28.05.2009- 04.06.2009

   HAFTALIK

 

Anasayfa

 

e-posta

 

 


 

ALMANYA BASINI

 

 

FRANKFURTER ALLGEMEİNE ZEİTUNG: "AVRUPA'NIN SINIRLARA İHTİYACI

                                                                                  VARDIR"

 

            BERLİN, 28/05(BYE)--- Tirajı günde 366 bin 478 olan  muhafazakâr eğilimli Frankfurter Allgemeine Zeitung'un  27 Mayıs 2009 tarihli sayısında, Mannheim Üniversitesi  Siyaset Bilimi Emekli Profesörü Peter Graf Kielmansegg  imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan  yazının özet çevirisi şöyledir:

 

            --Avrupa Devletler Federasyonunun Sınırsız Bir Şekilde Genişletilmesi, Onun Tahrip

            Edilmesine Neden Olur--

 

            Avrupa, entegrasyon sürecinin başlangıcından beri  daima dünyanın belirli bir bölgesiyle sınırlı bir proje  olarak düşünülmüştür. Ancak, bu paradigmanın  değiştirilerek Avrupa projesinin ucu açık ve daimi  genişlemeye yönelik "sınırları ortadan kaldırılmış" bir  proje olarak devam ettirilmesi zamanının geldiği ileri  sürülmektedir. Buna gerekçe olarak genişlemenin AB  civarındaki bölgelerde demokrasiye istikrar kazandırdığı,  AB üyesi ülkeler arasında savaş çıkmasının mümkün  olmadığı ve böylesi bir barış bölgesinin kendi büyümesini  sınırlandırmaması gerektiği ifade edilmektedir.

            İleri sürülen bu gerekçeler orijinal olsa da sağlam  değildir. Avrupa projesi tabii ki insan hakları ve  demokrasi düşüncesine bağlı bir projedir. Ancak buna  dayalı olarak, bu projenin yalnızca evrensel ölçekte  gerçekleştirilebileceği sonucunu çıkarmak yersizdir.  Demokrasi ilkesi 21. yüzyılın başında hiç kuşkusuz  evrensel olma iddiasına sahip olan bir ilkedir. Ancak  demokrasi ilkesinin evrensellik özelliğinden, bunun  yalnızca dünya demokrasisi olarak gerçekleştirilmek  zorunda olduğu sonucunu çıkarmak da doğru değildir.  Tam aksine, eğer demokrasi herhangi bir içeriğe sahip  olacaksa, bunun dünya demokrasisi olarak  gerçekleştirilmesi mümkün değildir.

            Avrupa devletleri 50'li yıllarda oluşturdukları  birliği Kant'ın vizyonunda olduğu gibi bir barış  birliği olarak görmüş olsalardı, belirli sınırlara  sahip olmayan sınırsız bir genişlemeyi ya da bir  serbest ticaret bölgesi olmayı amaç olarak belirlemiş  olurlardı. Ancak AB, aradan geçen zaman içinde bu  ikisinden çok farklı bir hâl almıştır. AB, kapsamlı  kanun yapma yetkilerine, üye ülkeler arasındaki  anlaşmazlıkları çözen bir hukuk sistemine sahip olan  bir devletler federasyonudur. AB organları bu suretle  sürekli olarak daha fazla devlet yetkisine sahip  olmaktadır. AB aynı zamanda kendisine ait bir vergi  sistemine sahip olmasa da üye ülkeler tarafından  farklı miktarlarda ödenen çok büyük mali kaynakları  kendi sınırları içinde paylaştıran bir devletler  birliğidir. AB ayrıca, dışarıya karşı bir "birlik"  olarak hareket etmek istemektedir ve uluslararası  politikada bir aktör olmayı hedeflemektedir. AB bunun  için demokratik meşruiyet temeline dayalı bir iş  yapabilirlik kabiliyetine sahip olmalıdır.

            İş yapabilirlik kabiliyeti için Bakanlar  Konseyinde oy çokluğu uygulanmalıdır. Meşruiyet içinse  üye ülkeler arasında nüfusla orantılı çoğunluk kuralı  uygulanmalıdır. AB'nin her genişlemesinden sonra sözü  edilen demokratik meşruiyet temeline dayalı iş  yapabilirlik kabiliyetinin muhafaza edilmesi daha zor  bir hâl almaktadır. Üye ülkelerin heterojenliği  arttıkça, uzlaşma temeline dayalı karar mekanizmasının  muhafaza edilmesi ihtimali de azalmaktadır. Bu ihtimal  üye ülkeler arasındaki siyasi ve kültürel çıkarlar ne  kadar fazla olursa o denli azalacaktır. Genişleme devam  ettiği sürece AB'nin heterojenliği de artacaktır. Üye  olan ülkeler ne ölçüde güçlü ve kendine olan güvenleri  ne denli fazlaysa –bir sonraki aday ülke olan Türkiye  güçlü ve kendine güvenen bir ülkedir- diğer üye  ülkelerle uzlaşması o denli zor olacaktır. Bu şartlar  altında AB vatandaşları arasında ortak bir vatandaşlık  bilinci oluşturulması mümkün olmayacaktır. Ancak böyle  bir bilinç olmaksızın hukuk ve dayanışma temeline  dayalı bir özgürlükçü siyasi düzen oluşturmak mümkün  değildir.

            Bulgaristan ve Romanya'nın üyeliği ile sonuçlanan  süreçler ile Türkiye'nin devam etmekte olan üyelik  sürecinde görüldüğü gibi, üyelik müzakerelerinin  başlatılması –hatta yalnızca adaylık statüsünün  tanınmasıyla dahi- daha sonra durdurulamayacak ve  üyelikle sonuçlanacak olan otomatik bir süreç  başlatılmaktadır.

            Türkiye'nin üyeliğine ilişkin olarak sürdürülen  tartışmalarda, Avrupa'nın sınırları ortadan kaldırılmış  bir proje haline getirilmesine uzanan görüşler kilit  önemi haiz bir rol oynamaktadır. Bu çerçevede, AB'nin  kapılarını Türkiye'ye açmak zorunda olduğu, zira  Türkiye'nin Avrupa'ya ait olmasının bu ülkedeki  demokrasiye istikrar kazandırılmasına belirleyici  ölçüde katkıda bulunacağı ifade edilmektedir. Bu  argüman, bir kez başarılı olunduğunda, sürekli olarak  ileri sürülecektir. AB'nin dünyadaki sorunları bu  suretle çözeceği görüşü kabul edilirse, AB için bir  sonraki genişleme adımının yer almayacağı bir gelecek  düşünmek mümkün olmayacaktır. Bu, Avrupa Federasyonunun  kendi kendisini tahrip etme programıdır.

            Bu nedenle, AB'nin üyelik haricinde çevresi  üzerinde etkili olmasını, komşularına karşı  sorumluluklarını yerine getirmesini ve istikrar ihraç  etmesini mümkün kılacak stratejiler geliştirilmelidir.  Bu zor bir iş olabilir, ancak sonunda Avrupa'nın kendi  kendisini tahrip etmekle sonuçlanacak bir yola girilmek  istenmiyorsa mutlaka gereklidir. Avrupa'nın geleceğe  yönelik asıl görevi, dünyada etkili olmaktır. AB çok  uzun bir zaman yalnızca kendisiyle meşgul olmuştur.  Ancak dünyada etkili olma kabiliyetine sahip olmak  için içeriye ve dışarıya karşı sınır çekme kabiliyetine  sahip olunmalıdır.

 

 

HAMBURGER ABENDBLATT: "PİSKOPOS HUBER: TÜRKİYE AB'YE AİT DEĞİL"

 

            ANKARA, 01/06(BYE)--- Almanya'da yayımlanan  Hamburger Abendblatt gazetesinin 1 Haziran 2009 tarihli  internet sayfasında, Karsten Kammholz imzasıyla ve  yukarıdaki başlık altında yer alan Hamburg çıkışlı  mülakatın çevirisi şöyledir:

 

            --Almanya Protestan Kiliseler Birliği (EKD) Başkanı Wolfgang Huber Türkiye'nin AB

            Üyeliğine Karşı Olduğunu Açıkladı. Huber, Türkiye'nin Üyelik İçin Önemli Kriterleri

            Yerine Getirmediğini Belirtti             ve "Özel Komşuluk İlişkilerinden" Yana Görüş Bildirdi--

 

            SORU: Avrupa seçimleri öncesi AB-Türkiye ilişkileri  üzerine de tartışılıyor. Siz ilkbaharda Türkiye'yi ziyaret  ettiniz. Ziyaret ettiğiniz ülke, yeri AB'de olan bir ülke  miydi?

 

            HUBER: Ülkede şahit olduğum durum Türkiye'nin AB'ye  ait olmadığını gösterdi. Türkiye'nin bizim önemsediğimiz  kriterleri yerine getirmediği aşikar. Bunu büyük endişeyle  söylüyorum. Ülkede yaşayan Hristiyan azınlıkların durumu  hiç iç açıcı değil.

 

            SORU: Türkiye'yle ilgili ne yapılmalı?

 

            HUBER: AB sonsuz ölçüde genişleyemez. AB'nin diğer  ülkelerle yaptığı gibi özel nitelikte komşuluk ilişkileri  devreye sokulmalıdır.

 

            SORU: İmtiyazlı ortaklık mı?

 

            HUBER: Sınırları AB'yi aşan daha büyük bir ortak  ekonomik alanı savunuyorum. Üyelik müzakerelerine onay  verdikten sonra işleri tersine çevirmenin güç olduğunun  bilincindeyim. Fakat bu konuda meseleyi yeniden gözden  geçirmeyi desteklerdim. Bu meselede Türkiye'yle sadece  bir siyasi değil toplumsal tartışmaya da ihtiyaç  duyuyoruz. 

 

 

SÜDWEST PRESSE: "TÜRKİYE'NİN AB ÜYELİĞİNE YÖNELİK TARTIŞMALAR, AP

    SEÇİM SÜRECİNDE DAHA DA SERTLEŞİYOR"

           

            ANKARA, 01/06(BYE)--- Almanya'da yayımlanan  Südwest Presse gazetesinin 1 Haziran 2009 tarihli  internet sayfasında, yukarıdaki başlık altında yer alan DPA kaynaklı ve Berlin çıkışlı haberin çevirisi şöyledir:

 

            Türkiye'nin AB üyeliği, Avrupa Parlamentosu (AP)  seçimleri arifesinde sert tartışmalara neden oluyor.  SPD'nin 7 Haziran'da yapılacak AP seçimlerinde aday  gösterdiği Martin Schulz, Merkel'i, Birlik Partilerinin  Türkiye'nin AB üyeliği konusundaki tutumunu açıklamaya  davet etti.

            Schulz, "Bu zamana değin açılan yeni müzakere  başlıkları Başbakan tarafından onaylanmış olsa dahi  Birlik Partileri, Türkiye'nin AB üyeliğini reddediyor."  diyerek, Şansölyeyi eleştirdi. SPD'li siyasetçi Schulz,  mensubu olduğu parti tarafından şimdiden AB Komiseri  addediliyor. CDU'nun aynı görev için belirlediği adayı  ise eski Birlik Partisi Meclis Grup Başkanı Friedrich  Merz.

            Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olduğunu yineleyen  İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble (CDU) Welt am Sonntag gazetesine verdiği demeçte, "Türkiye'nin dostluğu ve  önemi şüphesiz yadsınamaz, ancak tam üyeliği, Birliğin  siyasi yapısını tehlikeye sokmakla kalmayıp imkânsız  hale getirebilir." açıklamasında bulundu. Schaeuble,  "AP seçim sürecinde, Türkiye'nin yer alacağı bir AB'nin,  halk tarafından onaylanmadığı, AB'nin, kıtanın sınırlarını  aşmaması gerektiği gerçeği dürüst bir şekilde dile  getirilmesi gerekiyor." dedi.

            Türkiye'nin AB üyeliğinin, Birliği siyasi, kültürel,  maddi ve coğrafi anlamda oldukça zorlayabileceği kanaatini  dile getiren AB Parlamentosu Başkanı Hans Gert Pöttering,  Hamburger Abendblatt'a verdiği demeçte, Türkiye ile  sürdürülen müzakerelerin sonlanması durumunda dahi üyeliğin  otomatikman gerçekleşmemesi gerektiği, Birliğe üye ülkelerin parlamentolarının ve AP'nin tam üyeliği onaylayıp  onaylamayacağı veya ne tür bir üyelikten yana olduğu  konusunda hür iradesiyle karar vermesinin doğru olacağını  dile getirdi.

            Pöttering, Merz'in AB Komiserliğini desteklediğini ifade etti ve 20 yıldır komiser çıkaramayan Birlik  Partisinin böyle bir iddiasının olmasını doğal  karşıladığını ancak bu konudaki nihaî kararı sonbaharda  seçilecek olan yeni hükûmetin vereceğini ifade etti.

            Schaeuble, Merz'in, Endüstri Komiseri Günter  Verheugen'in halefi olarak aday gösterilmesini "mükemmel  bir çözüm" sözleriyle dile getirdi. Verheugen, iki dönemin  ardından AB Komiserliğinden ayrılıyor.

            CDU'nun ekonomi ve maliyeden sorumlu siyasetçisi Merz,  2002 yılında CDU Genel Başkanına karşı yürüttüğü iktidar  mücadelesini, kendisini grup başkanlığından ederek yerine  geçen Merkel'e kaptırmıştı. Bu olayın ardından Merz, 2004  yılında grup başkan vekilliği ve CDU milletvekilliği  görevinden ayrılarak avukatlık mesleğine geri döndü.  53 yaşındaki Merz, sonbaharda yapılacak genel seçimlerde  aday olmayacak.

 

 

DİE WELT: "TÜRKLER AB'Yİ YENİDEN SEMPATİK BULMAYA BAŞLADILAR"

 

            BERLİN, 02/06(BYE)--- Tirajı günde 264 bin 270  olan muhafazakar sağ eğilimli Die Welt gazetesinin  2 Haziran 2009 tarihli sayısında, Boris Kalnoky  imzasıyla ve yukardaki başlık altında yayımlanan İstanbul  çıkışlı yazının çevirisi şöyledir:

 

            Türkiye'de Avrupa Birliğine duyulan sempati yeniden  artıyor. Bir yıldan uzun bir süredir ilk kez halkın  yarısından çoğu, yani yüzde 57'si, ülkenin AB üyeliğini  destekliyor. Bu sonuca, İngiltere Dışişleri Bakanlığı  tarafından finanse edilen, Bahçeşehir Üniversitesi  tarafından yapılan yeni araştırma neticisinde ulaşıldı.  Nisan 2008'de AB'ye verilen destek yüzde 47 idi.  Türkiye'de reform politikası ve AB adaylığıyla ilgili bir  yükseliş havasının yaşandığı 2004 yılında, ülkelerinin  AB üyesi olmasını isteyenlerin oranı yüzde 70'in  üzerindeydi. Üyelik geciktiğinde AB Türklerin çoğu için  bir düşman tablosuna dönüştü. Başörtüsü takılması ya da  Kemalist-laik devlet ilkelerinin korunması gibi  konularda yaşanan kültür çatışması sürecinde, AB ve  değerleri, Müslümanlar ile cumhuriyetçilerin  saldırılarına maruz kaldı. En dip noktaya ise Ocak  2008 tarihinde, AB'ye verilen destek yüzde 30'a indiğinde  ulaşıldı. Şimdi ise ibre yeniden eski haline dönüyor  gibi gözüküyor.

            Bilgisizlik ve Avrupa karşısında duyulan ön yargılar  nedeniyle araştırmanın eş zamanlı olarak ortaya koyduğu  sonuç biraz şizofrenik. Deneklerin dörtte biri,  Türkiye'nin AB üyesi olup olmadığını bilmiyor. Yüzde  81'i AB'nin başlıca hedefinin Hristiyanlığı yaymak  olduğu görüşünde ve yüzde 71'i AB'nin Türkiye'yi  parçalamak istediğini düşünüyor.

            Araştırma, derin duygularla dine bağlı, oldukça  geleneksel düşüncelere sahip ve çok şüpheli bir kadın  toblosuna sahip bir Türkiye'yi yansıtıyor. Deneklerin  yüzde 62'si dinin hayatlarındaki en öncelikli konu  olduğunu belirtirken, aynı şeyi demokrasi için  söyleyenlerin oranı yüzde 13'dü. Araştırmaya katılanların  yüzde 75'i çocuklarının Kuran kursuna gitme olanağına  sahip olmasını arzu ediyor. Yüzde 33'ü kadınların bazen  dayağı hakettiğini düşünüyor. Yüzde 58'i kadının  kocasının sözünü dinlemesi gerektiği, yüzde 22'si ise  eşini aldatan kadınların taşlanması gerektiğini  düşünüyor.

            "Kimin komşunuz olmasını isterdiniz?" şeklindeki  soruya verilen yanıtlar da oldukça hoşgörüsüz olunduğunu  ortaya koyuyor. Deneklerin yüzde 64'ü Yahudileri, yüzde  66'sı dinsizleri, yüzde 72'si alkol kullananları ve yüzde  52'si Hrisyanları komşu olarak istemiyor. 15-18 yaş  grubu arasında bu oranlar dikkate değer bir şekilde  yükseliyor. Bu, gençlikten kaynaklanan nüans eksikliğinin  dışa vurumu olabileceği gibi, Başbakan Erdoğan'ın AK  Partisinin sekiz yıllık İslamcı-muhafakazakar eğilimli  hükümetinin ve etkileri giderek artan İslamcı medya,  organizasyonlar ve dünya görüşünün bir sonucu olabilir. 

 

 

FRANKFURTER ALLGEMEINE SONNTAGSZEITUNG: "AZ OLMAMIZI

                                                                                                       TELAFİ ETMELİYİZ"

 

            BERLİN, 02/06(BYE)--- Tirajı günde 333.658 olan  muhafazakâr eğilimli Frankfurter Allgemeine  Sonntagszeitung'un 31 Mayıs 2009 tarihli sayısında,  Nikolas Busse'nin Malta'lı Avrupa Parlamentosu  milletvekili Simon Busuttil ile yaptığı ve yukarıdaki  başlık altında yayımlanan mülakatın ilgili bölümünün  çevirisi şöyledir:

 

            BUSSE: Ülkeniz AB'ye beş yıl önce diğer dokuz ülke  ile birlikte üye oldu. Acaba Birlik nihai sınırlarına  ulaşmış mıdır?

 

            BUSUTTİL: AB'nin dışında olunduğu zaman genişleme  yanlısı, içinde olunduğu zaman ise genişleme karşıtı  olunuyor. Aslında genişleme AB için genel olarak büyük  bir kazanım olmuştur. Gelecekte hangi ülkelerin AB'ye  gireceği önemlidir. Bir sonraki turda Hırvatistan'ın  AB'ye alınacağı bellidir. Her ne kadar İzlanda'nın  AB'ye alınması hâlinde Malta en küçük ülke olma  özelliğini kaybedecek olsa da, İzlanda'yı da bir  sonraki turda AB üyesi yapabiliriz.

 

            BUSSE: Peki Türkiye'nin durumu nedir?

 

            BUSUTTİL: Türkiye'nin durumu karmaşık gözüküyor.  Türkiye kriterleri yerine getirirse AB'ye üye olabilir.  Fakat bu Türkiye bugün bildiğimizden çok farklı bir  Türkiye olacaktır. Bu nedenle Türkiye'nin kriterleri  yerine getireceği konusunda bazı kuşkulara sahibim. 

 

 

WELT AM SONNTAG: "AVRUPA İÇİN BİR BAŞKAN"

 

            BERLİN, 02/06(BYE)--- Tirajı haftada 402 bin  832 olan muhafazakâr sağ eğilimli Welt am Sonntag  gazetesinin 31 Mayıs 2009 tarihli sayısında Thorsten  Jungholt/ Thomas Schmid imzalarıyla ve yukardaki  başlık altında yayımlanan, Federal İçişleri Bakanı  Wolfgang Schaeuble (CDU) ile yapılan mülakatın  ilgili bölümünün çevirisi şöyledir:

 

            --Brüksel'deki Parlamento Seçimlerine Halk Tarafından Gösterilen İlgi Sınırlı Kalıyor.

            Federal İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble'nin AB'deki "Biz Hissini" Nasıl Teşvik Etmek

            İstediğine Dair--

 

            JUNGHOLT/SCHMİD: Sayın Schaeuble, vatandaşa  7 Haziranda seçim sandığına gitmesi gerektiğini  nasıl anlatacaksınız?

 

            SCHAEUBLE: Almanların yakın tarihindeki en büyük  şansları olan, barış ve özgürlük içinde bir yeniden  birleşme, Avrupa Birliği olmadan  mümkün olamazdı.  AB olmadan küresel dünyanın sorunları artık çözülemez.  Merkezî siyasi sorunları artık tek başına değil, sadece  partnerlerimizle birlikte kabul ettirebiliriz. Bu yüzden  AB her birey için önemlidir ve geleceğimizin anahtarıdır.

 

            JUNGHOLT/SCHMİD: CDU her yerde afişlerde "Biz  Avrupa'dayız" sloganıyla görülüyor.

 

            SCHAEUBLE: Seçim kampanyasında nasıl iletişim  kurulacağı konusu her zaman tartışılır. Ancak, vatandaşın  seçime büyük oranda katılımının ön koşulu hiç kuşkusuz  "biz hissidir".

 

            JUNGHOLT/SCHMİD: İnsanlara neden CDU'nun ne istediğini söylemiyorsunuz? Örneğin, Türkiye'yi AB'de istemediğini.

 

            SCHAEUBLE: Bunu her zaman ve çok tutarlı bir  şekilde hep söylüyorum. Bütün dostluğa ve Türkiye'nin  olanca önemine rağmen, tam üyelik Avrupa Birliği'nin  siyasi başarı şansını dramatik bir şekilde tehlikeye  sokacak, hatta imkânsız kılacaktır. Zira böyle bir  Avrupa insanların desteğini alamaz. İnsanların önemli  kararları ulusal düzeyden Avrupa düzeyine taşıyabilmesi  için kendilerini Avrupa'da yeterince evlerinde hissetmesi  gerekir. Seçim kampanyasında, AB sınırlarının Avrupa  kıtası dışına taşmaması gerektiğini söyleyebilmek de  bir parça dürüstlüktür.

 

            JUNGHOLT/SCHMİD: Sicilya'dan Litvanya'ya kadar  insanlar Türkiyesiz de "biz hissine" sahip değiller.  Bu neden kaynaklanıyor? 

 

            SCHAEUBLE: Avrupa kimliği yavaş yavaş oluşmalıdır.  Almanya'da da bu süreç uzun oldu. Kıyasladığımızda AB'de  daha hızla yol alıyoruz. Ortak para birimi ve sınırların  kalkması Avrupa bilincinin oluşmasını sağlıyor.

 

DER SPİEGEL: "OSMANLININ GERİ DÖNÜŞÜ"

 

            BERLİN, 02/06(BYE)--- Tirajı haftada 1 milyon 27 bin  olan liberal sol eğilimli Der Spiegel dergisinin 31 Mayıs  2009 tarihli sayısında, Hans-Jürgen Schlamp, Daniel  Steinvorth, Bernhard Zand imzalarıyla ve yukarıdaki  başlık altında yayımlanan yazının özet çevirisi şöyledir:

 

            --AB'den Hayal Kırıklığına Uğrayan Türkiye, Doğu'ya Yöneliyor ve Bölgesel Güç

            Konumuna Yükseliyor. Bu Gelişme Avrupa İçin İyi mi, Kötü mü? Ebedi Adayla İlgili Soru

            Yeniden Yöneltiliyor--

 

            İstanbul, Altın Boynuz, Sütlüce Kongre Merkezi: Dünya,  su hakkında konuşmak için bir araya geliyor. Su devleri,  su cüceleri, devlet başkanları, başbakanlar, ve uzmanlardan  oluşan binlerce insan burada toplanıyor. Burada Fırat, Nil,  Dicle, büyük barajlar ve nehirlerin tamamının özelleştirilmesi  söz konusu. Burada, insanlığın geleceğinin sorunlarından biri  tartışılıyor ve bu tartışmaya tam da Türkler davet ediyor. Bu  bir tesadüf mü?

            Ankara, Atatürk'ün Mozolesi: İki adam, cumhuriyetin  kurucusuna saygı duruşunda bulunuyor. Biri kahverengi bir  kaftan giymiş, diğeri takım elbise. İkilinin çok sayıda  ortak sorunu var, ikisi de uçurumun kenarındaki iki devleti  yönetiyor: Asıf Ali Zerdari ve Hamid Karzai, Pakistan ve  Afganistan Devlet Başkanları. Tam da Türk mevkidaşları  Abdullah Gül onları bir araya getiriyor. Bu bir tesadüf mü?

            Bir kez daha Ankara: ABD Başkanı Barack Obama mecliste  konuşma yapıyor. Atatürk'ü ve mirasçılarını, hükûmetin  reformlarını, Türkiye'nin jeopolitik önemini övüyor, tam  da ülkenin uzun süredir beklediği takdiri dile getiriyor.  Obama ilk yurt dışı gezisini tam da Ankara'da noktalıyor.  Bu bir tesadüf değil.

            Orta Doğulu ve Ön Asyalı devlet başkanları ve askeri  liderler, diplomatlar, genelkurmay başkanları ve istihbarat  başkanları bugünlerde Boğaz'da bir araya geliyor. Ekonomi  heyetleri ülkeyi ziyaret ediyor. Hatta uluslararası  tutuklama kararıyla aranan Sudan Devlet Başkanı Ömer Beşir  bile, burada azarlanmayı beklemediği için, Ankara'da kendisi  için kırmızı halı serdiriyor.

            Görüldüğü kadarıyla, Batı'da sürekli olarak sert  komşularından yakınan Türklerin Doğu'da artık düşmanları  yok. Eski rakipleri Rusya artık önemli bir enerji ve ticaret  ortağı oldu. Savaşın eşiğine gelinen Suriye ve Irak bugün  Türkiye'nin dostu. Ermenistan'da bile güven tesis edilmeye  başlandı. Osmanlının mirasçısına bir türlü ısınamayan  Araplar da şimdi "Türk modeli"nden söz ediyorlar ve bununla  dinamik, açık, sorunlarıyla kendilerinden daha iyi baş  edebilen bir ülkeyi kastediyorlar. Peki, bu değişim niye?

            Suçlu Avrupa. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 2003  yılında Türkiye'yi AB'ye taşıma planıyla yola koyuldu. Ancak  Avrupa bu vizyona soğuk durdu ve Türkiye'de cazibesini  önemli ölçüde yitirdi. İstanbul'daki Friedrich Ebert Vakfı  Avrupalıların "genişleme yorgunluğuna", "Türkiye'nin katılım  yorgunluğunun" eklendiğini duyurdu. Erdoğan'ın, ülkesinin  Avrupa'ya karşı sahip olduğu alternatiflerden bahsederken ne  demek istediği şimdi netleşiyor.

            Yeni rota, eleştiriciler tarafından olduğu gibi  destekçiler tarafından da "yeni Osmanlı" olarak tanımlanıyor.  Ankara gerçi şeklen Avrupa rotasına bağlı kalıyor. Uzun  süreden beri ve şimdi Avrupa seçim kampanyasında yeniden  olduğu gibi Paris, Viyana ve Berlin'den gelen reddedici  açıklamaların verdiği hayal kırıklığıyla Türkiye giderek,  yüzyıllar boyunca doğrudan hakim olduğu bir bölgenin düzen  gücü olma rolüne konsantre oluyor.

            Türklerin bu rota değişimi Avrupa'da temel soruların  ortaya atılmasına neden oluyor. Türklerin bu arada Batı'dan  ziyade Güney'e ve Doğu'ya yönelmeleri iyi mi, kötü mü? Bu  durum ebedi adayın lehine mi yoksa aleyhine mi? Türklerin  dış politikasının yeni yönü, Türklerin istenmeyen AB üyeliği  projesinin zarif bir şekilde gömülmesi için beklenmedik bir  fırsat mı?

            Dış politikanın yeni mimarı Ahmet Davutoğlu bu  düşünceden hiç hoşlanmıyor. Mayıs ayından beri Dışişleri  Bakanı olan siyaset profesörü, Batı ile ipleri henüz  koparmadı. Davutoğlu daha geçenlerde Brüksel'de  meslektaşlarına, ülkesinin "Avrupa için bir yük değil bir  kazanım" olacağını söyledi.

            Ancak, "Stratejik Derinlik" adındaki "çok boyutlu bir  politikadan" söz edilen kayda değer bir kitabın yazarı olan  Davutoğlu, genelde Ankara ya da Türkiye'nin batısından gelen  memurların oğulları olan, Kemalist talimi görmüş ve tamamıyla  NATO, Avrupa ve ABD'ye odaklı seleflerinden oldukça farklı  bir pusula izliyor.

            Davutoğlu da tıpkı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi,  Orta Anadolu'dan geliyor ve bu yeni İslamcı elit kesime  dahil. Liseyi yurt dışında bir Alman okulunda bitiren  Davutoğlu, Arapça biliyor. Malezya'da bir İslam  üniversitesinde ders veren Davutoğlu, tek taraflı olarak  Batı'ya yönelmenin Türkiye gibi bir ülke için sağlıklı  olmadığı görüşünde.

            Sağlıklı ilişkiler için Ankara'nın tüm komşularıyla  iyi anlaşması ve Batı tarafından damgalanmış Suriye, İran,  Hamas ve Hizbullah gibi dışlanmışlara dokunmaktan korkmaması  gerekiyor. Bu bağlamda Türkiye'nin Osmanlı geçmişinin  arkasında duran, eskiden Osmanlı İmparatorluğunun olduğu  her yerde saygı duyulan bir bölgesel güç olması öngörülüyor.

            Yerel basın Davutoğlu'nu "Türkiye'nin Kissinger'i"  olarak kutluyor. Gül ve Erdoğan bile ona "Hoca" diye hitap  ediyorlar. Dış politika gitgide daha belirgin bir şekilde  onun imzasını taşıyor. Türk diplomatları, onun telkinleri  üzerine Suriye ile İsrail arasında 2000 yılında kesilen  müzakereleri yeniden başlattılar. 2004 yılından bu yana  İstanbul'da gizli barış görüşmeleri gerçekleşti. 2008  sonunda İsrail'deki parlamento seçimleri ve Gazze operasyonu  nedeniyle görüşmeler geçici olarak donduruldu.

            Türkler, Gazze Savaşı ile ilgili olarak Mısır Devlet  Başkanı Hüsnü Mübarek'ten bile daha fazla etkili  olabildiklerini söylüyorlar. Hamas'ın İsrail'in ateşkes  önerisini Ankara'nın arabuluculuğu sayesinde kabul ettiği  ve Başbakan Erdoğan'ın Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Peres  ile tartışması neticesinde İslam dünyasında Filistin dostu  olarak tanınmasına neden olduğu söyleniyor. Başbakan  Erdoğan, 2008 yılının mayıs ayında Lübnan'da sokak  çatışmaları baş gösterdiğinde şahsen ortamın sakinleşmesi  için girişimlerde bulunmuştu.

            Türkiye'nin Kafkaslarda sakin bir siyaset izlediği  gözlemlenirken, Erdoğan hükûmetinin, Gürcistan Savaşı  sonrasında Moskovalı ve Tiflisli yetkilileri bir araya  getirdiği ve Ermenistan ile ilişkileri bir yol haritası  belirlemek suretiyle düzeltmeye çalıştığı ve Türk-Ermeni  sınırı açma girişiminde bulunduğu dikkat çekiyor.

            Türk Deniz Kuvvetleri, Somali açıklarındaki deniz  korsanlarına karşı yürütülen uluslararası gücün  komutanlığını ABD'nin 5. Filosu'ndan devraldı. Bunun yanı  sıra Irak'lı Şii lider Mukteda el-Sadr'ın Davutoğlu'nun  gönderdiği özel bir uçakla Ankara'ya geldiği biliniyor.

            Türkiye'nin uzun yıllar güney ve doğudaki komşularına  olan mesafeli ilişkisi göz önünde bulundurulacak olursa  son dönemlerdeki gelişmeler adeta şaşırtıcı bir rota  değişikliği olarak değerlendirilebilir. Kimileri ise bu  değişiklikten pek hoşnut değil. Bu tutumu eleştiren siyaset  bilimci Soner Çağaptay, Ankara'yı, "İslami ve Arap eğilimli  bir dış siyaset" izlemeye karşı uyarıyor. Bilim adamı Çağaptay,  "Türk diplomatlar eskiden Fransa'ya yönelmiş olsalardı, bu  durum İslamcılar arasında tepkiye neden olurdu" şeklinde  konuşurken Türkiye'nin, Arap ülkelerinde sokaktaki vatandaş  tarafından sevilmesinin aynı şekilde bu mutlak hükümdarların  başta oldukları başkentlerinde de sevileceği anlamına  gelmediğini ve ülkenin bu nedenle yeterince etkili  olamayacağını belirtiyor. 

            Türkiye'nin Abu Dabi Büyükelçisi Hakkı Akil, bilim adamı  Çağaptay'ın bu tezine karşı çıkmakla birlikte, Türkiye'nin  bölgesinde bir "yumuşak güç" teşkil ettiğini vurguluyor. Bu  nedenle Ankara'nın bu rotasının aslında Batı'nın hoşuna  gitmesi gerektiğini hatırlatan Büyükelçi, siyasi istikrarın,  güvenli bir enerji koridorunun ve Davutolu'nun deyişiyle  "AB'nin güneydoğusunda güçlü bir müttefikin" AB'nin temel  çıkarları ile uyuştuğunu belirtiyor.

            Taraflar, Türkiye'nin yakın dönemde ve belki de hiçbir  zaman Avrupa kulübüne tam olarak üye olamayacağının  bilincindeler. Fakat anlaşılan Brüksel'de hiç kimse bunu  açıkça itiraf edemiyor veya etmek istemiyor. AB Komisyon  Başkanı Barroso, Türkiye ile yürütülen müzakerelerin  kesintisiz sürdürüldüğünden düzenli olarak söz ediyor. 

            Fakat Türkiye-AB müzakerelerinde pek bir ilerlemenin  kaydedilmediği dikkat çekiyor. Bavyera'daki seçim  kampanyaları, "Türkiye'ye hayır" sloganlarıyla yürütülüyor.  Berlin'deki bir seçim toplantısında Merkel ve Sarkozy  Türkiye'nin AB üyeliğinin arzulanmadığını açıkça  belirtmişlerdi.

            AB dış siyasetçisi Hristiyan Demokrat Elmar Brok,  Türkiye'nin Avrupa için stratejik öneminin günümüzde  Soğuk Savaş döneminden daha fazla olduğunu hatırlatırken,  Batı'nın, Ankara'yı Avrupa teknesinde tutması için  her şey yapması gerektiğini söylüyor.

            Hristiyan Demokrat Brok ve diğer AB'li parlamenterler  Türkiye'ye Norveç'in sahip olduğu türden bir statüyü cazip  hale getirmek istiyorlar. Türkiye'nin ortak pazar, vizeden  muaf tutulma, güvenlik ve bilim alanında ortak çalışmalar  gibi konularda Birliğe tam üye olmadan dahil olması söz  konusu olacak.

 

 

FOCUS: "STEİNMEİER (SPD) AVRO ÜLKELERİ ARASINDA DAHA İYİ BİR

                  MUTABAKAT SAĞLANMASINI TALEP EDİYOR"

 

            BERLİN, 03/06(BYE)--- Tirajı haftada 720 bin 858  olan liberal eğilimli Focus dergisinin 2 Haziran 2009  tarihli sayısında, yukarıdaki başlık altında yayımlanan  haberin özet çevirisi şöyledir:

 

            --Şansölye Adayı SPD'li Siyasetçi Frank-Walter Steinmeier Avro Para Birimi'nin Geçerli

            Olduğu Ülkelerdeki Farklı Ekonomik Gelişmelerin Avronun İstikrarsızlaşmasına Neden

            Olabileceğine Dikkat Çekti. Alman Dışişleri Bakanı Alman Halkının Avrupa Parlamentosu

            Seçimlerine İştirak Etmesi Çağrısında Bulundu--

 

            Federal Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier,  Avro-ülkelerinin kendi aralarında daha iyi bir uyum  içinde olmaları talebinde bulunurken, AB genişleme  sürecinin devam ettirilmesinden yana olduğunu belirtti.

            Bakan Steinmeier, Batı Balkan ülkelerinin Avrupa  perspektifine sahip çıkmanın inandırıcılığın bir gereği  olduğunu vurgularken, Türkiye ile yürütülen  müzakerelerin "iyi niyetli bir şekilde" sürdürülmesi  gerektiğinden söz etti. Steinmeier Türkiye'nin AB  üyeliği konusunda CDU'dan farklı görüşlere sahip. CDU,  Türkiye'ye imtiyazlı ortaklık olarak adlandırılan bir  teklif sunuyor. 

 

 

WESTDEUTSCHE ALLGEMEİNE: "AVRUPA PARLAMENTOSU MİLLETVEKİLİ

                                                                 BROK, BRÜKSEL BÜROKRASİSİNİ

                                                                 SAVUNUYOR"

           

            ANKARA, 03/06(BYE)--- Almanya'da yayımlanan  Westdeutsche Allgemeine gazetesinin 2 Haziran 2009  tarihli internet sayfasında, U. Reitz, W. Bau, F.  Stenglein, A. Beer imzalarıyla ve yukarıdaki başlık  altında yayımlanan Avrupa Parlamentosu Milletvekili  Elmar Brok ile yapılan mülakatın Türkiye ile ilgili  bölümünün çevirisi şöyledir:

 

            --Anahtar Kelime Türkiye: "Zihniyet, Sorun Olmaya Devam Ediyor"--

 

            SORU:Avrupa'nın genişlemesiyle ilgili bir sorumuz  var. Türkiye'ye evet mi yoksa hayır mı diyorsunuz?

 

            BROK: Türkiye'ye, yakın bir zaman içinde tam üye  olamayacağı dürüst bir şekilde söylenmeli. Söylenmemesi,  Türkiye'nin aptal yerine konması anlamına gelir. Ekonomik  konular her zaman konuşulabilir. Ancak zihniyet sorun  olmaya devam ediyor. Muhammed karikatürleri konusunda, Türk hükûmetinin nasıl bir tutum sergilediğine bir bakın. Burada basın özgürlüğüyle ilgili anlayışta eksiklik var.

 

 

AUSWAERTIGES-AMT.DE: "FEDERAL DIŞİŞLERİ BAKANI STEİNMEİER'İN

                                                     BUDAPEŞTE'DEKİ KONUŞMASI"

 

            BERLİN, 03/06(BYE)--- Federal Almanya Cumhuriyeti  Dışişleri Bakanlığının 2 Haziran 2009 tarihli internet  sayfasında, Federal Dışişleri Bakanı Frank Walter  Steinmeier'in Doğu Avrupa ülkelerini ziyareti kapsamında  2 Haziran 2009 tarihinde Budapeşte Bilimler Akademisinde  yaptığı konuşmanın Türkiye ile ilgili bölümünün çevirisi  şöyledir:

 

            "Genişleme ve komşuluk politikası kesinlikle  çevremizdeki anlaşmazlıkların üstesinden gelinmesi  için başvurulacak basit bir araç değildir. Özellikle  genişleme konusunda, buna ilişkin riskleri ve şartları açıkça dile getirmeliyiz, zira genişleme AB'nin  çehresini değiştirmektedir.

            Ancak Batı Balkan ülkelerine verdiğimiz Avrupa  perspektifi sözünün tutulması ve Türkiye ile başlatmış  olduğumuz katılım müzakerelerinin iyi niyetli bir  şekilde devam ettirilmesi kendi inandırıcılığımızla  ilgili bir meseledir.

            AB'nin kendi ev ödevlerini yapması gerektiği gibi  adayların da kendi ev ödevlerini yapması gerekmektedir.   Ancak şu husus açıktır: Genişleme süreci her iki tarafın  çıkarına olacak şekilde devam ettirilmelidir. AB, Rusya  dâhil olmak üzere doğudaki komşularıyla ilişkilerini  ortaklık temeline dayalı, sıkı ve kapsamlı olarak  şekillendirmelidir."

 

 

DİE WELT: "BAY PÖTTERİNG, NEDEN OY KULLANALIM?"

 

            BERLİN, 03/06(BYE)--- Tirajı günde 264 bin 270  olan muhafazakar sağ eğilimli Die Welt gazetesinin  03 Haziran 2009 tarihli sayısında, Ansgar Graw'ın  AB Parlamentosu Başkanı Hans-Gert Pöttering  ile yaptığı ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan   mülakatın Türkiye ilgili bölümünün çevirisi şöyledir:

 

            --AB Parlamentosu Başkanı Hans-Gert Pöttering (CDU) Avrupa Siyasetinde Bazı

            Yanlışlıkların Yapıldığını Söylüyor--

 

            GRAW: AB uzun bir süre yatay olarak genişlemiştir.  Acaba şimdi gelinen noktada dikey olarak entegrasyona mı  ağırlık verilmelidir. Bu nedenle mi yeni üyelere ihtiyaç  duyulmamaktadır?

 

            PÖTTERİNG: Aynen öyle, AB'nin biraz nefes almaya  ihtiyacı vardır. Birlik kendi içinde bir güçlenme  süreci geçirmelidir. Bence şimdi Lizbon Antlaşması'nın  yürürlüğe girmesi ve hayata geçirilmesi önceliklidir.  Bu bağlamda yeni bir genişleme dalgası söz konusu  değildir. Balkan ülkelerinin Avrupa perspektifine  muhakkak ihtiyaçları vardır. Ancak her ülke kendi  kaydettiği ilerlemeye göre değerlendirilmelidir.   Bu nedenle bu ülkelerin AB'ye üye olmaları şüphesiz  bayağı bir zaman alacaktır.

 

            GRAW: Peki Türkiye'nin durumu nedir?

 

            PÖTTERİNG: Benim kanaatime göre, Türkiye'nin  AB'ye üye olması AB'yi hem siyasi, hem kültürel,  hem maddi, hem de coğrafi açıdan zorlar. Bu nedenle  Türkiye ile ortaklığımızı siyasi ve ekonomik alanlarda  sürdürmek istiyoruz. Fakat Türkiye'nin AB'ye üye  olmasını istemiyoruz.

 

            GRAW: CSU, Türkiye'nin AB üyeliği gibi konuların  referanduma sunulmasından yana. Acaba CDU buna neden  karşı çıkıyor?

 

            PÖTTERİNG: Genelde CDU ve CSU partileri Avrupa  politikasında aynı çizgidedirler. Bu nedenle seçime  gidilmesi konusunda birlikte bir çağrıda bulunduk.  Ancak referandum konusunda farklı görüşlere sahibiz.  Ben daha ziyade parlamenter prensipten yana birisiyim.  Avrupa ile ilgili kararlar referandum ile alınsa,  27 AB ülkesinde referandum yapılması gerekir. Bu  yöntem AB'nin reform kabiliyetinde ciddi aksaklıklara  neden olur.

 

            GRAW: Yani daha açık konuşmak gerekirse CSU  bu popülist konuya değinmez ise yüzde 5'lik barajı  geçemeyeceğinden mi endişe duyuyor?

 

            PÖTTERİNG: Bu soruyu ancak CSU partisindeki  şahsiyetler cevaplandırabilir. 

 

 

SÜDDEUTSCHE ZEİTUNG: "AVRUPA BÜYÜK BİR TEHLİKE ALTINDADIR"

 

            BERLİN, 03/06(BYE)--- Tirajı günde 448.411 olan  liberal sol eğilimli Süddeutsche Zeitung'un  2 Haziran 2009 tarihli internet sayfasında, Peter  Lindner'in Profesör Ulrich Beck ile yaptığı ve  yukarıdaki başlık altında yayımlanan mülakatın  Türkiye'yle ilgili bölümünün çevrisi şöyledir:

 

            LİNDNER: Sayın Profesör, siz AB genişlemesini  büyük bir fırsat olarak değerlendiriyorsunuz. Fakat  çok sayıda AB vatandaşı genişlemeyi Avrupa'nın  istikrarına yönelik bir tehlike ve hatta bir tehdit  olarak algılıyor. Bu konuda insanların -mesala  Türkiye konusunda- endişe duymamaları nasıl  sağlanabilir?

 

            BECK: Bu sorunun cevabı meselenin çözümünü  sağlayacaktır, fakat itiraf etmeliyim ki benim de bu  soruya hazır bir cevabım yok. Fakat şunu söyleyebilirim: Türkiye'nin muhtemel bir AB üyeliği durumunda  gerçekleşecek olan değişikliklerden korkmamıza hiç gerek yoktur. Bunu bir kıyaslamayla izah etmeye çalışayım.  Zamanında savaştan yenik bir şekilde çıkmış Batı karşıtı  Almanya'nın diğer Batılı Avrupa devletleri tarafından   kabul görmemesi Türkiye'nin günümüzde kabul görülmemesiyle benzer niteliktedir. Daha 60'lı yıllarda  Almanya'nın Avrupa kültür çevresine ne kadar ait olduğu  tartışılır ve sorgulanırdı.

            Demokrasinin tam olarak kök salmadığı ve sivil  toplumun az gelişmiş olduğu argümanları çekincelere  gerekçe olamaz. Bu sorunların üstesinden gelinebilir,  bunlar hâlledilemeyecek şeyler değildir. Türkiye gibi  farklı bir dinin geçerli olduğu ülkelerin AB'ye alınması,  Avrupa kimliği için bir kazanım teşkil eder ve Avrupa'nın  dünyadaki konumunu güçlendirir.

 

            LİNDNER: Şansölye Angela Merkel, Türkiye'ye sadece  "imtiyazlı bir ortaklık" teklifinde bulunuyor. Sizce bu  siyaset yanlış yöne atılmış bir adım mıdır?

 

            BECK: Evet, bence bu tür bir siyaset yanlıştır,  zira bu Avrupa'nın sunduğu fırsatları değerlendirmemektir. Avrupa'da güçlü ve kosmopolitik bir reel siyaset izlemek  suretiyle dünyadaki iklim değişimi, finans krizi veya  terörizm gibi önemli sorunlara bir çözüm bulunabilir.  Tuhaf olan, birtakım körlükerden ötürü Avrupa'da elde  edilen tarihî kazanımların Avrupa içinde görülmemesidir.  Hâlbuki AB dışında milliyetçi siyasetlerden kaynaklanan  sorunların üstesinden gelemeyenler gittikçe Avrupayı  örnek almaktadırlar.

 

 

 

DER WESTEN: "FAZIL SAY: POLİTİK FİKİRLERE SAHİP PİYANİST"

 

            ANKARA, 03/06(BYE)--- Almanya'nın Der Westen  haber portalının 2 Haziran 2009 tarihli internet  sayfasında, Nadine Albach imzasıyla ve yukarıdaki  başlık altında yayımlanan Dortmund çıkışlı haberin  özet çevirisi şöyledir:

           

            Le Figaro gazetesi, Fazıl Sayı 21'nci yüzyılın  büyük sanatçılarından biri olarak tanımladı. Kendisi  sadece dâhi bir piyanist olmakla kalmıyor, ayrıca   sanatçının memleketi Türkiye ile ilgili kafasında  net görüşleri var.

           

            Siz Dortmun'da Haydn'ın ölümünün 200'üncü   yıl dönümünde, onun sonatlarını çalacaksınız.  Bu bestekârı düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor?

 

            Fazıl Say: Haydn'ın müziğinin ve hayatının  birbirinden ayrılmaz iki parça olduğunu düşünüyorum. Siz, AB'nin Fahri Kültürlerarası Diyalog Elçisi  olarak ilan edildiniz. Sizce Türkiye ve AB  birbirlerine nasıl yakınlaşır?

            Fazıl Say: Kendimi bildim bileli bu tartışma  var. Düsseldorf'da eğitim gördüğüm sıralarda 17  yaşındaydım, bu konu o zamanda aynı şekilde  tartışılıyordu ve aradan 25 yıl geçti. Oldukça  uzun bir süre. İnsanlar bu konu hakkında  konuşmaktan yoruldu.

           

            Yani bir köprü kurulması sizce imkansız mı?

 

            Fazılsay: Türkiye'nin modern tarafı AB'ye  girmeye her halükarda hak ediyor. Tabii ki bizler  Türkiye'de çoğunlukta değiliz. Ancak temel sorun  Türklerde değil, başka bir dine ve ekonomik problemleri  olan böyle büyük bir ülkeye hazır olmayan muhafazakar  Avrupalılardadır. İnsanları değiştiremeyiz. Ancak  durumun her geçen sene daha iyi olmasını  bekleyebiliriz. Sadece AB'ye gireceğimizi ümit  edebiliriz.

           

            Müziğin buna bir katkısı olabileceğine  inanıyor musunuz?

 

            Fazıl Say: Kesinlikle. Buna derinden inanıyorum. Muzik eşi benzeri olmayan evrensel bir dil. Bu yönde  de birçok şey yapıyoruz. Örneğin konserlerde, folklorik  konu ve ritmli kompozisyonları da çalıyorum. Bu da  Avrupa ve Türkiye arasında bir tür köprü anlamına gelir.

 

            İki yıl önce Paris'te, Türkiye'deki politik  gelişmelerden hoşnut olmadığınızı ve ülkeyi terk  etmeyi düşündüğünüzü bize söylemiştiniz.  Açıklamalarınızın bu denli bir tartışmaya yol  açacağına düşünür müydünüz?

 

            Fazıl Say: Bu benim, Türkiye'nin bu denli  İslamlaşmasını ve geriye gitmesini istemediğim  yönündeki net ifadem. Durumda bir değişiklik  olmadığı için hala aynı eleştiride bulunuyorum.  Hükümet tarafından çok sevilen biri değilim.  Hükümet, konserlerimi iptal etmek gibi bana karşı  birçok şey yaptı. Örneğin benim Frankfurt kitap  fuarındaki açılış konserimi, başlamasına az bir  süre kala iptal etmişlerdi. Bu tür olaylar hükümet  ve benim aramda sürekli yaşanıyor. Ancak ben  sözlerimin arkasında duruyorum, çünkü Türkiye'deki  bu muhafazakâr İslamlaşmanın değişmesi  gerekiyor.

 

 

 AVUSTURYA BASINI 

 

WIENER ZEITUNG: "MANTIKSIZ MI YOKSA MÜKEMMEL

                                        DÜŞÜNÜLMÜŞ BİR ŞEY Mİ?"

           

            ANKARA, 29/05(BYE)--- Tirajı günde 26 bin olan  ve devlet tarafından çıkarılan Wiener Zeitung'un  29 Mayıs 2009 tarihli internet sayfasında, Walter  Hammerle imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında  yayımlanan yazının özet çevirisi şöyledir:

 

            7 Haziranda Avrupa Parlamentosu seçimleri yapılacak  ve herkes Türkiye'nin üyeliği konusunu konuşuyor. Bu  durum hem tuhaf hem de değil. "Türkiye AB'ye girebilir  mi veya girmeli mi" şeklindeki bir soruyla karşı karşıya  kalıyoruz. Konu, Avrupa siyasetinin en önemli sorusu  hâline geldi.

            7 Hazirandaki seçimlerde, bir partinin Türkiye  konusunda takındığı tavrın seçmen için bir önemi var mı?  GFK Araştırma Enstitüsünden Peter Ulram'ın görüşüne göre,  bunun bir önemi yok.

            Ulram şöyle diyor: "Avusturya'nın büyük bir kısmının,  Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olduğu bir sır değil. Ancak  ÖVP'den Ernst Strasser'la ÖVP'nin bu konuya ağırlık  vermesinin mantıklı bir açıklaması bence yok. Bu, refleks  bir hareket ve ÖVP, Avusturya Özgürlük Partisinin ana  politikasını üstlenmiş oldu."

            SPÖ'den Klubchef Josef Cap, FPÖ'nün "Türkiye'nin  üye olmaması ve üyelik müzakerelerin sona erdirilmesi"  şeklindeki görüşünü neden benimsiyor? Ulram, "Bence bu  da refleks bir hareketti ve ÖVP'de olduğu gibi SPÖ de  Türkiye'nin üyeliği konusuyla, parti arasında bir bağ  kurulmasından endişe duyuyor." diye konuşuyor.

            Strasser'in, Türkiye'nin üye olmaması ve üyelik  müzakerelerinin dondurulması şeklindeki duruşu, son  derece iyi düşünülerek hazırlanmış bir adım olarak  değerlendiriliyor.

            Türkiye'nin üyeliğiyle ilgili soru, çoktan seçim  kampanyası olarak algılanmaya başladı bile. Bu konu,  nükleer enerji ve genetik mühendisliği karşısında  alınacak tutum kadar önemli bir sorun hâline dönüştü.

 

 

WIENER ZEITUNG: "HER ZAMAN GÖRÜŞ MESAFESİNDE KALMALI"

           

            ANKARA, 01/06(BYE)--- Tirajı günde 26.000 olan  ve devlet tarafından çıkarılan Wiener Zeitung'un  30 Mayıs 2009 tarihli internet sayfasında, Walter  Hammerle imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında  yayımlanan Ernst Strasser ile yapılan röportajın  özet çevirisi şöyledir:

 

            WALTER HAMMERLE: Anahtar kelime Türkiye'nin  üyeliği: Dışişleri Bakanı Michael Spindelegger  (ÖVP) müzakerelerin sona erdirilmesini istemiyor.  Michael Spindelegger, müzakerelerin ucu açık olarak  devam ettirilmesinden yana. Siz ise müzakerelerin  dondurulması ve öyle kalması konusunda ısrar  ediyorsunuz. Bu göz ardı edilemeyecek bir çelişki.

 

            ERNST STRASSER: Ben burada bir fark görmüyorum.  Tabii ki bir dışişleri bakanının bunu diplomatik  olarak ifade etmesini anlıyorum. Ben kırsal kesimde  büyüdüm ve pek iyi bir konuşmacı değilimdir. Bu  yüzden içimden geldiği gibi konuşurum. Bu konuda da  bir değişiklik yok. AB'ye üyelikle ilgili müzakere  başlıkları, 2008 yılının ortalarından beri  dondurulmuş bir şekilde duruyor ve Brüksel'de birçok  kişi kesin bir dille Türkiye'nin üye olamayacağını  söylüyor. Olması gereken ise, iyi ilişkiler ve çeşitli  alanlarda ortaklık.

           

            HAMMERLE: AB'nin mülteciler konusundaki yönetmeliği  de oldukça karmaşık.

           

            STRASSER: Oldukça açık.

 

            HAMMERLE: Peki o zaman Avrupa'nın ortak bir  mülteci politikası olmaması için ne gibi bir sebep  olabilir?

           

            STRASSER: Ben Avrupa çapında ortak bir mülteci  politikasının olmasından yanayım. Mücadele ettiğim  şey ise, mülteciliği kötüye kullanmayı kolaylaştırmak.  Örneğin ÖVP, çalışma izni verilmesi ve aile birleşimi  gibi konuların kolaylaştırılmasına karşı.

 

            HAMMERLE: Siz 2000 ile 2004 seneleri arasında  İçişleri Bakanı olarak güvenlikten sorumluydunuz.  Peki ters giden neydi de suç oranında olağanüstü  bir artış yaşandı?

 

            STRASSER: Ters giden bir şey olmadı. Adi  suçların yüzde 60'ı belki de yüzde 70'i yabancı  uyruklu failler tarafından gerçekleştiriliyor.  Burada suçlu profili tamamen değişti. Bu yüzden  polis de stratejisini tamamen değiştirdi.

            Bir diğer konu ise, polisin Avrupa çapında  daha iyi bir ağ bağlantısı kurması gerekiyor. Bu  Avrupa polisi anlamına geliyor. Üçüncü olarak,  Avrupa'nın dış sınırlar için ortak bir sorumluluk  geliştirmesi gerekiyor. Polonya tek başına Rusya  sınırından sorumlu olamaz. Bu konu, Avrupa'nın  tamamını ilgilendiren bir mesele olmalı.

 

 

DIE PRESSE: "SWOBODA: KRONE MEKTUBU YETERLİ DEĞİL"

 

            ANKARA, 02/06(BYE)--- Avusturya'da yayımlanan Die  Presse gazetesinin 2 Haziran 2009 tarihli internet  sayfasında, Regina Pöll imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında yer alan mülakatın Türkiye ile ilgili bölümünün  çevirisi şöyledir:

 

            --SPÖ'nün Avrupa Parlamento Seçimlerine Gösterdiği Bir Numaralı Adayı Hannes

            Swoboda Türkiye'nin AB Katılımına Karşı Çıkarken Birliğin Balkanlara Genişlemesine

            Destek Veriyor--

 

            SORU: Türkiye'nin AB üyeliğine karşı tavrınız  sertleşiyor mu?

 

            SWOBODA: Sertleşmiyor. Çizgimizin benzetildiği  Krone gazetesi imtiyaz sahibi Hans Dichand ile  aramızdaki fark, benim kışkırtmalarda bulunmadığımdır.  Henüz 2008 yılında Türkiye'nin AB üyelik meselesinin  hakkından gelemeyeceğimizi söylemiştim. Bundan hükûmet  ve Dışişleri Bakanı da sonuç çıkarıp şunu söylemeli:  "Üyeliğe varamayız fakat Türkiye ile iyi ilişkilere  ihtiyacımız söz konusu; bir ara çözüm yani. Ardından  10-15 yıl sonra da neler olacağını görürüz."

 

 

DER STANDARD: "BİZ LİBERAL TÜRKLERİ YALNIZ BIRAKMAYIN"

 

            ANKARA, 03/06(BYE)--- Avusturya'da yayımlanan  Der Standard gazetesinin 3 Haziran 2009 tarihli  internet sayfasında, Hans Rauscher imzasıyla ve  yukarıdaki başlık altında yer alan yorumun çevirisi  şöyledir:

 

            --Avrupalı Liberaller, Derin Muhafazakar Köklerini Koruyan Türkiye Karşısında Şüpheci

            Tavırlar Sergilemeleri Durumunda Türkiye'deki Liberalleri Kaderlerine Terk Edip Etmeme

            Sorunuyla Karşı Karşıya--

 

            Türkiye'nin AB'ye katılım meselesi, gitgide özünden  uzaklaştığı halde Avrupa seçim mücadelesinin en azından  Avusturya'daki bir ayağını oluşturuyor. Gerçekten de  Türkiye gibi bir ülkenin AB'ye fazla geleceği görüşüne geçerli gerekçeler bulmak mümkün. Bu gerekçeler -İstanbul  gibi kozmopolit bir şehir, sadece birkaç yıl içerisinde  sokaklardaki baskın kadın ve genç kızların başörtü  veya tümüyle çarşafa bürünmüş görüntüsündeki dönüşümüyle  göze çarpmasına rağmen- İslam'dan ötürü değil. Aslında sorun ülkenin siyasal-toplumsal yapısı. Son açıklanan  bir kamuoyu yoklaması, yüzde 60'lık bir kesimin kadının  kocasına itaat etmesi gerektiğini; yüzde 33'lük bir  kesimin ise kadının bazen dayağı hak ettiğini  savunduğunu gözler önüne seriyor.

            Fakat aynı zamanda 10 ila 15 milyon arasında Batılı- liberal eğilimli, umutlarını AB'ye bağlayan Türkler de  var. Bu eğilimin ünlü bir temsilcisiyle görüşmek  düşündürtüyor.

            Cengiz Aktar, Türkiye'deki liberal kesimin önde  gelen bir temsilcisi ve Vatan ile Hürriyet gazeteleri için  köşe yazıları yazan, Türk yurttaşlara yönelik, internet  ortamında, 1915'deki soykırım için Ermenilerden cesurca  "özür dileme" imza kampanyası başlatan kişidir. Girişim  sonucu 30.000 imza toplanabildi. Vatan gazetesinin AB'ye  çağrısı açık: "Bu gericilere bizi terk etmeyin, bu bir  dayanışma meselesidir."

            Aktar, Türkiye'nin AB'ye hazır olmadığı itirafında  bulunmaktan çekinmiyor, ama şunu söylüyor: "2023, yani  Türkiye Cumhuriyeti'nin 100'ncü kuruluş yıldönümü, bir milat olacaktır. Ayrıca Türkiye, son on yıllık AB  sürecinin yarattığı dinamizm sonucu dönüşüm gösterdi."

            Aktar, "Avrupa dinamizmi gerçekten de mucize yarattı. Mesela sadece bizim Ermenilere yönelik özür kampanyamızı  ele alın. AB olmasaydı çoktan hapsi boylamış ya da sokakta  katledilmiş olurdum. Türkiye dönüşümünün anahtarı Avrupa  dinamizmidir" diyor.

            Aktar, "reset.doc" sivil toplum kuruluşu  tarafından Avrupa, ABD ve Müslüman entelektüel  çevrelerinden katılımcılarla ikincisi bile düzenlenen  "İstanbul Semineri" isimli bir diyalog sürecinin de  katılımcısı. "Reset" diyalogları Nina zu Fürstenberg  tarafından kuruldu ve Georg Heinrich Thyssen tarafından  destekleniyor.

            Özel Bilgi Üniversitesinde düzenlenen programın  gündemi "Din, İnsan Hakları ve Çok Kültürlü Hukuklar"  konusuna yoğunlaşacak. Bakış açısı liberal; Mısırlı  reformcu ve ilahiyatçı Nasr Hamid Ebu Zeyd gibi bazı  katılımcılar daha şimdiden köktendinci şiddetle yüzleşmek  zorunda kaldı.

            Bu açıdan bakıldığında Türkiye'nin AB katılımı,  İslam dünyasındaki liberal, yüzünü insan haklarına  çevirmiş akımların hayatta kalmaları bakımından hayati  önem oluşturmaktadır. Aktar gibi kişiler için imtiyazlı  ortaklık da yeterli gelmezdi: "Katılıma siyasal  gelişimimiz için ihtiyaç duyuyoruz." Bu durum, Avrupalı  liberalleri şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Derin  muhafazakar köklerini koruyan Türkiye karşısında  şüpheci tavırlar sergilendiği takdirde, Türkiye'deki  liberaller kaderlerine terk edilmiş olur mu?

 

BELÇİKA BASINI 

 

EUOBSERVER: "SARKOZY İSVEÇ ZİYARETİNİ TÜRKİYE  NEDENİYLE İPTAL

                                ETTİ"

 

            ANKARA, 01/06(BYE)--- Merkezi Brüksel'de bulunan  bağımsız haber sitesi Euobserver'ın 29 Mayıs 2009  tarihli internet sayfasında, Elitsa Vucheva imzasıyla  ve yukarıdaki başlık altında yer alan metnin özet  çevirisi şöyledir:

 

            Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, yarın  yapılması planlanan İsveç ziyaretini, Avrupa'daki  seçimlerin günler öncesinde ve Stockholm'ün AB Dönem  Başkanlığına gelmesinden bir ay önce, Türkiye'nin AB  üyeliği ile ilgili sorulardan kaçınmak amacıyla iptal  etti.

            Sarkozy'nin makamından yapılan resmî açıklamaya  göre ziyaret, "gündemle ilgili nedenlerden" ötürü  iptal edildi.

            Ancak, Le Monde'un geçen perşembe bildirdiğine  göre, Türkiye'nin AB'ye girmesine açıkça karşı çıkan  Fransa Cumhurbaşkanı, İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt  ile konuya ilişkin keskin fikir ayrılıklarını öne  çıkarmak istemiyor.

            İsveç, Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi dâhil ederek  genişlemesini destekliyor. Bugün Le Figaro gazetesine  konuşan İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, Türkiye'nin  AB'ye entegrasyonunun AB için "stratejik bir çıkar"  oluşturduğunu belirtti ve Ankara'ya "kapıların  kapatılmamasına" ilişkin uyarıda bulundu.

            Bildt, Sarkozy'nin, Türkiye'nin bir Avrupa ülkesi  olmadığını ve Avrupa'ya uygun olmadığını yineleyen  açıklamalarına atıfta bulunarak şöyle dedi: "Eğer Suriye  kıyılarındaki bir ada olan Kıbrıs'ı Avrupa'nın içinde  kabul edersek, Türkiye'nin Avrupa'da olduğunu düşünmemek  zor olur."  

            Figaro'daki mülakatında Bildt, "Avrupa vizyonum  diğer kişilerde gözlemlediğim kadar korumacı değil." dedi.

            Le Monde'a konuşan bir bakan şöyle dedi:  "Cumhurbaşkanı ziyaretini Carl Bildt'in verdiği  mülakat nedeniyle iptal etti."

            Diğer bir yetkili ise konu hakkında gazeteye şöyle konuştu: "Cumhurbaşkanı Türkiye konusunda bir tartışmadan kaçındı ve ziyaretinin İsveç'teki (beş  gün sonra yapılacak olan) seçimlere denk gelmemesini istedi. Ayrıca İsveç AB Dönem Başkanlığı için   hazırlanması gereken ve ziyareti etkileyecek birçok  evrak var."

            Le Figaro gazetesi yazarı Pierre Rousseiln'e  göre, ziyaretin iptalinin arkasındaki esas neden,  Avrupa'daki seçimlerden ziyade İsveç'in yaklaşan  AB Dönem Başkanlığı.

            Fransa Cumhurbaşkanlığı söz konusu ziyareti  haziran sonunda bir tarihte yapılmak üzere yeniden  planlamaya çalışıyor.

 

 

EUOBSERVER: "İNGİLİZ MUHAFAZAKÂRLAR YETKİ

                                İADESİ İÇİN AB'YE ÇAĞRI YAPTI"

 

            ANKARA, 03/06(BYE)--- Merkezi Brüksel'de bulunan  bağımsız haber sitesi Euobserver'ın 2 Haziran 2009  tarihli internet sayfasında, yukarıdaki başlık altında  yer alan Brüksel çıkışlı metnin özet çevirisi şöyledir:

 

            İngiliz ana muhalefet partisi Muhafazakâr  Parti lideri David Cameron, AB bütçe görüşmelerini  İngiltere'nin yetkilerini geri kazanmasına ilişkin  pazarlık için kullanacağını açıkladı. Cameron'un yeni  AB Parlamento Grubu, seçimlerde en az 50 koltuğa doğru ilerliyor.

            Dün sabah BBC radyosunun Today programına katılan  Cameron şöyle konuştu: "Muhafazakâr bir hükümetimiz  olursa söz konusu müzakerelere İngiltere'ye geri  kazandırmak istediğimiz bir yetki listesiyle katılırız  (...) AB'nin gelecekteki finansmanı için önemli bir  müzakere yapılmak üzere ve bu finansmanı artırdığımızı görmek istemiyorum. Ancak bu bize İngiltere için iyi bir anlaşma sağlamamız adına oldukça önemli bir güç sağlayacaktır."   

            AB 2010 yılında üye ülkelerin ortak havuza  2013-2020 yılları bütçe dönemi için ne kadar para  vereceklerinin belirleneceği müzakerelere başlayacak.  Bağışçıların başını Almanya ve Fransa ile birlikte  İngiltere çekiyor.

 

            --Türkiye Sorunu--

 

            Türkiye'nin AB'ye katılımıyla ilgili tartışma  Almanya ve Fransa'da alevleniyor.

            Avrupa Parlamentosundaki Alman Sosyalist Grubu  Başkanı Martin Schulz, AB seçim kampanyasında Türkiye'nin  dışarıda kalması gerektiğini savunan merkez sağ Hristiyan  Demokrat Birliği (CDU) partisine saldırırken, Brüksel'de  Ankara'nın üyelik başvurusuna ilişkin her yeni başlığın  açılması konusunu kabul etti.

            Schulz, Almanya'nın bir sonraki AB komisyoncusu  olmak için oy topluyor. Ancak Alman merkez sağ partisi  bu görev için Friedrich Merz'i tercih ediyor.

            Fransız Sosyalist Partisi Milletvekili ve eski  AB Bakanı Pierre Moscovici, Le Monde gazetesinde  Türkiye'nin AB'ye girmesini savundu.

            Moscovici şöyle dedi: "Türkiye'yi Avrupa'nın dışında bırakmak ve çeşitli bahanelerle onu oyalamak bir hata olur."

 

 

FRANSA BASINI 

 

AFP: "UMP GENEL SEKRETERİ BERTRAND: TÜRKİYE'YE HAYIR"

 

            LİLLE, 29/05(AFP)(BYE)--- Fransa'da iktidardaki  Halk Hareketi Birliğinin (UMP) Genel Sekreteri Xavier  Bertrand, Lille kentinde düzenlenen bir mitingde  Türkiye'nin muhtemel AB üyeliği konusuna değinirken,  Ankara'nın AB üyeliğine, kısa, orta ve uzun dönemde  karşı olduğunu belirtti.

            Bertrand, "Türkiye'nin AB üyeliğine, kısa, orta ve  uzun dönemde karşıyız. Coğrafi açıdan Türkiye Avrupa'da  değildir. Coğrafya değişemeyeceği gibi bizim tavrımız  da değişmeyecektir." dedi.

            Bertrand ayrıca, Türkiye konusunda tavrını açık  olarak belli etmeyen Sosyalist Parti lideri Martine  Aubry'i de eleştirdi.

            Aubry dün, Nouvel Observateur dergisine verdiği  demeçte, "Türkiye'nin AB üyeliği taraftarı değilim.  Ancak, ülkenin birçok alanda gelişmesi için müzakerelere  devam edilmesi gerekmektedir." dedi.

 

 

LE MONDE: "SARKOZY, TÜRKİYE KONUSUNDAKİ GÖRÜŞ AYRILIĞINI

                          GİZLEMEK İÇİN İSVEÇ ZİYARETİNİ ERTELEDİ"

 

            PARİS, 29/05(BYE)--- Tirajı günde 314 bin olan  Le Monde gazetesinin 29 Mayıs 2009 tarihli sayısında,  Arnaud Leparmentier imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında yayımlanan haberin çevirisi şöyledir:

 

            Kriz, iklim: Paris, 1 Temmuz'da AB Dönem  Başkanlığını devralmaya hazırlanan Stockholm ile  güven içerisinde çalışmak istiyor.

            Resmi olarak bir program sorunu söz konusu.  Ancak gerçek nedeni Türkiye. Nicolas Sarkozy,  tanımadığı bir ülke olan İsveç'e 2 Haziran Salı  günü yapacağı ziyareti iptal etti. Türkiye'nin  AB'ye katılımının reddini bir seçim argümanı haline  getiren Cumhurbaşkanı, Avrupa seçimlerine beş gün  kala İsveç'in muhafazakar Başbakanı Fredrik Reinfeldt  ile açık bir görüş ayrılığı sergilemek istemedi. Veya  Türkiye'nin üyeliğine Fransa tribünlerinde karşı çıkıp Avrupa'da desteklediği hissini vermek istemedi.

            1 Temmuzda AB Dönem Başkanlığını altı aylığına  devralmaya hazırlanan İsveç, Ankara ile üyelik  müzakerelerini hızlandırıp üç başlık (vergilendirme,  sosyal politika, enerji) açmak istiyor. İsveç  Dışişleri Bakanı Carl Bildt, 25 Mayıs tarihli Le  Figaro gazetesine verdiği demeçte Türkiye'yi  destekleyerek tartışmayı kızıştırdı. "Genişlemeleri  durdurmaktan kaçınmalıyız" uyarısında bulunan  Bildt, bu durumun "özellikle" Türkiye'yi  ilgilendirdiğinin de altını çizdi. Sarkozy'nin,  bu açıklamalardan aynı akşam Abu Dabi'de haberi  oldu. Salı sabahı ise Cumhurbaşkanlığı Sarayı,  İsveç'in Paris Büyükelçiliğine Stockholm ziyaretinin  ertelendiğini bildiriyordu.

            Bir bakan "Nicolas Sarkozy'nin ziyaretini  Carl Bildt'in açıklamaları nedeniyle iptal  ettiğini" doğrularken, bir başka siyasi yetkili  ise "Cumhurbaşkanı, Türkiye konusunda bir çatışmayı  önlemek istedi, ayrıca İsveç ziyaretinin seçimleri  etkilemesini istemedi. İsveç Dönem Başkanlığıyla  hazırlanması gereken birçok önemli dosya var. Bu  ziyaret heba edilmemeli." diye konuştu. (...)

 

             --El Ele--

 

            Cumhurbaşkanlığı, İsveç ziyareti için 30  Haziran'dan önce yeni bir tarih arıyor. Sarkozy,  Aralıkta Kopenhag'da yapılacak İklim Konferansında  Avrupa'yı temsil edecek olan Stockholm ile el ele  ilerlemek istiyor.

            7 Haziran seçimlerine bir hafta kala riski en  aza indirmek isteyen Cumhurbaşkanı Sarkozy bu hafta  sonu Almanya Başbakanı Angela Merkel ile ortak bir  yazı yayımlamaya hazırlanıyor. Cumhurbaşkanı,  kampanyasını 6 Haziran Normandiya Çıkarması  kutlamaları vesilesiyle bir araya geleceği Barack  Obama ile tamamlayacak. Kısacası Elysee'de değil,  Normandiya'da... 

 

 

LİBERATİON: "TÜRKİYE KONUSUNDA CANI SIKILAN SARKOZY İSVEÇ'E KÜSTÜ"

 

            PARİS, 29/05(BYE)--- Tirajı günde 139 bin olan  Liberation gazetesinin 29 Mayıs 2009 tarihli sayısında,  Jean Quatremer imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında  yayımlanan Brüksel çıkışlı haberin çevirisi şöyledir:

 

            Nicolas Sarkozy, İsveç'e önümüzdeki salı günü  yapacağı resmî ziyareti çarşamba sabahı iptal etmeye  karar verdi. Resmî olarak program sorunları nedeniyle  –Barack Obama'nın ziyaret hazırlıkları sürüyor–  ancak gayrıresmî olarak, İsveç Dışişleri Bakanı Carl  Bildt'in pazartesi günü Le Figaro gazetesinde yayımlanan  söyleşisinde Türkiye'den yana yapmış olduğu açıklamalar  hakkındaki derin görüş ayrılığını vurgulamak amacıyla...  Özetle 1 Temmuzda başlayacak olan İsveç Dönem  Başkanlığına birkaç hafta kala ciddi bir diplomatik  olay yaşanıyor.

 

            --Ritim--

 

            Cumhurbaşkanının çevresi, bugünkü Le Monde  gazetesi tarafından ortaya çıkarılan bilgiyi  Liberation gazetesine de doğruladı. İsveç ziyaretinin  sonuç olarak 3 Temmuz tarihinde yapılacağını ve "İsveç  Dönem Başkanlığı sırasında bir Avrupalı liderin ilk  ziyareti olacağını" bildiren Cumhurbaşkanlığı, böylece  olayın telafi edilebileceğinin de altını çizdi. Ancak  bu durum şüpheli, zira bu tür takışmalar zararsız  sayılmaz. Paris ile Berlin üyelik ritminin  yavaşlatılmasını talep ederken, Carl Bildt  "genişlemelerin durdurulmasının önlenmesini" istedi.  Ve İsveç Dışişleri Bakanına göre bu durum Ankara için  de geçerli. Bildt, "Türkiye'nin Avrupa'ya yönelmesinde  Birliğin çok önemli bir stratejik çıkarı bulunmaktadır.  Türkiye'ye kapıları kapatırsak, milliyetçi eğilimleri  başka bir yöne teşvik etmiş, dünyanın geri kalanına  ise olumsuz bir sinyal göndermiş oluruz."  açıklamalarında bulunmuştu. 

            Bu sözler özünde provokasyon içermiyor. Sonuçta  AB üyelerinin neredeyse çoğunluğu aynı görüşü  paylaşıyor, hatta birkaç gün evvel Paris'e verdiği  sözü bile hatırlattılar. Zira Ankara ile katılım  müzakereleri Jacques Chirac'ın girişimiyle de  başlatılmıştı. Ancak İsveç Dışişleri Bakanının,  Cumhurbaşkanının fikrini değiştirme gücünü kendinde  hissettiğini açıklaması Paris'in pek hoşuna gitmedi.  Cumhurbaşkanlığı ayrıca Bildt'in "Benim Avrupa  vizyonum, bazılarında gözlemlediğim kadar savunmacı  değil." şeklindeki sözleriyle de hedef alındığını  düşündü.

            Nicolas Sarkozy, bu açıklamalara aşırı tepkisiyle  aslında Fransızlara Türkiye'nin AB'ye katılımının  reddinin sadece Fransa'da geçerli olmadığını ve yurt  dışında başka bir tavır sergilemediğini göstermek  istedi. Cumhurbaşkanının bu mesele hakkında sessiz  kalması kuşkusuz Türkiye'nin üyeliği hakkında kendisini  "ikili bir tavır sergilemekle" suçlayanların, seçimlere  birkaç gün kala kampanyalarının yararına olurdu. Resmî  bir görüş bildirisi ise İsveç ile açık bir çatışmaya  dönüşürdü.

 

             --Veto--

 

            Sade vatandaşın, Fransa'nın tutumunun bu inceliğini  anlamakta zorlanabileceği doğru. Zira Paris, veto hakkı  sayesinde katılım müzakerelerini tamamen durdurma gücüne  sahipken, en iyi ihtimalle on beş yıl sonra  gerçekleşebilecek olan bu üyeliğe sonunda karşı çıkacağını  belirterek, müzakerelerin şimdilik sürdürülmesine izin  veriyor. Bu arada Birliğin Dışişleri Bakanlığı görevini  hedefleyen Carl Bildt şansını zora sokmuş görünüyor. 

 

 

AFP: "TÜRKİYE KONUSUNDA ANLAŞMAZLIKLAR... SARKOZY'NİN

            İSVEÇ ZİYARETİ ERTELENDİ"

 

            PARİS, 30/05(AFP)(BYE)--- Cumhurbaşkanı Nicolas  Sarkozy'nin 2 Haziranda öngörülen İsveç ziyareti  resmî olarak program nedeniyle, oysaki İsveç Dışişleri  Bakanının yaptığı bazı açıklamaların ardından Paris'in  hoşnutsuzluğu nedeniyle, 3 Temmuza ertelendi.

            Elysee çarşamba günü, yeni bir tarih belirtmeden,  söz konusu ziyaretin yoğun gündem sebebiyle  ertelendiğini duyurmuştu.

            Dün İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt'in bir  sözcüsü, söz konusu ertelemeyi teyit etti ve  ziyaretin 3 Temmuzda yapılacağını bildirdi. Sözcü,  kararın bir "program meselesine" bağlı olduğunu ve  Fransız basınında, iki ülke arasında Türkiye ile  ilgili bir anlaşmazlığı ileri süren bazı yazıların  "spekülasyon" olduğunu ifade etti.

            Fransa Cumhurbaşkanlığına yakın bir kaynak bazı  gazetecilere yaptığı açıklamada, bu ertelemenin  İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt'in Fransız gazetesi  Le Figaro'da pazartesi günü yayımlanan, Elysee'nin  hoşuna gitmeyen, bir mülakatına bağlı olduğunu  doğruladı. Bu kaynak, ziyaret için yeni tarih olarak  3 Temmuzu teyit etti.

            Figaro'daki mülakatında Bildt, AB'nin  "genişlemesini durdurmaktan kaçınmak gerekir." dedi  ve bunun Türkiye için de geçerli olduğunu sözlerine  ekledi.

            Elysee'ye yakın bir kaynak, Bildt'in mülakatının  uygunsuz olarak düşünüldüğünü belirtti.

            Söz konusu kaynağa göre, "Bildt'in bu açıklaması  olmasaydı, ziyaret programlandığı üzere 2 Haziranda  yapılabilirdi." Bu kaynak, İsveç'in (altı aylık dönem  başkanlığı sırasında) Fransa ve Almanya'nın kendisiyle  uyuşmadığı bir konudan yana olacağının bilindiğini de  belirtti. 

 

 

AFP: "TÜRKİYE'YE SALDIRMAK, AVRUPALILAR İÇİN OY TOPLAMA YÖNTEMİ"

 

            BRÜKSEL, 31/05(AFP)(BYE)--- Amelie Bottollier- Depois bildiriyor:

 

            Fransa, Almanya ve Hollanda'daki Avrupa seçimleri  arifesinde bazı partiler, ilgisiz seçmeni uyandırmanın  en iyi yolu olarak, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne  üyeliğine karşı söylemlerini artırdı.

            Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile birlikte mayıs ayında seçim kampanyasını başlatan Almanya  Şansölyesi Angela Merkel, "Avrupa seçimleri  kampanyasında insanlara, Avrupa'ya tam üye olarak  herkesi alamayacağımızı söylemek yerinde olur." dedi.

            Merkel, "Ortak tavrımız şöyledir: Türkiye için  tam üyelik değil ayrıcalıklı ortaklıktır." diye ekledi.

            Öte yandan birkaç haftadır Nicolas Sarkozy, AB  üyelik müzakereleri 2005'te başlayan bu büyük Müslüman  ülkenin Avrupa blokunda yeri olmadığını tekrarlıyor.

            Le Monde gazetesinde yer alan bir haberde, bir  Fransız yetkilinin, "Hatta Sarkozy, mesajını  bulandırmaktan sakınmak ve seçimlerle aynı zamana denk  gelmesi sebebiyle Türkiye'nin ateşli savunucularından  İsveç'e 2 Haziranda yapılması öngörülen ziyaretini  iptal etti." dediği aktarıldı.

            Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin partisi UMP Genel  Sekreteri Xavier Bertrand perşembe günü Türkiye'nin  üyeliği için, "Bugün hayır, yarın hayır, yarından  sonra da hayır." şeklinde bir ifadede bulundu. Fransız  sosyalist yönetici Martine Aubry de "Türkiye'nin AB'ye  üyeliğinden yana olmadığını" belirtti.

            Avrupalı Yeşiller Milletvekili Joost Lagendijk,  "bu siyasi yetkililerin genişlemeye karşı ve özellikle  de Türkiye'ye karşı sert açıklamalar yapmanın  karşılığını seçimler sırasında alacaklarının analizini  veya hesabını yaptıklarını" ileri sürdü.

            Lagendijk, "Genişleme ve Türkiye'nin üyeliği pek  popüler değil, öyleyse bunlara sert bir şekilde karşı  olmanın oy getirebileceğini düşünüyorlar." diye  üsteledi.

            IFOP'un geçen eylül ayında yayımladığı kamuoyu  yoklamasında, ankete katılan Avrupalıların yüzde  67'sinin Türkiye'nin üyeliğine karşı olduğu, en çok  karşı olanların ise Fransız (yüzde 80), Alman  (yüzde 76), Belçikalı (yüzde 68) ve Hollandalıların  (yüzde 67) olduğu belirtiliyor.

            Aşırı sağcı Milletvekili Geert Wilders ülkesinde,  Avrupa Parlamentosunda birkaç sandalye elde etmek  umuduyla bu konu üzerinde duruyor. Wilders, "Partim  PVV'de olduğu gibi hiçbir parti, 'Türkiye hiçbir zaman  üye olmamalı. Ne 100 yıl, ne 10 bin yıl, ne de 100 bin  yıl içinde' demiyor." diye belirtti.

            Avrupa Politika Merkezinden Analist Amanda  Akçakoca'ya göre, bu açıklamaların, seçmenler üzerinde  "büyük etkisinin" olmaması gerekiyor.

            Bununla birlikte genişleme ve Türkiye'nin "hemen  hemen olumsuz bir argüman olarak kullanıldığını" ve  sanki lehte olmak oy getirmiyormuş gibi hiçbir zaman  Türkiye'den yana olan ülkelerde "kampanya teması"  olarak kullanılmadığını belirtti.

 

  

LE MONDE: "EVET, AVRUPA'DA TÜRKİYE'YE İHTİYACIMIZ VAR"

 

            PARİS, 02/06(BYE)--- Tirajı günde 314 bin olan  Le Monde gazetesinin 2 Haziran 2009 tarihli sayısında,  Sosyalist Milletvekili, eski AB işlerinden sorumlu  Bakan Pierre Moscovisci ile Sofres Grubunun kurucusu  ve eski Başkanı Pierre Weil imzalarıyla ve yukarıdaki  başlık altında yayımlanan yorumun çevirisi şöyledir:

 

            "Avrupa Birliği'ne üye bir Türkiye mi? Ne ilginç  bir fikir. Bir haritaya bakmak yeterli..." Türkiye'nin  Avrupa Birliği'ne üyeliği konusunu, Cumhurbaşkanı  Nicolas Sarkozy başta olmak üzere bazı sesler işte  böyle sağduyuya dayalı hızlı cümlelerle sonsuza kadar  kapatmaya çalışıyor.

            Böylece Avrupa Birliği'ne 10 yıldır aday olan  ve Avrupa yönelimi 1963 yılından bu yana sürekli  tekrarlanan Türkiye şimdi de Asya'nın derinliklerine  itiliyor, Rusya gibi geniş bir ekonomik ve güvenlik  alanı içerisinde sade bir partner statüsüne atılıyor.  Düşünmekten kaçınmak için popüler sağduyuya başvurmak  ne kadar pratik bir çözüm... Irak ile sınır olan bir  ülkeyi Avrupa'ya dâhil etmek mi? Bu kadar anlamsız  bir planı desteklemek için Barack Obama gibi cahil  bir Amerikalı olmak gerek...

            Elbette ABD Başkanının, yakın tarihte açıkça  Türkiye'nin AB'de olması gerektiğini bildirerek  ustalık sergilediğini söyleyemeyiz. Ancak yine de  agresif bir tutum içerisine girerek, bağımsızlık  bahanesiyle Türkiye'yi Asya'nın derinliklerine itmek  mi gerekiyor? Bakışlarımızın, sanki Boğaz'da hiç  köprü yokmuş gibi "sade" Avrupa'yı tamamen yabancı  bir Asya'dan ayıran hayali bir çizgi üzerinde durması  için kendimizi miyop olmaya mı zorlamalıyız?

            Biraz gözümüzü açmaya ve mantıksız korkulara  yol açan bir dar düşünceliği, rasyonel bir felsefe  olarak gösteren birkaç varsayımı yıkmaya çalışalım.  İlk varsayım: Türkler, uzaklardan gelen yabancı  istilacılardır. Bu doğrudur. Türkler uzaktan  gelmiştir. Tıpkı bizim Seltik kökenli atalarımız  veya daha yakın tarihte, AB üyesi Macaristan'da  yerleşik Macarlar gibi...

            İkinci varsayım: Türkiye, büyük ölçüde coğrafi  açıdan Avrupa'da değildir. Doğrudur. Tıpkı AB üyesi  Malta'nın coğrafi açıdan Avrupa'ya nazaran Afrika'ya  daha yakın olduğu gibi...

            Üçüncü varsayım: Türkiye, kültürel açıdan  Avrupa'ya uzaktır. Bu noktada duralım. İlyada'dan  Eneid'e, destanlara konu olan Truva'nın kalıntıları  nerededir? Türkiye'de. En eskileri arasında en iyi  muhafaza edilen kiliseler nerededir? Kapadokya'da,  yani Türkiye'de. Peki İmparator Valens, Alman  boylarına (yine işgalciler...) karşı zaferi nerede  kazanmıştır? Türkiye'nin, bir zamanlar Romanya veya  Yunanistan gibi Osmanlı'ya ait olan, şimdilerde ise  AB üyesi olan Bulgaristan sınırında, eski adıyla  Andrinople, bugün ise Edirne olarak bilinen şehrinde  kazanılmıştır. 

            O hâlde konuşmaktan ve hâlâ en ağır şekilde ima  edilen son varsayımı da dile getirmekten çekinmeyelim:  Türkiye'de çoğunluk olarak Müslümanlar yaşamaktadır.  Ve İslam, her şekliyle Hristiyan denilen Avrupa'dan  tamamen farklıdır. Yalnız... Sadece kendi ülkemizi  dikkate alacak olursak, Fransa'da az veya çok,  Müslüman geleneklerine bağlı olan 8 milyona yakın  vatandaş yaşamaktadır... Kısacası medeniyetler  savaşını savunanlar için bu mesele Türkiye'yi  reddetmek için bir başka sebeptir. Bu durumda  kurdun ağıla girmesine izin vermeyelim derler...  Peki ya aslında tam tersiyse?

            Dünyada Müslüman çoğunluklu tek laik devlet olan  Türkiye, reddedilmesi yerine desteklenmesi gereken bir  karşıt örnek değil midir? İslam'ın, dağılmaya değil,  bu kadar gururlu olduğumuz laiklik içerisinde  yaşayabileceğinin örneği değil midir? Avrupalılar,  gerçekten birer tolerans örnekleri midir? Yoksa tam  aksine, kil ayaklı bir dev misali, sanki hâlâ 1529  ve 1683 Viyana kuşatmalarındaymışız gibi kapanma  endişesi içerisinde sıkışıp kalmış olabilirler mi?

            Sonuç olarak, Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin  reddinin ardındaki asıl mesele böyledir. Bu mesele  sadece, her zaman örnek bir ülke olmamış (kaldı ki  AB'nin bazı üyeleri, hatta kurucu üyelerinden de  örnek olamayan ülkeler de bulunur), ancak yıllardır  Batı'nın dayanabildiği istikrarlı ve etkili bir  müttefiki olan, politikadan kültüre bir çok alanda  Avrupa kurumlarına katılmış olan ve sonuç olarak  zaman geçtikçe Batı ile Doğu arasında daha iyi bir  köprü rolünü, Orta Doğu'da yaşanan trajedide ise  barışçıl bir ara bulucu rolünü daha iyi üstlenmekte  olan Türkiye'ye ilişkin bir mesele değildir.

            Biz Avrupalılara ilişkin, özellikle de Fransızlar  hakkında, AB'nin kapısını çalan herhangi birini  saflıkla karşılamak değil de, dinamik ve çok yönlü  bir Avrupa hakkında gerçek bir görüşe sahip olma  kabiliyetimizle ilgili bir meseledir. Türkiye'yi  AB'nin dışında bırakmak, çeşitli bahanelerle  oyalayıp rencide etmek bir yanlış değil, bir hata  olur.

            Belirlenen kriterlere uyacak şekilde ilerleme  gösterdiği takdirde Avrupa Birliği'nde Türkiye'ye  ihtiyacımız olduğu için.

           

  

İSPANYA BASINI 

 

EL MUNDO: "TÜRKİYE'NİN UZUN BEKLEYİŞİ"

 

            ANKARA, 28/05(BYE)--- İspanya'da yayımlanan  El Mundo gazetesinin 27 Mayıs 2009 tarihli internet  sayfasında, Maria Ramirez imzasıyla yukarıdaki başlık  altında Brüksel çıkışlı olarak yer alan yazının  çevirisi şöyledir.

 

            1999 Aralığında bir müzakereler dönemi sonrasında  o zamanki on beşler, Türkiye'nin AB adaylığını kabul  etmeye karar verdikleri zaman Javier Solana, katılımın  getirilerini satmak için hemen Ankara'ya uçmak zorunda  kaldı. Teklifi ihtiyatla karşılayan bir devletin  liderleriyle bir gece toplantısı sonrasında Avrupa  Komiseri, "Çok çok mutluyuz ve ülkenizin de öyle  olduğuna inanıyorum." diyordu. Avrupa Konseyine girmek  için Bill Clinton tarafından bile baskı gören Başbakan  Bülent Ecevit, "Kabulü zor birçok detay var." diyordu.

            Güvensizlik ve gerçekçilikle karışık bu duraksama,  Türkiye'nin sonu uzak ve belirsiz, çok yavaş bir ritimle  Avrupa Birliği'ne doğru ilerlediği bir zamanda, bu geçen  10 yılı haklı gösteriyor gibi.

            Türk kanunlarının birlik kanunlarına adapte olması  için resmî sürecin Ekim 2005'te başlamasından itibaren  Türkiye ve AB, bir devletin Avrupa kulübü kapısından geçmesi için gerekli 35 başlıktan sadece birini kapattı. Büyük bir çabayla 10 tanesi daha açıldı ama Fransa,  Amanya, Yunanistan veya Kıbrıs gibi "Türk şüphecileri"nin  direnişinden dolayı bunlardan biri bile otomatik olarak  ilerleyemiyor.

            Diğer 12 başlık da Türkler Kıbrıs'a limanlarını  açıncaya kadar dondurulmuş durumda. Zira Birliğe üye  Güney Kıbrıs Rum kesimi ile tecrit edilen Kuzey Kıbrıs  Türk kesimi arasındaki ayrılık, diğer üyelere kalkan  görevi gördü. Kuzey Avrupalı bir diplomat, "Fransızlar,  adayı bahane olarak kullanmaktan hoşlanıyor." diye  yorumluyor.

 

            --Fransa ve Almanya'nın Çekinceleri--

 

            Bağlayıcı hukuk kararlarıyla katılım sözleşmeleri  konusunda oylama yapan Avrupa Parlamentosu, Nicolas  Sarkozy ve Angela Merkel'in ekmeğine yağ sürecek  şekilde, Türkiye'yi eleştiren tavrı korudu. Avrupalı  milletvekillerin son raporu, Ankara reformlarının  "sınırlı ilerleyişi"nin altını çiziyor.

            Avrasya ülkesinin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan,  Danimarkalı Andres Fogh Rasmussen'in NATO Genel  Sekreterliğini veto etmekten vazgeçmesinin AB ile  yeni bir müzakere başlığını başarıyla kapatmaya yarayacağını umuyordu. Bununla birlikte Hükûmet  Başkanı, Avrupa kampanyasında daha fazla "hayırlar"la  karşılaştı.

            Sarkozy ve Merkel, Türkiye'nin "ayrıcalıklı bir  ortak" olması gerektiğinde ısrar ediyor ve bu statünün  Rusya'ya da verilmesiniistiyorlar. Bu da AB'nin yasal  anlaşmasına ters düşüyor. Birkaç gün önce Erdoğan,  Fransız Cumhurbaşkanı ve Alman Şansölyenin "hoşa  gitmeyen yorumlarıyla" ilgili olarak, "Bir oyuna  başladığın zaman artık oynuyorsundur, kuralları  değiştiremezsin, bu bir delilik." diye şikâyet  ediyordu.

            Türkler iyimser bir şekilde katılım tarihi olarak  2014'ü gösteriyor ancak Lizbon Anlaşması yürürlüğe girer ve Birlik tartışması tekrar genişleme konusundan  yana bir sonuçla biterse Avrupa ajandasında bu tarih belirlenecek.

            AB'nin önümüzdeki iki Dönem Başkanı İsveç ve İspanya,  Türkiye'den yana. Enerji çıkarları da etkili olacaktır.  Zira 2014'te, Türkiye ile Avusturya arasındaki gaz boru  hattı Nabucco'nun faal hâle gelmesi gerekiyor. Yeni  katılım engelleri karşısında Ankara, siyaseti enerji  ilişkisine çevirebilecektir.

            "Kendimizi kandırmayalım, Türkler istekli. Çok  Nabucco hayali kuruyoruz, ancak Ruslardan daha katı  şartlar koşabilirler." diyen üst düzey bir AB görevlisi, "Yirmi Yediler"in, Türklerin Orta Doğu'da, Rusya'da ve  Afganistan'da Birliğe "bedava" yardım ederken beklemeye  devam edeceklerine oldukça güvendiklerini belirtiyor.

 

 

İTALYA BASINI 

 

GIUSTIZIA GIUSTA: "ANKARA VE AVRUPA BİRLİĞİ"

 

            ROMA, 28/05(BYE)--- Haftada iki kez yayımlanan ve  hukuki konuların anayasal garantisi hususuna ağırlık  veren liberal Giustizia Giusta internet gazetesinin  25 Mayıs 2009 tarihli sayfasında, Maurizio De Santis  imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan makalenin  çevirisi şöyledir:

 

            10 Nisan günü Alman Şansölye Angela Merkel ve  Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin farklı  ortamlarda verdikleri beyanların Türk Cumhurbaşkanı  Abdullah Gül tarafından nasıl "kabul edilemez" olarak  değerlendirildiğini saptamak, günlük haberciliğin bizi  mecbur bıraktığı bir durum. Genç muhafazakarlarla yaptığı  buluşma vesilesiyle Merkel, sürekli genişlemeye "mahkum"  ama ciddi bir siyasi ve idari güçten yoksun bir AB'ye  sahip olmanın ne kadar mantıksız olduğunun altını  çizmişti.

            Bu kadarıyla yetinmeyen Şansölye, AB'nin üyesi  olmaktan ziyade, imtiyazlı ortağı olacak bir Türkiye  olasılığını hiç kuşkusuz tercih edeceğini vurgulayarak  dozu "arttırmıştı". Sarkozy ise, Alman Bild am Sonntag  dergisine verdiği bir mülakatta, Merkel'in söylediklerine  yankı oluşturmuştu: "İyi organize olmuş bir Avrupa'ya  gereksinimimiz var. (...) Bu, sağlam sınırlar koymak  zorunda olduğumuz anlamına geliyor. Dolayısıyla Türkiye'ye  boş vaatler vermenin tamamen gereksiz olduğu kanısındayım."  Türkiye'nin AB'nin "bahçesine" girmesine nazik ama kararlı  bir itiraz anlamına gelen açıklamalar.

            Abdullah Gül, Suriye'ye yapacağı resmi ziyaret  öncesi yakınma fırsatı buldu ve şunları vurguladı (alıntı  yapıyorum): "Prensip olarak Türkiye'nin katılımına karşı  koymak, AB tarafından alınmış olan kararları ihlal etmek  anlamına gelebilir." Bu tavır, "özlü" bir şekilde söylemek  gerekirse, Brüksel'in iyi niyet eksikliğini, yani Ankara'nın  AB'ye kabul edilmesi yolunda yapılan tartışmalı müzakerelerin  başladığı anda da var olduğu farz edilen bir noksanlığı  ortaya koymaktadır. Türkiye'nin yakınması itiraz edilemez  gibi görünmüyor. Ama Cumhurbaşkanı Gül, inanın, tam bir  siyaset kurdu. Zulümden şikayet ediyor ve Avrupa devinin  gözündeki meşhur kıymığın varlığından şikayet ederken onu  İslami devleti körleştiren "mertekleri" görmeye davet  edenleri aldatma yolunu buluyor.

            Türkiye, AB'ye katılacağını düşünerek, Ekim 2005'te müzakereleri başlattı. O zamandan bu yana Ankara'nın  katılım müzakereleriyle öngörülen başlangıçtaki 35 başlık  üzerinden 10'u askıda. Nereden başlamak gerekir? Deneyelim  bakalım. Bugüne kadar Ankara'nın Kıbrıs Cumhuriyeti'ni  tanıması zorunluluğu hakkında sonsuz ve oldukça verimsiz  tartışmalar oldu. Bu konu, Vatikan'ın Avrupalı ve Türk  yetkililere gayriresmi yollardan sunma imkanı bulduğu  kalın dosya ile daha da hassas hale geldi. Bu dosya,  "toleranslı" Müslümanların Kıbrıs'ın Hristiyanlar için  kutsal yerlerinde -eski otomobil çöplüğüne dönüştürülmüş  mezarlıklara yapılan saldırılardan, beş yıldızlı otellere  dönüştürülmüş manastırlara ve çalınıp karaborsada satılan  sınırsız miktardaki antikaya varıncaya kadar- yaptıkları  haksızlıkların ufak bir memorandumu. Bu küçük "dini" mertek  yetmezmiş gibi, işte "laik" bir başkası daha: Türkiye,  Ermeni halkının katledilmesinin tarihi sorumluluğunu  tanımayı uzaktan bile hayal etmiyor. Kürtlerin (bugün  Türklerin ayakları altında bulunan Kürtler) düşman eline  vekaleten verilen, hem siyasi hem de dini (Ermeniler tarihin  ilk Hristiyanları arasında yer alıyor) arka planı olan bu  soykırım, bir buçuk milyon insanın ölümü gibi bir sonucu  getirdi. Bugün Gazze Şeridi'nin kül olması gibi.

            Türkiye iki masada birden oynamakta büyük beceri  gösterdi. Bu şekilde, İnsan Hakları Komisyonu (insan  hakları konusunda her yıl Batı'ya karşı kınama kararları  püskürten o "şey") çevrelerinde Müslüman ülkelerin desteğini  almasına rağmen, Arap Birliği (kümese davet edilmiş tilki  misali) toplantılarına katılma cesaretini de gösterdi.  Dolayısıyla Gazze Şeridi'nden bahsetmek meşrudur. Ama İslami  bir devlet tarafından Hristiyanlara karşı yapılmış bir  soykırımdan bahsetmek, "hayır". Affedilemez bir İslamofobi.  Ancak yakınmacı Cumhurbaşkanı Gül'ün gözündeki mertekler  burada bitmiyor. Keşke bitse. Türkiye, Şubat 2005'de bir  İsviçre dergisinde ifade ettiği görüşleri nedeniyle yazar  Orhan Pamuk'tan tam da bugünlerde bir tazminat talep etti.  Herkese hatırlatalım, Nobel ödüllü Türk yazar söz konusu  bu mülakatta tam olarak şunları söylemişti: "Türk  topraklarında 30 bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü.  Ve benim dışımda hiç kimse bu konuda konuşmaya cesaret etmedi." Bunun üzerine Türk hükümeti, ceza kanununun 301.  maddesini ileri sürmüş ve Orhan Pamuk'u Türk kimliğine  hakaretten mahkum etmişti. Türk gazeteleri, "Türklüğe"  hakaretten suçlu yazar aleyhinde altı kişinin dava  açtığını hatırlatıyor. Bazı durumlarda bedensel ceza  isteyerek. Türk mahkemeleri bu itiraz bolluğunu bugüne dek  geri çevirmişti. Ama şimdi durum değişiyor. Geçtiğimiz  hafta Ankara'da Yargıtay, "Türk kimliğinin" (AB'ye katılım  isteklerine rağmen) savunucusu milliyetçilerin büyük  sevinciyle, bu dilekçeleri incelemeye layık olarak  değerlendirdi. Halen hayattaki en önemli Türk yazarlardan  biri için daha aynı zorluklar söz konusu. "Allah'ın  Kızları" adlı romanın yazarı Nedim Gürsel, 5 Mayıstan  beri 1 ila 5 yıl hapis tehlikesi yaşıyor. İstanbul'da bir  mahkemede görülen davası hiç kolay olacak gibi görünmüyor.  Geçtiğimiz yıl yayınlanan romanı, 51 yaşındaki yazara karşı  pek çok kez hukuki eylem başlatan Müslüman fanatiklerle  dalga geçiyor. Gürsel, ceza kanununun 216/1 sayılı maddesi  uyarınca, "ırki, toplumsal, dini nefrete tahrik", daha basit  bir deyişle, İslam'a hakaret suçlamasıyla yargılanıyor.

            Dini özgürlük, ifade özgürlüğü ve kendi (kirli)  geçmişini tanıması eksikliği... Bu "ıvır zıvırlar" bir yana,  neden "bu" Türkiye'yi kollarımız açık kabul etmeyelim?  Avrupalı teknokratlara bir tavsiye vereyim. Bir katılım  vaadinin senedini elinde sallayan Türk Cumhurbaşkanı  Abdullah Gül'ün riyakar yakınmalarına cevap vermek için,  meşhur Toto'ya başvursunlar: "Söylediğimi söyledim. Ve  burada bunu inkar ediyorum!"  

           

           

GIUSTIZIA GIUSTA: "TÜRKİYE ANAYASAL ANLAMDA NEDEN

                                          AB'YE UYGUN DEĞİL?"

 

            ROMA, 28/05(BYE)--- Haftada iki kez yayımlanan  ve hukuki konuların anayasal garantisi hususuna  ağırlık veren liberal Giustizia Giusta internet  gazetesinin 28 Mayıs 2009 tarihli sayfasında,  Maurizio De Santis imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında yayımlanan makalenin çevirisi şöyledir:

 

            Geçtiğimiz eylül ayında AB'nin genişlemesinden  sorumlu Komiseri Olli Rehn, Türkiye'nin AB'ye katılımı  konusunda şahsi iyimser görüşünü ifade etti. Ayrıntılı  olarak söylemek gerekirse, anayasal bir reformun  Türkiye'nin AB'ye katılım sürecini, ucu vasat bir  askerî darbe teorisine çıkan tehlikeli bir siyasi  kriz dönemine son vererek, kayda değer şekilde  hızlandırabileceğini coşkuyla açıkladı.

            Eski Dışişleri Bakanı ve eski AB Başmüzakereci  Ali Babacan (1 Mayıstan itibaren ekonomik işlerden  sorumlu), aşırılık yanlısı Avrupalı teknokratın  ayaklarını yere bastırma konusunda gereğini yapan  kişi oldu. Bakan Babacan'a göre, hâlihazırdaki  durumda Türk Anayasası, reformlar programında en ufak  bir ilerleme sağlanmasında ülkeye yardımcı olmayacağı  gibi, yeni bir anayasa "doğurmak" için ne zaman ne de  siyasi ortam yeterince olgun değil. 1982'deki askerî  rejim altında uygulamaya giren şimdiki anayasa, uzun  bir dizi hukuki sorunun temelinde yer aldı.  Türkiye'deki vasıflı pek çok ses, bu anayasanın,  söz, din, ifade ve birlik özgürlükleri de dâhil olmak  üzere, temel hak ve özgürlükleri ne kadar sınırladığını  öne çıkartıyor. Azınlıkta kalan -bazı durumlarda kısa  yoldan sessizliğe indirgenen- bu sesler, daha demokratik  şekilde işleyen ve bütün Türk vatandaşlarına daha fazla  hak ve özgürlük garantisi veren yeni bir anayasanın  oluşturulmasının faydaları üzerinde yoğunlaşan bir  tartışmayı yine de başlattı.

            Ancak Erdoğan hükûmeti, bu varış noktasını oldukça  imkânsız kılıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi, 2007'de  elde ettiği başarıdan sonra, yeni bir anayasanın ön  projesini kaleme almak için tabii ki biraz çaba sarf etti.  Ama bunu "entrikacı" şekilde yaptı. Erdoğan (ve ortakları)  ilk önce, diğer siyasi taraflar veya kurumlara danışmadan,  gizlice bir proje hazırlamayı denedi. Bu, ülkenin  -Türkiye'nin Arap Birliğinin çalışmalarına katıldığı  dönemdi; bir Libyalıyı Pontida'ya (Lombardia Birliğinin  doğduğu şehir) davet etmek gibi bir şey- hızlı bir  İslamlaştırma planı maksadıyla yapıldı. Daha sonra da,  üniversitelerde başörtüsü serbest bırakılarak yürürlüğe  geçirilen proje.

            Ardından, en berbat muz cumhuriyetine layık bir  şekilde PKK'ya (Türk askerlerinin Irak'ta bile harekat  yaptıklarını unutmayalım) karşı feci bir sertleşme oldu.  Muhafazakârlara göre, hâlihazırdaki Anayasa'nın 79.  maddesinde değişiklik yapıldığı ve 13 kez düzeltildiği  için, bu anayasa, Avrupa sınavını göğüslemeye hazır hâle  gelmek için hafif değişikliklere olanak sağlayabilir.  Aslında öyle değil. Tek bir inanca (İslam) din özgürlüğü  garantisi sağlamak ve diğerlerini kötü muamele görmeye  terk etmek yetmez. "Türklüğe hakaret"in oluşturduğu  Demokles'in kılıcına dokunmadan, basın özgürlüğünün  ağzını bağlamak mümkün değildir. Parlamenter sistemi  güçlendirecek, cumhurbaşkanının gücünü azaltacak, hukuk  sistemini modernleştirecek ve özellikle de kişisel  özgürlükleri açıkça tanımlayacak yeni bir proje  kaçınılmazdır.

           

 

IL GIORNALE: "BENİM AKDENİZ'İM"

 

            ROMA, 29/05(BYE)--- Tirajı günde 180 bin olan  merkez sağ eğilimli il Giornale gazetesinin aylık  eki Espansione'nin Haziran 2009 tarihli sayısında,  Donetella Zucca imzasıyla eski Başbakan Giulio Andreotti  ile yapılan ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan  mülakatın ilgili bölümünün çevirisi şöyledir: 

 

            --90 Yaşına Yeni Basan Giulio Andreotti, Göç, Türkiye, Müslüman Dünyası ve Avrupa'daki

            Rolü Konularında Söz Alıyor. Adım Adım İlerleyen Ortak Bir Eylemin Gerekli Olduğunu,

            Çünkü             Akdeniz'in Güneyinin Sadece İtalya'yı İlgilendiren Bir Konu Olmadığını Belirtiyor--

 

            Göçmenlere karşı bir bariyer mi yoksa entegrasyon mu?  İtalya çok etnikli bir topluma doğru gidiyor mu, gitmiyor  mu? 80 milyon Müslüman'ıyla Türkiye Avrupa'nın içinde mi?  Arap dünyasıyla İsrail arasında barışçıl bir beraberlik  olabilir mi? Günlük haberlerin son zamanlarda sürekli  sorduğu sorulardan sadece birkaçı; bakalım eski bir dış  politika tilkisi ve aynı zamanda İtalyan siyasetinin bilge  kişiliği, beş kez dışişleri bakanlığı, yedi kez başbakanlık  yapmış Giulio Andreotti bu sorulara ne cevap verecek?

 

            ZUCCA: 10 milyon Müslüman'ı bir anda Avrupalıya  dönüştürebilecek olan Türkiye'nin AB'ye katılımına doğru  daha fazla