SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-CEVAP-TARTIŞMA

 

Nazmi BİLGİN (OTURUM BAŞKANI): Çok teşekkür ediyorum. Soru cevap kısmına geçiyoruz. Buyurun.

Veysel ZİNCİR (HATAY): Efendim, müsaadenizle iki konuşmacımıza sorum olacak. Birinci sorum Anadolu Ajansı Genel Müdürü Hilmi Bengi’ye. Ajansların önemine dikkat çektiniz, fakat ben bir konuyu belirtmek istiyorum. Ajanslar açıldıktan sonra yaygın basın kuruluşları dediğimiz basın kuruluşlarının, gazetelerin, televizyonların muhabirleri bir anda yok oldu. Yaygın basın kuruluşları ajanslara abone oldular ve birçok meslektaşım işinden oldu. Sayın Bengi’nin bu konudaki görüşlerini almak isterim. Diğer sorumu da Sayın Özbilici’ye yöneltmek istiyorum. Fotoğraf çekiminde çok önemli konulara dikkat çektiniz; ışık, doğru yer, doğru zaman ve en önemlisi dediniz ki “doğru ruh”. Burada bir ekleme yapmak istiyorum daha doğrusu soru olarak size yöneltmek istiyorum. “Bu ruha kaç YTL değerinde teknolojik bir destek lazım? Yani kullandığınız makinenin YTL değerinde fiyatını sordum. Teşekkür ediyorum.

Nazmi BİLGİN: Teşekkür ederim, önce sayın Bengi’ye söz veriyorum, buyurun.

Hilmi BENGİ: Ajansların haber hizmeti vermesinden dolayı gazetelerde eleman çalıştırmama durumu ortaya çıktıysa, burada ajansların bir kabahatinin olduğunu düşünmüyorum. Ajanslar olarak bizim işimiz, gazetelerin televizyonların işlerini kolaylaştırmak. Biz genelde rutini takip ederiz, rutin haberleri veririz ama o arada arkadaşlarımız takip ettikleri özel haberleri de yansıtmaya gayret ederler. Gazeteler kendi yayın politikaları doğrultusunda kendi özel haberlerini de yapmak durumundadır ve özellikle yerel basında mutlaka belirli bir kontenjanın bulunması lazım. Örn, beş kişi çalıştırmak gibi bir mecburiyeti var, dolayısıyla ajansın haber sunmasının onların kadrolarını ortadan kaldırmaları gibi bir netice doğurmaması lazım, ama şöyle birşey varsa, “biz çok ucuza hizmet verdiğimiz için onlar onu tercih ediyor” ve fazla para vermek istemiyor, eleman çalıştırmak istemiyorsa, o zaman zam yaparız.

Burhan ÖZBİLİCİ: Bir foto muhabirinin kullanacağı malzeme, çalıştığı müessesenin ihtiyacı ve gazetenin durumuyla doğru orantılı. En pahalı çalışanlar ajans fotoğrafçıları. Bir dergi fotoğrafçısı için de kalite çok önemli olduğundan derginin çıkışından önce  film çekip, daha rahat, daha ucuz bir çalışma yapabilir. Ama ajans fotoğrafçılığı gerçekten çok pahalı, çünkü siz günü gününe fotoğraf vermek zorundasınız. Dolayısıyla yani bugünkü durumda dijital makineler bir tane de değil asgari iki tane olmalı,  pahalı bir uydu telefonu, hatta eğer uygun bir yer yoksa küçük bir jeneratör almanız gerekiyor. Ama benim söylemek istediğim aslında malzemeden ziyade insanın imkanları sınırlı da olsa onu doğru kullanması sonucunda çok daha fazla imkanı olan birisinden daha başarılı iş yapabilmesi.

Bugünkü ölçülerde bir foto muhabirinin donanımı eğer ajans fotoğrafçısı değilse, uydu telefonu benzeri bir şeye ihtiyacı yoksa, işini görecek uygun birkaç objektif 10.000 dolar civarında. Ne yazık ki Türkiye’de foto muhabirlerinin durumu hayli kötü, çünkü Türkiye’de - dünyada  sadece Türkiye’ye mahsus bir şey- foto muhabiri kendi malzemesini kendisi alıyor. Ben keyfim için çok pahalı makineler aldım, ama kullandığım bütün makineler 10.000’lerce dolar ve hepsini müessesem alıyor. Ajans biraz farklı, bazı şeyler yapıyor ama yeterli değil. Yani tekrarlayayım çok sade bir makineyle de, yani 2000 dolarlık bir makineyle de çok iyi iş yapabilirsiniz. Foto muhabirleri bazen malzemeyi çok fazla abartıyor. 

Ayşe Figen ARLI (HATAY): Sayın Akarca “Basının durumunun daha da iyileşeceğini,  yükseleceğini düşünüyorum” dediniz. Bunu biraz daha açar mısınız? Ayrıca sayın Akkuş, evlere giren gazetelerle ilgili -öncülüğünü yapan gazetelerden Zaman ile Türkiye gazetesi- tecrübelerini bizimle paylaşabilir mi, bu yerel gazeteler içinde bir model olabilir mi? Teşekkür ederim.

Mehmet AKARCA: Dünya ile gitgide entegre olma çabasındaki Türkiye, AB’ye geçiş sürecinde bulunuyor. Birçok yabancı gelip Türkiye’de çeşitli malları satın alıyor, özelleştirme çabaları hızla gelişiyor, kalkınma hızı yüksek bir trendde, enflasyon düşüyor, Türkiye ekonomisi bütün verileriyle iyiye gidiyor. Bütün bunlar, ortamdan hepimizin yararlanacağı anlamına geliyor. Ayrıca dünyaya daha iyi entegre olan bir Türkiye’de reklamcılığın önemi çok daha fazla olacak, serbest piyasa koşulları reklama çok daha önem verir hale gelecek. Bu durumda da reklamını nerede yayınlattıracak? Tabiki gazetelerde ve televizyonlarda yayınlattıracak. “Medya parlayan bir yıldız olacak” derken, bunu kasdettim.

Ali AKKUŞ: Ben “gazete satmak çok zor” derken, yaşadıklarımızın bilinciyle söyledim. Biz okurlarımızı biliyoruz, diğer gazetelere göre avantajımız, gazeteler için çok korkutucu olan iade oranını sıfıra indiriyoruz, bu bizim giderlerimizden kestiğimiz müthiş bir gelir. Biz bunu okur klübü gibi gönüllü ya da bütün illerde bulunan temsilciliklerimizde eğiterek istihdam ettiğimiz elemanlarımız vasıtasıyla, okurla direk ve sık sık temas ettiğimiz abonelik sistemiyle sağlıyoruz. Eğer siz belirli bir gazeteyle okur arasında sadece cebe dayalı değil, fikre ve gönüle dayalı bir birliktelik kurarsanız bu mümkün olabiliyor. Onların hissiyatına yakın yayınlar yaparak bu başarıyı sağlayabiliyoruz.

Akın BODUR (HATAY):  Sorum Sayın Bengi’ye olacak. Bir konuşmacımız bazı yaygın basın patronlarının yöneticilerinin önüne bunlardan hangilerinin haber yapılıp yapılmayacağına dair liste koyduğuna ilişkin bir ifade kullandı. Sizin patronunuz da devletin kendisi olduğuna göre “şunlar haber yapılacak veya yapılmayacak” şeklinde size verilen bir liste var mıdır? Teşekkür ederim.

Hilmi BENGİ: Devletin bize verdiği bir liste yok Fakat bizim kendi bünyemizde, yüreğimizde taşıdığımız birşey var. Devletin birliği ve bütünlüğüne halel getirecek haberler Anadolu Ajansı’ndan yayına girmez, bunun dışındaki herşey objektif bakış açısı ile yansıtılır.

Ahmet ABDULLAHOĞLU (HATAY): Sayın Akarca’ya sorum olacak; biz son zamanlarda cemiyet ve polis okulu öğrencileri ile geleceğin gazetecileriyle veyahut da mesleğe atılmaları halinde gazeteci-polis işbirliği üzerinde çalışmalar yapıyoruz. Düzenlediğimiz toplantılarda ne acıdır ki polis adayı gençlerin gazetecilere bakışının son derece negatif olduğunu gördük. Ayrıca, “Bir Semra Hanım” konusu var ki bu konunun içinden çıkamadık. Siz biraz önce “Benim çocuklarımın izlemesini istemediğim programlar var” dediniz. Sizce, reyting uğruna körpecik gençlere bu programları seyrettirmek etik midir? Bunların kaldırılması yönünde bir çabanız olacak mı? Teşekkür ederim.

Ersen KORKMAZ (HATAY): Televizyonun görevi toplumun nabzına göre şerbet vermek midir?

Mehmet AKARCA: Türkiye’de hiçbir kuruluş toplumun nabzını bilmiyor. Sosyologları, psikologları bir araya getirsek herkesten başka bir ses çıkar. Bir dizinin yararlı mı zararlı mı olduğuna karar vermek için yine bir toplantı yapsak bütün sosyologlar farklı şeyler söyleyeceklerdir. Tartışma programlarını  görüyorsunuz. Kendi dalında üstün niteliklere sahip olduğuna inandığımız, düşündüğümüz insanlar bir araya gelerek bir konuyu tartışıyorlar ve çok farklı şeyleri iddia ediyorlar. Televizyon yayıncılığında yer alan  kavramlar göreceli ve pozitif olmayan kavramlardır. Biz neyin doğru neyin yanlış olduğunu, ancak el yordamıyla bulabiliriz ya da tarihsel birtakım gelişmelerden kaynaklanarak, örfümüz, adetimiz, geleneklerimiz doğrultusunda karar verebiliriz. Onun için şu program kötüdür, şu program iyidir, bu biraz daha iyi, bu biraz daha kötü gibi öngörülerde bulunabilmek fevkalade zor. Başta, işin nasıl gelişeceği de fazla belli olmuyor, yani bir program yapıyorsunuz, makul bir program havasında giderken, bir frapan insan çıkıyor, biraz önce  bahsettiğimiz “Semra Hanım” gibi birisi çıkıyor, olay farklı taraflara doğru dönmeye başlıyor. Aslında çok kötü programları, herkesin üzerinde hemfikir olduğu programları yayından kaldırmakta fayda var. Onlar da mankenlerin, şunların bunların özel hayatlarını en ince ayrıntılarını ortaya döken televole tipi programlardır ki, Kanal D’de biz bu tip programları mümkün olduğu kadar kaldırdık.

“Sabah Sabah Seda Sayan”, programı iyi midir kötü müdür? Bu o kadar çok tartışıldı ki yani şurada bir oylama yapsak belki “iyidir” diyenler de “kötüdür” diyenler de yarı yarıya  gelebilir, ya da bir taraf biraz daha baskın olabilir. Birtakım ailelerin yaşantısından örnekler veriliyor, seyirciler bundan ders alabilir, kötü bir programdan da iyi şeyler çıkartılabilir diye düşünüyorum. Buna “Nasıl bu kadar iyi ahlaklı olabildin, kötülere bakarak bu kadar iyi bir ahlaka sahip olabildim” şeklinde İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin sözüyle örnek vermek mümkün. Herşeyi tenkit etmek yerine bir geçiş sürecinde olunduğunu ve televizyonların da olgunlaşma döneminde olduğunu görmek gerekiyor. Kumanda cihazımızı kontrol ederek beğenmediğiniz programlar yerine beğendiğiniz programlara doğru yönelmeye çalışın. Böyle bir imkan varken “kör gözün parmağı” gibi ben o programı da seyredeceğim, o program kötü diye düşünmekte yanlış. Şu anda Türk televizyonlarında yayınlanan hiçbir programın son derece kötü diye vasıflandırılabilecek nitelikte olduğunu sanmıyorum. Yabancı ülkelerde bunlardan daha kötülerinin olduğunu da bilmenizde fayda var. Teşekkür ederim.

Nazmi BİLGİN: Teşekkür ediyorum ve iki konuya katılmadığımı ilave etmek istiyorum. Herkes bazı programlardan şikayetçi, ben adım gibi eminim ki herkesin evinde bu programlar seyrediliyor, siz seyretmezseniz eşiniz seyrediyor, eşiniz seyretmezse çocuğunuz seyrediyor. Önce kendimiz bir muhasebe yapalım ve karar verelim, eğer zararlıysa seyretmeyelim ama hem zararlı deyip hem seyredersek olmuyor. Bir tarihte gazeteler çok ciddi bir şekilde promosyonlar yapıyorlardı. Gazete  yalnız gazete olduğu için alınmalı, halkla yapılan  röportajlarda  kime mikrofonu uzatsanız, evet gazeteler promosyon yapmamalı diyordu. Ama bakıyoruz ki Yay-Sat’ın önünde promosyon almak için 3.000 kişilik kuyruk oluşuyor. 

Diğer konu, Sayın Akarca söylemedi ama zaman zaman bazı toplantılarda deniliyor ki “Bileşik kaplar gibi, toplum neyse medya da odur”. “Okuyucu, izleyici ne isterse onu vermek lazım”. Bunlar doğru düşünceler değil, neden değil? Medya, toplumun iki basamak üzerinde olmalı ve toplumun kültür düzeyini yükseltmelidir. Bizim ülkemizdeki televizyonlar halka farklı kültürü empoze ediyorlar, bunun hiçbir savunması da yoktur. Teşekkür ediyorum.

 

Şükrü KOZLUKLU (OSMANİYE): Teşekkür ediyorum, sorum Sayın Akarca’ya. Türkiye’de bir reyting sistemi var, tartışılıyor, siz de konuşmanızın bir bölümünde 2.000 civarında ölçüm cihazının Türkiye’nin farklı illerinde ve Türk yapısının temsil edildiği bazı ailelerin evlerinde olduğunu vurgulamıştınız. Bu aileler hangi kriterlere göre seçiliyor? Diğer yandan da RTÜK her fırsatta reytinglerin toplumun hissiyatını ve toplumun gerçeğini yansıtmadığını söylüyor. Televizyonda son dönemde bir yozlaşma ve basitleşme var, bunun önüne geçilmesi noktasında çalışmalar oluyor, bu konuda reyting sistemini siz doğru buluyor musunuz? Reytingler, gerçekten Türk toplumunu yansıtıyor mu?

Mehmet AKARCA: Tabii, samimi fikrimi söylüyorum, tamamen yansıtıyor.  Kendimizi çok iyi düşünmek zorundayız, yıllar boyu hayaller peşinde koştuk, şöyleyiz, böyleyiz, şöyle yapıyoruz, böyle yapıyoruz gibi, aslında aynaya bakmanın zamanı geldi. Yani bu reytingler Türk toplumunun aynasıdır. Tabii ki bir tartışma içine girmeyi istemiyorum. Sayın Başkan iki konuya değindi. Televizyon yayınlarının varoş kültürüne yönelik olması ve herkesin bu programları eleştirmekle birlikte seyretmesi konusunda. Yani Türk toplumu varoş mudur? Bunu çok iyi düşünmemiz lazım. Evet eleştirdiğiniz programları seyrediyorsunuz, ben de seyrediyorum. Olaylara doğru bakmak lazım. Kemal Sunal’la ilgili filmler kaç defa yayınlanırsa yayınlansın milli maçtan daha fazla reyting alıyor. Bunu birisi çıksın güzel bir toparlasın, Türk toplumunun özellikleri de “şunlardır,  bunlardır” desin. Ben rahmetli Özal’la baba-oğul gibi çalıştım. Birgün ona, “Biz partiyi tanımlarken, milliyetçi, muhafazakar diyoruz. Muhafazakarlık kavramı nedir?” dedim. “Muhafazakarlık, genel tabiriyle kötü alışkanlıklarımızı bırakmak, iyi hasletlerimizi  yani ortak hasletlerimizi öne çıkarmak demek” dedi. Peki bizim ortak hasletlerimiz, nelerdir? İnsanların aklına bir tek misafirperverlik geliyor, günümüzde acaba hala misafirperverlik var mı, iyi bir bakın, yardımlaşma duygusu var mı? Ne kadar yaygındır? Bunları iyi tespit etmek lazım, önce kendimizi bilelim, ondan sonra “medya şöyle yapıyor, medya böyle yapıyor” diye eleştirelim. Size şunu da söyleyeyim, medyada çok sorumlu yöneticiler var, aşırıya gidilmesinin önüne set çekiyorlar, bazen dizileri yayından kaldırdıkları oluyor. Patronların müdahale edip, “yahu kardeşim yapmayın böyle programlar” dedikleri oluyor. Medya patronlarını bazen eleştiriyoruz ama bunların yüzde 90’ı Anadolu çocuğudur. Hakikaten senin benim gibi insanlar, evlatlarıyla, aile yapıları itibariyle  düzgün insanlardır. Medyada çok düzgün insanlar çalışmaktadır. Bu insanlar medyada toplumu yönlendiren çok önemli bir unsurdur. Uğur Dündar bugün tavukçulukla ilgili reklam yaptı, kuş gribine rağmen millet tavuk yemeye başladı. Tavuk fiyatları iki misli artmış, çok şükür bir krizi atlatmış olduk. Kendimizle övünelim aslında, biz çok iyi insanlarız, çok karakterli insanlarız, aşırı insanlar da değiliz, benim fikrim bu.  Çok teşekkür ediyorum.

Ersen KORKMAZ (HATAY): Türk dış politikası tam olarak bağımsız mıdır? Türk politikası güven verici midir?

Yusuf KANLI: Ben konuşmamda o konuyu eksik vermişim. Günümüz dünyasında bağımsızlık sadece bir edebiyattır. Günümüz dünyasında “independent” yerine “inter-dependency” kelimesi geçmiştir. Karşılıklı bağımlılık, onun için bağımsız Türk dış politikası olması çok zor. Çünkü dünyada ABD dahil hiçbir ülke bağımsız dış politika uygulayamamaktadır. Nereye bağlı olduğumuza gelince; Fransa’daki kamuoyunun reaksiyonuna, Türkiye’deki kamuoyunun reaksiyonuna ve Almanya’daki kamuoyunun reaksiyonuna bağlıyız. İkinci konumuz “Türk dış politikası  güven verici midir?” Aslında ciddi bir sıkıntımız var, çünkü dış politikada “legitimation” kelimesi dediğimiz meşruiyet esasında dış politikanın kendisi kadar önemlidir. Yani politika doğru veya yanlış olabilir, “Meşru mudur değil midir?” kısmı vardır. Bizim mevcut dış politika uygulamalarımızda meşruiyet ayağını genelde bize göre meşru olarak kabul ediyoruz. Yani uluslararası hukuka göre meşruluk aramıyoruz. Ondan dolayı bizim dış politika kararlarımızın bir çoğu bir yerlerde duvarlara çarpıyor. Yani Kıbrıs’ta haklıyız ama uluslararası hukuk açısından meşruiyet çizgimiz nerede, orada sıkıntımız var. Irak politikalarında haklıyız ama bu arada “kapı arkasında söz vermişiz”, meşruiyet nerede? Yani bu meşruiyetle güven birbirine çok paralel bir olgu. Eğer meşru davranmazsanız güveni kaybedebilirsiniz. Teşekkür ederim. 

Mithat KALAYCIOĞLU (HATAY): Sayın Akarca ve Akkuş, sizin anlattıklarınızdan “medya sahiplerinin, medyaya ticari gözle baktıklarını ve oradan gelir elde ettiklerini” anlıyorum. Akkuş da bu işin maneviyatla da yapılacağını söyledi. “Basın böyle mi olmalı?” Her iki tarafın da bu konudaki düşüncelerini almak istiyorum.

Nazmi BİLGİN: İki konuşmacıya da ayrı ayrı sormayacağım,  bu bir tercih meselesidir, siz bunu isterseniz para, isterseniz maneviyat için yaparsınız. Okuyucu da manevi değerleri olan gazeteyi veya magazin gazeteyi alabilir, bu iki tarafın karşılıklı tercihidir, ideali ise, tamamen bu ülkenin gerçeklerini, doğrularını yansıtan yayın olması gerekiyor.

Hangisi önemlidir, hangisi önemli değil? İşin gereğini yapmazsanız istediğiniz kadar dil anlatın insanlar almaz,  ama işimizin gereği gazeteciliğin tanımı neyse, evrensel ilkeleri neyse onu yapacaksınız ve sunacaksınız.

 

Mehmet İPEK (MERSİN): Sorumu Sayın Akarca’ya yöneltiyorum. Bir ülkede bilim, insan, doğa ve sistemin bütünleştiği bir platformun oluşmasında milyonlara bilgi akışı sağlayan, istikamet gösteren ikinci güç olması gereken basının, sadece reyting veya para kazanma uğruna toplumu yanlış istikamete sürüklemesi basın adına alternatifsiz bir uygulama mıdır? Başka ülkelerde, başka toplumlarda farklı bir uygulamayla reyting ve para  kazanılabiliyor mu?

Mehmet AKARCA: Güçlü olabilmek, her türlü rüzgardan etkilenmemek, doğru bildiğini söyleyebilmek ve doğru bildiğini yazabilmek para kazanmana bağlıdır ve para kazanmak için de gazetenin satılması gerekir. İşte o zaman başınız dik yayıncılık yaparsın. Başınız dik olmazsa, örneğin, belediye başkanı size birtakım imkanlar tanırsa, siz belediye başkanının aleyhinde yazı yazamazsınız. Bağımsızlığın en önde gelen şartı bu. Türkiye’nin de sorunu bu değil mi?  Türkiye’nin de sorunu bu, fakiriz, fakir olduğumuz için ona buna eğiliyoruz, zengin olsaydık eğilir miydik. ABD kime bağlı; paraya bağlı, başka birşeye bağlı değil. Zengin adam istediğini yapıyor. Bu iş böyle bunu kavrayalım. “Yayın şunun için mi, bunun için mi yapılıyor?” diye  fazla hayal görmeyelim, fazla romantik de davranmayalım. Hepsi için yapılıyor, aşırıya kaçmamak da lazım. Çırılçıplak insanı çıkartmayalım oraya. Ahlak bozucu, dejenere edici işler yapmayalım.

Son sorunuza gelince; kendimizi farklı görmeyelim, bizim yapımız hemen hemen aynı. Dünya globalleşti, herkes herşeyi biliyor, ABD’deki bir seyirciden, Avrupa’daki bir seyirciden ya da Hindistan’daki bir seyirciden pek farklı değiliz. Ortak temayüller aynı, patronların ortak temayülleri de aynı. Zaman zaman medyanın dışında da birtakım iş imkanları arıyorlar ki, oradan da para kazanarak bu işi daha güçlü bir şekilde yapabilelim diyorlar. Belki bu bir arayış olabilir.

Nazmi BİLGİN: Dikkat ediyorum da televizyonlarda şikayet genellikle “televole” veyahut ta “Biri Bizi Gözetliyor” gibi programlardan geliyor. Değerli arkadaşlar, Türkiye’de 200’ün üzerinde radyo denetimsiz olarak irticai yayın yapıyor, niye hiç kimse buna değinmiyor, pek çok televizyon bu ülkede Cumhuriyetin temel ilkelerine görülür görülmez bir takım yayınlar yapıyor, bunlar televizyonlarda ve bunlardan hiç birisinden şikayet gelmemesinden de endişe duymaya başladım. Buyurun.

Sadullah ERGİN (HATAY): Yerel basın Kuvayi Milliye ruhuyla gazetecilik alanında sorumlu bir çalışma sergilerken, yaygın medya önce mesleğin etik değerlerini mi savunuyor, yoksa ekonomik getirisini ve reytingini mi? Teşekkür ediyorum.

Mehmet AKARCA: Elbette biz de memleketimizi çok seviyoruz, biz de Kuvayi Milliyeci’yiz... Önce memleketimiz ve insanımız. “Kuş gribi” diyorsunuz, demese mi idik? Millet ölse mi idi? Tabii ki söyleyeceğiz, devlet de bunun tedbirini alacak. Bir bomba patlayınca bunu turizme balta vuruyor diye vermemek mümkün mü?  Bütün yabancıların gözü bizim üzerimizde. Türkiye bunu gizliyor, demezler mi? Elbette vermek zorundayız, ama büyütmeden vermeliyiz. Teşekkür ederim.

Ahmet ERKMEN (OSMANİYE): Sorum Sayın Hilmi Bengi’ye. Ajansınıza ulaşan haberleri nasıl bir değerlendirmeye tabi tutuyorsunuz? Birtakım süzgeçten geçiriyor musunuz, artı bunun için belli başlı kriterleriniz var mı? Bu haberlerin doğruluğunu ne derecede kontrol edebiliyor sunuz? Teşekkür ederim.

Hilmi BENGİ: Ben teşekkür ederim. Bizim haber değerlendirmede benimsediğimiz kriterler, evrensel kriterlerdir. Gelen haberi habercilik ilkeleri çerçevesinde değerlendirmeye tabi tutarız. Öncelikle haberde doğruluk, doğru yazım, haberin bütün unsurlarının yeterli olup olmadığı, içerip içermediği hususları önemlidir. Eğer bir haber doğru bilgiye dayanmıyorsa mutlaka sırıtır, bir eksik unsuru vardır. Öncelikle  şunu rahatlıkla ifade edebilirim, gerçekten çok sorumlu, duyarlı bir ekiple çalışıyoruz. Sorumluluk bilinci, özveriyle çalışan yurt muhabiri arkadaşımızdan başlıyor ve bu bir güven unsurudur. Bu vesile ile onlara da teşekkür ediyorum.

KATILIMCI (MERSİN): Az önce “200’e yakın irticai radyo televizyon var” dediniz. Bu doğru bir rakam değil. 200’e yakın dini ağırlıklı yayın yapan radyo televizyon olduğunu Milli İstihbarat Teşkilatı’nın çeşitli birimleri açıkladılar. Bunların da içerisinde 10 veya 20 tane vardır. Zaten 28 Şubat döneminde 300’e yakın radyo televizyon yargısız infazla, yani “irticai yayın yapılıyor” diye -kurunun yanında yaşta yandı- kapatıldı. RTÜK zaten denetimlerini yapıyor, burada yanlış anlaşılma olabilir. Kuran-ı Kerim, hadis yayınlayan, kaliteli, ılımlı ilahiler yayınlayan radyolar, televizyonlar  irticai mi? Neyin irtica olduğu karıştı. Ben hukukçuyum. Hukuk açısından baktığım zaman, bir dönem “cuma namazına giden memurların da irticacı” diye işinden atıldığını veya fişlendiğini biliyorum.

Kastettiğimiz tüm dini yayın ağırlıklı yayın yapan radyo ve televizyonlar mı? “Bütün dini yayın yapanlar kapatılsın” mantığı da yanlış, o zaman birileri de bütün sol yayın yapanlar kapatılsın diyebilir. Çünkü onlar da çok fazla.

 

Nazmi BİLGİN: Sorunuza ben cevap vereyim. Birincisi,  35 yıllık meslek hayatımda ben irtica ile dini yayını ayırt edebildiğimi ve kelimeleri de özenle seçtiğimi zannediyorum. İkincisi RTÜK gücü olmadığından dolayı Türkiye’de radyoları, özellikle radyoları kesinlikle denetleyemiyor, çünkü böyle bir kadrosu yok. Elbette herşeyin dozu normal olacak, ben irtica dediğimde bu ülkeyi başka bir rejimin içersine getirmek için, oraya bir takım kişileri çıkartıp konuşturan radyolardan, bu ülkeyi özellikle etnik bir yapının eline bırakmak isteyenlerden bahsediyorum. Yoksa bu ülkede yaşayan herkesin beş vakit namazına da, ezanına da en fazla saygılı olan insanlardan bir tanesiyim. Ayrıca irticanın karşılığı solculuk değildir, ikisi ayrı kavramlardır. O iki kavramı birbirine karşıt olarak göstermeyin, bir hukukçu olarak irticanın karşıtının solculuk olmadığını ben size  hatırlatayım.

Sinan SEYFETTİNOĞLU (HATAY): Sorum Sayın Bilgin’e. 11 Eylül terör eylemlerinden sonra ABD medyasının yaklaşımı çok tartışıldı, hiçbir ölüyü, kan revan görüntülerini vermedi. Bu durum bizim yaygın medyamızda, “işte ABD medyası böyle haber yapıyor bakın!” diye sunuldu. Yani kendi medyamız, bir noktada kendi kendini manşete aldı. Örnek olarak da Marmara depremi gösterildi. Ben yılların gazetecisi olarak size soruyorum, bu durumu nasıl yorumluyor sunuz?

Nazmi BİLGİN: Ben Amerikancı değilim ama Amerikalıların yaptığını yüzde yüz doğru buluyorum. Şundan dolayı doğru; birincisi biraz önce arkadaşımızın da anlattığı gibi, bir felaketi illa kanla göstermek şart değil, sabaha kadar mum dikip ağlayan insanları gösterdiğinizde de olayı ve felaketi anlatırsınız, ikincisi haber yalnız habercilik için yapılmaz, o büyük depremden sonra deprem bölgesinde olmayan pek çoğumuz günlerce geceleri karyolanın altında yattı, “orada biri var mı?” sesiyle uyandı. Toplumun sağlığını düşünmek, bizim önemli görevlerimizden bir tanesi, zaman zaman birtakım olayları abartıyoruz ayrı ama bir haberi yalnızca bizim verdiğimiz gibi vermenin,  toplum sağlığı açısından da habercilik açısından da doğru olmadığını görüyorum. Çünkü toplumun ve ülkenin çıkarları her türlü çıkarın hatta habercilik, gazetecilik çıkarlarının da üzerindedir. En son yaşadığımız tsunamide 250.000’e yakın insan öldü. Belki bütün dünya kanallarında 3 veya 5 ceset görüntüsü gördük. Bütün dünyadaki habercilik bu, ama biz bunu özgürlük olarak, basın özgürlüğü olarak değerlendirip, istediğimizi yaparız diyorsak, ben bu davranışı basın özgürlüğü olarak görmüyorum. Teşekkür ederim.

 

 

 

<<<       XII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADANA (13-14 Nisan 2006)      >>>