|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“HABER
FOTOĞRAFÇILIĞI” Hepinizi saygıyla selamlıyorum. 8 Ekim günü Pakistan’da deprem olduğunda hepimiz orada gerçekte ne olduğunu merak ettik. Hepiniz merak ettiniz ama biz sorumluluğumuz gereği daha fazla merak ettik ve ilk fırsatta da Türkiye’nin büyüklüğüne uygun bir hızla oraya ulaştık. Türkiye’nin büyüklüğünü burada minnetle, gurur duyarak hepinizle birlikte paylaşmak istiyorum. Çünkü biz Doğu’daki komşumuzun çok anlamsız bir engellemesine, bize bir gün kaybettirmesine rağmen Pakistan içinden yola çıkan askeri doktorlara veya diğer görevlilere göre birkaç saat daha önce deprem bölgesine ulaşabildik, Türkiye’nin bu gerçekten güzel bir tarafı. Merak edilen şey gerçekte orada ne olduğu? Deprem oldu ama nasıl oldu, insanlar ne durumda? onu merak ettik. Bütün dünyada yüz milyonlarca insan bizimle beraber aynı merakı paylaştı, oraya o zaman bizim gitmemiz gerektiği açıktı ve gittik. Hepimizin birincil ve en büyük merakı olayı doğru görmek. Olayın detayı nedir? Bunu dünyaya yansıtmak gerekiyor. Görüleni olduğu gibi yansıtabileceğiniz bir ayna veya bir ekran olmadığına göre doğru görüp, en hızlı biçimde, en güzel şekilde ve mutlaka bilgiyle onu yansıtmanız gerekiyor. Haber fotoğrafı sadece haberin olduğu yerde var. Önce haber sonra fotoğraf olacak. Bunu şunun için söylüyorum, bazen Türkiye’de, gazeteciliğin çok kötü duruma düşürülmüş olmasının bir yansıması olarak haber olmadan fotoğraf uyduruyorlar veya haber oluyor ancak fotoğrafı olmuyor. Oysa haber varsa mutlaka fotoğrafı da olmalı. Dolayısıyla buradan foto muhabirinin önce görmesi, doğru görmesi ve onu uygun ve hızlı bir şekilde yansıtması gerekir. Yani fotoğrafın mümkün olduğu kadar sizin merakınızı, sorularınızı giderecek biçimde oradaki durumu yansıtması gerekiyor. Bunun için doğru fotoğraf, doğru haber fotoğrafı için mutlaka eğitim gerekiyor. İkincisi tecrübe gerekmekte. Bilgi ve tecrübe veya teknik imkanların iyi kullanılması yoluyla onu iyi yansıtmanız gerekiyor. Bütün bunları doğru yapmak için de bir yetenek gerekiyor. Tecrübe, bilgi, arzu, merak bir anlamda hepsi var. Kendimizi sizin yerinize koymak gerekiyor. Bu şekilde iyi haber fotoğrafı yapabiliriz. Burada şansa yer yok, mutlaka bu unsurların olması lazım. Bilgi, tecrübe, doğru yerde doğru malzeme, doğru seviye, doğru açı, doğru ışık. Şans sadece hazırladığınız olayı daha kolay yakalamanıza imkan verebilir. Pakistan’a gittiğimde gerçekten durum çok çok kötü idi. Bir tarafta insansınız, duygularınız var ve müthiş biçimde etkileniyorsunuz ama bir tarafta da yüz milyonlarca insana, milyarlarca insana duygularınızı bastırıp olayı yansıtmanız gerekiyor. Burada duygularla görev arasında sağlıklı bir denge kurmak lazım. Mesela pek çok fotoğrafı bilerek çekmedim, çünkü insanlar çok büyük bir acı çekiyor ve o acılar içinde sadece görev veya ticaret yapar gibi o insanların rızasını almadan, olurunu almadan iş yapmak istemedim. Mesela bir hastane vardı, çok ilkel, kadınlar da geliyordu. Bir gün hastaneye gelen kadının her tarafı kırılmış, ben yabancılara “Çekilelim, kadının elbisesini parçalayıp atacaklar ve o şekilde bizim orada olmamamız gerekiyor” dedim. Benim için o insanın hayatı her şeyden önemli, varsın çok büyük bir fotoğraf kaçsın önemli değil. Birkaç yabancı “Sen ne karışıyorsun” dediler. Ben de bunun “bir ahlak kuralı, meslek kuralı” olduğunu söyledim. Hatta bir Fransız’a “çıkmazsan seni döverim” dedim ve çekildik. Sonra bir Pakistanlı doktor geldi ve “Neler söylediğini duydum, Türkmüşsün sen. Talimat verdim, istediğin yere girebilirsin” dedi. Ama ben onu hiç istismar etmedim. Bir gün genç bir kadın getirdiler. “Üstünü örtün öyle fotoğrafını çekeyim” dedim. İyi fotoğraf mutlaka o bütün yarayı bereyi göstermek demek değildir. Ben bunun güzel bir dersini 1991’de Iraklıların bize sığınışı sırasında yaşamıştım. Işıkveren’de insanlar ağlıyor ve üstünü battaniyelerle örttükleri bir şey var ama boşuna ağlamadıkları belli. Üstünü açtılar çektim, örttüler çektim. Bir editörüm “İllaki ölümün soğuk yüzünü göstermeye gerek yok, insanların ağladıkları belli” dedi. Burada, gazetecinin sorumluluğu söz konusu oluyor, uygun bir anı seçmek lazım. Mesela Türkiye’de yanlış bir şey var, “bir-iki kare fotoğraf çekecek, adam halen bekliyor” derler. Durum öyle değil, yani uygun anda, uygun zamanda, uygun fotoğrafı çekmek lazım. Mesela o Pakistanlıyı, “hemen çabucak, hızlı iş yapayım” diye çıplak vaziyette, mahrem vaziyette çekme hakkım yok. Ayrıca biz bunu kullanamazdık da... Bizim basın maalesef buna saygı duymuyor. Türkiye’de gazetecilik büyük ölçüde yozlaştırılmış, onunla beraber fotoğraf da yozlaşmış. Fotoğraf çekmek için uygun an ne kadarsa o kadar beklemek gerekiyor. Benim için “uygun an” onun üstünün örtülmesidir. Yapmanız gereken, belli olayı yansıtmak. Bu mutluluk olabilir, öfke olabilir, nefret olabilir, korku olabilir, sevinç olabilir. Bizim basında çok eksik birşey var, genç arkadaşlara kötü örnekler veriliyor. Yani foto muhabiri sanki böyle “bir hamal” gibi, birşey çekecek, getirecek, birileri sayfaya koyacak vs., yok öyle bir şey. Fotoğraf haberin bir özetidir ve çoğu zaman çok büyük gazeteler hiç uzun haber yazmadan üç satırlık ama çok sağlam, doğru bilgiyle donanmış alt yazıyla kocaman bir fotoğraf verebilirler. Yani bizim işimiz yaşadığımız döneme şahitlik yapmak, tanıklık yapmak, yaşadığımız olayları yansıtmak. Bu illa çok büyük olay olacak değil, küçük bir olay da olabilir, büyük de, bizim ayırt etme hakkımız yok. Olay yeri, olayın büyüklüğü-küçüklüğü değişebilir ama bizim görevimiz hep aynıdır. Bilgi vermek, insanlara, orada olup bitenden mümkün olduğunca ona oradaymış hissini vererek “o kadar canlıydı ki fotoğraf veya o kadar güzeldi ki televizyon görüntüsü, bir an için orada olduğumu hissettim” dedirtebilmek. Dolayısıyla foto muhabiri önce muhabirdir. Bizde bu konuda da büyük eksiklik var. Önce haberin ne olduğunu doğru anlaması lazım ve oraya gelene kadar da bilmesi gereken çok şey var. Yusuf Kanlı’nın bir makalesine veya bir haberine eşlik edecek bir fotoğrafı önceden bilmesi gerekiyor. Konuya göre dış politika da bilmesi lazım, hatta çok az olmakla birlikte maalesef dünyada da öyle. Bir foto muhabiri fotoğraf çekmeye imkan bulamadıysa öncelikle gazeteci olduğu için oturup haber de yazabilmelidir. Yani bu yeteneği, bu birikimi önceden edinmesi gerekir, aksi takdirde iyi fotoğraf da çekemez. Bir örnek vereyim; bir gazetede çalışırken, zaman zaman dış ve iç politika analizi de yaptım. “Aydınlar Ocağı” diye bir tartışma konusu vardı. Biraz bildiğim bir konuydu, yazdım ve olaylarla ilgili fotoğraf o kadar önemli değildi. Bunları yaparken malzemeyi, ışığı doğru kullanabilir, kendimize has bir üslup geliştirebiliriz, hatta pek çok gazete yöneticisi, aynı konuda çok güzel üç fotoğraftan daha dinamik bir açıdan çekilmiş bir fotoğrafı seçebiliyor. Foto muhabiri biraz serbest olmalı, yaratıcı olabilmelidir. Söylenebilecek çok şey var, muhabir gibi görev yapabilecek kapasiteye ulaşılması gerekiyor. Dediğim gibi bununla beraber foto muhabiri her an, her türlü göreve de hazır olabilmeli. Mesela hayatımda en korktuğum şeylerden biri, büyük bir olay olduğunda, örneğin mutlu bir anımda sarhoş olduğumda -hayatımda hiç olmadı ama-“hayır özür dilerim sarhoşum, şu anda gidemiyorum.” demek. Bence bir gazetecinin, bir foto muhabirinin böyle bir hakkı yok. Sarhoş olmaya hakkı var tabiki ama onu başka zaman yapsın. İşte öyle bir sorumluluğumuz var. Bir de foto muhabirinin işini mutlaka sevmesi lazım. Yani işi sadece haber vermek değil, bence insanları da sevmeli. Bu duygularının gelişmiş olması işini çok kolaylaştırır. Siz ne kadar kendinizi aynada görmeseniz de insanlar anlıyor. Çok kritik anlar vardır, çok önemli fotoğraflar elde edilebilir. Eğer sevgi yoksa siz insanları sevdiğinizi, saydığınızı onlara hissettiremezsiniz. Benimki biraz kişisel bir görüş, -yani farklı düşünene de saygı duyarım- eğer böyle bir bakış açısı varsa, yani insanlara yardımı iyi bir fotoğrafa tercih ediyorsa ve “önce insanım” diyebiliyorsa bir foto muhabiri ona sadece insanlar değil Allah da yardım eder.
Kameraman ve foto muhabiri bir olayda ne kadar titiz davranırsa davransın kamerasını, fotoğraf makinesini çıkarttığı anda, olaya, duruma müdahil olmuş oluyor. Orada çok dikkatli olması gerekiyor. İnsanların reaksiyonları olabilir veya iyi fotoğraf imkanı başka türlü engellenmiş olabilir. Müdahil olma zorunluluğu ile insanların ihtiyaçları ve diğer dengeleri çok hızlı biçimde akıllı bir şekilde düşünüp, tartıp ona göre davranması gerekiyor. Teknik biraz daha kolay bir şeydir, yani hangi objektif, nasıl bir film veya nasıl bir disket veya nerede duracak, yüksekliği, mesafesi. Bazı anlar gerçekten çok fazla sınırlanabilirsiniz, ama benim Fransızlardan sevdiğim çok güzel bir söz var. “Biraz mütevazı olabiliriz, yani imkansızı isteyebiliriz”. İmkansız yoktur aslında, çok nahoş bir olay aktarmak istiyorum. Foto muhabirleri büyük gazetelerde, dergilerde veya başka ortamlarda çok önemli fotoğraflar görürler, hepimiz görürüz . Bence hiç çekinmeden şunu düşünmek lazım “Ben de bunu yapabilirim”. Önce ona inanmak, sonra “acaba nasıl yaptılar?” diye merak edip, onun gereğini yapmak. Yani merak, bilgi varolduğu sürece hiçbir şey imkansız değil. Şimdi son yıllarda ciddi bir tehlike var, çok akıllı makineler yapıldı. Bu hem büyük bir imkan hem de ciddi bir tehlike. En pahalı makine, en gelişmiş makine olabilir ama her zaman insanın aklı, düşüncesi mutlak surette kumanda konumunda olmalı. Devamlı düşüneceksiniz, tartışacaksınız ve kendiniz karar vereceksiniz. Makine size en iyi fotoğrafı çekmez, ancak siz karar verdikten sonra çekebilir, böyle bir yanlışlık var. Birşeyi müsaadenizle dile getirmek istiyorum. Bence iyi bir fotoğrafta, iyi foto muhabirliğinde çok önemli olabilecek iki ölçüye Sayın Bilgin’in konuşmasını örnek verebilirim, söylediği şey çok önemliydi. Birincisi “ruh”. Nasıl bir ülkeye ve topluma ait olduğumuzu bilmek, ona güvenmek, gururlanmak, “Amerikalı şu işi yapıyor da ben niye yapmayayım? Ben daha iyisini yapabilirim” diyebilmek. İkincisi Yüreğir ailesinin örneği. Adana için çok özel, iftihar edilecek bir vesile. Çetin Bey’in konuşmasında onun örnekleri vardı. Türk basını pek iyi durumda değil, foto muhabirleri de bundan çok zarar görüyor. Şu örneği vermek lazım. Everest Tepesi dünyanın en yüksek yeri, doğru ama Everest’i Everest yapan Himalayalar silsilesi, yoksa Everest’in o sivri tepesini “Gor” çukuruna koyarsanız, esamesi okunmaz. Maalesef Türkiye’deki basında seviye o kadar çok düştü ki, foto muhabirinin emeği de görünmüyor, iyi fotoğrafı da. Buna rağmen kalitede, düzgün işte ısrar etmek lazım. Hepinize saygılarımı sunuyorum. |
|
|
<<< XII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADANA (13-14 Nisan 2006) >>> |