|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE YENİ TCK’DEKİ HÜKÜMLER”
Değerli katılımcılar, değerli meslektaşlarım, burada yaygın olarak maddelere dönük bir değerlendirme yapma olasılığımız yok. Onun için genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Konuşma sırasını da değiştirmemizin nedeni, Basın Yasası’ndaki gelişmeleri ve Basın Yasası ile getirilen yeni ilkeleri bilmeden, Türk Ceza Yasası ile neleri kaybetmekte olduğumuzu değerlendirmemiz zor olacaktı. O nedenle, ben ilk konuşmayı yapsaydım, Basın Yasası’na değinmiş olmak zorundaydım. O zaman da hanımefendinin sahnesini çalacaktım. Böyle bir değişiklik yaptık. Ben yine de Basın Yasası’nı kısaca özetlemek istiyorum. Basın Yasası, Türkiye için benim gazetecilik yaşamımda tanık olduğum en demokratik yöntemlerle hazırlanmış bir yasadır. Devlet Bakanlarından başlarsak; Sayın Lütfi Kazım Yücelen döneminde başlayan ve Sayın Beşir Atalay’ın bakanlığı döneminde sonuçlanan, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün koordinatörlüğünde sürdürülen bir çalışmanın ürünüdür. Tabii burada bir hak-ı şinaslık borcu olarak önceki Genel Müdür Abdurrahman Bilgiç’in çabalarını da anmak istiyorum. Basın Yasası, Türkiye’de siyasetin en az bulaştığı yasa niteliğindedir. Bulaşmadığını söylemek elbette Türkiye’nin yapısal durumu açısından zor. Diğer yasalarda olduğu gibi en azından belirlenen para cezalarında siyasetçilerin gazetecilere kızgınlığını yansıtan tutarlar buraya da girmiştir. Basın Yasası, hepimizin bildiği gibi sadece gazete, dergi ve ajanslar için uygulanan bir yasadır. Haber kaynağını açıklamama, belge-bilgiyi vermeme ve tanıklığa zorlanmama hakları sadece gazete, dergi ve ajanslarda çalışan gazetecilerle sınırlıdır. Radyo ve televizyon gazetecilerinin böyle bir hakları maalesef henüz yoktur. Şu çelişkiler yaşanabilir. Bizde hem gazetelerde, hem de televizyonlarda çalışan meslektaşlarımız var. Gazetelerde yazdıkları yazılar için kendilerinden herhangi bir şey istenemezken, aynı konuyu televizyonlara getirdikleri zaman, savcılıklar veyahut yetkililer “getir bakalım kaynaklarını ver” dedikleri zaman “vermem” deme hakkı yoktur. Böyle de bir çelişki vardır. Basın Yasası, Türkiye’de ilk defa hapis cezasından para cezasına dönüşümü sağlayan bir yasadır. İki maddesindeki (18 ve 22’inci maddeler) suçlar dışında para cezalarının hapis cezasına dönüşemeyeceğini kurala bağlayan bir yasadır. İki istisnadan biri gazetecilerle ilgili değildir, çünkü basılmış eserleri tahrip etme, üçüncü kişilerle ilgili. Diğer istisna ise cevap hakkının kullandırılmamasıdır. Cevap hakkının kullandırılmaması nedeniyle verilecek para cezası, hapis cezasına çevrilebilir. Buna rağmen Basın Yasası’yla ilgili çeşitli şikayetlerimiz, eleştirilerimiz olmuştur ama genelde itiraf etmek durumundayız ki, daha önceki yasada bulunan 12 Eylül hukukunun izlerini düşündüğümüz zaman bu yasaya karşı çıkmak da zorlaşmaktadır. Yeni Türk Ceza Yasası, Basın Yasası’nın bu ilkelerine karşın daha değişik ve hapis cezasına dönülmesini öngören bir içerikle taşınıp getirildi. Ancak şunu söylemek lazım, Türk Ceza Yasası’nın 5. maddesi, Basın Yasası’nın hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda tereddütler yaratmaktadır. Çünkü 5’inci madde “Bu Kanunun genel hükümleri Özel Ceza Kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır” der. Eski Ceza Yasası’ndaki hüküm, özel ceza kanunlarının buna aykırı olmayan hükümleri hakkında da ugulanabileceğiydi. Onu kaldırdığı için Basın Yasası’nda yer alan ve suç tanımı yapılan, özellikle de para cezasıyla belirlenen suçların geleceği hakkında da kötümser yorumlara neden olmaktadır. Zaten, Basın Yasası bu haliyle Ceza Yasası’nın belirlediği ilkelere de aykırıdır. Ceza Yasası “para cezalarını adli para cezası” olarak tanımlamış ve gün olarak belirlemiştir. Basın Yasası’nda da bu para cezası olarak geçmektedir. Bu çelişki herhalde mecburen giderilecektir. Türk Ceza Yasası, 6’ncı maddesiyle, şimdiye kadar ceza yasası kapsamında bulunmayan radyo televizyon yayınlarını ve elektronik, yani internet yayıncılığını da kapsam altına almıştır. Şöyle bir durum ortaya çıktı denebilir. Özel yasanın yani RTÜK Yasası’nın 4’üncü maddesinde yayın ilkeleri var, bu yayın ilkelerinin bir bölümü, aynı zamanda Türk Ceza Yasası’nın da suç saydığı eylemlerdir. Bugüne kadar o eylemler için RTÜK’ün değerlendirme yapma ve kendi silsilesi içinde uyarıdan başlayarak, para cezasıyla ya da yayını durdurmaya kadar sınırlı bir ceza yaptırımı vardı. Bu yasayla radyo ve televizyon gazetecileri için de hapis cezası tehdidi gündeme gelmiştir. Bu da siyasetçilerimizin “artık Türkiye’de hapiste gazeteci olmayacak” sözüyle çelişen bir gerçeği yansıtmaktadır. Yine Basın Yasası bizim de beklemediğimiz bir yaklaşımla TBMM’de dava sürelerini iki ve dört aya indirmiştir. Ceza Yasası’nın genel hükümlerinde ise beş yıla kadar olan suçlarda, zaman aşımının sekiz yıl olduğu hükmü bulunmaktadır. Vaka, dava açma süresi, zaman aşımı gibi birbirinden farklı kavramlar olarak değerlendirilebilir, ancak ortadaki tehlikeler açıklığa kavuşturulmazsa,- gazetecinin iki ay yerine veya roman yazarının yahut dergi, günlük gazetelerde çalışanların iki ay, diğerlerinde dört ay- o sürenin sekiz yıla çıkma tehlikesi varolacaktır. Bunu bir süreden beri söylemek ihtiyacını duyuyoruz, çünkü zaman zaman siyasetçilerimiz “suçu bize yıkma konusunda uzmanlıklarını kullanmaya” çalışıyorlar. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak Türk Ceza Yasası’nda karşı çıktığımız, ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu söylediğimiz 26 madde vardı. Süheyla Hanımın da belirttiği gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi, Basın Yasası’na aynen alındığı, yani hangi koşullarla ifade özgürlüğünün sınırlanabileceği konusu ve bunun daha önce sübjektif değerlendirmelerle kötüye kullanıldığı görüldüğü için de “demokratik toplumun gereklerine uygun olarak ancak bu ilkelere göre sınırlanabileceği” kuralı getirildi. Biz buradan yola çıkarak, 26 maddenin ifade özgürlüğünü sınırladığını ileri sürdük ve bu 26 maddeden 13’ü 1 Nisan’dan 1 Haziran’a ertelenme süreci olan 60 günde değiştirildi. Bu değiştirilenlerden birkaç madde var ki, özellikle onu söylemekte yarar olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri 306’ncı madde diğeri 305’inci madde. Madde ilk çıktığı şekliyle temel milli yararlara karşı hareket anlamını taşıyordu. Tabii bu özellikle gazetecilerle haber kaynakları arasındaki ilişkileri ya da Türkiye’de gazetecilik yapan ama dışarıdaki yayın kuruluşları adına çalışan meslektaşlarımız için de bir tehlike getirmekteydi. Bizim de karşı çıktığımız bu madde, temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama biçimine dönüştürüldü. Yani bir ölçüde casusluğa benzer bir fiil tanımlaması yapıldı. Bu tanımlama yapıldıktan sonrada biz gazeteciler olarak şikayet hakkımız olmadığını düşünüyoruz. Çünkü gazetecinin çıkar sağlamak üzere mesleğini yapması zaten meslek ilkelerine aykırı. O nedenle bu değişiklik bizim için yeterli oldu diyebiliriz. Şikayet ettiğimiz konulardan birisi de hakaretle ilgili 125’inci maddeydi. Orada da iki konuya karşı çıktık. Bunlardan birisi; suç tanımları arasında yakıştırmalarda bulunma gibi bir tanım vardı. Bunun ne olduğu, nasıl yorumlanacağı tartışma konusuydu. İkincisi de; kurul halinde çalışan kamu görevlilerinin birine yapılan hakaret hepsine yapılmış gibi sayılacaktı. O zaman bir bakana hakaret iddiasıyla dava açıldığı zaman bütün bakanlara mı etmiş olacaktık, yahut Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’ndan birisini eleştirsek, oradaki hepsini mi eleştirmiş olacaktık? Bu sakıncalar yapılan değişiklikle giderildi, yakıştırmalarda bulunmak ibaresi yasadan çıkarıldı. Bunun bütün kurula yapılmış olacağı ama zincirleme suç olarak bir kişi için ceza verilebileceği getirildi, yani eski düzeye dönüldü.
Diğer bir sıkıntımızda, yine Basın Yasası’nda para cezası öngörülen iki suç var. Bunlardan birisi yargıyı etkileme, ikincisi cinsel saldırı, cinayet ve intihara özendirme. Şimdi bu iki suç, aynı zamanda adil yargıyı etkilemeye teşebbüs adı altında Ceza Yasası’na konuldu. Basın Yasası’nda para cezası olan ve hapis cezasına dönüştürülemeyen ceza, Türk Ceza Yasası’nda doğrudan hapis cezası olarak öngörüldü. Basın Yasası’nda “kimliğin açıklanmaması” diye bir madde var. Bu madde, mağdur ve faillerinin 18 yaşından küçük olması durumunda veya kimi suçlarda tarafların adlarının gazetelerde yayınlanmasını yasaklıyor ve karşılığında da bir hayli yüklüce para cezaları var. Bu yasa küçükleri koruması açısından, onların gelecekte kamuoyunda damgalanmalarının engellenmesi ve kendi yaşamlarına yeni bir yol çizmeleri açısından önemli. Gazetede gözüne bant atmadan fotoğraf yayınlarsanız bu suçu işlemiş oluyorsunuz, ama televizyonlarda hareketli filmi oynatırsanız suç olmuyor. Bu da tabii Türkiye’deki hukuk yaklaşımının engel tanımayan yorumlarından biri. Ben genelde bu değerlendirmeyle yetineyim. Lütfedip soru sorarlarsa onları yanıtlarım, teşekkür ediyorum, sağolun. Abdülrezzak ALTUN: Teşekkür ederim. Açıkçası sorunların insanı geliştiren bir tarafı var. İnsan sorunlarla karşı karşıya kaldıkça gelişiyor ve Orhan Erinç de bu kadar sorunla karşı karşıya kalınca, Cemiyet Başkanı olarak da aynı zamanda bir hukukçu perspektifi geliştirmiş kendine. Çünkü daha önce de dinlediğim konuşmalarından hakikaten farklı. Zannederim hukuki eğitim almış olanlar bunu daha iyi değerlendirecektir. Farklı yasaları yan yana koyup karşılaştırmalar ve aralarındaki çelişki ve yaklaşımları değerlendirmek açısından inanılmaz bir tarz geliştirmiş. Kendisine çok teşekkür ediyorum. KATILIMCI (HATAY): Orhan Bey’e gerçekten şükranlarımızı sunuyoruz. Kendisini defalarca dinledim, her zaman doyurucu bilgiler verdi. Ben genel bir soru sormak istiyorum. İktidar, Basın Yasası’yla, “sol eliyle yanağımızı okşarken, sağ yumruğuyla bayağı iyi nakavt edecek şekilde bir yumruk atıyor.” İktidarlarla ilişkileri sizler ve bizi temsil eden insanlar kuruyor. Her defasında sizleri dinliyorlar, notlar alıyorlar ancak maalesef yasalarda bu şekilde iyi gösterilirken, diğer taraftan kötü gösteriyorlar, bir şekilde bizi cezalandırıyorlar. Genel bir yorum yapabilir misiniz? Orhan ERİNÇ: Şimdi burada benden bir nevi falcılık yapmam isteniyor. Türkiye’de maalesef demokrasi gerçek anlamıyla anlaşılmıyor, yani demokrasinin gerçekte belirlenmiş kurallara uymakla ilgili bir rejim olduğunu biz bir tarafa bırakarak, herkesin canının istediğini yapma özgürlüğünü getiren bir rejim olarak anlıyoruz. Tabii bu her kesim için söz konusu. Maalesef siyasetçilerimiz içinde de bu görüş ağırlıkta. Onlar da iktidar oldukları zaman canlarının istediğini yapma hakkına ulaştıklarını zannediyorlar. Burada şunu vurgulamakta yarar var. Benim gençliğimde başlamıştı Türk Ceza Yasası’nın değiştirilmesi çalışmaları ve 3 taslak, tasarı taslağı hazırlanmıştı. Mesela bu Türk Ceza Yasası’nın Sulhi Dönmezer başkanlığındaki komisyon tarafından Meclise sunulması 57. Hükümet döneminde oldu. Sonra seçimle hükümet değişince “yasa kayboldu”. 58. Hükümet bu tasarıyı sahiplendiğini Meclis Başkanlığı’na bildirince tekrar gündeme geldi. Ama iktidar gündeme getirdiği yasaya sahip çıkmadı, onu bir tarafa koydu, üç hukuk danışmanını Adalet Komisyonu alt komisyonunda görevlendirdi ve ortaya bu tasarı çıktı. Çünkü o komisyona gelen hukukçular da kendi ideolojilerini yahut görüşlerini yasalaştırma hakkının kendilerine verildiğini düşünüyorlardı ve böyle bir taslak veya tasarıyla karşı karşıya kaldık. Görevlendirilen üç hukuk danışmanından -isim olarak vermek istemiyorum- bir hukukçu komisyon üyesi, yasanın böyle olmaması gerektiğini, bazı maddelerin değiştirilmesi gerektiğini söylemişti, ama değiştirmek amacıyla oluşturulan komisyona, bu sefer o komisyon üyesini çağırmadılar. Tabi bu sürecin böyle sürmesi de mümkün değil. Geriye dönüp baktığımızda pek çok konuda insanların kendilerini yenilediğini, bir takım takıntılardan kurtulma ihtiyacını duyduklarını görüyoruz. Bana göre bizde bir şey henüz gelişmedi. Dünyada kızarak yapılamayacak iki iş var. Yani iş derken tam karşılığı olmadığı için “iş” diyorum çünkü politikacılık iş değil benim anladığım kadarıyla. Bunlardan birisi gazetecilik, ötekisi politikacılık. Kızarak yaptığınız herşeyde yanlış yapma olasılığı artıyor. Diliyoruz ki bizde de politikacılarımız kızma geleneğini değiştirsinler, soğukkanlı, mantıklı olmak zorunluluğunu hissetmeye başlasınlar. KATILIMCI: Sayın Başkan, başından itibaren bu yasanın çok iyi olduğunu söylediniz, sonra çelişkilerinizi söylediniz. Bizim anladığımız, -sizin anlattığınızdan ve hanımefendinin anlatımından- bu yasanın bizi daha önce bir elden yargılarken, şu anda iki, üç elden yargıladığı. Bu konuda ne düşünüyor sunuz? İkincisi sorum ise, biz yerel gazeteler olarak yaygın basının bölgemizle veya ilimizle ilgili yayınladığı bir konuda tekzip talebi geldiğinde, yaygın basına gidemeyen kişi, bizim yerel basını tekzibe zorlamaya çalışıyor. Bu konudaki görüşünüzü de alırsak, ileriki günlerde önümüze bu çıkan olaylarda bize yardımcı olur. Orhan ERİNÇ: Türkiye’de gazeteci sorumluluğu konusundaki en önemli engellerden birinin, tekzip müessesesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü yasanın yapılışına ve yetkililere anlatamadığımız tanımlarla, Türkiye’de doğru haberlerin de tekzip edilmesi olanağı maalesef var. Bunun getirdiği sonuç şu; biz gazetecilere diyoruz ki “araştır, çaba harca, doğruyu yaz” arkadaşımız öyle yapıyor fakat doğru haberine tekzip gelme olasılığı yüzde 90. Tipik örnek vereyim: Yıllar önce, Amerikalı askerleri Bursa’da denize attılar, Balıkesir’de denize attılar ve bunun haberi fotoğraflı olarak gazetede yayınlandı. Bursa Valisi böyle bir olay olmadığına dair mahkeme kararıyla tekzip gönderdi ve biz onu yayınladık. Yani Türkiye’de bu konuda sıkıntılar var, biz gerekirse tanık dinletilebilmesini de önermiştik, ama o konuda tekzip kararı verilmesi aşamasında başarılı olamadık Basın Yasası’yla Ceza Yasası arasında şöyle bir ilişki var. Basın Yasası bir suç işlenmesi halinde basın yoluyla, muhatabının kim olacağını belirliyor. Özellikle demin de saydığım gibi Türk Ceza Yasası’nda yer alan iki suç tanımı var. Onun dışında Türk Ceza Yasası’ndaki suçlar kendi başına oluşan suçlar. Ben iki yasa arasındaki çelişkiyi aynı Meclisin, aynı siyasal partilerin, aynı iktidarın, aynı ana muhalefet partisinin hazırladığı iki yasada önce para cezası ilkesini gündeme getirip, hapis cezasını yok sayan bir yaklaşımda bulunmasını, ama bir süre sonra hazırladığı bir başka yasada aynı konuda para cezası yerine hapis cezası öngörmesinin çelişkisini anlatmaya çalıştım. Maalesef Türkiye’de hukuk en çok tartışılan konulardan biri. Basın Yasası varken, özel bir yasa iken, yargıyı etkileme maddesi de yürürlükte iken bence gazetelerde çıkan yazılarla ilgili olarak bu maddeye göre dava açılmalıydı ve karşılığı da para cezası olmalıydı, ama öyle olmadı. Van 100. Yıl Üniversitesi olayında olduğu gibi bazı meslektaşlarımız hakkında adil yargıyı etkileme maddesinden dava açıldı. O zaman nerede kaldı özerk yasanın daha ağır basacağı. Tabii şunu da söylemek gerekiyor ki, Basın Kanunu’nun da içinde olduğu ve pek çok ceza öngören yasayla ilgili sınırlamanın 1 Ocak 2007’ye kadar ertelendiğine ilişkin bir madde de, TBMM tarafından kabul edilmiş ve yürürlüğe konulmuş. Ona rağmen dava açılıyor. Şimdi internet gazeteciliği de Türk Ceza Yasası kapsamına alındı. Türkiye’de internetle ilgili herhangi bir yasa yok. Yani internet gazeteciliği nasıl yapılır, internetteki portalda yayınlanan haberde yazan mı sorumludur, internet sahibi mi sorumludur, onun yazı işleri müdürü var mıdır? Görüldüğü gibi tam bir kavram kargaşası var, bu da tabii bir hukuk kargaşasına yol açıyor. Mehmet PEK (MERSİN): Eski bir siyasetçiyim. Sayın Başkanımızın genel olarak açıklamalarına yürekten katılıyorum, teşekkür ediyorum. Benim sorum genel olacak, zaten verilen bilgilerin bir çoğu ilgili kitaplarda var ve bunları elde etmeye çalışacağız. Şimdi iki kurum üzerinde çok güzel değerlendirme yaptınız. Siyasi ve iletişim kurumu şeklinde. Basının yani iletişim kurumunun, yargı, yürütme ve yasama arasında bir köprü görevi yapması nedeniyle, biraz daha objektif davranması gerektiğini düşünüyorum. Yeterince iletişim kurulabiliyor mu bu konuda? Yani siyasi iktidarlarla iletişim gücünü oluşturan bir kurumun iletişimi yeterince iyi olabiliyor mu? Bu konuda açıklama yapar mısınız? Orhan ERİNÇ: Önce iletişim konusuna değineyim. Biz bu güne kadar yaptığımız görüşme başvurularının hiç birinden olumlu yanıt almadık. Ama biz de tabi bu görüşme olayını kötüye kullanmamak için özen göstermek durumundayız. Önemli konular gündeme geldiğinde, ilgili makamlarla görüşmelerde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olsun Adalet Bakanlığı olsun, İçişleri Bakanlığı olsun hiç bir zorlukla karşılaşmadık. Şöyle bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Bizden, tarafsız, objektif olmamız isteniyor. Ama şunu da anımsamakta, hatırlamakta yarar var. Her yayın organı yayına başlarken, kendisinin hangi tarafta olduğunu deklare ediyor. Yayın organı böyle diyor ama biz de ondan tarafsızlık bekliyoruz. Aslında tarafsızlık değil de bağımsızlık beklememiz gerektiğini düşünüyorum. O yayın politikasının uygulanmasını herhangi bir çıkar için değil, doğrusunun öyle olduğuna inandığı, ülkeye yahut okuruna hizmette onun yararlı olduğuna inanarak o yayını yaptığına inanmamız gerektiğini düşünüyorum. Çok seslilik istemenin normal yaşama yansımasının bu olduğunu düşünüyorum. Biz bir takım yasalara karşı çıkarken, “hiçbir şey suç olmasın, gazeteciler canlarının istediğini yazsınlar, kişi haklarına saldırsınlar, ülke çıkarlarını yok saysınlar” anlamında bir değerlendirme yapmıyoruz. Zaten bizim de nelerin yapılması gerektiği, nelerin yapılmaması gerektiği konusunda meslek ilkelerimiz var. Yani biz, “suç olmasın, insanlar vicdanen rahat olsun, vicdanlarına göre yayın yapsınlar, hapiste yatmasınlar” düşüncesini savunuyoruz. Bu elbette, hiçbir zaman “gazeteci dokunulmazdır, canının istediğini yapar” gibi bir yaklaşımı da ortaya getirmiyor, yani bunu da açıklamak ihtiyacını duydum, teşekkür ediyorum. Abdülrezzak ALTUN: Aslında hem gazeteci, hem siyasetçi olduğunu belirten bir beyefendi var aramızda. O iki kimliği bir arada nasıl barındırdığını sorarsak, uygulamadan bir yanıt alma şansımız olur. Orhan Bey, ne denebilir? Buyrun. Orhan ERİNÇ: Biz gazeteci olduğumuza göre biraz nalıncı keseri gibi kendimize yontma durumundayız. Önce siyasetçilerin bir medya gerçeği olduğunu kabul etmeleri gerekiyor. Biz gazeteciler olarak, kendi kendini eleştiren tek meslek grubuyuz. Bizim dışımızdaki hiçbir meslekte bizim kendimize yönelttiğimiz eleştirileri göremezsiniz. Bunu gazetecilerin görevlerini yapmadığı için yaptığımızı da zannetmemeliler. “Daha iyisinin yapılması nasıl olabilir?” diye böyle bir girişim içindeyiz. Şimdi “ben gazeteciyim” dediğim zaman, bunun anlamı şu; “benim bazı kaynaklarla ilişkim var ve çalıştığım yere göre de okurum, izleyicim, dinleyicim var” demektir. Ben oturup bir makale yazsam, o makale yayınlanmazsa bunun gazetecilikle bir ilgisi olmaz, kendi kendime veya birine mektup yazmış sayılırım. Yani bir sacayağı olması halinde gazetecilik var, haber kaynağı bunun bir ayağı, okur, izleyici, dinleyici de bir başka ayağı. Bizde siyasetçiler olaylara kendilerinin ya da partilerinin çıkarları açısından bakıyorlar. Eğer muhalefet hakkında bir yalan haber yazılmışsa, rakip siyasetçi için o haber doğrudur. Kendisi için doğru bir haber yazılmışsa ve ondan zarar görecekse, bu bir yalan haberdir. Siyasetçilerimiz de biz nasıl meslek içi eğitimler yapıyoruz, meslekle ilgili yayınları izlemeye özen gösteriyorsak, kendi işlerinde bir gelişme eğitimi yapmaları gerektiğine inanıyorum. Çünkü AB’nin bir parçası olmak durumundayız, gazetecilerden oradaki kurallara uygun davranmalarını istiyoruz, aynı şeyi de siyasetçilerden istemek durumunda olduğumuzu da biz belirtmekle yetinebiliyoruz. Türkiye’de gazetecilik benim başladığım yıllardan bu yana olağanüstü bir ilerleme gösterdi. Ben gazeteciliğe başladığımda Türkiye’de daha tükenmez kalem yoktu. Şimdi ise elektronik medya söz konusu. İstanbul dışından bir haber yazdırmak için 03’e yazdırır, 06’ya sorar, saatlerce beklerdiniz. Şimdi cep telefonunu ile televizyonlara ya da radyoya canlı yayın bile yapabiliyorsunuz. Bu gelişmelere gazeteciler ayak uyduruyorlar. Ama anlaşılıyor ki daha politikacılarımız ayak uydurmuş durumda değiller.
|
|
|
<<< XII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADANA (13-14 Nisan 2006) >>> |