ALMANYA BASINI
FRANKFURTER ALLGEMEİNE
ZEİTUNG: "AVRUPA'NIN
SINIRLARA İHTİYACI
VARDIR"
BERLİN,
28/05(BYE)--- Tirajı günde
366 bin 478 olan
muhafazakâr eğilimli
Frankfurter Allgemeine
Zeitung'un 27 Mayıs 2009
tarihli sayısında,
Mannheim Üniversitesi
Siyaset Bilimi Emekli
Profesörü Peter Graf
Kielmansegg imzasıyla ve
yukarıdaki başlık altında
yayımlanan yazının özet
çevirisi şöyledir:
--Avrupa
Devletler Federasyonunun
Sınırsız Bir Şekilde
Genişletilmesi, Onun
Tahrip
Edilmesine
Neden Olur--
Avrupa,
entegrasyon sürecinin
başlangıcından beri daima
dünyanın belirli bir
bölgesiyle sınırlı bir
proje olarak
düşünülmüştür. Ancak, bu
paradigmanın
değiştirilerek Avrupa
projesinin ucu açık ve
daimi genişlemeye yönelik
"sınırları ortadan
kaldırılmış" bir proje
olarak devam ettirilmesi
zamanının geldiği ileri
sürülmektedir. Buna
gerekçe olarak
genişlemenin AB
civarındaki bölgelerde
demokrasiye istikrar
kazandırdığı, AB üyesi
ülkeler arasında savaş
çıkmasının mümkün
olmadığı ve böylesi bir
barış bölgesinin kendi
büyümesini
sınırlandırmaması
gerektiği ifade
edilmektedir.
İleri sürülen
bu gerekçeler orijinal
olsa da sağlam değildir.
Avrupa projesi tabii ki
insan hakları ve
demokrasi düşüncesine
bağlı bir projedir. Ancak
buna dayalı olarak, bu
projenin yalnızca evrensel
ölçekte
gerçekleştirilebileceği
sonucunu çıkarmak
yersizdir. Demokrasi
ilkesi 21. yüzyılın
başında hiç kuşkusuz
evrensel olma iddiasına
sahip olan bir ilkedir.
Ancak demokrasi ilkesinin
evrensellik özelliğinden,
bunun yalnızca dünya
demokrasisi olarak
gerçekleştirilmek zorunda
olduğu sonucunu çıkarmak
da doğru değildir. Tam
aksine, eğer demokrasi
herhangi bir içeriğe sahip
olacaksa, bunun dünya
demokrasisi olarak
gerçekleştirilmesi mümkün
değildir.
Avrupa
devletleri 50'li yıllarda
oluşturdukları birliği
Kant'ın vizyonunda olduğu
gibi bir barış birliği
olarak görmüş olsalardı,
belirli sınırlara sahip
olmayan sınırsız bir
genişlemeyi ya da bir
serbest ticaret bölgesi
olmayı amaç olarak
belirlemiş olurlardı.
Ancak AB, aradan geçen
zaman içinde bu ikisinden
çok farklı bir hâl
almıştır. AB, kapsamlı
kanun yapma yetkilerine,
üye ülkeler arasındaki
anlaşmazlıkları çözen bir
hukuk sistemine sahip olan
bir devletler
federasyonudur. AB
organları bu suretle
sürekli olarak daha fazla
devlet yetkisine sahip
olmaktadır. AB aynı
zamanda kendisine ait bir
vergi sistemine sahip
olmasa da üye ülkeler
tarafından farklı
miktarlarda ödenen çok
büyük mali kaynakları
kendi sınırları içinde
paylaştıran bir devletler
birliğidir. AB ayrıca,
dışarıya karşı bir "birlik"
olarak hareket etmek
istemektedir ve
uluslararası politikada
bir aktör olmayı
hedeflemektedir. AB bunun
için demokratik meşruiyet
temeline dayalı bir iş
yapabilirlik kabiliyetine
sahip olmalıdır.
İş
yapabilirlik kabiliyeti
için Bakanlar Konseyinde
oy çokluğu uygulanmalıdır.
Meşruiyet içinse üye
ülkeler arasında nüfusla
orantılı çoğunluk kuralı
uygulanmalıdır. AB'nin her
genişlemesinden sonra sözü
edilen demokratik
meşruiyet temeline dayalı
iş yapabilirlik
kabiliyetinin muhafaza
edilmesi daha zor bir hâl
almaktadır. Üye ülkelerin
heterojenliği arttıkça,
uzlaşma temeline dayalı
karar mekanizmasının
muhafaza edilmesi ihtimali
de azalmaktadır. Bu
ihtimal üye ülkeler
arasındaki siyasi ve
kültürel çıkarlar ne
kadar fazla olursa o denli
azalacaktır. Genişleme
devam ettiği sürece
AB'nin heterojenliği de
artacaktır. Üye olan
ülkeler ne ölçüde güçlü ve
kendine olan güvenleri ne
denli fazlaysa –bir
sonraki aday ülke olan
Türkiye güçlü ve kendine
güvenen bir ülkedir- diğer
üye ülkelerle uzlaşması o
denli zor olacaktır. Bu
şartlar altında AB
vatandaşları arasında
ortak bir vatandaşlık
bilinci oluşturulması
mümkün olmayacaktır. Ancak
böyle bir bilinç
olmaksızın hukuk ve
dayanışma temeline dayalı
bir özgürlükçü siyasi
düzen oluşturmak mümkün
değildir.
Bulgaristan ve
Romanya'nın üyeliği ile
sonuçlanan süreçler ile
Türkiye'nin devam etmekte
olan üyelik sürecinde
görüldüğü gibi, üyelik
müzakerelerinin
başlatılması –hatta
yalnızca adaylık
statüsünün tanınmasıyla
dahi- daha sonra
durdurulamayacak ve
üyelikle sonuçlanacak olan
otomatik bir süreç
başlatılmaktadır.
Türkiye'nin
üyeliğine ilişkin olarak
sürdürülen tartışmalarda,
Avrupa'nın sınırları
ortadan kaldırılmış bir
proje haline getirilmesine
uzanan görüşler kilit
önemi haiz bir rol
oynamaktadır. Bu çerçevede,
AB'nin kapılarını
Türkiye'ye açmak zorunda
olduğu, zira Türkiye'nin
Avrupa'ya ait olmasının bu
ülkedeki demokrasiye
istikrar kazandırılmasına
belirleyici ölçüde
katkıda bulunacağı ifade
edilmektedir. Bu argüman,
bir kez başarılı
olunduğunda, sürekli
olarak ileri sürülecektir.
AB'nin dünyadaki sorunları
bu suretle çözeceği
görüşü kabul edilirse, AB
için bir sonraki
genişleme adımının yer
almayacağı bir gelecek
düşünmek mümkün
olmayacaktır. Bu, Avrupa
Federasyonunun kendi
kendisini tahrip etme
programıdır.
Bu nedenle,
AB'nin üyelik haricinde
çevresi üzerinde etkili
olmasını, komşularına
karşı sorumluluklarını
yerine getirmesini ve
istikrar ihraç etmesini
mümkün kılacak stratejiler
geliştirilmelidir. Bu zor
bir iş olabilir, ancak
sonunda Avrupa'nın kendi
kendisini tahrip etmekle
sonuçlanacak bir yola
girilmek istenmiyorsa
mutlaka gereklidir.
Avrupa'nın geleceğe
yönelik asıl görevi,
dünyada etkili olmaktır.
AB çok uzun bir zaman
yalnızca kendisiyle meşgul
olmuştur. Ancak dünyada
etkili olma kabiliyetine
sahip olmak için içeriye
ve dışarıya karşı sınır
çekme kabiliyetine sahip
olunmalıdır.
HAMBURGER ABENDBLATT: "PİSKOPOS
HUBER: TÜRKİYE AB'YE AİT
DEĞİL"
ANKARA,
01/06(BYE)--- Almanya'da
yayımlanan Hamburger
Abendblatt gazetesinin 1
Haziran 2009 tarihli
internet sayfasında,
Karsten Kammholz imzasıyla
ve yukarıdaki başlık
altında yer alan Hamburg
çıkışlı mülakatın
çevirisi şöyledir:
--Almanya
Protestan Kiliseler
Birliği (EKD) Başkanı
Wolfgang Huber Türkiye'nin
AB
Üyeliğine
Karşı Olduğunu Açıkladı.
Huber, Türkiye'nin Üyelik
İçin Önemli Kriterleri
Yerine
Getirmediğini Belirtti
ve "Özel
Komşuluk İlişkilerinden"
Yana Görüş Bildirdi--
SORU: Avrupa
seçimleri öncesi AB-Türkiye
ilişkileri üzerine de
tartışılıyor. Siz
ilkbaharda Türkiye'yi
ziyaret ettiniz. Ziyaret
ettiğiniz ülke, yeri AB'de
olan bir ülke miydi?
HUBER: Ülkede
şahit olduğum durum
Türkiye'nin AB'ye ait
olmadığını gösterdi.
Türkiye'nin bizim
önemsediğimiz kriterleri
yerine getirmediği aşikar.
Bunu büyük endişeyle
söylüyorum. Ülkede yaşayan
Hristiyan azınlıkların
durumu hiç iç açıcı değil.
SORU:
Türkiye'yle ilgili ne
yapılmalı?
HUBER: AB
sonsuz ölçüde genişleyemez.
AB'nin diğer ülkelerle
yaptığı gibi özel
nitelikte komşuluk
ilişkileri devreye
sokulmalıdır.
SORU:
İmtiyazlı ortaklık mı?
HUBER:
Sınırları AB'yi aşan daha
büyük bir ortak ekonomik
alanı savunuyorum. Üyelik
müzakerelerine onay
verdikten sonra işleri
tersine çevirmenin güç
olduğunun bilincindeyim.
Fakat bu konuda meseleyi
yeniden gözden geçirmeyi
desteklerdim. Bu meselede
Türkiye'yle sadece bir
siyasi değil toplumsal
tartışmaya da ihtiyaç
duyuyoruz.
SÜDWEST PRESSE: "TÜRKİYE'NİN
AB ÜYELİĞİNE YÖNELİK
TARTIŞMALAR, AP
SEÇİM SÜRECİNDE DAHA
DA SERTLEŞİYOR"
ANKARA,
01/06(BYE)--- Almanya'da
yayımlanan Südwest Presse
gazetesinin 1 Haziran 2009
tarihli internet
sayfasında, yukarıdaki
başlık altında yer alan
DPA kaynaklı ve Berlin
çıkışlı haberin çevirisi
şöyledir:
Türkiye'nin AB
üyeliği, Avrupa
Parlamentosu (AP)
seçimleri arifesinde sert
tartışmalara neden oluyor.
SPD'nin 7 Haziran'da
yapılacak AP seçimlerinde
aday gösterdiği Martin
Schulz, Merkel'i, Birlik
Partilerinin Türkiye'nin
AB üyeliği konusundaki
tutumunu açıklamaya davet
etti.
Schulz, "Bu
zamana değin açılan yeni
müzakere başlıkları
Başbakan tarafından
onaylanmış olsa dahi
Birlik Partileri,
Türkiye'nin AB üyeliğini
reddediyor." diyerek,
Şansölyeyi eleştirdi.
SPD'li siyasetçi Schulz,
mensubu olduğu parti
tarafından şimdiden AB
Komiseri addediliyor.
CDU'nun aynı görev için
belirlediği adayı ise
eski Birlik Partisi Meclis
Grup Başkanı Friedrich
Merz.
Türkiye'nin AB
üyeliğine karşı olduğunu
yineleyen İçişleri Bakanı
Wolfgang Schaeuble (CDU)
Welt am Sonntag gazetesine
verdiği demeçte, "Türkiye'nin
dostluğu ve önemi
şüphesiz yadsınamaz, ancak
tam üyeliği, Birliğin
siyasi yapısını tehlikeye
sokmakla kalmayıp imkânsız
hale getirebilir."
açıklamasında bulundu.
Schaeuble, "AP seçim
sürecinde, Türkiye'nin yer
alacağı bir AB'nin, halk
tarafından onaylanmadığı,
AB'nin, kıtanın
sınırlarını aşmaması
gerektiği gerçeği dürüst
bir şekilde dile
getirilmesi gerekiyor."
dedi.
Türkiye'nin AB
üyeliğinin, Birliği siyasi,
kültürel, maddi ve
coğrafi anlamda oldukça
zorlayabileceği kanaatini
dile getiren AB
Parlamentosu Başkanı Hans
Gert Pöttering, Hamburger
Abendblatt'a verdiği
demeçte, Türkiye ile
sürdürülen müzakerelerin
sonlanması durumunda dahi
üyeliğin otomatikman
gerçekleşmemesi gerektiği,
Birliğe üye ülkelerin
parlamentolarının ve
AP'nin tam üyeliği
onaylayıp onaylamayacağı
veya ne tür bir üyelikten
yana olduğu konusunda hür
iradesiyle karar
vermesinin doğru olacağını
dile getirdi.
Pöttering,
Merz'in AB Komiserliğini
desteklediğini ifade etti
ve 20 yıldır komiser
çıkaramayan Birlik
Partisinin böyle bir
iddiasının olmasını doğal
karşıladığını ancak bu
konudaki nihaî kararı
sonbaharda seçilecek olan
yeni hükûmetin vereceğini
ifade etti.
Schaeuble,
Merz'in, Endüstri Komiseri
Günter Verheugen'in
halefi olarak aday
gösterilmesini "mükemmel
bir çözüm" sözleriyle dile
getirdi. Verheugen, iki
dönemin ardından AB
Komiserliğinden ayrılıyor.
CDU'nun
ekonomi ve maliyeden
sorumlu siyasetçisi Merz,
2002 yılında CDU Genel
Başkanına karşı yürüttüğü
iktidar mücadelesini,
kendisini grup
başkanlığından ederek
yerine geçen Merkel'e
kaptırmıştı. Bu olayın
ardından Merz, 2004
yılında grup başkan
vekilliği ve CDU
milletvekilliği
görevinden ayrılarak
avukatlık mesleğine geri
döndü. 53 yaşındaki Merz,
sonbaharda yapılacak genel
seçimlerde aday olmayacak.
DİE WELT: "TÜRKLER AB'Yİ
YENİDEN SEMPATİK BULMAYA
BAŞLADILAR"
BERLİN,
02/06(BYE)--- Tirajı günde
264 bin 270 olan
muhafazakar sağ eğilimli
Die Welt gazetesinin 2
Haziran 2009 tarihli
sayısında, Boris Kalnoky
imzasıyla ve yukardaki
başlık altında yayımlanan
İstanbul çıkışlı yazının
çevirisi şöyledir:
Türkiye'de
Avrupa Birliğine duyulan
sempati yeniden artıyor.
Bir yıldan uzun bir
süredir ilk kez halkın
yarısından çoğu, yani
yüzde 57'si, ülkenin AB
üyeliğini destekliyor. Bu
sonuca, İngiltere
Dışişleri Bakanlığı
tarafından finanse edilen,
Bahçeşehir Üniversitesi
tarafından yapılan yeni
araştırma neticisinde
ulaşıldı. Nisan 2008'de
AB'ye verilen destek yüzde
47 idi. Türkiye'de reform
politikası ve AB
adaylığıyla ilgili bir
yükseliş havasının
yaşandığı 2004 yılında,
ülkelerinin AB üyesi
olmasını isteyenlerin
oranı yüzde 70'in
üzerindeydi. Üyelik
geciktiğinde AB Türklerin
çoğu için bir düşman
tablosuna dönüştü.
Başörtüsü takılması ya da
Kemalist-laik devlet
ilkelerinin korunması gibi
konularda yaşanan kültür
çatışması sürecinde, AB ve
değerleri, Müslümanlar ile
cumhuriyetçilerin
saldırılarına maruz kaldı.
En dip noktaya ise Ocak
2008 tarihinde, AB'ye
verilen destek yüzde 30'a
indiğinde ulaşıldı. Şimdi
ise ibre yeniden eski
haline dönüyor gibi
gözüküyor.
Bilgisizlik ve
Avrupa karşısında duyulan
ön yargılar nedeniyle
araştırmanın eş zamanlı
olarak ortaya koyduğu
sonuç biraz şizofrenik.
Deneklerin dörtte biri,
Türkiye'nin AB üyesi olup
olmadığını bilmiyor. Yüzde
81'i AB'nin başlıca
hedefinin Hristiyanlığı
yaymak olduğu görüşünde
ve yüzde 71'i AB'nin
Türkiye'yi parçalamak
istediğini düşünüyor.
Araştırma,
derin duygularla dine
bağlı, oldukça geleneksel
düşüncelere sahip ve çok
şüpheli bir kadın
toblosuna sahip bir
Türkiye'yi yansıtıyor.
Deneklerin yüzde 62'si
dinin hayatlarındaki en
öncelikli konu olduğunu
belirtirken, aynı şeyi
demokrasi için
söyleyenlerin oranı yüzde
13'dü. Araştırmaya
katılanların yüzde 75'i
çocuklarının Kuran kursuna
gitme olanağına sahip
olmasını arzu ediyor.
Yüzde 33'ü kadınların
bazen dayağı hakettiğini
düşünüyor. Yüzde 58'i
kadının kocasının sözünü
dinlemesi gerektiği, yüzde
22'si ise eşini aldatan
kadınların taşlanması
gerektiğini düşünüyor.
"Kimin
komşunuz olmasını
isterdiniz?" şeklindeki
soruya verilen yanıtlar da
oldukça hoşgörüsüz
olunduğunu ortaya koyuyor.
Deneklerin yüzde 64'ü
Yahudileri, yüzde 66'sı
dinsizleri, yüzde 72'si
alkol kullananları ve
yüzde 52'si Hrisyanları
komşu olarak istemiyor.
15-18 yaş grubu arasında
bu oranlar dikkate değer
bir şekilde yükseliyor.
Bu, gençlikten kaynaklanan
nüans eksikliğinin dışa
vurumu olabileceği gibi,
Başbakan Erdoğan'ın AK
Partisinin sekiz yıllık
İslamcı-muhafakazakar
eğilimli hükümetinin ve
etkileri giderek artan
İslamcı medya,
organizasyonlar ve dünya
görüşünün bir sonucu
olabilir.
FRANKFURTER ALLGEMEINE
SONNTAGSZEITUNG: "AZ
OLMAMIZI
TELAFİ ETMELİYİZ"
BERLİN,
02/06(BYE)--- Tirajı günde
333.658 olan muhafazakâr
eğilimli Frankfurter
Allgemeine
Sonntagszeitung'un 31
Mayıs 2009 tarihli
sayısında, Nikolas
Busse'nin Malta'lı Avrupa
Parlamentosu milletvekili
Simon Busuttil ile yaptığı
ve yukarıdaki başlık
altında yayımlanan
mülakatın ilgili bölümünün
çevirisi şöyledir:
BUSSE: Ülkeniz
AB'ye beş yıl önce diğer
dokuz ülke ile birlikte
üye oldu. Acaba Birlik
nihai sınırlarına ulaşmış
mıdır?
BUSUTTİL:
AB'nin dışında olunduğu
zaman genişleme yanlısı,
içinde olunduğu zaman ise
genişleme karşıtı
olunuyor. Aslında
genişleme AB için genel
olarak büyük bir kazanım
olmuştur. Gelecekte hangi
ülkelerin AB'ye gireceği
önemlidir. Bir sonraki
turda Hırvatistan'ın
AB'ye alınacağı bellidir.
Her ne kadar İzlanda'nın
AB'ye alınması hâlinde
Malta en küçük ülke olma
özelliğini kaybedecek olsa
da, İzlanda'yı da bir
sonraki turda AB üyesi
yapabiliriz.
BUSSE: Peki
Türkiye'nin durumu nedir?
BUSUTTİL:
Türkiye'nin durumu
karmaşık gözüküyor.
Türkiye kriterleri yerine
getirirse AB'ye üye
olabilir. Fakat bu
Türkiye bugün
bildiğimizden çok farklı
bir Türkiye olacaktır. Bu
nedenle Türkiye'nin
kriterleri yerine
getireceği konusunda bazı
kuşkulara sahibim.
WELT AM SONNTAG: "AVRUPA
İÇİN BİR BAŞKAN"
BERLİN,
02/06(BYE)--- Tirajı
haftada 402 bin 832 olan
muhafazakâr sağ eğilimli
Welt am Sonntag
gazetesinin 31 Mayıs 2009
tarihli sayısında Thorsten
Jungholt/ Thomas Schmid
imzalarıyla ve yukardaki
başlık altında yayımlanan,
Federal İçişleri Bakanı
Wolfgang Schaeuble (CDU)
ile yapılan mülakatın
ilgili bölümünün çevirisi
şöyledir:
--Brüksel'deki
Parlamento Seçimlerine
Halk Tarafından Gösterilen
İlgi Sınırlı Kalıyor.
Federal
İçişleri Bakanı Wolfgang
Schaeuble'nin AB'deki "Biz
Hissini" Nasıl Teşvik
Etmek
İstediğine
Dair--
JUNGHOLT/SCHMİD:
Sayın Schaeuble, vatandaşa
7 Haziranda seçim
sandığına gitmesi
gerektiğini nasıl
anlatacaksınız?
SCHAEUBLE:
Almanların yakın
tarihindeki en büyük
şansları olan, barış ve
özgürlük içinde bir
yeniden birleşme, Avrupa
Birliği olmadan mümkün
olamazdı. AB olmadan
küresel dünyanın sorunları
artık çözülemez. Merkezî
siyasi sorunları artık tek
başına değil, sadece
partnerlerimizle birlikte
kabul ettirebiliriz. Bu
yüzden AB her birey için
önemlidir ve geleceğimizin
anahtarıdır.
JUNGHOLT/SCHMİD:
CDU her yerde afişlerde
"Biz Avrupa'dayız"
sloganıyla görülüyor.
SCHAEUBLE:
Seçim kampanyasında nasıl
iletişim kurulacağı
konusu her zaman
tartışılır. Ancak,
vatandaşın seçime büyük
oranda katılımının ön
koşulu hiç kuşkusuz "biz
hissidir".
JUNGHOLT/SCHMİD:
İnsanlara neden CDU'nun ne
istediğini söylemiyorsunuz?
Örneğin, Türkiye'yi AB'de
istemediğini.
SCHAEUBLE:
Bunu her zaman ve çok
tutarlı bir şekilde hep
söylüyorum. Bütün dostluğa
ve Türkiye'nin olanca
önemine rağmen, tam üyelik
Avrupa Birliği'nin siyasi
başarı şansını dramatik
bir şekilde tehlikeye
sokacak, hatta imkânsız
kılacaktır. Zira böyle bir
Avrupa insanların
desteğini alamaz.
İnsanların önemli
kararları ulusal düzeyden
Avrupa düzeyine
taşıyabilmesi için
kendilerini Avrupa'da
yeterince evlerinde
hissetmesi gerekir. Seçim
kampanyasında, AB
sınırlarının Avrupa
kıtası dışına taşmaması
gerektiğini söyleyebilmek
de bir parça dürüstlüktür.
JUNGHOLT/SCHMİD:
Sicilya'dan Litvanya'ya
kadar insanlar Türkiyesiz
de "biz hissine" sahip
değiller. Bu neden
kaynaklanıyor?
SCHAEUBLE:
Avrupa kimliği yavaş yavaş
oluşmalıdır. Almanya'da
da bu süreç uzun oldu.
Kıyasladığımızda AB'de
daha hızla yol alıyoruz.
Ortak para birimi ve
sınırların kalkması
Avrupa bilincinin
oluşmasını sağlıyor.
DER SPİEGEL: "OSMANLININ
GERİ DÖNÜŞÜ"
BERLİN,
02/06(BYE)--- Tirajı
haftada 1 milyon 27 bin
olan liberal sol eğilimli
Der Spiegel dergisinin 31
Mayıs 2009 tarihli
sayısında, Hans-Jürgen
Schlamp, Daniel
Steinvorth, Bernhard Zand
imzalarıyla ve yukarıdaki
başlık altında yayımlanan
yazının özet çevirisi
şöyledir:
--AB'den Hayal
Kırıklığına Uğrayan
Türkiye, Doğu'ya Yöneliyor
ve Bölgesel Güç
Konumuna
Yükseliyor. Bu Gelişme
Avrupa İçin İyi mi, Kötü
mü? Ebedi Adayla İlgili
Soru
Yeniden
Yöneltiliyor--
İstanbul,
Altın Boynuz, Sütlüce
Kongre Merkezi: Dünya, su
hakkında konuşmak için bir
araya geliyor. Su devleri,
su cüceleri, devlet
başkanları, başbakanlar,
ve uzmanlardan oluşan
binlerce insan burada
toplanıyor. Burada Fırat,
Nil, Dicle, büyük
barajlar ve nehirlerin
tamamının özelleştirilmesi
söz konusu. Burada,
insanlığın geleceğinin
sorunlarından biri
tartışılıyor ve bu
tartışmaya tam da Türkler
davet ediyor. Bu bir
tesadüf mü?
Ankara,
Atatürk'ün Mozolesi: İki
adam, cumhuriyetin
kurucusuna saygı duruşunda
bulunuyor. Biri kahverengi
bir kaftan giymiş, diğeri
takım elbise. İkilinin çok
sayıda ortak sorunu var,
ikisi de uçurumun
kenarındaki iki devleti
yönetiyor: Asıf Ali
Zerdari ve Hamid Karzai,
Pakistan ve Afganistan
Devlet Başkanları. Tam da
Türk mevkidaşları
Abdullah Gül onları bir
araya getiriyor. Bu bir
tesadüf mü?
Bir kez daha
Ankara: ABD Başkanı Barack
Obama mecliste konuşma
yapıyor. Atatürk'ü ve
mirasçılarını, hükûmetin
reformlarını, Türkiye'nin
jeopolitik önemini övüyor,
tam da ülkenin uzun
süredir beklediği takdiri
dile getiriyor. Obama ilk
yurt dışı gezisini tam da
Ankara'da noktalıyor. Bu
bir tesadüf değil.
Orta Doğulu ve
Ön Asyalı devlet
başkanları ve askeri
liderler, diplomatlar,
genelkurmay başkanları ve
istihbarat başkanları
bugünlerde Boğaz'da bir
araya geliyor. Ekonomi
heyetleri ülkeyi ziyaret
ediyor. Hatta uluslararası
tutuklama kararıyla aranan
Sudan Devlet Başkanı Ömer
Beşir bile, burada
azarlanmayı beklemediği
için, Ankara'da kendisi
için kırmızı halı
serdiriyor.
Görüldüğü
kadarıyla, Batı'da sürekli
olarak sert komşularından
yakınan Türklerin Doğu'da
artık düşmanları yok.
Eski rakipleri Rusya artık
önemli bir enerji ve
ticaret ortağı oldu.
Savaşın eşiğine gelinen
Suriye ve Irak bugün
Türkiye'nin dostu.
Ermenistan'da bile güven
tesis edilmeye başlandı.
Osmanlının mirasçısına bir
türlü ısınamayan Araplar
da şimdi "Türk modeli"nden
söz ediyorlar ve bununla
dinamik, açık,
sorunlarıyla kendilerinden
daha iyi baş edebilen bir
ülkeyi kastediyorlar. Peki,
bu değişim niye?
Suçlu Avrupa.
Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan 2003 yılında
Türkiye'yi AB'ye taşıma
planıyla yola koyuldu.
Ancak Avrupa bu vizyona
soğuk durdu ve Türkiye'de
cazibesini önemli ölçüde
yitirdi. İstanbul'daki
Friedrich Ebert Vakfı
Avrupalıların "genişleme
yorgunluğuna", "Türkiye'nin
katılım yorgunluğunun"
eklendiğini duyurdu.
Erdoğan'ın, ülkesinin
Avrupa'ya karşı sahip
olduğu alternatiflerden
bahsederken ne demek
istediği şimdi netleşiyor.
Yeni rota,
eleştiriciler tarafından
olduğu gibi destekçiler
tarafından da "yeni
Osmanlı" olarak
tanımlanıyor. Ankara
gerçi şeklen Avrupa
rotasına bağlı kalıyor.
Uzun süreden beri ve
şimdi Avrupa seçim
kampanyasında yeniden
olduğu gibi Paris, Viyana
ve Berlin'den gelen
reddedici açıklamaların
verdiği hayal kırıklığıyla
Türkiye giderek,
yüzyıllar boyunca doğrudan
hakim olduğu bir bölgenin
düzen gücü olma rolüne
konsantre oluyor.
Türklerin bu
rota değişimi Avrupa'da
temel soruların ortaya
atılmasına neden oluyor.
Türklerin bu arada
Batı'dan ziyade Güney'e
ve Doğu'ya yönelmeleri iyi
mi, kötü mü? Bu durum
ebedi adayın lehine mi
yoksa aleyhine mi?
Türklerin dış
politikasının yeni yönü,
Türklerin istenmeyen AB
üyeliği projesinin zarif
bir şekilde gömülmesi için
beklenmedik bir fırsat mı?
Dış
politikanın yeni mimarı
Ahmet Davutoğlu bu
düşünceden hiç hoşlanmıyor.
Mayıs ayından beri
Dışişleri Bakanı olan
siyaset profesörü, Batı
ile ipleri henüz
koparmadı. Davutoğlu daha
geçenlerde Brüksel'de
meslektaşlarına, ülkesinin
"Avrupa için bir yük değil
bir kazanım" olacağını
söyledi.
Ancak, "Stratejik
Derinlik" adındaki "çok
boyutlu bir politikadan"
söz edilen kayda değer bir
kitabın yazarı olan
Davutoğlu, genelde Ankara
ya da Türkiye'nin
batısından gelen
memurların oğulları olan,
Kemalist talimi görmüş ve
tamamıyla NATO, Avrupa ve
ABD'ye odaklı
seleflerinden oldukça
farklı bir pusula izliyor.
Davutoğlu da
tıpkı Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül gibi, Orta
Anadolu'dan geliyor ve bu
yeni İslamcı elit kesime
dahil. Liseyi yurt dışında
bir Alman okulunda bitiren
Davutoğlu, Arapça biliyor.
Malezya'da bir İslam
üniversitesinde ders veren
Davutoğlu, tek taraflı
olarak Batı'ya yönelmenin
Türkiye gibi bir ülke için
sağlıklı olmadığı
görüşünde.
Sağlıklı
ilişkiler için Ankara'nın
tüm komşularıyla iyi
anlaşması ve Batı
tarafından damgalanmış
Suriye, İran, Hamas ve
Hizbullah gibi
dışlanmışlara dokunmaktan
korkmaması gerekiyor. Bu
bağlamda Türkiye'nin
Osmanlı geçmişinin
arkasında duran, eskiden
Osmanlı İmparatorluğunun
olduğu her yerde saygı
duyulan bir bölgesel güç
olması öngörülüyor.
Yerel basın
Davutoğlu'nu "Türkiye'nin
Kissinger'i" olarak
kutluyor. Gül ve Erdoğan
bile ona "Hoca" diye hitap
ediyorlar. Dış politika
gitgide daha belirgin bir
şekilde onun imzasını
taşıyor. Türk diplomatları,
onun telkinleri üzerine
Suriye ile İsrail arasında
2000 yılında kesilen
müzakereleri yeniden
başlattılar. 2004 yılından
bu yana İstanbul'da gizli
barış görüşmeleri
gerçekleşti. 2008 sonunda
İsrail'deki parlamento
seçimleri ve Gazze
operasyonu nedeniyle
görüşmeler geçici olarak
donduruldu.
Türkler, Gazze
Savaşı ile ilgili olarak
Mısır Devlet Başkanı
Hüsnü Mübarek'ten bile
daha fazla etkili
olabildiklerini
söylüyorlar. Hamas'ın
İsrail'in ateşkes
önerisini Ankara'nın
arabuluculuğu sayesinde
kabul ettiği ve Başbakan
Erdoğan'ın Davos'ta İsrail
Cumhurbaşkanı Peres ile
tartışması neticesinde
İslam dünyasında Filistin
dostu olarak tanınmasına
neden olduğu söyleniyor.
Başbakan Erdoğan, 2008
yılının mayıs ayında
Lübnan'da sokak
çatışmaları baş
gösterdiğinde şahsen
ortamın sakinleşmesi için
girişimlerde bulunmuştu.
Türkiye'nin
Kafkaslarda sakin bir
siyaset izlediği
gözlemlenirken, Erdoğan
hükûmetinin, Gürcistan
Savaşı sonrasında
Moskovalı ve Tiflisli
yetkilileri bir araya
getirdiği ve Ermenistan
ile ilişkileri bir yol
haritası belirlemek
suretiyle düzeltmeye
çalıştığı ve Türk-Ermeni
sınırı açma girişiminde
bulunduğu dikkat çekiyor.
Türk Deniz
Kuvvetleri, Somali
açıklarındaki deniz
korsanlarına karşı
yürütülen uluslararası
gücün komutanlığını
ABD'nin 5. Filosu'ndan
devraldı. Bunun yanı sıra
Irak'lı Şii lider Mukteda
el-Sadr'ın Davutoğlu'nun
gönderdiği özel bir uçakla
Ankara'ya geldiği
biliniyor.
Türkiye'nin
uzun yıllar güney ve
doğudaki komşularına olan
mesafeli ilişkisi göz
önünde bulundurulacak
olursa son dönemlerdeki
gelişmeler adeta şaşırtıcı
bir rota değişikliği
olarak değerlendirilebilir.
Kimileri ise bu
değişiklikten pek hoşnut
değil. Bu tutumu eleştiren
siyaset bilimci Soner
Çağaptay, Ankara'yı, "İslami
ve Arap eğilimli bir dış
siyaset" izlemeye karşı
uyarıyor. Bilim adamı
Çağaptay, "Türk
diplomatlar eskiden
Fransa'ya yönelmiş
olsalardı, bu durum
İslamcılar arasında
tepkiye neden olurdu"
şeklinde konuşurken
Türkiye'nin, Arap
ülkelerinde sokaktaki
vatandaş tarafından
sevilmesinin aynı şekilde
bu mutlak hükümdarların
başta oldukları
başkentlerinde de
sevileceği anlamına gelmediğini
ve ülkenin bu nedenle
yeterince etkili
olamayacağını belirtiyor.
Türkiye'nin
Abu Dabi Büyükelçisi Hakkı
Akil, bilim adamı
Çağaptay'ın bu tezine
karşı çıkmakla birlikte,
Türkiye'nin bölgesinde
bir "yumuşak güç" teşkil
ettiğini vurguluyor. Bu
nedenle Ankara'nın bu
rotasının aslında Batı'nın
hoşuna gitmesi
gerektiğini hatırlatan
Büyükelçi, siyasi
istikrarın, güvenli bir
enerji koridorunun ve
Davutolu'nun deyişiyle "AB'nin
güneydoğusunda güçlü bir
müttefikin" AB'nin temel
çıkarları ile uyuştuğunu
belirtiyor.
Taraflar,
Türkiye'nin yakın dönemde
ve belki de hiçbir zaman
Avrupa kulübüne tam olarak
üye olamayacağının
bilincindeler. Fakat
anlaşılan Brüksel'de hiç
kimse bunu açıkça itiraf
edemiyor veya etmek
istemiyor. AB Komisyon
Başkanı Barroso, Türkiye
ile yürütülen
müzakerelerin kesintisiz
sürdürüldüğünden düzenli
olarak söz ediyor.
Fakat Türkiye-AB
müzakerelerinde pek bir
ilerlemenin
kaydedilmediği dikkat
çekiyor. Bavyera'daki
seçim kampanyaları, "Türkiye'ye
hayır" sloganlarıyla
yürütülüyor. Berlin'deki
bir seçim toplantısında
Merkel ve Sarkozy
Türkiye'nin AB üyeliğinin
arzulanmadığını açıkça
belirtmişlerdi.
AB dış
siyasetçisi Hristiyan
Demokrat Elmar Brok,
Türkiye'nin Avrupa için
stratejik öneminin
günümüzde Soğuk Savaş
döneminden daha fazla
olduğunu hatırlatırken,
Batı'nın, Ankara'yı Avrupa
teknesinde tutması için
her şey yapması
gerektiğini söylüyor.
Hristiyan
Demokrat Brok ve diğer
AB'li parlamenterler
Türkiye'ye Norveç'in sahip
olduğu türden bir statüyü
cazip hale getirmek
istiyorlar. Türkiye'nin
ortak pazar, vizeden muaf
tutulma, güvenlik ve bilim
alanında ortak çalışmalar
gibi konularda Birliğe tam
üye olmadan dahil olması
söz konusu olacak.
FOCUS: "STEİNMEİER (SPD)
AVRO ÜLKELERİ ARASINDA
DAHA İYİ BİR
MUTABAKAT
SAĞLANMASINI TALEP EDİYOR"
BERLİN,
03/06(BYE)--- Tirajı
haftada 720 bin 858 olan
liberal eğilimli Focus
dergisinin 2 Haziran 2009
tarihli sayısında,
yukarıdaki başlık altında
yayımlanan haberin özet
çevirisi şöyledir:
--Şansölye
Adayı SPD'li Siyasetçi
Frank-Walter Steinmeier
Avro Para Birimi'nin
Geçerli
Olduğu
Ülkelerdeki Farklı
Ekonomik Gelişmelerin
Avronun
İstikrarsızlaşmasına Neden
Olabileceğine
Dikkat Çekti. Alman
Dışişleri Bakanı Alman
Halkının Avrupa
Parlamentosu
Seçimlerine
İştirak Etmesi Çağrısında
Bulundu--
Federal
Almanya Dışişleri Bakanı
Steinmeier,
Avro-ülkelerinin kendi
aralarında daha iyi bir
uyum içinde olmaları
talebinde bulunurken, AB
genişleme sürecinin devam
ettirilmesinden yana
olduğunu belirtti.
Bakan
Steinmeier, Batı Balkan
ülkelerinin Avrupa
perspektifine sahip
çıkmanın inandırıcılığın
bir gereği olduğunu
vurgularken, Türkiye ile
yürütülen müzakerelerin "iyi
niyetli bir şekilde"
sürdürülmesi
gerektiğinden söz etti.
Steinmeier Türkiye'nin AB
üyeliği konusunda CDU'dan
farklı görüşlere sahip.
CDU, Türkiye'ye imtiyazlı
ortaklık olarak
adlandırılan bir teklif
sunuyor.
WESTDEUTSCHE ALLGEMEİNE: "AVRUPA
PARLAMENTOSU MİLLETVEKİLİ
BROK, BRÜKSEL
BÜROKRASİSİNİ
SAVUNUYOR"
ANKARA,
03/06(BYE)--- Almanya'da
yayımlanan Westdeutsche
Allgemeine gazetesinin 2
Haziran 2009 tarihli
internet sayfasında, U.
Reitz, W. Bau, F.
Stenglein, A. Beer
imzalarıyla ve yukarıdaki
başlık altında yayımlanan
Avrupa Parlamentosu
Milletvekili Elmar Brok
ile yapılan mülakatın
Türkiye ile ilgili
bölümünün çevirisi
şöyledir:
--Anahtar
Kelime Türkiye: "Zihniyet,
Sorun Olmaya Devam Ediyor"--
SORU:Avrupa'nın
genişlemesiyle ilgili bir
sorumuz var. Türkiye'ye
evet mi yoksa hayır mı
diyorsunuz?
BROK:
Türkiye'ye, yakın bir
zaman içinde tam üye
olamayacağı dürüst bir
şekilde söylenmeli.
Söylenmemesi, Türkiye'nin
aptal yerine konması
anlamına gelir. Ekonomik
konular her zaman
konuşulabilir. Ancak
zihniyet sorun olmaya
devam ediyor. Muhammed
karikatürleri konusunda,
Türk hükûmetinin nasıl bir
tutum sergilediğine bir
bakın. Burada basın
özgürlüğüyle ilgili
anlayışta eksiklik var.
AUSWAERTIGES-AMT.DE:
"FEDERAL DIŞİŞLERİ BAKANI
STEİNMEİER'İN
BUDAPEŞTE'DEKİ
KONUŞMASI"
BERLİN,
03/06(BYE)--- Federal
Almanya Cumhuriyeti
Dışişleri Bakanlığının 2
Haziran 2009 tarihli
internet sayfasında,
Federal Dışişleri Bakanı
Frank Walter
Steinmeier'in Doğu Avrupa
ülkelerini ziyareti
kapsamında 2 Haziran 2009
tarihinde Budapeşte
Bilimler Akademisinde
yaptığı konuşmanın Türkiye
ile ilgili bölümünün
çevirisi şöyledir:
"Genişleme ve
komşuluk politikası
kesinlikle çevremizdeki
anlaşmazlıkların
üstesinden gelinmesi için
başvurulacak basit bir
araç değildir. Özellikle
genişleme konusunda, buna
ilişkin riskleri ve
şartları açıkça dile
getirmeliyiz, zira
genişleme AB'nin
çehresini değiştirmektedir.
Ancak Batı
Balkan ülkelerine
verdiğimiz Avrupa
perspektifi sözünün
tutulması ve Türkiye ile
başlatmış olduğumuz
katılım müzakerelerinin
iyi niyetli bir şekilde
devam ettirilmesi kendi
inandırıcılığımızla
ilgili bir meseledir.
AB'nin kendi
ev ödevlerini yapması
gerektiği gibi adayların
da kendi ev ödevlerini
yapması gerekmektedir.
Ancak şu husus açıktır:
Genişleme süreci her iki
tarafın çıkarına olacak
şekilde devam
ettirilmelidir. AB, Rusya
dâhil olmak üzere doğudaki
komşularıyla ilişkilerini
ortaklık temeline dayalı,
sıkı ve kapsamlı olarak
şekillendirmelidir."
DİE WELT: "BAY PÖTTERİNG,
NEDEN OY KULLANALIM?"
BERLİN,
03/06(BYE)--- Tirajı günde
264 bin 270 olan
muhafazakar sağ eğilimli
Die Welt gazetesinin 03
Haziran 2009 tarihli
sayısında, Ansgar Graw'ın
AB Parlamentosu Başkanı
Hans-Gert Pöttering ile
yaptığı ve yukarıdaki
başlık altında yayımlanan
mülakatın Türkiye ilgili
bölümünün çevirisi
şöyledir:
--AB
Parlamentosu Başkanı Hans-Gert
Pöttering (CDU) Avrupa
Siyasetinde Bazı
Yanlışlıkların
Yapıldığını Söylüyor--
GRAW: AB uzun
bir süre yatay olarak
genişlemiştir. Acaba
şimdi gelinen noktada
dikey olarak entegrasyona
mı ağırlık verilmelidir.
Bu nedenle mi yeni üyelere
ihtiyaç duyulmamaktadır?
PÖTTERİNG:
Aynen öyle, AB'nin biraz
nefes almaya ihtiyacı
vardır. Birlik kendi
içinde bir güçlenme
süreci geçirmelidir. Bence
şimdi Lizbon
Antlaşması'nın yürürlüğe
girmesi ve hayata
geçirilmesi önceliklidir.
Bu bağlamda yeni bir
genişleme dalgası söz
konusu değildir. Balkan
ülkelerinin Avrupa
perspektifine muhakkak
ihtiyaçları vardır. Ancak
her ülke kendi kaydettiği
ilerlemeye göre
değerlendirilmelidir. Bu
nedenle bu ülkelerin AB'ye
üye olmaları şüphesiz
bayağı bir zaman alacaktır.
GRAW: Peki
Türkiye'nin durumu nedir?
PÖTTERİNG:
Benim kanaatime göre,
Türkiye'nin AB'ye üye
olması AB'yi hem siyasi,
hem kültürel, hem maddi,
hem de coğrafi açıdan
zorlar. Bu nedenle
Türkiye ile ortaklığımızı
siyasi ve ekonomik
alanlarda sürdürmek
istiyoruz. Fakat
Türkiye'nin AB'ye üye
olmasını istemiyoruz.
GRAW: CSU,
Türkiye'nin AB üyeliği
gibi konuların
referanduma sunulmasından
yana. Acaba CDU buna neden
karşı çıkıyor?
PÖTTERİNG:
Genelde CDU ve CSU
partileri Avrupa
politikasında aynı
çizgidedirler. Bu nedenle
seçime gidilmesi
konusunda birlikte bir
çağrıda bulunduk. Ancak
referandum konusunda
farklı görüşlere sahibiz.
Ben daha ziyade
parlamenter prensipten
yana birisiyim. Avrupa
ile ilgili kararlar
referandum ile alınsa, 27
AB ülkesinde referandum
yapılması gerekir. Bu
yöntem AB'nin reform
kabiliyetinde ciddi
aksaklıklara neden olur.
GRAW: Yani
daha açık konuşmak
gerekirse CSU bu popülist
konuya değinmez ise yüzde
5'lik barajı
geçemeyeceğinden mi endişe
duyuyor?
PÖTTERİNG: Bu
soruyu ancak CSU
partisindeki şahsiyetler
cevaplandırabilir.
SÜDDEUTSCHE ZEİTUNG: "AVRUPA
BÜYÜK BİR TEHLİKE
ALTINDADIR"
BERLİN,
03/06(BYE)--- Tirajı günde
448.411 olan liberal sol
eğilimli Süddeutsche
Zeitung'un 2 Haziran 2009
tarihli internet
sayfasında, Peter
Lindner'in Profesör Ulrich
Beck ile yaptığı ve
yukarıdaki başlık altında
yayımlanan mülakatın
Türkiye'yle ilgili
bölümünün çevrisi şöyledir:
LİNDNER: Sayın
Profesör, siz AB
genişlemesini büyük bir
fırsat olarak
değerlendiriyorsunuz.
Fakat çok sayıda AB
vatandaşı genişlemeyi
Avrupa'nın istikrarına
yönelik bir tehlike ve
hatta bir tehdit olarak
algılıyor. Bu konuda
insanların -mesala
Türkiye konusunda- endişe
duymamaları nasıl
sağlanabilir?
BECK: Bu
sorunun cevabı meselenin
çözümünü sağlayacaktır,
fakat itiraf etmeliyim ki
benim de bu soruya hazır
bir cevabım yok. Fakat
şunu söyleyebilirim:
Türkiye'nin muhtemel bir
AB üyeliği durumunda
gerçekleşecek olan
değişikliklerden
korkmamıza hiç gerek
yoktur. Bunu bir
kıyaslamayla izah etmeye
çalışayım. Zamanında
savaştan yenik bir şekilde
çıkmış Batı karşıtı
Almanya'nın diğer Batılı
Avrupa devletleri
tarafından kabul
görmemesi Türkiye'nin
günümüzde kabul
görülmemesiyle benzer
niteliktedir. Daha 60'lı
yıllarda Almanya'nın
Avrupa kültür çevresine ne
kadar ait olduğu
tartışılır ve sorgulanırdı.
Demokrasinin
tam olarak kök salmadığı
ve sivil toplumun az
gelişmiş olduğu
argümanları çekincelere
gerekçe olamaz. Bu
sorunların üstesinden
gelinebilir, bunlar
hâlledilemeyecek şeyler
değildir. Türkiye gibi
farklı bir dinin geçerli
olduğu ülkelerin AB'ye
alınması, Avrupa kimliği
için bir kazanım teşkil
eder ve Avrupa'nın
dünyadaki konumunu
güçlendirir.
LİNDNER:
Şansölye Angela Merkel,
Türkiye'ye sadece "imtiyazlı
bir ortaklık" teklifinde
bulunuyor. Sizce bu
siyaset yanlış yöne
atılmış bir adım mıdır?
BECK: Evet,
bence bu tür bir siyaset
yanlıştır, zira bu
Avrupa'nın sunduğu
fırsatları
değerlendirmemektir.
Avrupa'da güçlü ve
kosmopolitik bir reel
siyaset izlemek suretiyle
dünyadaki iklim değişimi,
finans krizi veya
terörizm gibi önemli
sorunlara bir çözüm
bulunabilir. Tuhaf olan,
birtakım körlükerden ötürü
Avrupa'da elde edilen
tarihî kazanımların Avrupa
içinde görülmemesidir.
Hâlbuki AB dışında
milliyetçi siyasetlerden
kaynaklanan sorunların
üstesinden gelemeyenler
gittikçe Avrupayı örnek
almaktadırlar.
DER WESTEN: "FAZIL SAY:
POLİTİK FİKİRLERE SAHİP
PİYANİST"
ANKARA,
03/06(BYE)--- Almanya'nın
Der Westen haber
portalının 2 Haziran 2009
tarihli internet
sayfasında, Nadine Albach
imzasıyla ve yukarıdaki
başlık altında yayımlanan
Dortmund çıkışlı haberin
özet çevirisi şöyledir:
Le Figaro
gazetesi, Fazıl Sayı
21'nci yüzyılın büyük
sanatçılarından biri
olarak tanımladı. Kendisi
sadece dâhi bir piyanist
olmakla kalmıyor, ayrıca
sanatçının memleketi
Türkiye ile ilgili
kafasında net görüşleri
var.
Siz Dortmun'da
Haydn'ın ölümünün
200'üncü yıl dönümünde,
onun sonatlarını
çalacaksınız. Bu
bestekârı düşündüğünüzde
aklınıza ne geliyor?
Fazıl Say:
Haydn'ın müziğinin ve
hayatının birbirinden
ayrılmaz iki parça
olduğunu düşünüyorum. Siz,
AB'nin Fahri
Kültürlerarası Diyalog
Elçisi olarak ilan
edildiniz. Sizce Türkiye
ve AB birbirlerine nasıl
yakınlaşır?
Fazıl Say:
Kendimi bildim bileli bu
tartışma var.
Düsseldorf'da eğitim
gördüğüm sıralarda 17
yaşındaydım, bu konu o
zamanda aynı şekilde
tartışılıyordu ve aradan
25 yıl geçti. Oldukça
uzun bir süre. İnsanlar bu
konu hakkında konuşmaktan
yoruldu.
Yani bir köprü
kurulması sizce imkansız
mı?
Fazılsay:
Türkiye'nin modern tarafı
AB'ye girmeye her
halükarda hak ediyor.
Tabii ki bizler
Türkiye'de çoğunlukta
değiliz. Ancak temel sorun
Türklerde değil, başka bir
dine ve ekonomik
problemleri olan böyle
büyük bir ülkeye hazır
olmayan muhafazakar
Avrupalılardadır.
İnsanları değiştiremeyiz.
Ancak durumun her geçen
sene daha iyi olmasını
bekleyebiliriz. Sadece
AB'ye gireceğimizi ümit
edebiliriz.
Müziğin buna
bir katkısı olabileceğine
inanıyor musunuz?
Fazıl Say:
Kesinlikle. Buna derinden
inanıyorum. Muzik eşi
benzeri olmayan evrensel
bir dil. Bu yönde de
birçok şey yapıyoruz.
Örneğin konserlerde,
folklorik konu ve ritmli
kompozisyonları da
çalıyorum. Bu da Avrupa
ve Türkiye arasında bir
tür köprü anlamına gelir.
İki yıl önce
Paris'te, Türkiye'deki
politik gelişmelerden
hoşnut olmadığınızı ve
ülkeyi terk etmeyi
düşündüğünüzü bize
söylemiştiniz.
Açıklamalarınızın bu denli
bir tartışmaya yol
açacağına düşünür müydünüz?
Fazıl Say: Bu
benim, Türkiye'nin bu
denli İslamlaşmasını ve
geriye gitmesini
istemediğim yönündeki net
ifadem. Durumda bir
değişiklik olmadığı için
hala aynı eleştiride
bulunuyorum. Hükümet
tarafından çok sevilen
biri değilim. Hükümet,
konserlerimi iptal etmek
gibi bana karşı birçok
şey yaptı. Örneğin benim
Frankfurt kitap
fuarındaki açılış
konserimi, başlamasına az
bir süre kala iptal
etmişlerdi. Bu tür olaylar
hükümet ve benim aramda
sürekli yaşanıyor. Ancak
ben sözlerimin arkasında
duruyorum, çünkü
Türkiye'deki bu
muhafazakâr İslamlaşmanın
değişmesi gerekiyor.
AVUSTURYA
BASINI
WIENER ZEITUNG: "MANTIKSIZ
MI YOKSA MÜKEMMEL
DÜŞÜNÜLMÜŞ BİR ŞEY Mİ?"
ANKARA,
29/05(BYE)--- Tirajı günde
26 bin olan ve devlet
tarafından çıkarılan
Wiener Zeitung'un 29
Mayıs 2009 tarihli
internet sayfasında,
Walter Hammerle imzasıyla
ve yukarıdaki başlık
altında yayımlanan
yazının özet çevirisi
şöyledir:
7 Haziranda
Avrupa Parlamentosu
seçimleri yapılacak ve
herkes Türkiye'nin üyeliği
konusunu konuşuyor. Bu
durum hem tuhaf hem de
değil. "Türkiye AB'ye
girebilir mi veya girmeli
mi" şeklindeki bir soruyla
karşı karşıya kalıyoruz.
Konu, Avrupa siyasetinin
en önemli sorusu hâline
geldi.
7 Hazirandaki
seçimlerde, bir partinin
Türkiye konusunda
takındığı tavrın seçmen
için bir önemi var mı?
GFK Araştırma
Enstitüsünden Peter
Ulram'ın görüşüne göre,
bunun bir önemi yok.
Ulram şöyle
diyor: "Avusturya'nın
büyük bir kısmının,
Türkiye'nin AB üyeliğine
karşı olduğu bir sır değil.
Ancak ÖVP'den Ernst
Strasser'la ÖVP'nin bu
konuya ağırlık vermesinin
mantıklı bir açıklaması
bence yok. Bu, refleks
bir hareket ve ÖVP,
Avusturya Özgürlük
Partisinin ana
politikasını üstlenmiş
oldu."
SPÖ'den
Klubchef Josef Cap,
FPÖ'nün "Türkiye'nin üye
olmaması ve üyelik
müzakerelerin sona
erdirilmesi" şeklindeki
görüşünü neden benimsiyor?
Ulram, "Bence bu da
refleks bir hareketti ve
ÖVP'de olduğu gibi SPÖ de
Türkiye'nin üyeliği
konusuyla, parti arasında
bir bağ kurulmasından
endişe duyuyor." diye
konuşuyor.
Strasser'in,
Türkiye'nin üye olmaması
ve üyelik müzakerelerinin
dondurulması şeklindeki
duruşu, son derece iyi
düşünülerek hazırlanmış
bir adım olarak
değerlendiriliyor.
Türkiye'nin
üyeliğiyle ilgili soru,
çoktan seçim kampanyası
olarak algılanmaya başladı
bile. Bu konu, nükleer
enerji ve genetik
mühendisliği karşısında
alınacak tutum kadar
önemli bir sorun hâline
dönüştü.
WIENER ZEITUNG: "HER ZAMAN
GÖRÜŞ MESAFESİNDE KALMALI"
ANKARA,
01/06(BYE)--- Tirajı günde
26.000 olan ve devlet
tarafından çıkarılan
Wiener Zeitung'un 30
Mayıs 2009 tarihli
internet sayfasında,
Walter Hammerle imzasıyla
ve yukarıdaki başlık
altında yayımlanan Ernst
Strasser ile yapılan
röportajın özet çevirisi
şöyledir:
WALTER
HAMMERLE: Anahtar kelime
Türkiye'nin üyeliği:
Dışişleri Bakanı Michael
Spindelegger (ÖVP)
müzakerelerin sona
erdirilmesini istemiyor.
Michael Spindelegger,
müzakerelerin ucu açık
olarak devam
ettirilmesinden yana. Siz
ise müzakerelerin
dondurulması ve öyle
kalması konusunda ısrar
ediyorsunuz. Bu göz ardı
edilemeyecek bir çelişki.
ERNST STRASSER:
Ben burada bir fark
görmüyorum. Tabii ki bir
dışişleri bakanının bunu
diplomatik olarak ifade
etmesini anlıyorum. Ben
kırsal kesimde büyüdüm ve
pek iyi bir konuşmacı
değilimdir. Bu yüzden
içimden geldiği gibi
konuşurum. Bu konuda da
bir değişiklik yok. AB'ye
üyelikle ilgili müzakere
başlıkları, 2008 yılının
ortalarından beri
dondurulmuş bir şekilde
duruyor ve Brüksel'de
birçok kişi kesin bir
dille Türkiye'nin üye
olamayacağını söylüyor.
Olması gereken ise, iyi
ilişkiler ve çeşitli
alanlarda ortaklık.
HAMMERLE:
AB'nin mülteciler
konusundaki yönetmeliği
de oldukça karmaşık.
STRASSER:
Oldukça açık.
HAMMERLE: Peki
o zaman Avrupa'nın ortak
bir mülteci politikası
olmaması için ne gibi bir
sebep olabilir?
STRASSER: Ben
Avrupa çapında ortak bir
mülteci politikasının
olmasından yanayım.
Mücadele ettiğim şey ise,
mülteciliği kötüye
kullanmayı kolaylaştırmak.
Örneğin ÖVP, çalışma izni
verilmesi ve aile
birleşimi gibi konuların
kolaylaştırılmasına karşı.
HAMMERLE: Siz
2000 ile 2004 seneleri
arasında İçişleri Bakanı
olarak güvenlikten
sorumluydunuz. Peki ters
giden neydi de suç
oranında olağanüstü bir
artış yaşandı?
STRASSER: Ters
giden bir şey olmadı. Adi
suçların yüzde 60'ı belki
de yüzde 70'i yabancı
uyruklu failler tarafından
gerçekleştiriliyor.
Burada suçlu profili
tamamen değişti. Bu yüzden
polis de stratejisini
tamamen değiştirdi.
Bir diğer konu
ise, polisin Avrupa
çapında daha iyi bir ağ
bağlantısı kurması
gerekiyor. Bu Avrupa
polisi anlamına geliyor.
Üçüncü olarak, Avrupa'nın
dış sınırlar için ortak
bir sorumluluk
geliştirmesi gerekiyor.
Polonya tek başına Rusya
sınırından sorumlu olamaz.
Bu konu, Avrupa'nın
tamamını ilgilendiren bir
mesele olmalı.
DIE PRESSE: "SWOBODA:
KRONE MEKTUBU YETERLİ
DEĞİL"
ANKARA,
02/06(BYE)--- Avusturya'da
yayımlanan Die Presse
gazetesinin 2 Haziran 2009
tarihli internet
sayfasında, Regina Pöll
imzasıyla ve yukarıdaki
başlık altında yer alan
mülakatın Türkiye ile
ilgili bölümünün çevirisi
şöyledir:
--SPÖ'nün
Avrupa Parlamento
Seçimlerine Gösterdiği Bir
Numaralı Adayı Hannes
Swoboda
Türkiye'nin AB Katılımına
Karşı Çıkarken Birliğin
Balkanlara Genişlemesine
Destek Veriyor--
SORU:
Türkiye'nin AB üyeliğine
karşı tavrınız
sertleşiyor mu?
SWOBODA:
Sertleşmiyor. Çizgimizin
benzetildiği Krone
gazetesi imtiyaz sahibi
Hans Dichand ile
aramızdaki fark, benim
kışkırtmalarda
bulunmadığımdır. Henüz
2008 yılında Türkiye'nin
AB üyelik meselesinin
hakkından gelemeyeceğimizi
söylemiştim. Bundan
hükûmet ve Dışişleri
Bakanı da sonuç çıkarıp
şunu söylemeli: "Üyeliğe
varamayız fakat Türkiye
ile iyi ilişkilere
ihtiyacımız söz konusu;
bir ara çözüm yani.
Ardından 10-15 yıl sonra
da neler olacağını görürüz."
DER STANDARD: "BİZ LİBERAL
TÜRKLERİ YALNIZ BIRAKMAYIN"
ANKARA,
03/06(BYE)--- Avusturya'da
yayımlanan Der Standard
gazetesinin 3 Haziran 2009
tarihli internet sayfasında,
Hans Rauscher imzasıyla ve
yukarıdaki başlık altında
yer alan yorumun çevirisi
şöyledir:
--Avrupalı
Liberaller, Derin
Muhafazakar Köklerini
Koruyan Türkiye Karşısında
Şüpheci
Tavırlar
Sergilemeleri Durumunda
Türkiye'deki Liberalleri
Kaderlerine Terk Edip Etmeme
Sorunuyla Karşı
Karşıya--
Türkiye'nin
AB'ye katılım meselesi,
gitgide özünden uzaklaştığı
halde Avrupa seçim
mücadelesinin en azından
Avusturya'daki bir ayağını
oluşturuyor. Gerçekten de
Türkiye gibi bir ülkenin
AB'ye fazla geleceği
görüşüne geçerli gerekçeler
bulmak mümkün. Bu gerekçeler
-İstanbul gibi kozmopolit
bir şehir, sadece birkaç yıl
içerisinde sokaklardaki
baskın kadın ve genç
kızların başörtü veya
tümüyle çarşafa bürünmüş
görüntüsündeki dönüşümüyle
göze çarpmasına rağmen-
İslam'dan ötürü değil.
Aslında sorun ülkenin
siyasal-toplumsal yapısı.
Son açıklanan bir kamuoyu
yoklaması, yüzde 60'lık bir
kesimin kadının kocasına
itaat etmesi gerektiğini;
yüzde 33'lük bir kesimin
ise kadının bazen dayağı hak
ettiğini savunduğunu gözler
önüne seriyor.
Fakat aynı
zamanda 10 ila 15 milyon
arasında Batılı- liberal
eğilimli, umutlarını AB'ye
bağlayan Türkler de var. Bu
eğilimin ünlü bir
temsilcisiyle görüşmek
düşündürtüyor.
Cengiz Aktar,
Türkiye'deki liberal kesimin
önde gelen bir temsilcisi
ve Vatan ile Hürriyet
gazeteleri için köşe
yazıları yazan, Türk
yurttaşlara yönelik,
internet ortamında,
1915'deki soykırım için
Ermenilerden cesurca "özür
dileme" imza kampanyası
başlatan kişidir. Girişim
sonucu 30.000 imza
toplanabildi. Vatan
gazetesinin AB'ye çağrısı
açık: "Bu gericilere bizi
terk etmeyin, bu bir
dayanışma meselesidir."
Aktar,
Türkiye'nin AB'ye hazır
olmadığı itirafında
bulunmaktan çekinmiyor, ama
şunu söylüyor: "2023, yani
Türkiye Cumhuriyeti'nin
100'ncü kuruluş yıldönümü,
bir milat olacaktır. Ayrıca
Türkiye, son on yıllık AB
sürecinin yarattığı dinamizm
sonucu dönüşüm gösterdi."
Aktar, "Avrupa
dinamizmi gerçekten de
mucize yarattı. Mesela
sadece bizim Ermenilere
yönelik özür kampanyamızı
ele alın. AB olmasaydı
çoktan hapsi boylamış ya da
sokakta katledilmiş olurdum.
Türkiye dönüşümünün anahtarı
Avrupa dinamizmidir" diyor.
Aktar, "reset.doc"
sivil toplum kuruluşu
tarafından Avrupa, ABD ve
Müslüman entelektüel
çevrelerinden katılımcılarla
ikincisi bile düzenlenen "İstanbul
Semineri" isimli bir diyalog
sürecinin de katılımcısı.
"Reset" diyalogları Nina zu
Fürstenberg tarafından
kuruldu ve Georg Heinrich
Thyssen tarafından
destekleniyor.
Özel Bilgi
Üniversitesinde düzenlenen
programın gündemi "Din,
İnsan Hakları ve Çok
Kültürlü Hukuklar" konusuna
yoğunlaşacak. Bakış açısı
liberal; Mısırlı reformcu
ve ilahiyatçı Nasr Hamid Ebu
Zeyd gibi bazı katılımcılar
daha şimdiden köktendinci
şiddetle yüzleşmek zorunda
kaldı.
Bu açıdan
bakıldığında Türkiye'nin AB
katılımı, İslam
dünyasındaki liberal, yüzünü
insan haklarına çevirmiş
akımların hayatta kalmaları
bakımından hayati önem
oluşturmaktadır. Aktar gibi
kişiler için imtiyazlı
ortaklık da yeterli gelmezdi:
"Katılıma siyasal
gelişimimiz için ihtiyaç
duyuyoruz." Bu durum,
Avrupalı liberalleri şu
soruyla karşı karşıya
bırakıyor: Derin
muhafazakar köklerini
koruyan Türkiye karşısında şüpheci
tavırlar sergilendiği
takdirde, Türkiye'deki
liberaller kaderlerine terk
edilmiş olur mu?
BELÇİKA BASINI
EUOBSERVER: "SARKOZY İSVEÇ
ZİYARETİNİ TÜRKİYE
NEDENİYLE İPTAL
ETTİ"
ANKARA,
01/06(BYE)--- Merkezi
Brüksel'de bulunan bağımsız
haber sitesi Euobserver'ın
29 Mayıs 2009 tarihli
internet sayfasında, Elitsa
Vucheva imzasıyla ve
yukarıdaki başlık altında
yer alan metnin özet
çevirisi şöyledir:
Fransa
Cumhurbaşkanı Nicolas
Sarkozy, yarın yapılması
planlanan İsveç ziyaretini,
Avrupa'daki seçimlerin
günler öncesinde ve
Stockholm'ün AB Dönem
Başkanlığına gelmesinden bir
ay önce, Türkiye'nin AB
üyeliği ile ilgili
sorulardan kaçınmak amacıyla
iptal etti.
Sarkozy'nin
makamından yapılan resmî
açıklamaya göre ziyaret, "gündemle
ilgili nedenlerden" ötürü
iptal edildi.
Ancak, Le
Monde'un geçen perşembe
bildirdiğine göre,
Türkiye'nin AB'ye girmesine
açıkça karşı çıkan Fransa
Cumhurbaşkanı, İsveç
Başbakanı Fredrik Reinfeldt
ile konuya ilişkin keskin
fikir ayrılıklarını öne
çıkarmak istemiyor.
İsveç, Avrupa
Birliği'nin Türkiye'yi dâhil
ederek genişlemesini
destekliyor. Bugün Le Figaro
gazetesine konuşan İsveç
Dışişleri Bakanı Carl Bildt,
Türkiye'nin AB'ye
entegrasyonunun AB için "stratejik
bir çıkar" oluşturduğunu
belirtti ve Ankara'ya "kapıların
kapatılmamasına" ilişkin
uyarıda bulundu.
Bildt,
Sarkozy'nin, Türkiye'nin bir
Avrupa ülkesi olmadığını ve
Avrupa'ya uygun olmadığını
yineleyen açıklamalarına
atıfta bulunarak şöyle dedi:
"Eğer Suriye kıyılarındaki
bir ada olan Kıbrıs'ı
Avrupa'nın içinde kabul
edersek, Türkiye'nin
Avrupa'da olduğunu
düşünmemek zor olur."
Figaro'daki
mülakatında Bildt, "Avrupa
vizyonum diğer kişilerde
gözlemlediğim kadar korumacı
değil." dedi.
Le Monde'a
konuşan bir bakan şöyle dedi:
"Cumhurbaşkanı ziyaretini
Carl Bildt'in verdiği
mülakat nedeniyle iptal etti."
Diğer bir
yetkili ise konu hakkında
gazeteye şöyle konuştu: "Cumhurbaşkanı
Türkiye konusunda bir
tartışmadan kaçındı ve
ziyaretinin İsveç'teki (beş
gün sonra yapılacak olan)
seçimlere denk gelmemesini
istedi. Ayrıca İsveç AB
Dönem Başkanlığı için
hazırlanması gereken ve
ziyareti etkileyecek birçok
evrak var."
Le Figaro
gazetesi yazarı Pierre
Rousseiln'e göre, ziyaretin
iptalinin arkasındaki esas
neden, Avrupa'daki
seçimlerden ziyade İsveç'in
yaklaşan AB Dönem
Başkanlığı.
Fransa
Cumhurbaşkanlığı söz konusu
ziyareti haziran sonunda
bir tarihte yapılmak üzere
yeniden planlamaya
çalışıyor.
EUOBSERVER: "İNGİLİZ
MUHAFAZAKÂRLAR YETKİ
İADESİ İÇİN AB'YE
ÇAĞRI YAPTI"
ANKARA,
03/06(BYE)--- Merkezi
Brüksel'de bulunan bağımsız
haber sitesi Euobserver'ın 2
Haziran 2009 tarihli
internet sayfasında,
yukarıdaki başlık altında
yer alan Brüksel çıkışlı
metnin özet çevirisi
şöyledir:
İngiliz ana
muhalefet partisi
Muhafazakâr Parti lideri
David Cameron, AB bütçe
görüşmelerini İngiltere'nin
yetkilerini geri kazanmasına
ilişkin pazarlık için
kullanacağını açıkladı.
Cameron'un yeni AB
Parlamento Grubu, seçimlerde
en az 50 koltuğa doğru
ilerliyor.
Dün sabah BBC
radyosunun Today programına
katılan Cameron şöyle
konuştu: "Muhafazakâr bir
hükümetimiz olursa söz
konusu müzakerelere
İngiltere'ye geri
kazandırmak istediğimiz bir
yetki listesiyle katılırız
(...) AB'nin gelecekteki
finansmanı için önemli bir
müzakere yapılmak üzere ve
bu finansmanı artırdığımızı
görmek istemiyorum. Ancak bu
bize İngiltere için iyi bir
anlaşma sağlamamız adına
oldukça önemli bir güç
sağlayacaktır."
AB 2010 yılında
üye ülkelerin ortak havuza
2013-2020 yılları bütçe
dönemi için ne kadar para
vereceklerinin belirleneceği
müzakerelere başlayacak.
Bağışçıların başını Almanya
ve Fransa ile birlikte
İngiltere çekiyor.
--Türkiye Sorunu--
Türkiye'nin
AB'ye katılımıyla ilgili
tartışma Almanya ve
Fransa'da alevleniyor.
Avrupa
Parlamentosundaki Alman
Sosyalist Grubu Başkanı
Martin Schulz, AB seçim
kampanyasında Türkiye'nin
dışarıda kalması gerektiğini
savunan merkez sağ Hristiyan
Demokrat Birliği (CDU)
partisine saldırırken,
Brüksel'de Ankara'nın
üyelik başvurusuna ilişkin
her yeni başlığın açılması
konusunu kabul etti.
Schulz,
Almanya'nın bir sonraki AB
komisyoncusu olmak için oy
topluyor. Ancak Alman merkez
sağ partisi bu görev için
Friedrich Merz'i tercih
ediyor.
Fransız
Sosyalist Partisi
Milletvekili ve eski AB
Bakanı Pierre Moscovici, Le
Monde gazetesinde
Türkiye'nin AB'ye girmesini
savundu.
Moscovici şöyle
dedi: "Türkiye'yi Avrupa'nın
dışında bırakmak ve çeşitli
bahanelerle onu oyalamak bir
hata olur."
FRANSA BASINI
AFP: "UMP GENEL SEKRETERİ
BERTRAND: TÜRKİYE'YE HAYIR"
LİLLE,
29/05(AFP)(BYE)--- Fransa'da
iktidardaki Halk Hareketi
Birliğinin (UMP) Genel
Sekreteri Xavier Bertrand,
Lille kentinde düzenlenen
bir mitingde Türkiye'nin
muhtemel AB üyeliği konusuna
değinirken, Ankara'nın AB
üyeliğine, kısa, orta ve
uzun dönemde karşı olduğunu
belirtti.
Bertrand, "Türkiye'nin
AB üyeliğine, kısa, orta ve
uzun dönemde karşıyız.
Coğrafi açıdan Türkiye
Avrupa'da değildir.
Coğrafya değişemeyeceği gibi
bizim tavrımız da
değişmeyecektir." dedi.
Bertrand ayrıca,
Türkiye konusunda tavrını
açık olarak belli etmeyen
Sosyalist Parti lideri
Martine Aubry'i de
eleştirdi.
Aubry dün,
Nouvel Observateur dergisine
verdiği demeçte, "Türkiye'nin
AB üyeliği taraftarı değilim.
Ancak, ülkenin birçok alanda
gelişmesi için müzakerelere
devam edilmesi gerekmektedir."
dedi.
LE MONDE: "SARKOZY, TÜRKİYE
KONUSUNDAKİ GÖRÜŞ AYRILIĞINI
GİZLEMEK İÇİN İSVEÇ
ZİYARETİNİ ERTELEDİ"
PARİS,
29/05(BYE)--- Tirajı günde
314 bin olan Le Monde
gazetesinin 29 Mayıs 2009
tarihli sayısında, Arnaud
Leparmentier imzasıyla ve
yukarıdaki başlık altında
yayımlanan haberin çevirisi
şöyledir:
Kriz, iklim:
Paris, 1 Temmuz'da AB Dönem
Başkanlığını devralmaya
hazırlanan Stockholm ile
güven içerisinde çalışmak
istiyor.
Resmi olarak bir
program sorunu söz konusu.
Ancak gerçek nedeni Türkiye.
Nicolas Sarkozy, tanımadığı
bir ülke olan İsveç'e 2
Haziran Salı günü yapacağı
ziyareti iptal etti.
Türkiye'nin AB'ye
katılımının reddini bir
seçim argümanı haline
getiren Cumhurbaşkanı,
Avrupa seçimlerine beş gün
kala İsveç'in muhafazakar
Başbakanı Fredrik Reinfeldt
ile açık bir görüş ayrılığı
sergilemek istemedi. Veya
Türkiye'nin üyeliğine Fransa
tribünlerinde karşı çıkıp
Avrupa'da desteklediği
hissini vermek istemedi.
1 Temmuzda AB
Dönem Başkanlığını altı
aylığına devralmaya
hazırlanan İsveç, Ankara ile
üyelik müzakerelerini
hızlandırıp üç başlık (vergilendirme,
sosyal politika, enerji)
açmak istiyor. İsveç
Dışişleri Bakanı Carl Bildt,
25 Mayıs tarihli Le Figaro
gazetesine verdiği demeçte
Türkiye'yi destekleyerek
tartışmayı kızıştırdı. "Genişlemeleri
durdurmaktan kaçınmalıyız"
uyarısında bulunan Bildt,
bu durumun "özellikle"
Türkiye'yi
ilgilendirdiğinin de altını
çizdi. Sarkozy'nin, bu
açıklamalardan aynı akşam
Abu Dabi'de haberi oldu.
Salı sabahı ise
Cumhurbaşkanlığı Sarayı,
İsveç'in Paris
Büyükelçiliğine Stockholm
ziyaretinin ertelendiğini
bildiriyordu.
Bir bakan
"Nicolas Sarkozy'nin
ziyaretini Carl Bildt'in
açıklamaları nedeniyle iptal
ettiğini" doğrularken, bir
başka siyasi yetkili ise "Cumhurbaşkanı,
Türkiye konusunda bir
çatışmayı önlemek istedi,
ayrıca İsveç ziyaretinin
seçimleri etkilemesini
istemedi. İsveç Dönem
Başkanlığıyla hazırlanması
gereken birçok önemli dosya
var. Bu ziyaret heba
edilmemeli." diye konuştu.
(...)
--El Ele--
Cumhurbaşkanlığı,
İsveç ziyareti için 30
Haziran'dan önce yeni bir
tarih arıyor. Sarkozy,
Aralıkta Kopenhag'da
yapılacak İklim
Konferansında Avrupa'yı
temsil edecek olan Stockholm
ile el ele ilerlemek
istiyor.
7 Haziran
seçimlerine bir hafta kala
riski en aza indirmek
isteyen Cumhurbaşkanı
Sarkozy bu hafta sonu
Almanya Başbakanı Angela
Merkel ile ortak bir yazı
yayımlamaya hazırlanıyor.
Cumhurbaşkanı, kampanyasını
6 Haziran Normandiya
Çıkarması kutlamaları
vesilesiyle bir araya
geleceği Barack Obama ile
tamamlayacak. Kısacası
Elysee'de değil,
Normandiya'da...
LİBERATİON: "TÜRKİYE
KONUSUNDA CANI SIKILAN
SARKOZY İSVEÇ'E KÜSTÜ"
PARİS,
29/05(BYE)--- Tirajı günde
139 bin olan Liberation
gazetesinin 29 Mayıs 2009
tarihli sayısında, Jean
Quatremer imzasıyla ve
yukarıdaki başlık altında
yayımlanan Brüksel çıkışlı
haberin çevirisi şöyledir:
Nicolas Sarkozy,
İsveç'e önümüzdeki salı günü
yapacağı resmî ziyareti
çarşamba sabahı iptal etmeye
karar verdi. Resmî olarak
program sorunları nedeniyle
–Barack Obama'nın ziyaret
hazırlıkları sürüyor– ancak
gayrıresmî olarak, İsveç
Dışişleri Bakanı Carl
Bildt'in pazartesi günü Le
Figaro gazetesinde
yayımlanan söyleşisinde
Türkiye'den yana yapmış
olduğu açıklamalar
hakkındaki derin görüş
ayrılığını vurgulamak
amacıyla... Özetle 1
Temmuzda başlayacak olan
İsveç Dönem Başkanlığına
birkaç hafta kala ciddi bir
diplomatik olay yaşanıyor.
--Ritim--
Cumhurbaşkanının
çevresi, bugünkü Le Monde
gazetesi tarafından ortaya
çıkarılan bilgiyi
Liberation gazetesine de
doğruladı. İsveç ziyaretinin
sonuç olarak 3 Temmuz
tarihinde yapılacağını ve "İsveç
Dönem Başkanlığı sırasında
bir Avrupalı liderin ilk
ziyareti olacağını" bildiren
Cumhurbaşkanlığı, böylece
olayın telafi
edilebileceğinin de altını
çizdi. Ancak bu durum
şüpheli, zira bu tür
takışmalar zararsız
sayılmaz. Paris ile Berlin
üyelik ritminin
yavaşlatılmasını talep
ederken, Carl Bildt "genişlemelerin
durdurulmasının önlenmesini"
istedi. Ve İsveç Dışişleri
Bakanına göre bu durum
Ankara için de geçerli.
Bildt, "Türkiye'nin
Avrupa'ya yönelmesinde
Birliğin çok önemli bir
stratejik çıkarı
bulunmaktadır. Türkiye'ye
kapıları kapatırsak,
milliyetçi eğilimleri başka
bir yöne teşvik etmiş,
dünyanın geri kalanına ise
olumsuz bir sinyal göndermiş
oluruz." açıklamalarında
bulunmuştu.
Bu sözler özünde
provokasyon içermiyor.
Sonuçta AB üyelerinin
neredeyse çoğunluğu aynı
görüşü paylaşıyor, hatta
birkaç gün evvel Paris'e
verdiği sözü bile
hatırlattılar. Zira Ankara
ile katılım müzakereleri
Jacques Chirac'ın
girişimiyle de
başlatılmıştı. Ancak İsveç
Dışişleri Bakanının,
Cumhurbaşkanının fikrini
değiştirme gücünü kendinde
hissettiğini açıklaması
Paris'in pek hoşuna gitmedi.
Cumhurbaşkanlığı ayrıca
Bildt'in "Benim Avrupa
vizyonum, bazılarında
gözlemlediğim kadar
savunmacı değil."
şeklindeki sözleriyle de
hedef alındığını düşündü.
Nicolas Sarkozy,
bu açıklamalara aşırı
tepkisiyle aslında
Fransızlara Türkiye'nin
AB'ye katılımının reddinin
sadece Fransa'da geçerli
olmadığını ve yurt dışında
başka bir tavır
sergilemediğini göstermek
istedi. Cumhurbaşkanının bu
mesele hakkında sessiz
kalması kuşkusuz Türkiye'nin
üyeliği hakkında kendisini
"ikili bir tavır
sergilemekle" suçlayanların,
seçimlere birkaç gün kala
kampanyalarının yararına
olurdu. Resmî bir görüş
bildirisi ise İsveç ile açık
bir çatışmaya dönüşürdü.
--Veto--
Sade vatandaşın,
Fransa'nın tutumunun bu
inceliğini anlamakta
zorlanabileceği doğru. Zira
Paris, veto hakkı sayesinde
katılım müzakerelerini
tamamen durdurma gücüne
sahipken, en iyi ihtimalle
on beş yıl sonra
gerçekleşebilecek olan bu
üyeliğe sonunda karşı
çıkacağını belirterek,
müzakerelerin şimdilik
sürdürülmesine izin veriyor.
Bu arada Birliğin Dışişleri
Bakanlığı görevini
hedefleyen Carl Bildt
şansını zora sokmuş
görünüyor.
AFP: "TÜRKİYE KONUSUNDA
ANLAŞMAZLIKLAR...
SARKOZY'NİN
İSVEÇ ZİYARETİ
ERTELENDİ"
PARİS,
30/05(AFP)(BYE)---
Cumhurbaşkanı Nicolas
Sarkozy'nin 2 Haziranda
öngörülen İsveç ziyareti
resmî olarak program
nedeniyle, oysaki İsveç
Dışişleri Bakanının yaptığı
bazı açıklamaların ardından
Paris'in hoşnutsuzluğu
nedeniyle, 3 Temmuza
ertelendi.
Elysee çarşamba
günü, yeni bir tarih
belirtmeden, söz konusu
ziyaretin yoğun gündem
sebebiyle ertelendiğini
duyurmuştu.
Dün İsveç
Başbakanı Fredrik
Reinfeldt'in bir sözcüsü,
söz konusu ertelemeyi teyit
etti ve ziyaretin 3
Temmuzda yapılacağını
bildirdi. Sözcü, kararın
bir "program meselesine"
bağlı olduğunu ve Fransız
basınında, iki ülke arasında
Türkiye ile ilgili bir
anlaşmazlığı ileri süren
bazı yazıların "spekülasyon"
olduğunu ifade etti.
Fransa
Cumhurbaşkanlığına yakın bir
kaynak bazı gazetecilere
yaptığı açıklamada, bu
ertelemenin İsveç Dışişleri
Bakanı Carl Bildt'in Fransız
gazetesi Le Figaro'da
pazartesi günü yayımlanan,
Elysee'nin hoşuna gitmeyen,
bir mülakatına bağlı
olduğunu doğruladı. Bu
kaynak, ziyaret için yeni
tarih olarak 3 Temmuzu
teyit etti.
Figaro'daki
mülakatında Bildt, AB'nin "genişlemesini
durdurmaktan kaçınmak
gerekir." dedi ve bunun
Türkiye için de geçerli
olduğunu sözlerine ekledi.
Elysee'ye yakın
bir kaynak, Bildt'in
mülakatının uygunsuz olarak
düşünüldüğünü belirtti.
Söz konusu
kaynağa göre, "Bildt'in bu
açıklaması olmasaydı,
ziyaret programlandığı üzere
2 Haziranda yapılabilirdi."
Bu kaynak, İsveç'in (altı
aylık dönem başkanlığı
sırasında) Fransa ve
Almanya'nın kendisiyle
uyuşmadığı bir konudan yana
olacağının bilindiğini de
belirtti.
AFP: "TÜRKİYE'YE SALDIRMAK,
AVRUPALILAR İÇİN OY TOPLAMA
YÖNTEMİ"
BRÜKSEL,
31/05(AFP)(BYE)--- Amelie
Bottollier- Depois
bildiriyor:
Fransa, Almanya
ve Hollanda'daki Avrupa
seçimleri arifesinde bazı
partiler, ilgisiz seçmeni
uyandırmanın en iyi yolu
olarak, Türkiye'nin Avrupa
Birliği'ne üyeliğine karşı
söylemlerini artırdı.
Fransa
Cumhurbaşkanı Nicolas
Sarkozy ile birlikte mayıs
ayında seçim kampanyasını
başlatan Almanya Şansölyesi
Angela Merkel, "Avrupa
seçimleri kampanyasında
insanlara, Avrupa'ya tam üye
olarak herkesi
alamayacağımızı söylemek
yerinde olur." dedi.
Merkel, "Ortak
tavrımız şöyledir: Türkiye
için tam üyelik değil
ayrıcalıklı ortaklıktır."
diye ekledi.
Öte yandan
birkaç haftadır Nicolas
Sarkozy, AB üyelik
müzakereleri 2005'te
başlayan bu büyük Müslüman
ülkenin Avrupa blokunda yeri
olmadığını tekrarlıyor.
Le Monde
gazetesinde yer alan bir
haberde, bir Fransız
yetkilinin, "Hatta Sarkozy,
mesajını bulandırmaktan
sakınmak ve seçimlerle aynı
zamana denk gelmesi
sebebiyle Türkiye'nin ateşli
savunucularından İsveç'e 2
Haziranda yapılması
öngörülen ziyaretini iptal
etti." dediği aktarıldı.
Cumhurbaşkanı
Sarkozy'nin partisi UMP
Genel Sekreteri Xavier
Bertrand perşembe günü
Türkiye'nin üyeliği için, "Bugün
hayır, yarın hayır, yarından
sonra da hayır." şeklinde
bir ifadede bulundu. Fransız
sosyalist yönetici Martine
Aubry de "Türkiye'nin AB'ye
üyeliğinden yana olmadığını"
belirtti.
Avrupalı
Yeşiller Milletvekili Joost
Lagendijk, "bu siyasi
yetkililerin genişlemeye
karşı ve özellikle de
Türkiye'ye karşı sert
açıklamalar yapmanın
karşılığını seçimler
sırasında alacaklarının
analizini veya hesabını
yaptıklarını" ileri sürdü.
Lagendijk, "Genişleme
ve Türkiye'nin üyeliği pek
popüler değil, öyleyse
bunlara sert bir şekilde
karşı olmanın oy
getirebileceğini
düşünüyorlar." diye
üsteledi.
IFOP'un geçen
eylül ayında yayımladığı
kamuoyu yoklamasında,
ankete katılan Avrupalıların
yüzde 67'sinin Türkiye'nin
üyeliğine karşı olduğu, en
çok karşı olanların ise
Fransız (yüzde 80), Alman (yüzde
76), Belçikalı (yüzde 68) ve
Hollandalıların (yüzde 67)
olduğu belirtiliyor.
Aşırı sağcı
Milletvekili Geert Wilders
ülkesinde, Avrupa
Parlamentosunda birkaç
sandalye elde etmek
umuduyla bu konu üzerinde
duruyor. Wilders, "Partim
PVV'de olduğu gibi hiçbir
parti, 'Türkiye hiçbir zaman
üye olmamalı. Ne 100 yıl, ne
10 bin yıl, ne de 100 bin
yıl içinde' demiyor." diye
belirtti.
Avrupa Politika
Merkezinden Analist Amanda
Akçakoca'ya göre, bu
açıklamaların, seçmenler
üzerinde "büyük etkisinin"
olmaması gerekiyor.
Bununla birlikte
genişleme ve Türkiye'nin "hemen
hemen olumsuz bir argüman
olarak kullanıldığını" ve
sanki lehte olmak oy
getirmiyormuş gibi hiçbir
zaman Türkiye'den yana olan
ülkelerde "kampanya teması"
olarak kullanılmadığını
belirtti.
LE MONDE: "EVET, AVRUPA'DA
TÜRKİYE'YE İHTİYACIMIZ VAR"
PARİS,
02/06(BYE)--- Tirajı günde
314 bin olan Le Monde
gazetesinin 2 Haziran 2009
tarihli sayısında,
Sosyalist Milletvekili, eski
AB işlerinden sorumlu Bakan
Pierre Moscovisci ile Sofres
Grubunun kurucusu ve eski
Başkanı Pierre Weil
imzalarıyla ve yukarıdaki
başlık altında yayımlanan
yorumun çevirisi şöyledir:
"Avrupa
Birliği'ne üye bir Türkiye
mi? Ne ilginç bir fikir.
Bir haritaya bakmak yeterli..."
Türkiye'nin Avrupa
Birliği'ne üyeliği konusunu,
Cumhurbaşkanı Nicolas
Sarkozy başta olmak üzere
bazı sesler işte böyle
sağduyuya dayalı hızlı
cümlelerle sonsuza kadar
kapatmaya çalışıyor.
Böylece Avrupa
Birliği'ne 10 yıldır aday
olan ve Avrupa yönelimi
1963 yılından bu yana
sürekli tekrarlanan Türkiye
şimdi de Asya'nın
derinliklerine itiliyor,
Rusya gibi geniş bir
ekonomik ve güvenlik alanı
içerisinde sade bir partner
statüsüne atılıyor.
Düşünmekten kaçınmak için
popüler sağduyuya başvurmak
ne kadar pratik bir çözüm...
Irak ile sınır olan bir
ülkeyi Avrupa'ya dâhil etmek
mi? Bu kadar anlamsız bir
planı desteklemek için
Barack Obama gibi cahil bir
Amerikalı olmak gerek...
Elbette ABD
Başkanının, yakın tarihte
açıkça Türkiye'nin AB'de
olması gerektiğini
bildirerek ustalık
sergilediğini söyleyemeyiz.
Ancak yine de agresif bir
tutum içerisine girerek,
bağımsızlık bahanesiyle
Türkiye'yi Asya'nın
derinliklerine itmek mi
gerekiyor? Bakışlarımızın,
sanki Boğaz'da hiç köprü
yokmuş gibi "sade" Avrupa'yı
tamamen yabancı bir
Asya'dan ayıran hayali bir
çizgi üzerinde durması için
kendimizi miyop olmaya mı
zorlamalıyız?
Biraz gözümüzü
açmaya ve mantıksız
korkulara yol açan bir dar
düşünceliği, rasyonel bir
felsefe olarak gösteren
birkaç varsayımı yıkmaya
çalışalım. İlk varsayım:
Türkler, uzaklardan gelen
yabancı istilacılardır. Bu
doğrudur. Türkler uzaktan
gelmiştir. Tıpkı bizim
Seltik kökenli atalarımız
veya daha yakın tarihte, AB
üyesi Macaristan'da
yerleşik Macarlar gibi...
İkinci varsayım:
Türkiye, büyük ölçüde
coğrafi açıdan Avrupa'da
değildir. Doğrudur. Tıpkı AB
üyesi Malta'nın coğrafi
açıdan Avrupa'ya nazaran
Afrika'ya daha yakın olduğu
gibi...
Üçüncü varsayım:
Türkiye, kültürel açıdan
Avrupa'ya uzaktır. Bu
noktada duralım. İlyada'dan
Eneid'e, destanlara konu
olan Truva'nın kalıntıları
nerededir? Türkiye'de. En
eskileri arasında en iyi
muhafaza edilen kiliseler
nerededir? Kapadokya'da,
yani Türkiye'de. Peki
İmparator Valens, Alman
boylarına (yine işgalciler...)
karşı zaferi nerede
kazanmıştır? Türkiye'nin,
bir zamanlar Romanya veya
Yunanistan gibi Osmanlı'ya
ait olan, şimdilerde ise AB
üyesi olan Bulgaristan
sınırında, eski adıyla
Andrinople, bugün ise Edirne
olarak bilinen şehrinde
kazanılmıştır.
O hâlde
konuşmaktan ve hâlâ en ağır
şekilde ima edilen son
varsayımı da dile
getirmekten çekinmeyelim:
Türkiye'de çoğunluk olarak
Müslümanlar yaşamaktadır.
Ve İslam, her şekliyle
Hristiyan denilen Avrupa'dan
tamamen farklıdır. Yalnız...
Sadece kendi ülkemizi
dikkate alacak olursak,
Fransa'da az veya çok,
Müslüman geleneklerine bağlı
olan 8 milyona yakın
vatandaş yaşamaktadır...
Kısacası medeniyetler
savaşını savunanlar için bu
mesele Türkiye'yi reddetmek
için bir başka sebeptir. Bu
durumda kurdun ağıla
girmesine izin vermeyelim
derler... Peki ya aslında
tam tersiyse?
Dünyada Müslüman
çoğunluklu tek laik devlet
olan Türkiye, reddedilmesi
yerine desteklenmesi gereken
bir karşıt örnek değil
midir? İslam'ın, dağılmaya
değil, bu kadar gururlu
olduğumuz laiklik içerisinde
yaşayabileceğinin örneği
değil midir? Avrupalılar,
gerçekten birer tolerans
örnekleri midir? Yoksa tam
aksine, kil ayaklı bir dev
misali, sanki hâlâ 1529 ve
1683 Viyana
kuşatmalarındaymışız gibi
kapanma endişesi içerisinde
sıkışıp kalmış olabilirler
mi?
Sonuç olarak,
Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin
reddinin ardındaki asıl
mesele böyledir. Bu mesele
sadece, her zaman örnek bir
ülke olmamış (kaldı ki
AB'nin bazı üyeleri, hatta
kurucu üyelerinden de örnek
olamayan ülkeler de bulunur),
ancak yıllardır Batı'nın
dayanabildiği istikrarlı ve
etkili bir müttefiki olan,
politikadan kültüre bir çok
alanda Avrupa kurumlarına
katılmış olan ve sonuç
olarak zaman geçtikçe Batı
ile Doğu arasında daha iyi
bir köprü rolünü, Orta
Doğu'da yaşanan trajedide
ise barışçıl bir ara bulucu
rolünü daha iyi üstlenmekte
olan Türkiye'ye ilişkin bir
mesele değildir.
Biz Avrupalılara
ilişkin, özellikle de
Fransızlar hakkında, AB'nin
kapısını çalan herhangi
birini saflıkla karşılamak
değil de, dinamik ve çok
yönlü bir Avrupa hakkında
gerçek bir görüşe sahip olma
kabiliyetimizle ilgili bir
meseledir. Türkiye'yi
AB'nin dışında bırakmak,
çeşitli bahanelerle
oyalayıp rencide etmek bir
yanlış değil, bir hata olur.
Belirlenen
kriterlere uyacak şekilde
ilerleme gösterdiği
takdirde Avrupa Birliği'nde
Türkiye'ye ihtiyacımız
olduğu için.
İSPANYA BASINI
EL MUNDO: "TÜRKİYE'NİN UZUN
BEKLEYİŞİ"
ANKARA,
28/05(BYE)--- İspanya'da
yayımlanan El Mundo
gazetesinin 27 Mayıs 2009
tarihli internet sayfasında,
Maria Ramirez imzasıyla
yukarıdaki başlık altında
Brüksel çıkışlı olarak yer
alan yazının çevirisi
şöyledir.
1999 Aralığında
bir müzakereler dönemi
sonrasında o zamanki on
beşler, Türkiye'nin AB
adaylığını kabul etmeye
karar verdikleri zaman
Javier Solana, katılımın
getirilerini satmak için
hemen Ankara'ya uçmak
zorunda kaldı. Teklifi
ihtiyatla karşılayan bir
devletin liderleriyle bir
gece toplantısı sonrasında
Avrupa Komiseri, "Çok çok
mutluyuz ve ülkenizin de
öyle olduğuna inanıyorum."
diyordu. Avrupa Konseyine
girmek için Bill Clinton
tarafından bile baskı gören
Başbakan Bülent Ecevit, "Kabulü
zor birçok detay var."
diyordu.
Güvensizlik ve
gerçekçilikle karışık bu
duraksama, Türkiye'nin sonu
uzak ve belirsiz, çok yavaş
bir ritimle Avrupa
Birliği'ne doğru ilerlediği
bir zamanda, bu geçen 10
yılı haklı gösteriyor gibi.
Türk
kanunlarının birlik
kanunlarına adapte olması
için resmî sürecin Ekim
2005'te başlamasından
itibaren Türkiye ve AB, bir
devletin Avrupa kulübü
kapısından geçmesi için
gerekli 35 başlıktan sadece
birini kapattı. Büyük bir
çabayla 10 tanesi daha
açıldı ama Fransa, Amanya,
Yunanistan veya Kıbrıs gibi
"Türk şüphecileri"nin
direnişinden dolayı
bunlardan biri bile otomatik
olarak ilerleyemiyor.
Diğer 12 başlık
da Türkler Kıbrıs'a
limanlarını açıncaya kadar
dondurulmuş durumda. Zira
Birliğe üye Güney Kıbrıs
Rum kesimi ile tecrit edilen
Kuzey Kıbrıs Türk kesimi
arasındaki ayrılık, diğer
üyelere kalkan görevi gördü.
Kuzey Avrupalı bir diplomat,
"Fransızlar, adayı bahane
olarak kullanmaktan
hoşlanıyor." diye
yorumluyor.
--Fransa ve
Almanya'nın Çekinceleri--
Bağlayıcı hukuk
kararlarıyla katılım
sözleşmeleri konusunda
oylama yapan Avrupa
Parlamentosu, Nicolas
Sarkozy ve Angela Merkel'in
ekmeğine yağ sürecek
şekilde, Türkiye'yi
eleştiren tavrı korudu.
Avrupalı milletvekillerin
son raporu, Ankara
reformlarının "sınırlı
ilerleyişi"nin altını
çiziyor.
Avrasya
ülkesinin Başbakanı Recep
Tayyip Erdoğan, Danimarkalı
Andres Fogh Rasmussen'in
NATO Genel Sekreterliğini
veto etmekten vazgeçmesinin
AB ile yeni bir müzakere
başlığını başarıyla
kapatmaya yarayacağını
umuyordu. Bununla birlikte
Hükûmet Başkanı, Avrupa
kampanyasında daha fazla "hayırlar"la
karşılaştı.
Sarkozy ve
Merkel, Türkiye'nin "ayrıcalıklı
bir ortak" olması
gerektiğinde ısrar ediyor ve
bu statünün Rusya'ya da
verilmesiniistiyorlar. Bu da
AB'nin yasal anlaşmasına
ters düşüyor. Birkaç gün
önce Erdoğan, Fransız
Cumhurbaşkanı ve Alman
Şansölyenin "hoşa gitmeyen
yorumlarıyla" ilgili olarak,
"Bir oyuna başladığın zaman
artık oynuyorsundur,
kuralları değiştiremezsin,
bu bir delilik." diye
şikâyet ediyordu.
Türkler iyimser
bir şekilde katılım tarihi
olarak 2014'ü gösteriyor
ancak Lizbon Anlaşması
yürürlüğe girer ve Birlik
tartışması tekrar genişleme
konusundan yana bir sonuçla
biterse Avrupa ajandasında
bu tarih belirlenecek.
AB'nin
önümüzdeki iki Dönem Başkanı
İsveç ve İspanya,
Türkiye'den yana. Enerji
çıkarları da etkili
olacaktır. Zira 2014'te,
Türkiye ile Avusturya
arasındaki gaz boru hattı
Nabucco'nun faal hâle
gelmesi gerekiyor. Yeni
katılım engelleri karşısında
Ankara, siyaseti enerji
ilişkisine çevirebilecektir.
"Kendimizi
kandırmayalım, Türkler
istekli. Çok Nabucco hayali
kuruyoruz, ancak Ruslardan
daha katı şartlar
koşabilirler." diyen üst
düzey bir AB görevlisi, "Yirmi
Yediler"in, Türklerin Orta
Doğu'da, Rusya'da ve
Afganistan'da Birliğe "bedava"
yardım ederken beklemeye
devam edeceklerine oldukça
güvendiklerini belirtiyor.
İTALYA BASINI
GIUSTIZIA GIUSTA: "ANKARA VE
AVRUPA BİRLİĞİ"
ROMA,
28/05(BYE)--- Haftada iki
kez yayımlanan ve hukuki
konuların anayasal garantisi
hususuna ağırlık veren
liberal Giustizia Giusta
internet gazetesinin 25
Mayıs 2009 tarihli
sayfasında, Maurizio De
Santis imzasıyla ve
yukarıdaki başlık altında
yer alan makalenin çevirisi
şöyledir:
10 Nisan günü
Alman Şansölye Angela Merkel
ve Fransa Cumhurbaşkanı
Nicolas Sarkozy'nin farklı
ortamlarda verdikleri
beyanların Türk
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül
tarafından nasıl "kabul
edilemez" olarak
değerlendirildiğini saptamak,
günlük haberciliğin bizi
mecbur bıraktığı bir durum.
Genç muhafazakarlarla
yaptığı buluşma vesilesiyle
Merkel, sürekli genişlemeye
"mahkum" ama ciddi bir
siyasi ve idari güçten
yoksun bir AB'ye sahip
olmanın ne kadar mantıksız
olduğunun altını çizmişti.
Bu kadarıyla
yetinmeyen Şansölye, AB'nin
üyesi olmaktan ziyade,
imtiyazlı ortağı olacak bir
Türkiye olasılığını hiç
kuşkusuz tercih edeceğini
vurgulayarak dozu "arttırmıştı".
Sarkozy ise, Alman Bild am
Sonntag dergisine verdiği
bir mülakatta, Merkel'in
söylediklerine yankı
oluşturmuştu: "İyi organize
olmuş bir Avrupa'ya
gereksinimimiz var. (...)
Bu, sağlam sınırlar koymak
zorunda olduğumuz anlamına
geliyor. Dolayısıyla
Türkiye'ye boş vaatler
vermenin tamamen gereksiz
olduğu kanısındayım."
Türkiye'nin AB'nin "bahçesine"
girmesine nazik ama kararlı
bir itiraz anlamına gelen
açıklamalar.
Abdullah Gül,
Suriye'ye yapacağı resmi
ziyaret öncesi yakınma
fırsatı buldu ve şunları
vurguladı (alıntı yapıyorum):
"Prensip olarak Türkiye'nin
katılımına karşı koymak, AB
tarafından alınmış olan
kararları ihlal etmek
anlamına gelebilir." Bu
tavır, "özlü" bir şekilde
söylemek gerekirse,
Brüksel'in iyi niyet
eksikliğini, yani Ankara'nın
AB'ye kabul edilmesi yolunda
yapılan tartışmalı
müzakerelerin başladığı
anda da var olduğu farz
edilen bir noksanlığı
ortaya koymaktadır.
Türkiye'nin yakınması itiraz
edilemez gibi görünmüyor.
Ama Cumhurbaşkanı Gül,
inanın, tam bir siyaset
kurdu. Zulümden şikayet
ediyor ve Avrupa devinin
gözündeki meşhur kıymığın
varlığından şikayet ederken
onu İslami devleti
körleştiren "mertekleri"
görmeye davet edenleri
aldatma yolunu buluyor.
Türkiye, AB'ye
katılacağını düşünerek, Ekim
2005'te müzakereleri
başlattı. O zamandan bu yana
Ankara'nın katılım
müzakereleriyle öngörülen
başlangıçtaki 35 başlık
üzerinden 10'u askıda.
Nereden başlamak gerekir?
Deneyelim bakalım. Bugüne
kadar Ankara'nın Kıbrıs
Cumhuriyeti'ni tanıması
zorunluluğu hakkında sonsuz
ve oldukça verimsiz
tartışmalar oldu. Bu konu,
Vatikan'ın Avrupalı ve Türk
yetkililere gayriresmi
yollardan sunma imkanı
bulduğu kalın dosya ile
daha da hassas hale geldi.
Bu dosya, "toleranslı"
Müslümanların Kıbrıs'ın
Hristiyanlar için kutsal
yerlerinde -eski otomobil
çöplüğüne dönüştürülmüş
mezarlıklara yapılan
saldırılardan, beş yıldızlı
otellere dönüştürülmüş
manastırlara ve çalınıp
karaborsada satılan
sınırsız miktardaki antikaya
varıncaya kadar- yaptıkları
haksızlıkların ufak bir
memorandumu. Bu küçük "dini"
mertek yetmezmiş gibi, işte
"laik" bir başkası daha:
Türkiye, Ermeni halkının
katledilmesinin tarihi
sorumluluğunu tanımayı
uzaktan bile hayal etmiyor.
Kürtlerin (bugün Türklerin
ayakları altında bulunan
Kürtler) düşman eline
vekaleten verilen, hem
siyasi hem de dini (Ermeniler
tarihin ilk Hristiyanları
arasında yer alıyor) arka
planı olan bu soykırım, bir
buçuk milyon insanın ölümü
gibi bir sonucu getirdi.
Bugün Gazze Şeridi'nin kül
olması gibi.
Türkiye iki
masada birden oynamakta
büyük beceri gösterdi. Bu
şekilde, İnsan Hakları
Komisyonu (insan hakları
konusunda her yıl Batı'ya
karşı kınama kararları
püskürten o "şey")
çevrelerinde Müslüman
ülkelerin desteğini
almasına rağmen, Arap
Birliği (kümese davet
edilmiş tilki misali)
toplantılarına katılma
cesaretini de gösterdi.
Dolayısıyla Gazze
Şeridi'nden bahsetmek
meşrudur. Ama İslami bir
devlet tarafından
Hristiyanlara karşı yapılmış
bir soykırımdan bahsetmek,
"hayır". Affedilemez bir
İslamofobi. Ancak yakınmacı
Cumhurbaşkanı Gül'ün
gözündeki mertekler burada
bitmiyor. Keşke bitse.
Türkiye, Şubat 2005'de bir
İsviçre dergisinde ifade
ettiği görüşleri nedeniyle
yazar Orhan Pamuk'tan tam
da bugünlerde bir tazminat
talep etti. Herkese
hatırlatalım, Nobel ödüllü
Türk yazar söz konusu bu
mülakatta tam olarak şunları
söylemişti: "Türk
topraklarında 30 bin Kürt ve
bir milyon Ermeni öldürüldü.
Ve benim dışımda hiç kimse
bu konuda konuşmaya cesaret
etmedi." Bunun üzerine Türk
hükümeti, ceza kanununun
301. maddesini ileri sürmüş
ve Orhan Pamuk'u Türk
kimliğine hakaretten mahkum
etmişti. Türk gazeteleri, "Türklüğe"
hakaretten suçlu yazar
aleyhinde altı kişinin dava
açtığını hatırlatıyor. Bazı
durumlarda bedensel ceza
isteyerek. Türk mahkemeleri
bu itiraz bolluğunu bugüne
dek geri çevirmişti. Ama
şimdi durum değişiyor.
Geçtiğimiz hafta Ankara'da
Yargıtay, "Türk kimliğinin"
(AB'ye katılım isteklerine
rağmen) savunucusu
milliyetçilerin büyük
sevinciyle, bu dilekçeleri
incelemeye layık olarak
değerlendirdi. Halen
hayattaki en önemli Türk
yazarlardan biri için daha
aynı zorluklar söz konusu. "Allah'ın
Kızları" adlı romanın yazarı
Nedim Gürsel, 5 Mayıstan
beri 1 ila 5 yıl hapis
tehlikesi yaşıyor.
İstanbul'da bir mahkemede
görülen davası hiç kolay
olacak gibi görünmüyor.
Geçtiğimiz yıl yayınlanan
romanı, 51 yaşındaki yazara
karşı pek çok kez hukuki
eylem başlatan Müslüman
fanatiklerle dalga geçiyor.
Gürsel, ceza kanununun 216/1
sayılı maddesi uyarınca, "ırki,
toplumsal, dini nefrete
tahrik", daha basit bir
deyişle, İslam'a hakaret
suçlamasıyla yargılanıyor.
Dini özgürlük,
ifade özgürlüğü ve kendi (kirli)
geçmişini tanıması eksikliği...
Bu "ıvır zıvırlar" bir yana,
neden "bu" Türkiye'yi
kollarımız açık kabul
etmeyelim? Avrupalı
teknokratlara bir tavsiye
vereyim. Bir katılım
vaadinin senedini elinde
sallayan Türk Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül'ün riyakar
yakınmalarına cevap vermek
için, meşhur Toto'ya
başvursunlar: "Söylediğimi
söyledim. Ve burada bunu
inkar ediyorum!"
GIUSTIZIA GIUSTA: "TÜRKİYE
ANAYASAL ANLAMDA NEDEN
AB'YE UYGUN DEĞİL?"
ROMA,
28/05(BYE)--- Haftada iki
kez yayımlanan ve hukuki
konuların anayasal garantisi
hususuna ağırlık veren
liberal Giustizia Giusta
internet gazetesinin 28
Mayıs 2009 tarihli
sayfasında, Maurizio De
Santis imzasıyla ve
yukarıdaki başlık altında
yayımlanan makalenin
çevirisi şöyledir:
Geçtiğimiz eylül
ayında AB'nin
genişlemesinden sorumlu
Komiseri Olli Rehn,
Türkiye'nin AB'ye katılımı
konusunda şahsi iyimser
görüşünü ifade etti.
Ayrıntılı olarak söylemek
gerekirse, anayasal bir
reformun Türkiye'nin AB'ye
katılım sürecini, ucu vasat
bir askerî darbe teorisine
çıkan tehlikeli bir siyasi
kriz dönemine son vererek,
kayda değer şekilde
hızlandırabileceğini
coşkuyla açıkladı.
Eski Dışişleri
Bakanı ve eski AB
Başmüzakereci Ali Babacan
(1 Mayıstan itibaren
ekonomik işlerden sorumlu),
aşırılık yanlısı Avrupalı
teknokratın ayaklarını yere
bastırma konusunda gereğini
yapan kişi oldu. Bakan
Babacan'a göre,
hâlihazırdaki durumda Türk
Anayasası, reformlar
programında en ufak bir
ilerleme sağlanmasında
ülkeye yardımcı olmayacağı
gibi, yeni bir anayasa "doğurmak"
için ne zaman ne de siyasi
ortam yeterince olgun değil.
1982'deki askerî rejim
altında uygulamaya giren
şimdiki anayasa, uzun bir
dizi hukuki sorunun
temelinde yer aldı.
Türkiye'deki vasıflı pek çok
ses, bu anayasanın, söz,
din, ifade ve birlik
özgürlükleri de dâhil olmak
üzere, temel hak ve
özgürlükleri ne kadar
sınırladığını öne
çıkartıyor. Azınlıkta kalan
-bazı durumlarda kısa
yoldan sessizliğe indirgenen-
bu sesler, daha demokratik
şekilde işleyen ve bütün
Türk vatandaşlarına daha
fazla hak ve özgürlük
garantisi veren yeni bir
anayasanın oluşturulmasının
faydaları üzerinde
yoğunlaşan bir tartışmayı
yine de başlattı.
Ancak Erdoğan
hükûmeti, bu varış noktasını
oldukça imkânsız kılıyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi,
2007'de elde ettiği
başarıdan sonra, yeni bir
anayasanın ön projesini
kaleme almak için tabii ki
biraz çaba sarf etti. Ama
bunu "entrikacı" şekilde
yaptı. Erdoğan (ve ortakları)
ilk önce, diğer siyasi
taraflar veya kurumlara
danışmadan, gizlice bir
proje hazırlamayı denedi.
Bu, ülkenin -Türkiye'nin
Arap Birliğinin
çalışmalarına katıldığı
dönemdi; bir Libyalıyı
Pontida'ya (Lombardia
Birliğinin doğduğu şehir)
davet etmek gibi bir şey-
hızlı bir İslamlaştırma
planı maksadıyla yapıldı.
Daha sonra da,
üniversitelerde başörtüsü
serbest bırakılarak
yürürlüğe geçirilen proje.
Ardından, en
berbat muz cumhuriyetine
layık bir şekilde PKK'ya (Türk
askerlerinin Irak'ta bile
harekat yaptıklarını
unutmayalım) karşı feci bir
sertleşme oldu.
Muhafazakârlara göre,
hâlihazırdaki Anayasa'nın
79. maddesinde değişiklik
yapıldığı ve 13 kez
düzeltildiği için, bu
anayasa, Avrupa sınavını
göğüslemeye hazır hâle
gelmek için hafif
değişikliklere olanak
sağlayabilir. Aslında öyle
değil. Tek bir inanca (İslam)
din özgürlüğü garantisi
sağlamak ve diğerlerini kötü
muamele görmeye terk etmek
yetmez. "Türklüğe hakaret"in
oluşturduğu Demokles'in
kılıcına dokunmadan, basın
özgürlüğünün ağzını
bağlamak mümkün değildir.
Parlamenter sistemi
güçlendirecek,
cumhurbaşkanının gücünü
azaltacak, hukuk sistemini
modernleştirecek ve
özellikle de kişisel
özgürlükleri açıkça
tanımlayacak yeni bir proje
kaçınılmazdır.
IL GIORNALE: "BENİM
AKDENİZ'İM"
ROMA,
29/05(BYE)--- Tirajı günde
180 bin olan merkez sağ
eğilimli il Giornale
gazetesinin aylık eki
Espansione'nin Haziran 2009
tarihli sayısında,
Donetella Zucca imzasıyla
eski Başbakan Giulio
Andreotti ile yapılan ve
yukarıdaki başlık altında
yayımlanan mülakatın ilgili
bölümünün çevirisi şöyledir:
--90 Yaşına Yeni
Basan Giulio Andreotti, Göç,
Türkiye, Müslüman Dünyası ve
Avrupa'daki
Rolü Konularında
Söz Alıyor. Adım Adım
İlerleyen Ortak Bir Eylemin
Gerekli Olduğunu,
Çünkü
Akdeniz'in
Güneyinin Sadece İtalya'yı
İlgilendiren Bir Konu
Olmadığını Belirtiyor--
Göçmenlere karşı
bir bariyer mi yoksa
entegrasyon mu? İtalya çok
etnikli bir topluma doğru
gidiyor mu, gitmiyor mu? 80
milyon Müslüman'ıyla Türkiye
Avrupa'nın içinde mi? Arap
dünyasıyla İsrail arasında
barışçıl bir beraberlik
olabilir mi? Günlük
haberlerin son zamanlarda
sürekli sorduğu sorulardan
sadece birkaçı; bakalım eski
bir dış politika tilkisi ve
aynı zamanda İtalyan
siyasetinin bilge kişiliği,
beş kez dışişleri bakanlığı,
yedi kez başbakanlık yapmış
Giulio Andreotti bu sorulara
ne cevap verecek?
ZUCCA: 10 milyon
Müslüman'ı bir anda
Avrupalıya dönüştürebilecek
olan Türkiye'nin AB'ye
katılımına doğru daha fazla