|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ” Türkiye-AB ilişkilerinde medyanın rolü nedir? 55 saatte anlatmam gereken Türkiye-AB ilişkilerini 20 dakikalık bir süreçte nasıl anlatacağım ve sizler de bunları topluma nasıl aksettireceksiniz bilemiyorum. Sevgili dostum Erkan Tan sizlere birşeyler anlattı. Dedi ki: “Deneyimli muhabir şöyle yapar, sorguya çekerken adamı iyi araştırır”. Bunun üzerine ben de tecrübeli bir konuk olarak diyorumki, muhabir ne sorarsa sorsun, biz bildiğimizi anlatırız! Tabii Türkiye-Avrupa ilişkileri, konuya nasıl yaklaştığınızla ilgili. Yani tek disiplinli bir meseleden bahsedemiyoruz. Bir tarafta işin diplomasi boyutu var. Diplomatik olarak Türkiye-AB ilişkilerinde ne oluyor, ne bitiyor? Birtakım mektuplar geliyor, gidiyor, Avrupa Parlamentosu’ndan birileri geliyor, gidiyor, bir şeyler anlatılıyor. Klasik uluslararası ilişkiler içerisinde giden rutin işler bir tarafta, bir toplumsal dönüşüm projesi bir tarafta. Burada da öyle bir sürece girdik ki, aslında buna biz “müzakere süreci” diyoruz. Müzakerenin ne olduğu konusunu bilmeden birtakım işler yapmaya başlıyoruz. Ondan sonra da AB taraftarları-karşıtları diye çıkıp kamuoyu anketleri yapıyoruz. Çok değil 1,5-2 ay önce çağrıldığım toplantılarından birinde AB uyumu için trafik yönetmeliği tartışıldı. AB uyumunu anladım da, trafik yönetmeliği konusunda biraz rahatsız oldum. Açıkçası, “ne anlatabilirim burada?” diye gittim. İTO toplantı yapıyor. 200-300 tane kamyoncu birikmiş pankart açmışlar; “kahrolsun AB” Eyvah ne oluyor, terslik var ortada dedim kendi kendime. İçeri girdikten sonra anladım, Ulaştırma Bakanlığı, taşımacılığı düzen altına almak için nakliye yapan firmalardan firma başına 100 bin YTL para istiyor. Tabii bir de, kamyoncu başına 5-6 bin YTL para isteniyor. Türkiye’de bakıyorsunuz 700 bin tane kamyon ve otobüs şoförü var. Aileleriyle geçindirdiği insanları çarptığınızda üç milyon insan. Bir anda kalkıp da işin başına AB ile ilgili bir laf koyduğunuz zaman, bir anda 3.5 milyon insan AB karşıtı olarak karşınıza geliyor. Ben de bir şeyi anlamaya çalışıyorum. Birincisi biz AB ile tam üyelik müzakerelerine ne zaman başladık? Resmi olarak başladık ama dosya bazında ne zaman başladık. İkincisi, girdiysek ulaştırma konusundaki dosyayı ne zaman açtık? Ulaştırma konusundaki dosyayı açtıysak, peki biz neyi müzakere edeceğiz? Yani benim müzakere etmem gereken şey, sonuçta Türkiye’deki sosyolojik ortam, ekonomik gerçekler. Biz sizin bu konudaki mevzuatınıza yarın uyum sağlarsak, 3.5 milyon insan aç. Dolayısıyla bunun için geçiş dönemi ve bunun bilimsel olarak kanıtlanması, düzenleyici etki analizi vb. teknik işleri yapmamız gerekiyor. Biz ise Türkiye’de kolaycılığa kaçıyoruz “AB böyle istedi” diyerek. Hayır, AB böyle birşey istemedi. Daha doğrusu hepimizin kafasında olmayan bir AB var. Bir “AB” diye bir gerçek var, bir de olmayan “AB” var. Şimdi burada da medyaya çok ciddi bir iş düşüyor. Hazır hocamı da burada bulmuşken, iletişim fakültesini temsilen, benim bildiğim bütün dünyada gazetecilik mesleğinde, öncelikle siyasal okursun, uluslararası ilişkiler okursun ondan sonra gazetecilik için bir-iki sene daha okursun, hukuk okursun, iki sene daha okursun; ne bileyim mühendislik okursun, iki sene daha okursun. Bizde ise doğrudan doğruya böyle birşey okumuş veyahut okulunu okumadan -zaten okumaya da pek gerek yoktur- herkes bu işi yapar. Aslında demokrasi açısından çok ciddi sorun. Biz sanki biraz hafife alıyoruz gibi. Çünkü nakledenin, neyi naklettiğini bilmesi, bu tür özel hassas konularda son derece önem taşıyor. Bir kere bunun altını, bir sorumluluğun altını çizmek lazım. Türkiye için son dönemde artık “ülkemizde ne oluyor Allah aşkına?” diye sorunlara biraz daha farklı gözlükle bakmaya çalıyorum. Mesela son dönemde şunu kafama taktım. Rahmetli Aziz Nesin’in Türkiye’de başlattığı bir “IQ” tartışması vardı. “Türk insanının şu kadarının zeka seviyesi düşüktür” diye. Ben buna kesinlikle inanmıyorum. Niye inanmıyorum? Çünkü Türk insanın yüzde 99.9’unun çok zeki olduğunu düşünüyorum. En azından bu kadar ekonomik kriz yaşayıp da hala ayakta kalabiliyorsa bu insanlar belli ki uyum sağlıyorlar. Fakat bizdeki sorun, “IQ” sorunu değil, duygusal zeka sorunu var. Son dönemde iki tane tipik örneği rahatlıkla ortaya koyabiliyorum. İsviçre milli maçı sonrasındaki veya sırasındaki hareketlerimiz çok güzel, İsviçrelilere dayak attık. Kim cezalandı, sırf oradaki futbolcu cezalanmadı. Ben de cezalandım. İyi bir futbol seyircisi olarak takımımın doğru dürüst bir futbol maçı yapmasını seyretmekten, keyif almaktan men edildim. Verdiğimiz tepkiler kendimize zarar açmaya başlıyor ve bir duygusal zeka üretiyorlar. Bir başka örnek; Orhan Pamuk davası konusundaki yaptıklarımız. Nedir bunlar, biz Orhan Pamuk’a ne yaptık? Derhal dava yoluna gittik, hukuk yoluna gittik. Bir anda ne oldu? Orhan Pamuk devlet karşısında zavallı birey haline düştü. Halbuki Hükümet Sözcüsü çıkıp da “Sayın Orhan Pamuk’un söz söyleme hürriyetine ve Türkiye’nin resmi tezlerini reddetme hürriyetine çok saygılıyız. Ancak kendisinin Ermeni milliyetçiliği tezleriyle ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği tezlerine niye bu kadar sahip çıktığını anlamakta güçlük çekiyoruz? deseydi, acaba biraz daha etkileyici bir davranış olmaz mıydı? Bizim sorunumuz derhal tepki vermekten geçiyor. Tepki vermeden 15 saniye düşünün. Türkiye’deki temel sorun, duygusal zeka sorunudur ve duygularımızı üretememe sorunudur. O zaman da Avrupa ile ilişkilerimizde farklı bir sorun ortaya çıkıyor.
Biz Osmanlı geleneğinden gelen korku yönetimi ön planda olarak bugüne kadar gelmişiz. Bu duraklama döneminde başlamış, Cumhuriyet döneminde de hala yaşıyoruz. Tehdit algılamalarımız var içimizde, çevremizde, şurada, burada.. Devlet net bir şekilde haklı olarak en ufak tehdit algılamasına karşı hiyerarşik olarak örgütlenememiş. Hep “Kopenhag siyasi kriterleri” diyoruz, tartışıyoruz da nedense, aynı heyecanla Türkiye’deki Seçim Kanunu’nu, Siyasi Partiler Kanunu’nu pek tartışmıyoruz. Biz korku yönetimi tepkileri verirken, onlar da bireyden başlayarak örgütlenme tepkilerini veriyorlar. Biz birbirimizi anlayamıyoruz, yani iletişim sorunumuz ortaya çıkıyor. Bunu nasıl aşarız bilemiyorum. Bizdeki temel sorun, IQ’dan, EQ’ya geçmek, oradan başka bir şeye daha geçmemiz gerekiyor aslında. Çünkü bu da yetmeyecek. Seminerin sabahki oturumunda tartışılan başka bir şey daha vardı, “Etik zeka”. “Etik” diyoruz. Basın etiği, şu etiği, bu etiği. Türkiye daha o etik noktasına gelemedi, sosyolojik olarak bu gerçeği de belirlemek zorundayız. Tam olarak baktığımız zaman, toplum olarak kendimizi eleştirmeye, yani iğneyi kendimize batırmaya başladığımız zaman, o topyekün dönüşümden sosyal dönüşümden, vs’den bahsettiğimiz zaman -sadece kaç para gelecek, hangi proje olacak meselesinin ötesinde- toplum olarak bir dönüşümün temel unsurlarını artık biraz daha özgüvenli olarak tartışmamız gerekiyor. Biliyoruz ki, uluslararası ilişkiler bir bilim. Aslında bilim de olmaz. Siyasal uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olarak bize öğretilen birkaç tane çok basit prensibi sizlere hemen tartışmaya açayım. Bunu yaparken de Erkan Tan’dan biraz özür dileyeceğim, ecnebi kelimeleri kullanacağım. Aslında Latince kullanacağım. Birinci olarak bize anlattıkları şey, uluslararası ilişkilerde esas olan çıkardır.Yani ülkelerin diğer ülkelerle ilişkilerinde, Türkiye’nin AB ile ilişkisinde veya AB’nin Türkiye ile ilişkisinde çıkar ilişkisi vardır. Çıkarlar uyarsa evlilikler olur, çıkarlar çatışırsa kavga olur, boşanma olur, birşeyler olur. Yani o iş yürümez ve buna bağlı olarak da ilk uluslararası hukuk dersine girdiğiniz gün size Latince bir kelime öğretilir: “pacta sum servando” yani “ahde vefa”. Yani altına imza attığınız belgeye, uluslararası hukukta saygı göstereceksiniz. İkinci derse girdiğinizde, başka bir kural öğretilir. Bu kuralı en güzel Demirel, politikacılığı döneminde açıklamıştır: “Dün dündür, bugündür.” Koşullar değişti. İçinde yaşadığımız dünyada “ahde vefa” ilişkisi vardır, ama dönemsel olarak vardır. Yani zoğuk savaş döneminin “ahde vefası” vardır. Soğuk savaş bittikten sonraki dönemin “ahde vefası” neydi? Bugün geldiğimiz periyodun değişen koşulları neler? Bunları Türkiye’de çok iyi analiz etmemiz gerekiyor. Biz çoğunlukla geçmiş referansı düşünüyoruz. Geçmiş referansı düşündüğümüz noktada da kendi çıkarımızı veya karşı tarafın çıkarını görememeye başlıyoruz, burada da bir değerlendirme, bir yorum hataları stresi başlıyor. Bu soğuk savaş kısmını çok genel geçeceğim. Biliyorsunuz soğuk savaşı bitiren gün, 8 Kasım’ı, 9 Kasım’a bağlayan 1989 gecesi oldu. Berlin Duvarı yıkıldı. Çok daha önce biten soğuk savaş periyodu tescillenmiş olarak kapandı. Bu yeni periyot içerisinde, “tek, kutupsuz dünya düzeninden” bahsedilir hale gelindi. Bir de mevcut durumdaki sorunları çözmek için sihirli kelime, özellikle “tek kutup” tarafından ortaya atıldı. “Küreselleşme”. 11 Eylül 2001’de koşullar bir daha değişti. İkiz kuleler saldırısı sonrasında bakıyoruz, o “tek kutup”taki küreselleşme dediğimiz olay da sorunları çözmemiş, ama sorunları küreselleştirmiş. Şimdi sorunların küreselleştiği bir ortamda sizin havuz probleminiz de değişmiş vaziyette. Yani “havuza şu kadar su atarsam, hangi derece su çıkar meselesi, okyanusa şu kadar su atarsak kaç derece çıkar meselesi” olmuş. Dolayısıyla bugün hiçbir siyasi ideolojinin, hiçbir siyasi hareketin sadece kendi ulusal sınırları içinde “kendimi nasıl kurtarırım?” diyerek bir yere çıkma şansı da yok. Sorunlar küreselleşirken içinde yaşadığımız çağın bir başka sorunu daha var. Sırf Türkiye’de değil bu, bütün dünyada. Politikacıların yerel kalması, ciddi bir sorun. Çünkü politikacı, sorunu küresel saptadığı için oy almıyor, yerel sorunları dile getirebildiği oranda kendi seçmenlerinden oy alıyor. Fransa’nın düştüğü durum bu. 29 Mayıs referandumu sonrasında Chirac’ın o gece yaptığı konuşmayı hatırlayalım. Bence çok tarihi bir konuşmaydı. Chirac “Artık Fransa bir dünya devleti olmayı değil, küçük bir ulus devleti olmayı kabul etti. Bundan sonra ulusal çıkarlarımızı nasıl koruruz, çok emin değilim” dedi. Demek ki, dünyadaki problemleri algılama süreci de değişiyor. Dolayısıyla bizde de eksik olan şeylerden birisi, algı üretimi ve farkında olarak bu algı üretimini yapmak. Çünkü Türkiye’de biz çoğunlukla içinde yaşadığımız koşulların farkında değiliz. Yönetmeye çalıştığımız ülkenin farkında değiliz veya dile getirdiğimiz sorunları dile getiriş biçimimizin de farkında değiliz. Dolayısıyla burada dertleri anlatanlarla, dertleri topluma çevirenler arasında da bir iletişim sorunu var. Yani ben “a” diyorum o “b” yazıyor, ötekisi “c” anlıyor. Mesela birisi AB ile uğraşıyorsa “a bu kişi AB’cidir, vatan hainidir”, “ya bir dakika ne oluyor?” derken bir anda karmaşık bir durum ortaya çıkıyor. Şöyle düşünün, çok kısaca geçtiğimiz 3 Ekim’i burada değerlendirmeye çalışalım. 3 Ekim gününden beri biraz önce bahsetmeye çalıştığım algılamaya da bağlı olarak içinde iki kampa bölünmüş bir AB algılaması yaşıyoruz. Nedir bu iki kampa bölünmüş AB? Bir tarafta, “Türkiye olmazsa, AB olmaz” diyenler, bir tarafta da “Türkiye gelirse, AB biter” diyenler. Yani bir dönem Türkiye’deki tartışmalara baktığımda şöyle düşünüyordum, hatta bunu biraz esprili olarak aktarmaya çalışacağım. Türkiye’deki belli bir grup düşünüre, “AB’nin aslında Türkiye’yi bölmek için kurulmuş bir yeraltı örgütü olduğuna inanıyor” diye bakıyordum. Fakat son dönemde AB içindeki tartışmalara bakınca, onlardan bir grup insanın da Türkiye’ye AB’yi bölmek için kurulmuş bir yeraltı cumhuriyeti olarak baktığına inanmaya başladım. Aslında dünyada böyle garip, birbiri ile ilgisi olmayan iki bakış açısı var. Türkiye’de biz başka bir hata daha yapmaya başlıyoruz. AB siyasi bir birlik olmadığı halde biz, “AB Türkiye’den şunu talep ediyor, AB Türkiye’den bunu istiyor” diyoruz. O zaman temel soru da şu; “Hangi AB Türkiye’den ne talep ediyor? Fransa’nın AB’si mi, Türkiye’den bir şey talep ediyor, Almanya’nın AB’si mi, İngiltere’nin AB’si mi, İtalya’nın ki mi?” Çünkü ortada bir siyasi birlik yok. Aksine bir siyasi dağılma var, ayrışma var. Asıl Türkiye burada AB’yi siyasi birlik haline taşıyabilecek tek ülke. Onun farkına varanlar Türkiye’siz olmazı anlatmaya çalışırken, biz de AB’ye bizi mahvedecek güç olarak bakmaya başlıyoruz. Bugünün Türkiye’sini algılarken biz hep Türkiye’nin çok önemli bir ülke olduğunu, AB’nin Türkiye’den vazgeçemeyeceğini ya da ne yaparsa yapsın AB’nin Türkiye’yi almayacağını düşünüyoruz. Yine bu iki kampa bölünmüş vaziyetteyiz. 20 yıl sonra ne olacağını bilemeyiz, ama bugün için şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz, bugün Türkiye dünyaya istikrarsızlık dağıtan merkezin merkezinde olan bir ülke. Dolayısıyla bugün Türkiye’nin istikrar sorunu, sadece Türkiye’nin istikrar sorunu olmaktan da çıkmıştır. Bugün Türkiye’nin istikrarı, Batı dünyasının istikrarı sorunu haline dönüşmüştür. Dolayısıyla 3 Ekim 2005’de saatlerin durdurulması, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün masaya çağrılması, boşuna bir sahne değildir. Bunu çok net anlamak zorundayız. Türkiye’nin istikrarı biz ne yaparsak yapalım bu şekilde devam edebilir mi? Hayır devam etmez, orada da gerçekçi olmak zorundayız. Türkiye’nin bugün istikrar algılaması, üç tane temel ayağa kendisini dayandırıyor. Bir, Türkiye’de uzun yıllar süren koalisyon dönemleri sonrasında tek başına AKP’nin iktidar olması yeterli midir? Hayır değildir. IMF ile başlatılan programın devam etmesi çok önemlidir ve 2007’de o da sona erecektir. Üçüncü ayak, 2007’de IMF ayağını devralacak olan AB ayağı, yani Türkiye’nin istikrar algılamasıyla, Türkiye’nin dış yatırımlar için cazibe merkezi haline gelmesiyle, Türkiye’nin makro-ekonomik göstergelerinin yerine oturmasıyla doğrudan doğruya girdiğimiz ilişkinin birebir zabıtası var. Bu noktada son dönemde tartıştığımız konu şu: “Acaba AKP iktidarı çark mı ediyor?” Ben bilemem. O siyasi partinin değerlendirmesidir. Eğer böyle birşey varsa, bu kendi ayağına kurşun sıkmakla ilintili birşeydir. Çünkü istikrar parametresini bozacak şekilde atacağınız her adım, size seçimlerde oy kazandırmaz aksine, kaybettirir. Dolayısıyla burada bazı tartışmaları yaparken sorunların ne kadar farkında olduğumuzu ve bunlar konusuna ne kadar aklı başında çözümler veyahut bakış açıları yönelttiğimizi de ben bazen anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü biz herşeye belli bir ideolojik kalıplar içerisinde yaklaşabiliyoruz. Bugün Türkiye’de, son dönemde tekrar yaşamaya başladığınız bir iç çatışma meselesi var. Türkiye’de ne oluyor biliyor musunuz? Herkes AB’ye başka bir şey atfediyor. Kimisi “işte türbana özgürlük” diye bakıyor, kimisi “ayrılıkçı hareketlere özgürlük” diye bakıyor. Bunların hiçbirisi değil ki AB. AB, 23-24 Mart’ta, yani iki hafta önce açıkladı. Yeni bir başkanlık zirvesi yaptı ve bu başkanlık zirvesi sırasında kendi temel sorunlarını ortaya koydu. Üç temel sorundan ikisi doğrudan Türkiye ile ilgili, bir tanesi de dolayısıyla Türkiye ile ilgili. Birinci sorun, “yaşlanıyoruz” diyorlar. AB, nasıl halledecek yaşlanma sorununu? Türkiye’den halledecek. Ama biz sanıyoruz ki, genç Türkler’le karşılayacak. Ancak AB, gençlerin eğitilmesi kaydıyla karşılayacak. Eğitimimizi ne yapacağız? Eğitimimizi tartışmamız gerekiyor. Eğitimimizi tartışabilirsek, onu da ideolojik konseptten çıkarmak kaydıyla. Türkiye’de eğitim tartıştığımız zaman ideoloji tartışıyoruz, YÖK tartışıyoruz, başörtüsü tartışıyoruz, imam hatip tartışıyoruz. Oysa bizim “innovasyon” tartışmamız lazım, “ar-ge” tartışmamız lazım, meslek okulları tartışmamız lazım. O zaman işte dolaylı ikinci soruya geliyoruz. Örneğin AB şu anda, 2007-2013 bütçesi içinde “innovatif” düşünceye, yani yenilikçi düşünceye, araştırma ve geliştirmeye bakıyor. Risk sermayesi olarak 30 milyar euro, bu iş biraz da kaynak meselesi. Yani tek başına, “hadi yapalım, biz de yenilikçi düşünce geliştirelim” dediğimiz anda, o biraz bana “folklorik bir müsamere havası veriyor”. Burada da gerçekçi olmanız lazım. Üçüncü en büyük temel sorun ise enerji sorunu. Enerjinin Türkiye dışından gelebilecek başka bir yolu yok. Enerjinin ikame edilebilir başka bir seçeneği de yok. Enerji, inmesi bir dert, çıkması başka dert. Rusya geçen sene, -Putin’e çok teşekkür ediyorum aslında bizi de korkuttu biraz- doğalgaz musluğunu biraz kısınca, bir anda Türkiye’nin önemini on misli daha anladılar. Hatta Putin’in Türkiye için çalıştığı bile son dönemde iddia edildi. Şimdi bu olanlara baktığınız zaman Türkiye’nin aklı başında bir yolda, çizgide ilerlemesi ama ilerlerken de hangi yolda ilerlediğinin farkında olarak ilerlemesi, bunu sürekli olarak kamuoyuyla paylaşarak ilerlemesi, bu sürecin başarısı için olmazsa olmazlarındandır. Bugün bu olaylara dış politika olarak baktığınız zaman, dış politikada hep “alternatif demeyeyim” seçenekler tartışılır. “Efendim 20 yıl sonra AB olmayacakmış, biz niye AB’nin peşindeyiz, onu 20 yıl sonra düşünürüz”. Bugünü düşündüğümüz zaman, bugün bugünün seçenekleriyle sınırlı. Dış politikada şunu söyleyerek sözlerimi bitireyim. Yaşamda bir “ideal politika”, bir de “reel politika” yani “gerçekçi politika” var diyebiliriz. İdeal politikacı olarak çok solcu olabilirsiniz, çok sağcı olabilirsiniz, idealleriniz olabilir, siyasi partileriniz olabilir bunlar çok hoş şeylerdir. Akşam evde ne yiyeceksiniz, örneğin çorba içecekseniz, bu reel politikayı belirler. Yani siz akşam evde içeceğiniz çorbayı bulamıyorsanız, kusura bakmayın ideallerinizin de gideceği bir yer yok. O yüzden yaşam dengesi aslında gerçekçilik temelinde hayallerin ve ideallerin devamıyla ilişkili bir şeydir. Dolayısıyla biz çoğunlukla gerçeklerimizi unutup, bazen hayallerimizi, bazen ideallerimizi gerçek gibi görmeye başladığımızda, gerçek üstü bir alemde yanlış yolculuklar da yapıyor olabiliyoruz. “Hamaset” hepimizin kulağına ve kalbine çok iyi hitap edebilir ama “gerçeklerle tanışmak ve gerçeklerle yüzleşmek başarının olmazsa olmaz koşuludur”. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
|
|
|
<<< XII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADANA (13-14 Nisan 2006) >>> |