SEMİNER KONUŞMALARI


 

“TÜRK DIŞ POLİTİKASI”
Yusuf KANLI
Turkish Daily News Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
 

Sayın Genel Müdür, Değerli Meslektaşlarım. Esasında ben bu seminerin eğitim  semineri olduğunu düşünerek geldim ama sabahtan beri mesleki sorunları konuşuyoruz. Onun için isterseniz ben, konuma geçmeden önce mesleki sorunlarla ilgili çok küçük bir toparlama yapayım. Ondan sonra devam ederiz. Mesleki sorunların başında bence, birinci temel yanlışımız, biraz önce Sayın Bengi’nin altını çizdiği gibi, haberle yorumu karıştırma alışkanlığımızda yatıyor. Türk basınında en fazla gördüğümüz şey, haberlerin neresinin haber, neresinin yorum olduğunu karıştırmamız. Sonra da şikayet ediyoruz. 1940’larda dört buçuk milyon toplam tirajı olan bir ülkede 2006’da nasıl dört buçuk milyon tiraj olur diye konuşuyoruz. Bir yerde  yanlış yapıyoruz ve bence bu  yanlışı meslektaşlar olarak bizler yapıyoruz. Kendi objektif, büyük uğraşlarla ele geçirdiğimiz haberlerimizi, subjektif ölçülerimizle kirleterek okuyucuya okutmamaya çalışıyoruz. Bence, en önemli sorunlarımızın başında bu geliyor.

Efendim ben dış politika konusunu anlatacağım. Acaba salonda kaç kişi dış politika konularıyla ilgileniyor. Şanslıyız birkaç kişi var. Genelde Türkiye de maalesef basın içe dönük bir basın. Sadece iç konularla, mümkünse mahallenin meseleleriyle ilgilenir. Yine sabahki konuşmalarda bahsettiğimiz gibi 50-60 tane starın veya star olduğu sanılan kişinin ne yaptığı veya ne yapmadığıyla ilgilenir. Türkiye’nin hemen bir gün sonrasını veya önümüzdeki dönemini ilgilendirecek önemli olaylarla pek ilgilenmez. Mesela Kıbrıs’ta “Annan Planı” dediğimiz dönemde Türk basınında yayınlananları ben gördüğüm zaman hayretten donakaldım. Neden bunlar yapıldı? Halbuki dış politika, bilgi, deneyim, uzmanlık isteyen bir alandır. Bir adliye muhabiri sadece adli olayın bugününü yazamaz, o konunun geçmişini bilmek zorunda ve o konudaki yasal düzenlemeleri de bilmek zorundadır; o konunun bir sonraki adımı olan Yargıtay’a mı gidilecek, ne yapılacak? Bu konuda tercübesi olmak zorundadır. Diplomasi muhabirliği veya dış politika muhabirliğinde de benzer durumlar vardır. Konuları dosya dosya incelemek gerekir. Ben mesleğe 1976 yılında başladığım zaman, o zamanlar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Büyükelçi Nazmi Akıman’dı. O zamanlar diplomasi muhabirliği daha yeniydi. Sekiz kişiydik Türkiye’de. Pek bilinen bir konu da değildi. Akıman’a sorular soruyoruz, cevabını alıyoruz. Ama anlamıyoruz. Bir gün Nazmi Akıman, “Arkadaşlar. Böyle olmayacak” dedi. Bunun üzerine biz, kurs görmeye başladık Dışişleri Bakanlığı’nda. Saatlerce anlatılıyordu, yazılmamak kaydıyla. Yunanistan politikası, Rusya ile ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa opsiyonu. Her konunun ilgili dairesinden adamlar gelerek günlerce, haftalarca dersler verildi. Yıllar geçti üstünden. 12 Eylül’ün hemen arkasından bir dönem. Sayın Halefoğlu Dışişleri Bakanı olmuş, büyük şaşayla yakın bir arkadaşını Dışişleri Bakanlığı sözcülüğüne getirmiş; kıdemli bir büyükelçi. Basın toplantısı yapılıyor o günlerde. Türkiye o zaman savaş sebebi dediğimiz bir karar almıştı; “casus belli”. Yani “Yunanistan karasularını 12 mile çıkartırsa, bunu savaş sebebi sayarız” demiştik. Toplantıdan bir gün önce Rusya, Karadeniz’deki ekonomik çıkar bölgesini 200 mile çıkardığını açıklamıştı. Toplantıya katılan sekiz kişi, bizim dışımızda Hürriyet’ten bir arkadaşımızla birlikte dokuz kişinin hepsi, ekonomik çıkar bölgesiyle kıta sahanlığını gayet iyi ayırabilecek kadar eğitilmiş kişilerdi. Ama tabii birazcık da mesleki fırlamalık. Arkadaşın bir tanesi “Yunanistan 12 mile çıkartırsa savaş sebebi sayıyoruz, Rusya 200 mile çıkardı ne yapacağız? dedi. Sözcü de ağzından kaçırdı: “Rusya büyük devlettir, bir şey yapamayız”. Sonuçta Milliyet gazetesinde haber yayınlandı. “Rusya büyük devlettir yapar” diye sözcünün ağızından. Sözcü ertesi gün Antalya’ya tatile gitti, bir daha da Dışişleri Bakanlığı’na dönmedi.

Değerli arkadaşlar, Türk dış politikası genel hatlarıyla korumacıdır. Yani açılım içermez, yeni politikalar üretmeyi içermez, mevcudu korur. Çünkü Cumhuriyetin kurulması öncesindeki dönem ve Cumhuriyetin kurulduğu dönemde belli travmalar yaşamıştır Türkiye. Toprak kaybı, mevcut pozisyondan kayıp, geri adım gibi takıntılarımız vardır. Bu takıntılar dolayısıyla da Türk diplomasisinin birinci hedefi, daima mevcudun korunmasıdır. Mevcut korunduktan sonra belki bir  adım ilerisi atılır ama mevcudu korumak esas hedeftir. Ancak mevcudun korunması politikası soğuk savaş döneminde kolaydı. Soğuk savaş döneminde Türk dış politikası zaten politika üretmiyordu. Bir kısım ülkeler Varşova Paktı, bir kısım ülkeler de NATO Paktı içerisine girmişlerdi. Geriye kalanlar sadece kendilerine göre onu ayarlıyorlardı. Yeni bir politika üretme gereği yoktu. Ancak 89’a geldiğimiz zaman dünyada bir değişiklik oldu. 89’da bir anda duvar gitti, koca Sovyetler Birliği barışçı bir şekilde, beklenmedik bir şekilde “olmaz” denilirken yıkılıverdi ve içinden 15 tane yeni devlet fırlayıverdi. Ama herşeyden önce bir anda dünya tek kutuplu oldu ve tek kutuplu dünyanın yeni kutbunun stratejik ve dış politika çıkarlarıyla, dünyanın gerisinin stratejik ve dış politika çıkarları örtüşmemeye başladı. Böylece dünyada ilk kez yeni politika üretme, milli çıkarları savunabilme ihtiyacı doğmaya başladı. Bunu ilk görenlerden birisi de, -her ne kadar sağlığında çok atışmış ve çok mahkemelerde kapışmışsak da- rahmetli Sayın Turgut Özal’dı. Aslında geldiğimiz nokta enterasan, belki özeleştiri yapmakta yarar da var. Sayın Özal’ı sağlığında çok eleştirdik, çok saldırdık ama şimdi geriye dönüp baktığımız zaman, bir çok alanda Türkiye’nin önünü açtığını görüyoruz. Bir çok alanda da başka gelişmelerin ilk tohumlarını ekmiş olduğunu da. Ne yaptı o dönemde Sayın Özal? Türk dış politikasının artık eskisi gibi tek merkezli olamayacağını savunmaya başladı ve “bölge ağırlıklı politika” dediğimiz, aynı anda hem NATO üyesi, hem AB’ye üye olmaya çalışan, hem İslam ülkeleriyle arasını geliştirmeye çalışan, kendi bölgesinin politikasını savunan bir ülke olması gerektiğini söyledi. Bir şeyin daha farkına vardı; Dışişleri Bakanlığı’nın tek başına politika üretmemesi gerektiğinin…Çünkü Dışişleri Bakanlığı, dış politika üretemiyor, tek sesli gidiyordu. Bunun içinde özel “think-thank”lerin kurulmasını, özel düşünce kulüplerinin, özel sermayenin desteklediği derneklerin, kamu harici kuruluşların politikaya katkıda bulunmasını savunmaya başladı, ömrü vefa etmedi. Ama yine biliyoruz o dönemde TESEV ve ASAM  ilk kez ortaya çıktılar. Özal döneminde bunlar belli ilerlemeler kaydettiler.

Daha sonraki dönemde ise Sayın Ecevit’in sıkça dillendirdiği bölgesel ağırlıklı dış politika kavramı yine gündemimize girdi. Bu politikalarda eskiden tamamen koruma amaçlı dış politika uygulanırken, artık “proaktif politika” tezi uygulanmaya başlandı. Bu tez de, bir şey olmadan önce politika geliştirmemiz gerektiği anlayışını içerir. ABD’de Bush hükümetinin “önceden vurma” olarak tanımladığı kavramın diplomatik söylemi “proaktif politika”dır. Tabii bu, o dönemin dörtlü iktidar koşullarında pek yürümedi. 2002’ye geldiğimizde ise biliyorsunuz 2001’de hepimizin cebimizdeki paraların yarısını birileri çaldı. Bir anda fakirledik ve onun akabinde de Türk halkı bence, tarihindeki ender güzel kararlarından birini alarak -sonucun tabii ne olduğunu biliyorsunuz ve tartışmalı, o ayrı bir konu ona girmeyeceğim- Meclis’i tamamen yeniledi. Bu yeni giren ekip ise herşeyden önce tecrübesizdi. Herhangi bir yerle bağlantısı yoktu, herhangi bir verilmiş sözü de yoktu ve dış politikada yeni bir kavram geliştirmeye çalıştı. Tabii bu tecrübesizliğin ve kavram geliştirme çabalarının içerisinde, tecrübesizlik dolayısıyla yol kazalarının olması da kaçınılmazdı. Nitekim Hamas kazasını yaşadık. Daha doğrusu en baştan 1 Mart’ı yaşadık, sonra Hamas’ı yaşadık. Şimdi göründüğü kadarıyla yakın dönemde İran’ı yaşayacağız. Geliyor çünkü kriz. Ama bu dönemde dış politikada ısrarla yeni bir üç bacak oluşturmaya çalıştırılıyor. Bu nedir? Bir, “bölgeye olan sorumluluğumuz” ki bunu şu şekilde izah ediyorlar.  “Biz, bu bölgenin eski sahibi olarak bu bölgeye karşı sorumluyuz. Hiç kimse bir girişim yapmıyorsa bu bölgedeki bir sorunu çözmek için, bizim girişim yapmamız gerekir.” Diğeri, “uluslararası sorumluluk”. Latin Amerika’da olsa bile bir sorun, global dünyada, küçülen dünyada şöyle veya böyle bizi etkileyecektir, dolayısıyla biz, bu sorunla ilgilenmeliyiz anlayışı ki, bu Türkiye açısından bence gerçekten devrimsel bir şey. Üçüncü konumuz ise Türkiye’nin global dünyanın oyuncularından birisi olduğunu ve dünyadan ayrı hareket edemeyeceğini içeren bacak. Dediğim gibi bunlar Türkiye açısından yeni şeyler, yeni olduğu ve tecrübe birikimimiz olmadığı için de ufak tefek yol kazaları yapıyoruz. Ancak bu yol kazaları içerisinde devam etmemek için Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yapması gereken, ilk başta Özal’ın yapmaya çalıştığı ama ömrü vefa etmediği bir olayı gerçekleştirmek. Dış politikayı özelleştirmek. Dış politikasını sadece Dışişleri Bakanlığı’nın şekillendirdiği veya sadece Başbakanlık’taki bir grup bürokratın şekillendirdiği -şu anda öyle oldu, dışişleri bakanı da dışarı bırakıldı, sadece başbakanlıkta bir grup danışman ve bürokrat birlikte yönlendiriyor- bir halden çıkarıp, özel sektörün, vakıfların, düşünce kuruluşlarının, NGO’ların  katkıda bulunacakları yeni bir yapılanmaya gidilmesi gerekir diye düşünüyorum. Saygılar sunuyorum.

 

 

<<<       XII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADANA (13-14 Nisan 2006)      >>>