![]() |
|||
|
|||
HÜRRİYETZAMANTÜRKİYESABAHMİLLİYETCUMHURİYETRADİKALVATAN• ‘Kıbrıs Sorunu, Rum Nüfusunu Azalttı’ YENİ ŞAFAKAKŞAMBUGÜNSTARPOSTASABAHMehmet BARLAS, " ‘Kozmik Bilgiler’ Gerçekten Dünya Dışı Evrene mi Ait?” başlıklı yazısında, “Soğuk Savaş'ta komünizmin karşısındaki cephede yer aldık ama serbest pazar ekonomisine geçmek ve devletçiliği terk etmek için, 1980'lere kadar ayak sürümedik mi?”, “Dünyadaki ideolojik kamplaşmalar ve içinde bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyasının kendimize özgü bölünmeler yaratmadık mı?”, “21'inci yüzyılda hukukun üstünlüğünü, temel hak ve özgürlükleri, serbest ve haklı rekabeti, çoğulculuğu, şeffaflığı öngören AB üyelik sürecini ‘Teslimiyetçilik’ veya ‘Yeni kapitülasyonlar’ diye reddetmiyor muyuz? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde en fazla mahkum olan yerel yargı kararlarının neden bizden geldiğini hiç düşünmüyor musunuz? Veya geçmişte her kapatılan partinin devamının sonra neden iktidar ve her yasaklanan siyasetçinin ya başbakan ya da cumhurbaşkanı olduğu konuları ilginiz çekmiyor mu? Medyatik linçleri ilk kez mi görüyorsunuz? Veya dünyadaki tek ülkenin de, dünyanın merkezinin de Türkiye olduğuna ve iç dinamiklerin dış konjonktürden bağımsız olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?” şeklindeki sorulara yanıt aramaktadır. MİLLİYETSami KOHEN, “Fransa ile AB Süreci Nasıl Olacak?” başlıklı yazısında, AB dönem Başkanlığı’nı devralan Fransa’nın Türkiye’nin üyelik perspektifine ilişkin tavrının net olmadığına dikkat çekmekte, “Fransa, müzakere sürecinde ‘devamlılık’ ilkesini benimsiyor. Bu bakımdan misyonu ondan önceki başkanlar gibi, müzakereleri sürdürmek olacak. Bunu da ‘iyi niyetle’ yapacağı bilhassa belirtiliyor. Fransa bu süreçte yeni bir veya birkaç faslın müzakereye açılmasına yardımcı olacak. Bu konuda teknik çalışmalara başladı bile. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi, ele alınmasına öteden beri karşı çıktığı beş fasılla ilgili muhalefeti devam ediyor. Fransız diplomatlarına göre bu Türkiye’nin cesaretini kırmamalı. Önce güçlük arz etmeyen fasılları görüşmek daha doğru olur. Zira önemli olan, müzakere sürecinin devam etmesi, bu süreçte Türkiye’nin reformları -kendi çıkarları için- gerçekleştirmesi ve sonuca doğru adım adım ilerlemesidir. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Türkiye’nin Avrupa’da yer almadığı ve dolayısıyla AB’ye tam üye olamayacağı konusundaki temel görüşünde -veya inancında- bir değişiklik olmadığını Fransız diplomatlar da kabul ediyor. Belki zamanla bir üslup farkı veya esneklik görülebilir. Ama bu aşamada, yani Sarko’nun AB başkanı şapkasını giydiği şu dönemde, Türkiye ile müzakere sürecini bloke etmesi veya aksatmasının söz konusu olmadığı belirtiliyor. Açıkçası, bunun anlamı şudur: Fransız başkanlığı döneminde, -olağanüstü etkenler olmazsa- müzakereler gene eskisi gibi ağır bir tempoyla devam edecek, Fransa özel bir engel çıkarmayacak...” demektedir. Semih İDİZ, “Kıbrıs, İç Kavgamızın Ana Maddelerinden Biri olacak” başlıklı yazısında, kapatma davası ve Ergenekon konularının yanında Kıbrıs’ın, önemine dikkat çekmekte, “Hafta başında yapılan Talat-Hristofyas görüşmesinden sonra çıkan, ‘Talat tek egemenlik tek vatandaşlık ilkesini kabul etti’ haberlerinin TSK’da rahatsızlık yarattığını tahmin etmek güç değil. Denktaş da zaten, Kıbrıs Genç TV’de ‘teslimiyete gidiyoruz’ demiş. Bunun TSK’nın da görüşü olduğunu düşünmek mümkün. Fakat öyle bir noktadayız ki, bunu açıkça yansıtacak durumda değiliz. Zira dediğimiz gibi, Rumlar bunu bekliyor. Hristofyas bu yüzden sürekli ‘TSK adadan çekilsin, Ankara Kıbrıslı Türkleri rahat bıraksın’ temasını işliyor. TSK’dan bu konuda çıkacak olumsuz bir açıklamanın dünyada yankılanacağını biliyor. Öte yandan, müzakereler Denktaş’ın istediği gibi, ‘iki bağımsız devletten oluşan bir federasyon veya konfederasyon’ formülüne göre değil de -ki siyasette böyle bir formül var mı bilmiyoruz- ‘tek egemenlik, tek vatandaşlık’ formatına göre ilerlerse, bunun Türkiye’de sert tartışmalara neden olacağı ortada” demektedir. CUMHURİYETMümtaz SOYSAL, “Çözüm Aldatmacası” başlıklı yazısında, Kuzey Kıbrıs Türk Lideri Talat’ı eleştirmekte, “Talat kimi aldatıyor? Kendisini mi, halkını mı? Türkiye’ni halkını mı? Dünyayı mı?’ Annan Planı’na ‘Evet’ demenin ve kendi halkına da ‘Evet’ dedirtmenin anlamı nedir? ‘Egemenim’ diyemeden masaya oturanın yenik düşmekten başka seçeneği olamaz. Amaç KKTC’nin teslimiyse, buna göz yumulacak mı?” ifadelerine yer vermektedir. RADİKALNejat ESLEN, “Ergenekon Neyin Nesi?” başlıklı yazısında, İslamcıların, Batı ile iyi ilişkiler geliştirerek ve Batı’nın, özellikle de ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları için Ilımlı İslam kimliğini benimseyerek Türkiye’deki iktidarını güçlendirmek, devleti bütünü ile ele geçirmek, Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesine dönüştürmek istediklerini, ulusalcıların, laik Cumhuriyet değerlerini korumayı, Soğuk Savaş sonrası sürecin karakteristiklerine göre Batı ile ilişkileri yeniden tanımlamayı ve Avrasya’ya açılmayı arzu ettiklerini, Liberallerin amacının ise Türkiye’yi Batı ekseninde tutmak olduğunu dile getirmekte, “Mücadele şimdilik İslamcılar ile ulusalcılar (laikler-Avrasyacılar) arasında cereyan ediyor ve giderek şiddetleniyor.Ancak, ulusalcılar reaktif ve hazırlıksız. Bu mücadelede ulusalcılar için darbe seçeneğine aldırmamak gerek. Çünkü, İslamcılara karşı mücadelede darbe ciddi bir seçenek değil. (Darbe Soğuk Savaş döneminin modası geçmiş bir yöntemi ve Soğuk Savaş döneminde darbeler hep Batı’nın desteği ile yapıldı; şimdiki şartlar ise çok farklı.) İslamcılar, uzun vadeli, devleti ele geçirmeyi amaçlayan stratejilerini, ABD ve AB’yi arkalarına alarak sabırla ve başarı ile uyguluyorlar. Liberaller ise şaşkın, Batı’nın desteğini alan İslamcıların Türkiye’yi Batı ekseninde tutmayı amaçlayan liberalleri şaşırtması çok doğal. Çünkü, liberallerin de uzun vadeli stratejileri yok, kısa vadeli ekonomik çıkarlarına göre hareket ediyorlar ve İslamcıların mutlak başarılarının uzun vadeli çıkarlarını nasıl zora sokabileceğini hesaplayamıyorlar. ABD ile AB mücadelenin bilinen dış aktörlerini oluşturuyor. Hem ABD’nin ve hem de AB’nin amacı Türkiye’yi Batı ekseninde tutmak. Ancak Batı, Türkiye’yi Batı ekseninde tutmak isteyen liberalleri değil de İslamcılar ile işbirliğini tercih ediyor. Çünkü, liberallerin doğrudan siyasi yapılanmaları yok ve İslamcılar Batı’nın Ortadoğu’daki çıkarlarına kayıtsız şartsız destek veriyor” demektedir. VATANCengiz AKTAR, “Fransa’nın AB Dönem Başkanlığı” başlıklı yazısında, Türkiye-Fransa ilişkilerini ele almakta ve değerlendirmekte, Fransa’nın Türkiye sorununun tamamen Fransız siyasetçileri tarafından yaratıldığını, bu anlamda çözümün büyük bölümün onlardan sorulması gerektiğine dikkat çekmekte, ”Nitekim bu yolda birkaç gelişme var. Sarkozy, iktidar partisi milletvekili Pierre Lellouche’u görevlendirdi. Bu zat ABD, NATO, güvenlik işlerini iyi bilir. Berbat durumda olan ikili ilişkilere bunlar üzerinden yürüyerek çare arayacaktır. Ancak bu arayışlar temel açmazlarla karşı karşıya. Fransa 2004’ten bu yana Türkiye ile AB arasında cereyan eden müzakerelerin sonucunun tartışılmasını akademik, diplomatik, politik her yolu kullanarak meşrulaştırmak istiyor. Tam üyelik hedefini tartışma konusu yaparak sürecin içini boşaltıyor. Kullandığı dil dahi değişti. Katılım ile ortaklığı artık birbirinden ayırıyor. Katılımla ilgili fasılları bloke ediyor. O da yetmiyor, günü geldiğinde Türkiye’nin üyeliği için halk oylaması şartı getirmeye çalışıyor. AB üyeliği konusundaki menfî tutumunun ikili ilişkiyi etkilemesini engellemek için açılımlar yapıyor. Ancak taktik hep aynı: Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. Önce Meclis’te ancak savaş sırasında olabilecek şekilde Türkiye’yi imâ eden kâbul edilemez bir değişiklik önergesi çıkıyor akabinde bu Senato’da reddedilince bu büyük başarı olarak kâbul görüyor. Fransa için üç test var. Sarkozy Türkiye’ye olur olmaz atıp tutmaktan vazgeçebilecek mi? Üyeliğimizi tartışmayı sürdürecek mi? Tam üyelikle ilgili olduğu görüşüyle açılmasını Haziran 2007’den beri engellediği müzakereye hazır olan ‘Ekonomik ve Parasal Politika’ faslını açmaya razı olabilecek mi? Gerisi çocuk kandırmacadır” demektedir. YENİ ŞAFAKİlyas KAMALOV, “’Kapatılma’nın Eşiğinde Türk-Rus Yakınlaşması” başlıklı yazısında, Rusya'nın, ABD ve AB'ye alternatif olamayacağını göz önünde bulundurarak, Ankara'nın, Rusya ile ilişkilerini bağımsız bir şekilde geliştirmesi gerektiğini ifade etmekte, Türkiye ile Rusya arasında ticarî, askerî ve kültürel alanlarda önemli gelişmeler yaşandığını vurgulamakta, The Washington Post Yazarı Richard Holbrooke'nin "Rusya, bizim çok kritik bir müttefikimiz olan Türkiye'nin sempatisini kazanmak ve Türkiye ile yeni ve özel bir ilişki kurabilmek için önemli bir atak başlatmıştır" şeklindeki sözlerine yer vermekte, “Çeçenistan ve PKK konularının, ikili ilişkilerde ‘gölge’ olmaktan çıkması, Rusya ve Türkiye'nin başta Karadeniz ve Ortadoğu bölgesi olmak üzere küresel sorunlara bakış açılarının benzemesi de Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesini tetiklemektedir” demektedir. POSTAHakan ÇELİK, “Türkiye Bizim İçin Önemli” başlıklı yazısında, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Türkiye karşıtı tavrının Ankara’yı tedirgin ettiğini ancak Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Emie’nin, Türk-Fransız ilişkilerine getirdiği sıcak yaklaşımla dostluk mesajları verdiğini ve Büyükelçi’nin, “Fransa’nın tutumunun Sarkozy’nin yaklaşımlarından ibaret olmadığını” belirten sözlerine yer vermektedir. VAKİTSelahhatin ÇAKIRGİL, “Amerika, İran’a Saldıracaksa Türkiye’yi Emniyete Almadan Yapmaz Bunu” başlıklı Yazısında, Türkiye’deki iç gelişmelerin, Ortadoğu’dan ayrı düşünülemeyeceğine dikkat çekmekte, ABD’nin, NATO'nun patronu olarak, ordusu NATO emrinde bulunan bir ülkedeki her gelişmeyle ilgilendiğini, İran'a yapılacak bir saldırıdan önce Türkiye'nin emniyete alınmasının gerekliliğini düşündüğünü ifade etmekte, “Saddam'ı Kuveyt'i işgale özendirdi ve sonra da cezalandırdı.. Sonrası, malûm.. Son 15-20 yılın korkunç gelişme ve cinayetleri.. Amerika bugün de İran'a saldırmaktan söz ediyor.. Planlar yapıyor.. Kimi, Amerikan generalleri, 'İran'a saldırının çılgınlık olacağını' söyleseler de; Bush'u iyice kuşatıp, onun 8 yıllık başkanlık süresinin son 7 yılını hep saldırganlıkla geçirttirmiş olan gözü dönmüş 'new-con' (yeni muhafazakâr) stratejist ve teorisyenleri, geleceğin başkanının kucağına da, yine kendi planlarını uygulamak zorunda kalacak şekilde oldu-bittiler bırakmak peşinde.. Bu arada, Türkiye'yi de kendi açısından, istikrara, emniyete almak ihtiyacı içinde, tabiatıyla.. Ancak, onun bu hesabı ile, halkımızın hesabı tamamı ile aykırı noktalarda olmayacak mıdır? Amerika, ne Tayyip'i ve ne de diğerlerini sever veya düşman bilir.. O, menfaat ve planları gerektirdiğinde dost olur; gerektirdiğinde de düşman.. Bunun en canlı örneği, Saddam'dır.. Ve bütün bu entrikalar karşısında, 'Mekerû ve mekerallah, vallahu khayr'ul'makirîyn..' (Onlar bir tuzak kuruyorlar, Allah da bir tuzak kuruyor.. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır..) demekle yetiniyoruz. ümidimiz, inkıyadımız O'nadır, teyakkuz halinde…” demektedir. |
|||
|