. Running West, Heading East" adlı kitabında önemli bir katkı sağlıyor. Batı ve Doğu arasındaki yeni siyasi İslam'ı analiz ediyor. Buna kolay yanıtlar verememesinin nedeni de bu arada kalmışlık. O da diğer yazarlar gibi, paradoksal olarak AK Parti'nin ülkeyi daha çok demokratikleştirdiğine –Batı'nın tanımladığı kadar olmasa da- dikkati çekiyor. Bununla beraber birçok alanda daha derine iniyor. Aşırı İslamcı gruplar hakkındaki detaylı bir bölümde, bu grupların da güçlendirildiğini ifade ediyor. Jenkins, bunun şaşırtıcı bir şekilde laik güçlerin iktidarında, bu grupları doğuda Kürt PKK'ya karşı konumlandırmak istedikleri için gerçekleştiğini belirtiyor. Jenkins, aşırı güçleri daha iyi kontrol edebilmek için gerekli aracın güçlü bir AK Parti olduğunu savunuyor.

En geniş çaplı analizi belki de Ümit Cizre'nin "Secular and İslamic Politics in Turkey. The Making of the Justice and Development Party" kitabı sunuyor. Bir yandan birçok yazarın katkısıyla oluşan bu kitapta, yazarlar bu yeni muhafazakâr-İslamcı-demokratik partinin oluşumunu anlatıyor ve "Muslim Democrats" kavramını kullanıyor. Bunu yaparken bazı öncüllerinden daha geniş çaplı bir analiz sunuyorlar. Sadece, laiklerin yanında yeni ikinci bir elitin yerleşmesini vurgulamıyorlar. Aynı zamanda hiçbir şekilde homojen olmayan bir bloktan, yani "İslam'ın heterojenleşmesi"nden söz ediyorlar. Tekil bir İslamcı görünümden çoğul bir İslamcı görünüme geçilmesini ele alıyorlar. Bu görünümde AK Parti bu seslerden biri. AK Parti'nin modern demokratik değerleri geliştirdiğini, ancak genel anlamda kollektif-İslamcı bir pozisyondan daha çok bireyci bir anlayışa kaydığını vurguluyorlar. Bu değişim aynı zamanda, İslamcı aydınlar arasında siyaset, toplum ve kültür alanlarında açığa çıkan bir söylemin parçası olarak gerçekleşiyor.

Diğer bir yazar Kenan Çayır bunu İslamcı bir tiyatro oyuncusunun cümlesiyle tanımlıyor: "When I die, Allah will not ask me 'did you Islamisize the State?'. Allah will ask me 'what did you do to protect your self?'." Bu sorunun arkasında İslamcı söylemlerde kollektivizmin ve bireyciliğin iç içe geçmesi yatıyor. Çünkü burada "self" ruh anlamına geliyor.

Bu tartışmanın Türkiye'de aydın tabakaya ulaştığının bir kanıtı da Çayır'ın "İslamic Literature in Contemporary Turkey" adlı kitabı. Kitapta, İslamcı edebiyatı ele alıyor. İslamcı edebiyatın yazarları son yirmi-otuz yıldır İslam'ın yükselişiyle Türkiye'de daha çok yayınevince desteklendi. Çayır, kitapta bu yeni yazarların sadece modern edebiyat sahnesine ayak uydurmadığı, 90'lı yıllardan beri ideolojik edebiyattan düşünsel edebiyata döndüğü sonucuna varıyor. Bu, Cizre gibi yazarlar dönüşümün sadece sözde mi yoksa içeriksel olarak da mı vuku bulduğundan tam olarak emin gözükmeseler de siyasette de giderek artan bir biçimde gözlemlenen bir gelişme.

Cizre'nin "Secular and Islamic Politics in Turkey" kitabında, AK Parti'nin dönüşüm gücünün yavaş yavaş durduğu ve partinin şu sıralar daha çok İslamcı ve laik kanat arasında var olan durumu (statüko) korumaya çalıştığı tezi savunuluyor. Burada bunun doğal bir gelişim olup olmadığı sorusu soruluyor. Yazarların da gözlemlediği bu değişim, Türkiye'nin yakın tarihini tarihî bir perspektife yerleştiriyor. Bu yazarlar arasında yeni Türkiye'yi Osmanlı İmparatorluğunun devamı olarak gören Graham Füller bulunuyor. "The New Turkish Republic" adlı kitabında aslında eski bir geleneğe bağlı olan bu yeni Türkiye'nin iki ana akımına dikkati çekiyor. İlk olarak, yeni yönetimin bölgede uzun süredir kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarını gözettiğini ve artık ABD'nin sadık müttefiki olmaktan çıktığını vurguluyor. (Ona göre AK Parti Amerika'ya en yakın parti olmasına rağmen –bu, yeni Türkiye'nin paradokslarından sadece biri). Aynı zamanda AK Parti'nin ve İslam'ın yükselişini tarihsel perspektifine oturtuyor ve bu ikisini Atatürk'ün laik reformlarına bir çeşit karşı hareket olarak tanımlıyor. Bu reformlar ki Osmanlı'nın İslamcı devletini karşı yönelime itmişti. Füller'e göre sonunda "orta"nın bulunabilmesi için bir geriye dönüş olması gerekiyor. Bu ayrım yeni kitapların hepsinde gözlemleniyor. Hepsi de bir konuda hemfikir: Türkiye gelişimiyle, Müslüman dünya için anahtar bir ülke.

NEUE ZÜRCHER ZEITUNG:
DÜNYALAR ARASINDA GEZİ

BERN, 28/11(BYE)--- Tirajı günde 143.800 olan Neue Zürcher Zeitung'un 28 Kasım 2008 tarihli sayısında, Susanne Schanda imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan haber-yorumun çevirisi şöyledir:

--Boğaz, Avrupa ve Asya Arasında Bir Birleşme Noktası--

Türkiye'nin coğrafi ve kültürel bakımdan batı ve doğu, Avrupa ve İslam Dünyası arasında bir bağ olma potansiyeline sürekli dikkat çekilir. Boğaz'da bir gemi gezisi komşu olan ancak farklı dünyaları gözler önüne seriyor.

Ağır gemiler, İstanbul'un büyük atardamarı olan Boğaz'dan iki kıta arasında yavaşça geçiyor. Yolcu gemisi Eminönü'nden Galata Köprüsü'ne kalkarken henüz karanlık değildi ama alacakaranlık yaklaşmıştı. Gün boyunca burada İstanbul'un Avrupa ve Asya yakasını birbirine bağlayacak yeraltı metrosu çalışmaları devam ediyor. Vapur, Haliç'i geçiyor, Asya kıyısını sağında bırakıyor ve Karadeniz'e doğru açılıyor.

İstanbul yüzyıllardır en güzel taraflarını Boğaz'a bağışlamıştır. Burada Boğaz kenarında muhteşem saraylar ve beyaz tahtadan villalar bulunur. Yalı olarak adlandırılan bu villalar 20. Yüzyılın başında inşa edildi ve İstanbul'un zengin nüfus kesimine yazlık olarak hizmet etti. Cihangir'in girişinde Orhan Pamuk'un evi görülebilir. Nobel ödüllü yazar da suyu ve arada kalmışlığı seviyor. Marmara Denizi'ndeki adalardan birinde bulunan evinden hafta içinde birçok kez şehir içindeki evine yazmak ve okumak için geliyor. Pamuk kesinlikle batı-doğu karışımının bir yansıması. İroni dolu romanlarında, batı ve doğu arasında kalmışlığı anlatan edebi bir dünya yaratıyor. Yazı masasında otururken, önünde Boğaz ve Asya kıyısı bulunuyor.

Gemiden Asya elle tutulabilecek kadar yakın görünüyor, ancak kimse o tarafa bakmıyor, çünkü önce solda Dolmabahçe Sarayı bulunuyor. Neobarok masal sarayı, 600 metre uzunluğunda ve 19. Yüzyılın ortalarında inşa edildi. Sultan, Topkapı Sarayı'ndan Avrupa stilindeki bu yeni binaya taşındı. 1938 yılında modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk burada vefat etti. Bugüne kadar saray, hükümet tarafından temsil amaçlı kullanıldı. Yaz ayında tartışmalı İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad burada konuk edildi. Ankara'da resmi bir ziyaret Avrupa yönelimli hükümet için siyasi açıdan müşkülat yaratırdı.

Beşiktaş'ta gemi kısa bir süre duruyor ve bir aile gemiye biniyor. Kadınlar geleneksel-İslami tarzda koyu renkli giyinmiş ve türban taşıyor, çocuklar ise t-shirt ve spor ayakkabı giymişler. Sonra vapur Üsküdar'da duruyor. İskele beş vapura yetecek kadar geniş, Beşiktaş'tan, Eminönü'nden ya da Kabataş'tan farkı yok. Üsküdar'da oturanların çoğu sabah gemiye biniyor ve işleri için Avrupa yakasına gidiyorlar. Akşam yatmak için tekrar geri geliyorlar. Asya kıtasında ev fiyatları diğer yakaya göre daha düşük. Ancak burada da bir yükselme eğilimi var.

Sokak takip edildiğinde otobüs durağına varılıyor. Yeşil otobüsler burada insanları iç taraflara taşıyor. Kirazlıtepe, İnkılâp, Dudullu gibi İstanbul'un içindeki yerlere. 15 ila 20 milyon arasında tahmin edilen İstanbul nüfusunun yaklaşık üçte biri şehrin Asya tarafında yaşıyor. Yedi yıldır ilk Türk kadın pilot Sabiha Gökçen'in adı verilen bir havaalanı bulunuyor. Üsküdar daha çok Anadolu'dan gelen insanların yaşadığı muhafazakâr bir ilçe. Din burada şehrin diğer kesimlerinden daha fazla rol oynuyor. Bu, camilerin çokluğundan anlaşılabiliyor. Asya tarafı Mekke'ye daha yakın. Gemi tekrar Avrupa'ya yöneldiğinde Boğaz'ın suyu siyah parıldıyor. Ortaköy'e giderken 1973 yılında Cumhuriyet'in 50. yılında tamamlanan Atatürk köprüsü geçiliyor. Ortaköy'de birçok kafe, restoran ve büyük bir pazar var. Oradan eskiden bir köy olan şimdi ise şehre katılan Bebek'e ulaşılıyor.

Telaştan kaçmak isteyen burada oturuyor. Yazar ve gazeteci Perihan Mağden gibi. Mağden, liberal Radikal gazetesindeki köşesinde devlet ve toplumda gördüğü olumsuz olayları keskin bir biçimde eleştiriyor ve bunu yaparken riskten kaçınmıyor. İki yıl önce vicdani reddin insan hakları çerçevesinde ele alınmasını talep ettiğinde, kendisine dava açıldı fakat beraat etti, köşe yazısı yazmaya devam ediyor ve hakkında yeniden dava açılıyor: Türklüğe hakaretten dolayı. Ondan önce Orhan Pamuk, Elif Şafak ve sokak ortasında vurulan Ermeni gazeteci Hrant Dink de suçlanmıştı. Mağden, "Türk toplumuna kızgınlığımı köşe yazılarıma kanalize ediyorum. Kendime, insanların neden benim kadar kızgın olmadığını soruyorum" diyor. Sonra çayını yudumluyor, Boğaz'a bakıyor ve geri kalan Türkiye ile ilgisi olmayan şehri hakkında yorumda bulunuyor: "İstanbul'u bir şehir devlet ilân etmemiz gerekir, Singapur gibi."

Eminönü'ne dönerken vapur hiçbir yerde durmuyor. Gece oldu. Üsküdar'daki bir binadan gözyüzüne doğru güçlü bir ışık yayılıyor, arayan hareketler yapıyor ve sonra asla uyumayan şehrin merkezindeki Taksim'i hedef alıyor. Asya'da parti yapanlar Avrupalılara şöyle söylemek istermiş gibi: Bunu biz de yapabiliriz. Yalnızca tıpkı Boğaz gibi herkese ait olan ay, İstanbul üzerinde tümüyle ve sessizce parlıyor.


ESKİ SAYILAR