26.06/ 03.07.2008

   HAFTALIK

 

Anasayfa

e-posta

 


 

 

ALMANYA BASINI

 

 

 

ALMANYA'NIN SESİ RADYOSU: "AKPM TÜRKİYE RAPORUNU OYLUYOR"

 

            ANKARA, 26/06(BYE)--- Almanya'nın Sesi Radyosunun  10.30-11.00 Türkçe yayınından:

 

            Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM),  "Türkiye'de demokratik kurumların işleyişi" konulu  rapor ve buna bağlı karar tasarısını bugün oylayacak.

            Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin Belçikalı  üyesi Luc Van den Brande tarafından kaleme alınan taslak  metinde, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin izleme  komitesinden, anayasa hazırlama sürecini ve devlet  kurumlarının demokratik işleyişini yakından izlemesi  istendi. Oylama sonucunda, Avrupa Konseyi Parlamenterler  Meclisi, Türkiye için izleme süreci mekanizmasının gözden  geçirilmesini isteyebilir. Metinde Adalet ve Kalkınma  Partisine yönelik kapatma davasının endişe verici olduğu da  belirtiliyor. Taslak metinde, Adalet ve Kalkınma Partisine karşı açılan kapatılma davasının Türkiye'nin yeni bir  anayasaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu  gösterdiği vurgulanıyor.

 

 

FINANCIAL TIMES DEUTSCHLAND: "ŞİZOFREN ANKARA"

 

            BERLİN, 26/06(BYE)--- Tirajı günde 104 bin olan liberal  eğilimli Financial Times Deutschland gazetesinin 26 Haziran  2008 tarihli sayısında, Cengiz Aktar imzasıyla ve yukarıdaki  başlık altında yayımlanan yorumun özet çevirisi şöyledir:

 

            --Reform Yanlısı Güçlerle Gerici Seküler Elitlerin Mücadelesi Türkiye'nin İç Siyasetinde

            Parçalanmalara Neden Oluyor. İktidar Partisi Güç Kaybederken, AB Dahi Destek

            Çıkamıyor--

 

            Kısa bir süre önceye kadar Türkiye İslam alemi için  gösterdiği ekonomik başarılarından ötürü örnek teşkil  ediyordu. Bugün ise ülke istikrarsızlık ve güvensizlik  kavramlarıyla ilişkilendiriliyor. 

            Eski seküler elitlerle kökleri İslamiyete dayanan  reform yanlısı AKP arasındaki mücadele en üst noktaya  ulaşmış durumda. Yargıtay Başsavcısı, geçen yılki  seçimlerde oyların neredeyse yarısını elde eden iktidar  partisi AKP'yi siyasetten uzaklaştırmak istiyor ve bunu  dünya ekonomisinin çalkantılar yaşadığı bir dönemde  yapmak istiyor.

 

            --Türkiye'de Neler Oluyor?--

 

            Son yıllarda Türk hükümetleri ardı ardına devrim  niteliğinde siyasi, ekonomik ve sosyal reformlar  gerçekleştirdiler. Uluslararası Para Fonunun desteğiyle  AB üyelik müzakerelerine başlanıp yapısal düzenlemeler  gerçekleştirilerek, dünya ekonomisine hızlı bir şekilde  entegre sağlandı. Ülkeye yurt dışından rekor seviyede  -35 milyar avroluk- sermaye akışı gerçekleşti. AKP'nin  siyaset sahnesine çıkmasıyla birlikte bütün dünyada İslam  ve demokrasinin bağdaşabileceği beklentisi oluştu. Bu  dönemlerde Türkiye geleceğe güvenle bakabiliyordu.

            Bu pembe tablo 2004 yılının sonlarına doğru yavaş  yavaş değişmeye başladı. AKP, reform sürecini yavaşlatmaya  başladı. Parti, Türkiye'deki sorunlara yeni çözümler  üretemez hale geldi. Özellikle de Kürt sorunu otoriter  bir ortamın oluşmasına neden oluyordu. AKP ise sadece  seçimlere ağırlık vermeye başlamıştı.

            Sonuçta AKP 2007 yılındaki seçimlerden başarıyla  çıkmasını bilerek, geçmişteki reformların ve başarılarının  meyvesini aldı. Fakat seçim zaferi sonrasında parti  kendisini kaybetmeye başladı. Ardı ardına stratejik ve  taktiksel hatalar yapılmaya başlandı. Dışişleri Bakanı  Abdullah Gül cumhurbaşkanlığı makamına oturdu ve  üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkması için  anayasa değişikliğine gidilmesiyle gerginlik üst  düzeye ulaştı.  

            AKP bugün, yaptığı yanlışların faturasını ödemektedir.  Fakat günümüzde yaşanan sorunların asıl kaynağı, Türkiye'nin  1980 askeri darbesinden sonra içine zorla sokulduğu gömleğin yırtılmasıdır. 

            Türkiye, 1980 yılından bu yana birbiriyle çelişen  iki süreci uyumlu hale getirmeye çalışıyor. Bir tarafta  milliyetçi, otoriter ve sadece sınırlı bir demokrasiye  izin veren ve devleti vatandaşlarına karşı koruma altına  alan paranoid düzeyde bir ataerkil sistem varlığını  sürdürmektedir. 

            Diğer tarafta ise, Türkiye'nin emansipasyonunu  sağlamaya ve dünyaya entegre olmasına çalışan reform  yanlısı kesim bulunmaktadır. Bu kesim, daha önceleri  dışlanan toplumsal unsurları da içinde barındırıyor.

            Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile 1983 yılında başlayan  reform sürecinin iniş ve çıkışları mevcuttur. Bu süreç,  1997 yılındaki "yumuşak" bir askeri darbeyle kesintiye  uğratılmıştır. Fakat her şeye rağmen, reform rotasında  yol alınmaya devam edilmiş ve 2002-2004 yılları arasında  reform ajandası güçlendirilmiştir. Yaşanan bu değişim  sürecinde yol ayrımına gelinmiştir. 1980 rejimi,  reformları arzulamamakla birlikte, restorasyon  yanlısıdır, yani tekrar güçlenmek istemektedir.

            Buradan çıkarılacak birinci ders şudur: Rejim ile  reform yanlısı kesimin bir arada olması süreci sona  ermiştir. İkincisi, 1980 darbesinin sonuçlarıyla ve bu  darbenin 20. yüzyılın başlarından kaynaklanan sebepleriyle  yüzleşilmediği sürece sosyal bir barışın sağlanması  mümkün değildir. Üçüncüsü, Türkiye'nin içinde ve dışında   bu arayışı sağlayacak dürtü bulunmamaktadır.

            Bahsedilen arayışın gerçekleşmesi için gerekli  siyasi güçler Türkiye'de mevcut değildir. AKP'nin  vizyonu ise fazla yerel kalıyor ve 2007 seçimlerinde  elde ettiği siyasi gücü iyi değerlendiremedi. İktidar  partisi artık reform ruhundan uzaklaşmıştır. AKP,  başörtüsü meselesi dışında her konuda rejime boyun  eğmiştir ve önümüzdeki seçimlerden galip çıksa bile,  yeni reformları gerçekleştiremeyecektir. Bu durumda  AKP iktidarda kalabilmek için rejimle uyumlu hale  gelecektir.

            Bunun ötesinde, ikna edici sol eğilimli liberal  bir muhalefet de bulunmuyor. Değişim süreci de dışarıdan   eskisi gibi desteklenmiyor. AB bir süredir, Türkiye'deki  değişim ve normalleşme sürecini desteklemek için herhangi  bir baskı aracına sahip bulunmuyor. Zira, koşul prensibi  başarısızlıkla sonuçlanmıştır. AB, Türkiye'nin yapacağı reformlar karşılığında ne birtakım teminatlar, ne de net  bir üyelik perspektifi –Fransa'nın da düşmanca tutumundan  ötürü- sunamamaktadır.

            1980 rejimi Türkiye'de hala siyasi arenada yer  almakla birlikte, bu rejim Türklere belirgin bir şey  sunmuyor. Askerlerin herhangi bir fikrinin –İran, Çin ve  Rusya ekseninde çılgınca bir ortaklığın dışında- bulunup  bulunmadığı oldukça kuşkuludur. Türkiye artık 1980'lerin  Türkiye’si değildir. Reform karşıtı bir ajandayla bu ülke  etkili bir şekilde yönetilemez, ileriye ise hiç  götürülemez.

            Bu şartlar altında Türkiye bir müddet daha siyasi  olarak bölünmüş bir kişiliğin yarattığı sonuçlarla  yaşamak ve futboldaki başarılarıyla yetinmek zorundadır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FRANKFURTER ALLGEMEINE ZEITUNG: "SPÖ, AB ANTLAŞMALARI VE

                                                                                  TÜRKİYE'NİN AB ÜYELİĞİ

                                                                                  KONULARINDA REFERANDUM

                                                                                  YAPILMASINI TALEP EDİYOR"

 

            BERLİN, 30/06(BYE)--- Tirajı günde 363 bin olan  muhafazakar eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung'un  30 Haziran 2008 tarihli sayısında, Reinhart Olt imzasıyla  ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yazının ilgili  bölümünün özet çevirisi şöyledir:

 

            Avusturya'nın SPÖ partisinde, Avrupa politikaları  konularında değişim rüzgarları esiyor. Sosyal demokrat  parti yetkilileri, Türkiye'nin muhtemel bir AB üyeliğinin AB'nin şu andaki yapısını zorlayacağını belirtirken,  bu konuda bir referandumun yapılması gerektiğini  söylüyorlar. 

 

 

FRANKFURTER ALLGEMEINE ZEITUNG: "AVRUPA’YA KUŞKUYLA

                                                                                  YAKLAŞANLAR GÜNDEMİ

                                                                                  OLUŞTURUYOR"

 

            BERLİN, 30/06(BYE)--- Tirajı günde 363 bin olan  muhafazakar eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung'un  30 Haziran 2008 tarihli sayısında, Nikolas Busse/Klaus-  Dieter Frankenberger/Michael Stabenow imzalarıyla AB  Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ile yapılan ve  yukarıdaki başlık altında yayımlanan mülakatın ilgili  bölümünün çevirisi şöyledir:

 

            SORU: Avrupa siyasetçilerinin çoğu Lizbon Anlaşması  olmaksızın AB'nin genişleyemeyeceğinden bahsediyorlar.

 

            BARROSO: Umarım her ikisini de gerçekleştirebiliriz; hem anlaşmayı hem de genişlemeyi. Aday ülkelere karşı  üstlendiğimiz yükümlülüklerimiz mevcut. İrlanda'daki  referandum nedeniyle Hırvatistan'ı cezalandırmamız adil bir davranış olmaz. Her şey yolunda giderse önümüzdeki  yıl Hırvatistan ile yürütülen üyelik müzakereleri  tamamlanacaktır. Yalnız şunu açıkça belirteyim: AB  zirvesinde üye ülkelerin çoğu yeni anlaşma yürürlüğe  girmeden, AB genişlemesinin olamayacağını vurguladılar.  Bu, sıkıntılara neden olabilir, zira bu konuda oy  birliğine ihtiyacımız vardır.

 

            SORU: Mesele sadece Hırvatistan değil. Kamuoyunda en  çok tartışılan konu Türkiye'nin AB üyeliği. Anketlerde  ortaya çıkan sonuçlara göre, bu konuda neredeyse tüm üye  ülkelerde Türkiye karşıtı bir tutum var. Bu konunun bir  kez daha samimice tartışılması vakti gelmedi mi?

 

            BARROSO: Üyelik müzakerelerinin başlatılması kararı, zamanında oy birliğiyle alınmıştır. Ayrıca, Türkiye'nin  üyeliği konusu şu an için bir gündem maddesi değildir.  Bu konuyu şimdilerde Avrupa projesinin aleyhine  kullanmamalıyız. Ben daha çok Türkiye'deki hukuk  devletinin işlerliği konusunda büyük endişe duyuyorum.

 

 


 

FRANKFURTER ALLGEMEINE ZEITUNG: "AĞIRLIĞI KALMAYAN ÇAPA"

 

            BERLİN, 30/06(BYE)--- Tirajı günde 363 bin olan  muhafazakar eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung'un  30 Haziran 2008 tarihli sayısında, Günter Nonnenmacher  imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan Ankara  çıkışlı yorumun geniş özet çevirisi şöyledir:

 

            --Jeopolitik İkilem İçindeki Türkiye--

 

            Konrad Adenauer Vakfı ile Bahçeşehir Üniversitesinin  ortak düzenledikleri güvenlik siyaseti sempozyumuna katılan  bir Türk general, "köprü" kelimesini duyduğunda öfkeleniyor  ve "Türkiye bir köprü değil, Türkiye laik bir cumhuriyet ve  büyük bir çoğunluğu Müslüman olan seküler yapıya sahip bir  devlettir" ifadesinde bulunuyor.

            Anlaşılan Türkler, kendilerine sorulmadan ve endişeleri  dikkate alınmadan başkaları tarafından herhangi bir amaç  doğrultusunda kullanılmalarına ve "işlevlendirilmelerine"  kızıyorlar. Ülkenin jeopolitik konumu dikkate alınarak bu  şekilde davrananların sayıları içte ve dışta az değil. İç  siyasi gelişmelerin geleceği ise belirsizliğini korumaya  devam ediyor. Eski Kemalist elitler ile İslami-muhafazakar  AKP yanlısı kesim arasındaki mücadele AKP'nin kapatılması  süreci kapsamında yürütülüyor. Türkler en çok Kürdistan  İşçi Partisinin (PKK) teröristlerine karşı yürütülen  mücadelede yeterince desteklenmemelerinden şikayetçiler.  Bu konuda Türkiye en çok Amerikalılardan destek  bekliyorlardı. Fakat Amerikalılar Kuzey Irak'taki Kürt  oluşumu destekliyor ve koruyorlar. Türkiye, Avrupalıların  da ülkelerindeki PKK'lılara destek çıkmak suretiyle bu  mücadelede kendilerini yalnız bıraktığını düşünüyor.

            Konrad Adenauer Vakfı ile Bahçeşehir Üniversitesinin  ortak düzenledikleri güvenlik siyaseti sempozyumundaki  başlıca konu, Türkiye'nin içinde bulunduğu jeopolitik  ikilemdi. Irak'taki gelişmeler Türkiye'yi hem ekonomik  hem de siyasi açıdan doğrudan etkilemiştir. Özellikle  Kerkük konusu Türkiye için oldukça hassas bir konu.

            Türkiye'nin içinde bulunduğu başka bir ikilem ise  İran ile yürütülen ilişkilerdir. İran'ın nükleer bir  program stratejisine sahip olması ikili ilişkilerde  asimetrik bir duruma neden oluyor. Zira, Türk ordusu  nükleer silahlara sahip değil. Türkiye, İran'ın bu  stratejisinin askeri yöntemlerle engellenmeye  çalışılmasının İslam dünyasında infiale neden  olabileceğini ve bundan da kendilerinin  etkilenebileceklerini düşünüyor.

            Türkiye, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra  Kafkaslar'da ekonomik gücünün yeterli olmaması nedeniyle  yeterince etkili olamamıştır. Bu bölgede Türkiye'nin  çıkarları ile Rusya'nın çıkarları sürekli olarak  birbiriyle çatışıyor.

            Türkiye etrafındaki sorunlardan ötürü bir meydan  okumayla karşı karşıyadır. Bunun ötesinde Türkiye bir  siyasi çapa olarak sahip olduğu ağırlığı son yıllarda  kaybetmiştir. Özellikle ABD ile olan ilişkiler Irak'a  müdahale nedeniyle iyice kötüleşmiştir. Bu bağlamda NATO  ile olan ilişkilerin de iyi olduğundan söz edilemez.

            Avrupa devletleriyle olan ilişkiler özellikle PKK ve  AB üyelik sorunu nedeniyle oldukça olumsuz ilerliyor.  Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin tutumu ve Fransız  meclisindeki Ermeni Tasarısı ilişkileri olumsuz etkiliyor.  Her ne kadar, Almanya'nın Türkiye'nin AB üyeliğine  yaklaşımı Ankara'da hoş karşılanmasa da, "geleneksel  dostluğa" vurgu yapılması iki ülke arasında bir köprünün  var olmasına neden oluyor.

            Türkiye ile yürütülen ilişkileri Avrupa siyasetine  odaklamaktan ve çıkmaza sokmaktan vazgeçmenin zamanı  gelmiştir. İlişkileri başka konulara odaklamak ve bu  kapsamda yürütmek mümkündür. Bu şekilde Avrupa'nın bazı  konuları bloke etmesi önlenmiş olur. Bu konuda Berlin  birtakım girişimlerde bulunabilir fakat bu arada Türkiye  iç siyasi krizinin üstesinden gelmelidir. 

 

 


 

FRANKFURTER RUNDSCHAU: "TÜRK İKİLEMİ"

 

            BERLİN, 30/06(BYE)--- Tirajı günde 148 bin olan  sosyal demokrat eğilimli Frankfurter Rundschau  gazetesinin 28 Haziran 2008 tarihli sayısında,  Almanya eski İsrail Büyükelçisi Avi Primor imzasıyla  ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun  çevirisi şöyledir:

 

            --Türkiye'nin Sorununu Hiçbir Mahkeme Çözemez. Laiklik Zorla Dayatılamaz, Halk

               Tarafından Özümsenmesi Gerekir--

 

            Suriye Devlet Başkanı ve İsrail Hükümet Başkanı,  her ne kadar siyasi zayıflıklarıyla tanınsalar da,  müzakere ediyorlar. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad,  dünya politikası bakımından zor durumdayken, İsrailli  Olmert'in koltuğu, iç siyasi bakımdan sallanıyor. Şimdi  ise arabulucuları Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan  siyaseten hayati tehlikede. Erdoğan hükümetinin çıkardığı  üniversitelerde başörtüsü özgürlüğünü sağlayan düzenlemeye  Anayasa Mahkemesi karşı çıktı. Ancak mahkeme bu itirazla  yetinmiyor ve şimdi hükümetin tamamıyla Erdoğan'ın partisi  AKP'yi anayasaya aykırı ilan etmekle tehdit ediyor.

            İslamcı AKP'nin Kemalist rakipleri, başörtüsü  serbestisini, ülkenin laik anayasasına başka saldırılar  düzenlemek için bir başlangıç olarak görüyor. Genelde  Erdoğan'ın geçmişteki, gerçekten de İslamizm lehine ve  devlette dine dönüş yönünde yaptığı konuşmalardan  alıntılar yapılıyor. Kemalistler, AKP'nin Erdoğan  başkanlığında gerçekten bir nevi İslamcı CDU'ya  dönüştüğüne inanmak istemiyorlar.

            Buna rağmen AKP'nin, kayda değer bir çoğunluk  tarafından seçildiğinden beri demokrasiye tamamen saygı  gösterdiği ve ülkeye çok faydalı olduğunu tespit etmek  gerekiyor. Bu öncelikle de ekonomi ve kalkınma için  geçerlidir. Ancak, belleklerinde sadece Erdoğan'ın  geçmişiyle ilgili bilgileri barındırmayan Kemalistleri de  anlamak gerekir. Zira onlar, AKP'de hiç de az olmayan bir  boyutta kökten dinci unsurların olduğunu, bu unsurların  belki de AKP'nin gücünün nihai olarak sağlamlaştığından  emin oluncaya kadar, sadece geçici olarak kendini  tuttuğunun da bilincindeler. Ondan sonra laik Kemalist  devletin çözülmesine başlanabilir ve din yeniden devlet  dini olarak dayatılabilir.

            Ancak, bir anayasa mahkemesi siyasete karışabilir  ve aralarında sadece dindarların bulunmadığı halk  çoğunluğunun iradesine karşı bir karar alabilir mi? Evet,  gerçekten de, ordunun tehdit edercesine arkasında  durduğunun bilinciyle Anayasa Mahkemesi bunu yapabiliyor.  AB ise, Anayasa Mahkemesinin davasını demokratik bulmadığı  için Erdoğan'ın arkasında duruyor gözüküyor. Peki,  Kemalistler haklı ise ve kamufle olmuş antidemokratik  güçler, demokrasiye karşı demokratik yöntemlerle savaşmak  isterse ne olacak? Demokrasi özgürlüğü adına antidemokratik  unsurların önünün açılmasından geç pişmanlık duyulduğunun  örneklerine tarihte sıkça rastlanmıştır. 

            Bu ikilemin ne AKP, ne de Anayasa Mahkemesi tarafından  çözülmesi mümkündür. Ordu veya AB tarafından çözümü ise hiç  mümkün değildir. 20'li yılların zorla dayatılan laikliğinin  kalıcı bir hale gelmesi ve demokratik gelişimi, sadece  eğitimle mümkündür. Makamlar, elitler ve silahlı kuvvetler  laik olduğu, ancak halkın çoğunluğu hala dini bir çerçeve  içerisinde yetiştiği sürece bu durum, sürtüşmelere ve  muhtemelen de çok daha kötü gelişmelere ve demokrasiyi daha  ziyade tehlikeye sokmak zorundadır. Batı'da da devletle  dinin ayrımı, ancak halk olgunlaşarak bunu hazmetmeye hazır  bir hale geldiğinde mümkün olmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

DIE TAGESZEITUNG: "HALA BRÜKSEL'DEN ÖNCE"

 

            BERLİN, 01/07(BYE)--- Tirajı günde 55 bin olan sol  eğilimli Die Tageszeitung'un 1 Temmuz 2008 tarihli  sayısında, Daniela Weingaertner imzasıyla ve yukarıdaki  başlık altında yayımlanan Brüksel çıkışlı yazının özet  çevirisi şöyledir:

 

            --Türkiye-AB Müzakerelerinde Aksama Yaşanıyor.

            Türkiye'deki İç Siyasi Kriz Süreci Etkiliyor--

 

            Haluk Nuray, Brüksel'deki Ekonomik Gelişim Vakfını  17 yıldır yönetiyor. Bu süre içinde, AB'ye üye olan  12 ülkenin durumlarını yakından takip etme fırsatı  bulmuş. Bu bağlamda, Haluk Nuray ülkelerin birbirleriyle karşılaştırılmalarını anlamsız buluyor ve "her ülke  diğerinden farklı" ifadesinde bulunuyor. AB'ye üye olan  hiçbir ülkenin yüzde yüz kriterleri yerine getiremediğini  ve dört yıl sonunda bile hala AB'ye hazır olmadıklarını,  fakat siyasi irade nedeniyle AB'ye entegre edildiklerini  vurgulayan Haluk Nuray, bu iradenin Türkiye için söz  konusu olmadığını hatırlatıyor.

            AB'nin Türkiye'ye karşı olan son 45 yıllık tutumu  incelendiğinde Haluk Nuray'ın haklı olduğu görülüyor.  Avrupa Birliği 1963 yılında Türkiye ile bir Ortaklık  Antlaşması imzalamıştı. İki yıl sonra ise İstanbul'da  Ekonomik Gelişim Vakfı kuruldu. Vakfın Brüksel'deki  bürosu ise 1984 yılında açıldı. Fakat Türkiye 1999  yılında aday ülke olarak kabul edilirken, ancak 2005  yılında müzakerelere başlanıldı.  

            Bu tarihten bu yana Türkiye-AB müzakereleri oldukça  ağır bir tempoda ilerlemektedir. Bu zamana kadar toplam  sekiz müzakere başlığı görüşmeye açılırken, 2006 yılında  AB, sekiz müzakere başlığının görüşülmesini, Türkiye'nin  Kıbrıslı uçak ve gemilere liman ve havaalanlarını açmayı  kabul edene kadar erteledi. Sadece bilim ve araştırma müzakere başlığının müzakeresi geçici olarak tamamlandı. Hırvatistan ile AB arasındaki müzakerelerde ise 20  müzakere başlığı görüşülmeye açılırken, ikisi geçici  olarak tamamlandı. Gözlemciler, Hırvatistan'ın önümüzdeki  yıl AB'ye üye olmasını bekliyorlar.

            Haluk Nuray ve kadrosu AB Parlamentosu ve Genişlemeden  Sorumlu yetkili Olli Rehn ile sürekli iletişim halindeler  ve ülkelerinde pembe bir tablonun olmadığının farkındalar.  Haluk Nuray, reform sürecinin belirgin bir şekilde  yavaşladığına ve ülkedeki siyasi elitlerin durumlarına  dikkat çekiyor. Cumhurbaşkanının ve bakanların eşlerinin  başörtüsü taktıklarını belirten Nuray, "Türkiye'de eşinizin başı açık ise siyasi kariyer yapmanız mümkün değil" şeklinde  konuşuyor. Nuray, Türkiye'deki iç siyasi krizin çözümlenmesi  ve müzakere sürecinin tamamlanmasının en azından 2020 yılına  kadar süreceğini düşünüyor.

            Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin Türkiye'ye "imtiyazlı  ortaklık" teklifini adeta bir savaş ilanı olarak  değerlendiren Haluk Nuray, Fransız girişimcilere bu konudan  duyulan rahatsızlığı anlattıklarını söylüyor. Türk halkının  Fransız menşeli ürünleri boykot etmeye başladıklarını  söyleyen Nuray, Sarkozy'nin Fransız iş adamlarının  endişelerini dikkate alması gerektiğini hatırlatıyor.

 

  

 

 

 

 

AVUSTURYA BASINI

 

 

OBERÖSTERREICHISCHE NACHRICHTEN: "KIBRIS... TÜRKİYE'SİZ

                                                                                    HİÇBİR ŞEY OLMUYOR"

 

            ANKARA, 01/07(BYE)--- Avusturya'da yayımlanan  Oberösterreichische Nachrichten gazetesinin 1 Temmuz 2008  tarihli internet sayfasında, yukarıdaki başlık altında yer  alan Lefkoşa çıkışlı haberin çevirisi şöyledir:

 

            Temmuz ayında Kıbrıs'ın zirvedeki adamları tam iki kez  buluşacak. İlki bugün başlayacak olan görüşmelerin ikincisi  ay sonunda yapılacak. Şubat ayında Kıbrıs Cumhuriyeti  Cumhurbaşkanı seçilen Dimitris Hristofyas ve -1974 yılından  beri bölünmüş- adanın sadece Türkiye tarafından tanınan  Kuzeyinin hükümet lideri Mehmet Ali Talat'ın bugünkü  buluşmasında, yeniden başlayan görüşmelerin ilk üç aylık  bilançosunun ele alınması bekleniyor. Adada, toprakları  belirlenmiş ve haklar bakımından da eşit iki toplumlu,  federatif bir cumhuriyet hedef alınıyor.

 

            --2004 Yılından İtibaren AB Üyeliği--

           

            Kıbrıs, Mayıs 2004'te AB'ye üye olmasına rağmen adanın  kuzeyinde AB hükümleri geçerli değil. Öncesinde Kıbrıslı  Türkler adanın birleşmesini öngören BM Planına üçte ikilik  çoğunlukla "Evet" demişti. Adadaki Rumlar ise kuzeydeki mal  varlıklarına yeniden kavuşmak için alamadıkları tavizler  nedeniyle BM Planına büyük oranda "Hayır" oyu kullanmıştı.

            Anayasa Mahkemesinin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan  liderliğindeki AKP'yi sonbaharda olası kapatma kararının  ardından Türkiye'de olacak gelişmeler büyük oranda bu konuya  tesir edecek.

            Kıbrıs, açık bir biçimde Türkiye'nin AB katılımına destek  veriyor. Kıbrıslıların AB katılımı sonrasında kendilerini  Türkiye'nin tehdidi altında görmediğini belirten Kıbrıslı  gözlemciler, bunun, 30 yıl süren ayrılıktan sonra yakalanan  barışma sürecini sonunda iki tarafın da birleşme arzusuna dönüştürebileceğini kaydediyor. Bu arada, Dışişleri Bakanı  Markos Kipriyanu, "Türkiye'nin AB perspektifi ortadan kalkarsa  çözüm zorlaşır" dedi.

            İki liderin buluşması öncesinde, Rum tarafında ayılma  ve hayal kırıklığı karışımı bir duygu belirdi. Cumhurbaşkanı  Hristofyas'a yakınlığıyla bilinen Yorgo Yakovu durumu şöyle  izah ediyor: "Hâlâ ortak bir dil oluşturamamamız hayal  kırıklığı yaratıyor." Yakovu'nun kastettiğiyse tek bir  egemenlik konusunun Talat tarafından gündeme dahi alınmaması.

 

            --AB'nin Yarattığı Hayal Kırıklığı-- 

           

            Böylelikle Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı Kiprianu'ya sadece  olumlu değerlendirmelere yanıt vermek kalıyor. Sonuçta önemli  olan görüşmelerin yeniden başlaması. Doğrudan olmasa dahi  Türkiye her zaman görünmez taraf olarak görüşme masasında  yerini alıyor. Kipriyanu, hiç değilse Erdoğan yönetiminde  ilk kez Kıbrıs'ta çözümden yana bir tutum olduğunu ifade  ediyor. Rum hükümeti sözcüsü Stefanos Stefanou, buna karşın  Erdoğan'ın bugüne kadar ne tür bir çözümü kabul etmeye hazır  olduğuna dair renk vermediğinden yakınıyor.

            Rum tarafı, ayrıca AB'den daha fazla taraf olmasını  beklediğini de gizlemiyor. Yakovu, "AB'nin Kongo'dan Darfur'a  kadar her yerde varlık göstermesine rağmen, bizim meseleye  sadece uzman düzeyinde katılmasını çok garip karşılıyoruz."  dedi.

 

 

BELÇİKA BASINI

 

 

DE STANDAARD: "AVRUPA KONSEYİ TÜRKİYE'DEKİ İKTİDAR

                                    PARTİSİNİN KAPATILMASINA KARŞI ÇIKIYOR"

 

            BRÜKSEL, 27/06(BYE)--- Tirajı günde 76 bin olan  De Standaard gazetesinin 27 Haziran 2008 tarihli  sayısında, "BAR" rumuzuyla ve yukarıdaki başlık altında  yayımlanan haberin çevirisi şöyledir:

 

            --İktidar Partisi AKP'ye Karşı Açılan Dava, Türkiye'deki Siyasi İstikrarı Tehlikeye

            Sokuyor--

 

            Türkiye Anayasa Mahkemesi, AKP'nin kapatılmasına  ve aralarında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de bulunduğu 71 siyasetçinin  politikadan men edilmesine neden olabilecek bir süreç  başlattı. Savcıya göre AKP, "laiklik karşıtı fiillerin  odağı" haline geldi.

            CDV'li Luc Van den Brande'nin hazırladığı bir  rapor çerçevesinde Avrupa Konseyi, Türkiye Anayasa  Mahkemesini eleştiren bir karar aldı. Adaletin  bağımsızlığına fazla değinilmeksizin, Avrupa Konseyine  göre bu partinin kapatılmasını gerektirecek hiçbir  neden yok. Dinci bir parti, anayasaya aykırı yasalar  çıkaracak olursa, Anayasa Mahkemesi siyasi partiyi  değil, söz konusu yasaları hedef alabilir. Konseye  göre bir parti sadece "şiddete başvurursa, iç barışı  ve ülkenin demokratik anayasal istikrarını tehdit  ederse" kapatılabilir. AKP bunları yapmıyor.

            Avrupa Konseyi, sonucu ne olursa olsun, AKP  davasının "ülkenin siyasi istikrarına, kurumların  demokratik işleyişine ve ekonomik reformlara ciddi  şekilde zarar vermesinden" endişe ediyor. 

 

 

LE SOIR: "ANKARA'DAN BAKILDIĞINDA DURUM 'SÜRREALİST' GÖRÜNÜYOR"

 

            BRÜKSEL, 01/07(BYE)--- Tirajı günde 140 bin olan  Le Soir gazetesinin 1 Temmuz 2008 tarihli sayısında,  Delphine Nerbollier imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında yer alan haberin çevirisi şöyledir:

 

            Türk tarafında coşku yok. AB Dönem Başkanlığının  Slovenya'dan Fransa'ya geçişi, beraberinde en iyimser  bakışla bazı sorular, en kötümser bakışla bazı korkular  getiriyor. Nicolas Sarkozy sık sık "küçük Asya" olarak  tanımladığı ve AB üyeliğine karşı çıktığı Türkiye konusunda  ne yapacak?

            Sarkozy, 2004 yılında Türkiye ile üyelik müzakerelerinin  başlamasını kabul eden Fransa'nın yükümlülüklerini yerine  getirecek mi? Bu soruya çok az sayıda Türk yorumcu açıkça   "evet" demeye cesaret edemiyor.

            İstanbul Bilgi Üniversitesi AB Uzmanı Emre Gönen,  "Fransız Dönem Başkanlığından hiçbir şey beklemiyorum.  Fransız yönetimi, Türkiye ile devam etme niyeti ile  Türkiye'nin üyeliğine karşı olduğunu açıkça belirten  Cumhurbaşkanı arasında gidip geliyor. Gerçek üstü bir durum  söz konusu. Bu dönem başkanlığı sırasında kesin sorunlar  yaşanacak, ancak bana kalırsa bu yıl sonunda olacak" diyor.

            Bu kapsamda Türk diplomasisi, göstermelik bir sükunet  sergiliyor. Son AB zirvesi sırasında Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin  aday ülkeler arasında Türkiye'den söz etmemesi bazı basın  organlarını kızdırdı. Türk diplomasisi bunu geçiştirdi, zira  Sarkozy'yi sahada bekliyor ve Ankara'nın "ayırımcılık" olarak  tanımladığı, AB'nin toplam nüfusunun yüzde 5'ini geçen yeni  adayların üyeliğinin referanduma sunulması konusunda Anayasa  değişikliği çalışmalarını izliyor. Senatörler bu tasarıyı  engellediler, ancak Türk Hükümeti rahat nefes almak için  yeni metnin benimsenmesini bekliyor.

            Türkiye ayrıca, Akdeniz İçin Birlik konusunda da  sessizliğini sürdürüyor. Resmi olarak Ankara öneriyi ilginç  buluyor, ancak ayrıntıları bekliyor. 

 

 

 

 

 

FRANSA BASINI

 

 

AFP: "TÜRKİYE... AKP'YE KARŞI AÇILAN DAVA, AVRUPA KONSEYİ

            PARLAMENTERLER MECLİSİNİ ENDİŞELENDİRİYOR"

 

            STRASBOURG (AVRUPA KONSEYİ), 26/06(AFP)(BYE)---  Avrupa Konseyi parlamenterleri bugün Strasbourg'da,  Ankara'da iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi  (AKP) hakkında başlatılan adli takibatın ardından  Türkiye'de bir siyasal istikrarsızlık riskinden  duyduğu endişeyi dile getirdi.

            Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM), takibatın  "ülkenin siyasal istikrarına, kurumların demokratik  işleyişine ciddi zarar vermesi ve acil ekonomik reformları geciktirmesinden" dolayı "endişeli" olduğunu ifade etti.

            Dava, Anayasa Mahkemesinde görüşülüyor ve ilk  oturumların temmuz ayı başında yapılması bekleniyor.

            Bugün AKPM tarafından tartışılan raporun yazarı  Belçikalı Parlamenter Luc van der Brande, "Yargı siyasal  emeller için kullanılamaz, bunu Türk dostlarımıza söylemek  gerekiyor." dedi.

            AKPM'nin İzleme Komitesi Başkanı, bunun Türk yargı  sistemine bir müdahale yahut baskı olmadığını vurguladı.

            AKPM, gözden geçirilen 1982 Anayasası'nın "1980  askerî darbesinin izini taşımaya devam ettiğini" ve  Türkiye'nin sıklıkla parti kapatmaya başvurduğunu  saptayarak, Ankara'dan, şiddete teşvik veya övgü ve  demokrasinin temel değerlerine yönelik açık tehdit  gibi kriterleri göz önünde bulundurmasını talep ediyor.

            Yaklaşık altı yıldır iktidarda bulunan İslami  eğilimli AKP'ye karşı açılan davanın ilk oturumunun,  1 Temmuz 2008 tarihinde yapılması bekleniyor.

            Türkiye'nin katılmayı çok arzuladığı Avrupa Birliği,  davaya cephe aldı ve mahkemeye gitmektense AKP'ye yöneltilen  suçlamaların Parlamentoda tartışılması ve sandıkta çözüme  bağlanması gerektiğini düşünüyor.

 

 

AFP: "TÜRKİYE'NİN ÜYELİĞİNE KARŞI OLAN FRANSA ÖLÇÜLÜ DAVRANIYOR"

 

            BRÜKSEL, 27/06(AFP)(BYE)--- Amelie Bottollier-Depois  bildiriyor:

 

            Ankara ile AB arasındaki ilişkiler, Türkiye'nin  Avrupa Birliğine katılımına karşı oluşuyla Avrupalıların  stratejik bir ortağını daha kızdırmamak gerekliliği  arasında oynamak zorunda olan Fransa'nın dönem başkanlığı  için çıkmaza dönme riski taşıyor.

            European Policy Centre'den uzman Amanda Akçakoca,  "Dürüst olmak gerekirse (altı aylık bir süre için  1 Temmuz'da başlayacak olan) Fransa'nın dönem başkanlığından  Türkiye'de hiç kimsenin pek bir şey beklediğini düşünmüyorum"  dedi.

            Oysa Fransa, 2005'in Ekim ayında başlayan katılım  müzakerelerinde 35 başlıktan üç yeni başlığı açmaya hazır  olduğu yönünde güvence verdi. Bu, bir dönem başkanlığı  için rekor olur ve üç yılda açılan başlık sayısını 11'e  çıkarır.

            Fransız bir diplomatik kaynak da AB ile Türkiye  arasındaki ilişkileri daha da karmaşıklaştıracak olan  iktidardaki AKP'nin "laiklik karşıtı faaliyetlerden"  dolayı muhtemel kapatılmasının, başlıkların açılmasında  "etkisi olmayacağı" taahhüdünde bulundu.

            Ancak bazıları, doğrudan katılıma bağlı olduğunu  düşündüğü müzakere başlıklarından beşinin Fransa  tarafından tek taraflı olarak dondurulmasından zarar  gören önemli bir ortağı rahatlatmayı hedefleyen bu  taahhütlere inanmıyor.

            Amanda Akçakoca, "Fransız Dışişleri Bakanı Bernard  Kouchner olumlu bir mesaj yaratmaya ve (Fransa'nın dönem  başkanlığı süresince) Ankara ile ilişkilere eskisi gibi  devam edileceğini söylemeye çalışıyor" ama "Kouchner'in  söyledikleri genelde (Türkiye'nin üyeliğine açıkça karşı  olan) Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin söylediklerinin  tersi" değerlendirmesinde bulunuyor.

            Akçakoca, Fransa'nın AKP'nin Türk siyaset hayatından  uzaklaştırılması durumunda müzakerelerin askıya alınmasından  yana olduğuna ikna olduğunu söylüyor ve "Fransa'nın dönem  başkanlığında tek bir başlık açılırsa bu bonus olur" diyerek  işi alaya alıyor.

            Geleneksel olarak, AB yolunda Türkiye'nin tekerine  çomak sokan Kıbrıs Fransa'dan ayrılıyor. Kıbrıs Dışişleri  Bakanı Markos Kipriyanu bu hafta, "Türkiye ile ilgili  olarak Fransa'dan farklı bir yaklaşıma sahibiz" şeklinde  konuştu.

            Kipriyanu bilhassa artık bu katılım perspektifine  sahip değilse Türkiye'nin, değişmek ve özellikle de  anahtarı olduğu, Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi konusunda  daha açık bir tavır benimsemek için "daha az gerekçesi"  olacağının altını çizdi. 

            Fransa dönem başkanlığı öyle kolaylıkla AB'nin  enerji ikmalini çeşitlendirmek için umutsuzca gereksinim  duyduğu bir ortağa cepheden saldıramaz.

            Türkiye, Avrupa ile Orta Doğu arasında bir köprü  olarak da görülüyor ve birkaç haftadır İsrail ile Suriye  arasındaki önem arz eden müzakerelerde aracılık yapıyor. Bu müzakerelerdeki olumlu ilerleme, Fransız Cumhurbaşkanına,  13 Temmuz tarihinde Paris'te yapılacak Akdeniz için Birlik zirvesinde İsrail Başbakanı Ehud Olmert ve Suriye  Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'ın varlığına güvenme yolunda  umut veriyor.

            Ancak öte yandan geçen yılki tanıtımı sırasında  AB'ye tam üyeliğine alternatif olarak görülen bu projeyi  eleştiren Türkiye, katılımını teyit etmedi.

            Yine de son zamanlardaki bir unsur Türk-Fransız  ilişkilerini iyileştirebilir: Fransız senatörler pazartesi  günü milletvekilleri tarafından Türkiye'nin olası üyeliği  için referanduma başvurulmasını zorunlu kılan Fransız  kurumlar reformuna eklenen bir değişikliği iptal etti.  Bu değişiklik Ankara'nın "kızmasına" yol açmıştı.

 

 

LIBERATION: "TÜRKİYE MESELESİ, UMP'Lİ MİLLETVEKİLİ VE

                              SENATÖRLERİN ARASINA NİFAK SOKTU"

 

            PARİS, 27/06(BYE)--- Tirajı günde 135 bin olan  Liberation gazetesinin 27 Haziran 2008 tarihli sayısında,  Alain Auffray imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında  yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:

 

            --İktidarı Endişe Sardı: Kongre, Uzlaşma Olmadan Toplanamaz--

 

            Türkiye, UMP üyelerini de sarsıyor. Anayasa reformuna  ilişkin tartışma, iktidar partisine mensup milletvekilleri ile Senato üyeleri arasındaki derin kırılma noktasını  ortaya çıkardı. Milletvekilleri, 28 Mayıs günü anayasaya,  AB nüfusunun yüzde 5'inden fazla nüfusa sahip ülkelerin  üyeliği için referandum şartı getiren bir değişiklik  önergesinin eklenmesini kabul ettiler. Senato üyeleri  ise ayrımcı, diplomatik açıdan ise felaket olarak  nitelendirdikleri önergeyi salı günü iptal ettiler.

            Anayasa reform tasarısının 21 Temmuz tarihindeki  kongrede incelenebilmesi için UMP'li milletvekillerinin,  tasarının 8 Temmuz'da yapılacak ikinci meclis oturumundan  önce konu hakkında anlaşmaları gerekecek. Cumhurbaşkanlığı  ve Başbakanlık, yeni bir engel oluşturan 40 sosyalist  vekili ikna etme denemelerine, ancak bu engeli aştıktan  sonra geçebilir. Ancak UMP içinde Türkiye konusunda  uzlaşma sağlanamaması ve iki meclisin birbirine uygun  kararlar verememesi halinde Kongrenin toplanması bile  mümkün olamayacaktır.

 

            --Zihniyet ve Sorumluluk Etiği--

 

            Senato üyesi Jean-Pierre Raffarin, "Diyalog ve  Girişimcilik" adlı kulübün akşam yemeğine katılan bakanlara "Kaygılanmanıza gerek yok (...) Sadece birinci incelemede  zihniyet etiği olmasını istedik. İkinci incelemede ise  sorumluluk etiği olacaktır" diyerek olumlu görüşte olduğunu  belirtti. Başbakan François Fillon ise 12 Haziran'da,  hükümetin Senato üyeleriyle aynı çizgide olduğunu açıkça  belirtmişti. Türkiye'nin AB üyeliğine karşı geldiğini  yinelemesinin ardından ise "Anayasaya, bir ülkeyi hedef  aldığı hissi veren ve yıllarca kalacak bir madde eklemenin gereksiz olduğunu" açıklamıştı. Referandum düzenleme  kararının Cumhurbaşkanına bırakılması gerektiğine inanan  Fillon, Türkiye yanlısı bir cumhurbaşkanının bir gün,  Fransızlara istemedikleri bir üyeliği dayatmasından  çekinenlere ise "halkın girişimiyle referandum" sayesinde  ellerinde teminatları olduğunu belirtti.

 

            --Boş Laflar--

 

            Referandum şartı getiren maddeyi ilk incelemede kabul  eden bazı UMP'li milletvekilleri dün bu kararlarından  vazgeçecek gibi görünüyordu. Bu milletvekilleri arasında  UMP Sözcüsü Chantal Brunel, hatta Türkiye tartışmasının  iki ülke arasındaki ekonomik işbirliği üzerindeki "felaket  etkisinden" kaygılanan Vaucluse bölgesi milletvekili  Thierry Mariani de bulunuyordu. Türkiye'nin AB üyeliği  karşıtları arasındaki Ermeni asıllı UMP Genel Sekreteri  Patrick Deveciyan ise Başbakan Fillon'un uzlaşıcı önerisi  hakkında herhangi bir yorum yapmaktan kaçındı.

            Ancak yorum yapmaktan çekinmeyenler de var. Richard  Maille, sunduğu Ankara karşıtı değişiklik önergesi reform  taslağına yeniden eklenmediği takdirde anayasa reformu  yönünde oy kullanmayacağına dair yemin etti. Aynı çizgide  ilerleyen diğer üyeler ise halk girişimli referandumu "boş  laf" olarak kabul ediyorlar.

            Richard Mallie, Nicolas Sarkozy'nin mayıs başında çoğu  Ermeni topluluğunun yoğun olduğu belediyelerin temsilcileri  olan ve referandumu destekleyen üyelerden oluşan bir heyeti  ağırladığında yüzde 5'lik çözümü kabul ettiğini hatırlatıyor.  Peki o günden bugüne ne değişti? Bazı UMP'liler, Senato  üyelerinin Bernard Kouchner'in veya "Amerika yanlısı  lobinin" etkisi altında aldıklarını iddia ediyor. Mallie,  "En az 50 kişiyiz" diyor. Bu sayının yarısı zaten reformun  bozguna uğramasına yetecektir. 

 

 

AFP: "KIBRIS... GÖRÜŞMELER, TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNE BAĞLI"

 

            LEFKOŞA, 29/06(AFP)(BYE)--- Amelie Bottollier-Depois  bildiriyor:

 

            Türkiye'deki siyasi kriz ve bunun AB'ye üyelik  müzakereleri üzerinde yaratacağı etkinin, Ankara'nın  anahtarlarından birini elinde tuttuğu adanın yeniden  birleşmesi için Kıbrıslı Rum ve Türk liderlerin  başlattığı tarihi görüşmelere zarar vermesi ihtimali  var.

            Kıbrıs Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas'ın baş  danışmanı Yorgo Yakovu geçen hafta yaptığı açıklamada,  "En büyük dileğim, Türkiye'nin, adli darbe olarak  adlandıracağım konuya bağlı iç zorluklarının üstesinden  gelebilmesi ve tamamen huzur ve rahata kavuşmasıdır,  zira yalnızca istikrarlı bir Türkiye Kıbrıs müzakerelerine  olumlu bir şekilde katılabilir" dedi.

            Brüksel'deki European Policy Centre'dan uzman Amanda  Akçakoca da, "Bir başarıya ulaşabilmek için Ankara'nın  desteği çok önemli (...). Ancak Türkiye'de halihazırda  yaşanan siyasi kriz gözönüne alındığında, Ankara'nın bu  görüşmelerdeki muhtemel rolü hakkında soru işaretleri  ortaya çıkıyor" şeklinde fikir belirtti.

            Türkiye'de iktidarda bulunan ve "laiklik karşıtı"  faaliyetlerle suçlanan AKP'nin sene sonuna kadar kapatılma  ihtimali var. Bu durum, AB ve Ankara arasındaki ilişkileri  zora sokabilir, hatta Türkiye'nin AB'ye üyelik  müzakerelerinin resmi veya gayriresmi bir şekilde  askıya alınmasına bile sebep olabilir.

            AB üyeliği, üyelik müzakerelerini engelleyen  Kıbrıs sorununu çözmek konusunda Türkiye'nin yegane  motivasyonlarından biri olduğu için böyle bir durumda  Ankara'nın son zamanlarda sergilediği olumlu tavırdan  vazgeçme riski bulunuyor.

            International Crisis Group (ICG) tarafından geçen  hafta yayımlanan raporda, "AKP'nin üst düzey yetkilileri  Talat'ı, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunması konusunda  müzakere etmesi için teşvik ettiler, ancak AKP,  cumhuriyetçi liderlerle -yani ordunun da içinde  bulunduğu laikliğin katı savunucularıyla- yürüttüğü  iktidar savaşı nedeniyle daha fazla etkin olamıyor"  denildi.

            Rapora göre, "cumhuriyetçiler", "katı milliyetçiler"  hala, 43 bin Türk askerini adanın kuzeyinde tutmanın,  bazı düşman kuvvetlerinin, Türk kıyılarına sadece 70  kilometre uzaklıkta bulunan bir toprağı ele geçirmeye  çalışması ihtimaline karşı "temel stratejik bir çıkar"  teşkil ettiğini düşünüyorlar.

            Bununla beraber, raporda felaket tellallığı  yapılmıyor: "Türkiye'de daha az siyasi karmaşa olsaydı  başarı şansı daha fazla olurdu (...) ancak iç  anlaşmazlıklar, Kıbrıs konusunda ilerleme sağlanmayacağı  anlamına da gelmiyor."

            Kıbrıs Türk tarafında da duruma temkinle yaklaşılıyor.

            Bir Kıbrıslı Türk Dışişleri Bakanlığı yetkilisi,  "Olayların nasıl gelişeceğini ve bunların nasıl bir  etkiye sahip olacağını görmeliyiz (...) ancak  müzakerelerin devam edeceğini düşünüyorum" şeklinde  fikir belirtti. 

 

 

LE FIGARO: "ANKARA, ÜYELİK MÜZAKERELERİ KONUSUNDA TARAFSIZ

                           BİR TUTUM BEKLİYOR"

 

            PARİS, 01/07(BYE)--- Tirajı günde 322 bin olan Le Figaro  gazetesinin 1 Temmuz 2008 tarihli sayısında, Laure Marchand  imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan İstanbul  çıkışlı haberin çevirisi şöyledir:

 

            Türk Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin,  Fransız Senatosunun 25 Haziran'da Türkiye'nin üyeliğine  referandum şartı getiren maddeyi iptal ederek Türk  yetkilileri "sevindirdiğini" açıkladı. Öncesinde ise  Dışişleri Bakanı Ali Babacan, anayasa reformu projesinin  "dışlayıcı yaklaşıma" "öfkeli" olduğunu açıklamıştı.

            Geçen son haftalarda Fransa ayrıca, AB dönem  başkanlığına hazırlık olarak Ankara'nın gerginliğini  azaltacak başka girişimlerde bulundu ve bu süreçte üç  yeni başlığın açılabileceğini belirtti.

            Mayıs ayında Ankara'ya bir ziyarette bulunan Avrupa  İşlerinden Sorumlu Devlet Sekreteri Jean-Pierre Jouyet ise,  Fransa'nın Türkiye hakkındaki tutumunun "tarafsız, adil ve  dengeli" olacağını açıklayarak rahatlatmak istemişti.

            İstanbul Bilgi Üniversitesinden Emre Gönen, "iki  tarafın savaş baltalarını gömmüş olmamasına rağmen  anlaştıklarını, Fransa'nın tıpkı Türkiye gibi bardağı  taşıran son damladan kaçınmak istediğini" belirtti. Ancak  AB uzmanı Emre Gönen, "tehlikeli dış politikasının Fransa'yı  yanlış adım atmaktan korumadığı" şeklinde bir değerlendirmede  bulundu.

            Türk adaletinin Avrupa yanlısı AKP hakkında kapatma  kararı alması halinde Brüksel'in alabileceği yaptırımlar,  dönem başkanlığı için içinden çıkılması güç bir dönem  oluşturacaktır: Diplomatik kaynaklar, Fransa'nın, altı aylık  dönem başkanlığı boyunca 27 üyenin Ankara ile sürdürdüğü  üyelik müzakerelerinin bozulmasını hiçbir şekilde üstlenmek  istemediğini belirtiyor. 

 

 


 

AFP: "TÜRKİYE-AB... SARKOZY'NİN PARTİSİ, REFERANDUM

            SEÇENEĞİNİ SAKLI TUTUYOR"

 

            PARİS, 01/07(AFP)(BYE)--- Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas  Sarkozy'nin sağ eğilimli partisi UMP bugün, Türkiye'nin AB'ye  üyeliği hakkındaki tartışmalı konuda referandum olasılığını  saklı tutan bir anlaşmaya vardı.

            Fransa Başbakanı François Fillon'un onayını verdiği  bu çözüm, UMP bünyesinde Ankara'nın Avrupa'ya girmesine  en şiddetli şekilde karşı çıkanlar tarafından desteklendi.

            UMP Sözcüsü Frederic Lefebvre, "Prensipte anlaşıldı.  Başbakan Fillon bu çözüme onay verdi" dedi ve "geriye, söz konusu referandumun 'yapılma sınırının' şartlarına, yani  gerekli imza sayısının tespitine, karar vermek kaldı"  şekline konuştu.

            Bu kararın nihai olarak kabul edilebilmesi için daha  uzun bir yasama sürecinden geçmesi gerekiyor. Karar,  temmuz ayında Kongrede toplanacak olan milletvekilleri  ve senatörlere, kurumlarla ilgili bir reform projesinin  içinde sunulacak. Kabul edilmesi için oyların beşte üçü  lâzım, ki bu da sol muhalefetin bir kısmının oyunu da  gerektiriyor.

 

 

RFI: "TÜRKİYE, GÖÇ VE AVRUPA"

 

            ANKARA, 02/07(BYE)--- Fransa'dan yayın yapan Radio  France İnternationale'in 01 Temmuz 2008 tarihli internet  sayfasında, Jerome Bastion imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında yer alan haberin özet çevirisi şöyledir:

 

            --Avrupa'ya Doğru Yola Çıkan Kaçak Göçmenlerin Hayatlarını Kaybettikleri Kazalardaki

            Artış ve Yeni Üye Ülkelerin Vatandaşlarının AB'ye Akın Ettiğini Görme Endişesi,

            Türkiye'yi Fransa AB Dönem Başkanlığının Kaygılarının En Başına Taşıdı-- 

 

            Neredeyse tabu sayılabilecek bu konudan itinayla  kaçınılıyor. Avrupa'da Türklerin göç etmeleri sorunu  veya göçmenlerin Avrupa kıtasına Türkiye üzerinden  geçmeleri yerel politika tartışmasında hiçbir şekilde  yer almıyor; her ne kadar Fransa AB Dönem Başkanlığı  bu konuyu önceliklerinden biri yapmış olsa da.

            Türkiye'nin, Fransa'nın aday bir ülkeye karşı verilen  taahhütlere sadık kalıp kalmayacağı konusunda endişe  duyduğu da doğru. Nihayetinde Ankara'nın gündemindeki  öncelikli konu iktidar partisine karşı açılan kapatma  davası, ki bunun sonucunda, AKP'ye karşı birleşen "Avrupa  karşıtı" cephenin istifade edebileceği yeni siyasi  belirsizlikler oluşabilir.

            Avrupa Konseyi 17 Kasım 2006 tarihinde onaylanan  1774 nolu tavsiye kararında, Avrupa'nın başlıca ülkelerinde  yaşayan Türk göçmenlerin sayısının durağan olduğunu veya  hafif fakat devamlı bir düşüşte olduğunu (örnek olarak  Almanya) veya vatandaşlığa geçiş sonucunda da (Belçika)  düşüşler yaşandığını belirtti.

            İstanbul Üniversitesi demografları 2004 yılında  bir araştırma yaptılar. Olası bir serbest dolaşım  anlaşmasıyla Avrupa'ya sadece 50 ila 100 bin Türk  işçinin gideceği saptandı. Ankara ile yapılan ilk  ortaklık anlaşmasından beri öngörülen ve 1970 yılında  ek protokol ile doğrulanan bu kolaylık (dolaşım, yerleşim,  çalışma özgürlüğü ile seçme ve seçilme hakkı) 1986 yılının  kasım ayında tek taraflı olarak kaldırıldı ve sonrasında  ise Türkler tarafından hiç talep edilmedi. Halbuki herkes  Avrupa'nın yakın gelecekte nüfus açığını kapatmak ve  ekonomik büyümesini sürdürmek için milyonlarca işçinin  gelmesine ihtiyaç duyacak. Bu açığı kapatmaktan oldukça  uzak olan Türk göçü hatta bu durumda hoş bile karşılanacak.

            Halihazırda Fransa'ya göç eden Türklerin sayısının  yılda 2.500 kişiden az olduğu belirtiliyor.

            Asya ve Afrika'dan gelen göçmenlerin geçiş sorunu  daha polemik bir konuya benziyor. Tahminlere göre, bu  rakamlar süreli bir artış gösteriyor.

            Avrupa Birliği'nin dış sınırlarının kontrolünden  sorumlu ajans Frontex koordineli bir mücadele verilmesinin  gerektiğini, sadece sahil ve sınır korumalarının "sıfır"  tolerans göstermesinin yeterli olmadığını belirtiyor.  Türkiye her yıl yüz binlerce kaçak göçmen alıyor, ki bunlar  şu ya da bu şekilde ülkeye yerleşiyorlar. Frontex ayrıca,  kendi sınırını geçer geçmez yakalanan kaçak göçmenleri  geri almayı reddettiği için Türkiye'yi eleştiriyor.

            Türkiye hakkında diğer bir kötü not: Kaçakların  haklarının korunması. BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinin  temsilcisi Metin Çorabatır, Türkiye'de kaçak göçmenlerin  gözaltı, tutukluluk ve tekrar sınır dışı edilme şartları  konusunda hiçbir kontrolün mümkün olmadığını belirtiyor.  Çorabatır NTV'ye yaptığı bir açıklamada "Sayıları ne kadar,  ne kadar süre tutuluyorlar, nereye gönderiliyorlar hiç  bilmiyoruz"