|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“MEDYADA YÖNLENDİRME” Teşekkür ederim Sayın Başkan. Yanımda bu işin hocası var, kendimi sözlüye kalkmış öğrenci gibi hissetmeye başladım. Bu yetmezmiş gibi Sayın Erkan Tan karşımda, yanlış çıkacak en ufak bir sözcük için, bu da yetmezmiş gibi Sayın Orhan Erinç, meslek üstadımız karşımızda, yani bütün bu baskılar altında neler anlatabilirim siz bir düşünün. Burada şunu itiraf etmeliyimki, Çukurova’daki meslekdaşlarımız çok duyarlı, çok sorumlu davrandılar. Benim gördüğüm diğer seminerlerde son günde salonun yarısı bile dolmuyordu. Çoğu arkadaşımız gidiyordu. Bu mesleki duyarlılığınız için kendi adıma hepinize teşekkür ediyorum. Son zamanlarda medya yönlendirilir mi? Medyada manipülasyon olur mu, olmaz mı? soruları sorulmakta ve tartışılmakta. Bu benim ilgimi çekti. Arkadaşlara dedim ki, müsaade ederseniz ben bu konuda birşeyler hazırlayayım, birşeyler anlatayım. Medyanın önemli bir silah olduğunu meslekdaşlarımız söylediler. Çok doğru. Çok önemli bir silah ve insanların beyinlerine hitap ediyor. Dolayısıyla politikacılar, devletler, örgütler, istihbarat örgütleri veya başkaları ilk önce medya yoluyla insanları etkilemeye çalışıyor. Geriye baktığımız zaman; “Amerika’nın Vietnam’dan çekilmesi”, “Çavuşesku’nun tahtını bırakması”, “Rusya’da Yeltsin’in başarılı olması”, “Körfez Savaşı”. Bunlar incelendiği zaman gerisinden hep çok kritik bazı haberler çıkıyor. Yakın geçmiş veya halen devam eden Körfez Savaşı’yla ilgili ilginç bir örnek var. Onunla başlamak istiyorum. Çünkü bu yönlendirme sadece ülkemizde olmuyor, bütün dünyada oluyor. Bir ülke kendi menfaati için başka ülkelerdeki medyayı etkilemeye çalıştığı gibi, kendi ülkesindeki medyayı da etkilemeye çalışıyor. Çok ilginç bir örnek dedim. Medya sosyolojisi Prof. David Müller’in bir inceleme yazısı çıktı. Türkiye’de de bir gazete bunu verdi. The Guardian gazetesinin 15 Şubat tarihli nüshasında yayınlanmış. Yazıda, “ABD’de, Körfez Savaşı sırasında, haberlerin çarpıtılararak kullanıldığını, bazı halkla ilişkiler şirketlerinin bu iş için kullanıldığını görünce, biz İngilizler Amerikalılara acıdık. ‘Vah, vah, vah, bunların yeni ülke demokrasileri hiç gelişmemiş. Bizde hiç öyle şeyler yok’ diye övündük. Ama bir gerçeği öğrendik, o gerçeği öğrenince hepimizin başından kaynar sular döküldü” diyor. Yazı devam ediyor: “Bünyesinde birkaç televizyonu olan ’İngiliz uydu haberleri’ diye bir televizyon şirketi var. İngiliz Hükümeti bunu yönlendiriyor, bu televizyon için bir uçak tahsis edilmiş, Körfez’e yönelik yayın yapıyor, arada bir de İsrail aleyhine birşeyler söylüyor. Ondan sonra Batılı güçleri anlatıyor. 2001 yılında, sadece bir yıl için 340 milyon sterlin harcanmış. Bunun gerisinde ise bir uzman çıkıyor, o da İngiliz hükümetini yönlendiriyor. Adı Mark. Sonradan Dışişleri Strateji Kurulu’nun başına getiriliyor”. Bu bir örnek, bu nerede olmuş, İngiltere’de olmuş ve bunu abonelerine söylüyor. 17 Orta Doğu ülkesinin 14’ünde düzenli olarak, -belki bizim Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü de biliyor bunları-, 400’den fazla televizyonla haber veriyormuş. 185 düzenli abonesi varmış. Yani tamamen yönlendirme, tamamen manipüle edici haberler. Tabi bu ilk de değil, son da değil, ama çarpıcı bir örnek olsun diye ben bunu söyledim. Dünyada böyle. İngiltere’de bu olurken, ülkemizde olmuyor mu? Sayın Dışişleri Bakanımız “Medya manipüle ediliyor” dedi. Sonra da “Maksadımı aşan şeyler kullandım. Aslında böyle demek istemedim” dedi. Bilerek, bilmeyerek bazılarına alet oluyorlar. Bizim meslek örgütlerimiz ve meslektaşlarımız buna tepki gösterdiler. “Hayır kimse bizi kullanamaz, biz dürüst gazetecileriz!” Bu iş bayağı konuşuldu. Fakat sonunda bu alanda deneyimli gazeteci arkadaşımız Mehmet Ali Kışlalı bir makale yazdı. Benim de ilgimi çekti. Mehmet Ali Kışlalı makalesinde, “Basın da kullanılır, yıllardır takip ediyorum, gerek dış ülkeler, gerek içerideki güçler basını kullanmak ister. Devamlı kullanma yoluna giderler. Dış ülkeler kendilerine yakın gazetecileri yönlendirmeye çalışır, bunlar için imkanlar, geziler düzenlerler, hatta biz de yaparız. Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olunca, dış ülkelerdeki bazı gazetecilerle irtibat kurarız. Büyük gazeteler, büyük medya kuruluşları mensuplarının bu tuzağa düşmemesi için tedbirler alırız. Bir dönem muhabirliğini yaptığım ’Amerika gazetesi’ bu konuda tedbirler almıştı. Hiç kimse gücenmesin, medya kullanılır, manipüle edilir ve bundan sonra da edilecek, etmeye çalışılacak. Önemli olan bizim alet olmamamız, bizim kendimizi kullandırmamamız. Türkçesiyle ilkeli arkadaşlarımızın gücenmemesi lazım. AB de kullanmak ister, ABD de yönlendirmek ister, tabi bunların karşısında olan güçler de var, yani AB’yi istemeyen güçler de birilerini kullanacak. ’Medya buna açık’” diyor. Hatta bu konuda Amerikan Üniversitesi’nde bir araştırma yapıldığını, bilimsel raporla bunun ortaya konduğunu söylüyor. Georgia Üniversitesi’nde bir Siyasi Bilimler Profesörü’nün bu konuda bir araştırma yaptığını ve bunu yayınladığını belirtiyor. “Dışişleri Bakanlığı’nın söylediği bilimsel bir şeydir” diyor Mehmet Ali Kışlalı. Tecrübeli ve bu konuda otorite olduğu için ben bunu aldım, itirazı olan varsa kendisine söylesin.
Şimdi gelelim ülkemize. Yine tecrübeli bir arkadaşımız Can Ataklı bazı gazetelere röportajlar verdi. Daha önce Sabah gazetesinde etkili bir yeri vardı, yöneticiydi, sonra köşe yazarı oldu. Can Ataklı “Belli bir dönem, 28 Şubat döneminde, hepimiz çok kötü işler yaptık. Yani meslek ilkelerimizi hepimiz çiğnedik, hiçe saydık. Birileri birşey söyledi, onların söylediklerini emir telakki ederek, gazetelerimize manşet yaptık ’Üst düzey bir yetkili veya bir general’ diye kaynağı belirsiz yazılar yazdık” diyor. Can Ataklı’nın saygınlığına kimsenin birşey dediği yok. Bizim medyanın da zaman zaman düştüğü hataları belirtmek için dile getirdik, burada kimseyi de suçlamamak lazım, hepimiz aynı hatayı işliyoruz. Hepimiz hatırlıyoruz, bazı çok saygın gazeteci arkadaşlarımız manşetlere çıkarıldı, hayatları tehlikeye girdi, gazetelerinden sürüldüler. Kalemleri ellerinden alındı. Sonra özür dilendi mi, bilmiyorum? Geri başladılar ama o işlerin sorumluları kamuoyunun karşına çıkıp, “biz yanlış yaptık, bu mesleğimizi bırakıyoruz” demediler. Sağda, solda, köşelerinde bize etik dersleri veriyorlar. Çıkıp bir özeleştiri yapsalar; “evet arkadaşlar hepimiz yanlış yaptık, bundan sonra yapmayalım. Çünkü bizim meslek ilkelerimiz belli, Cemiyet’in ilkeleri belli, Basın Konseyi’nin ilkeleri belli”. Bunların hiçbirinde bunların yaptıkları yazılmıyor. Hep bunların yaptıklarının yanlış olduğu, yapılmaması gerektiği yazılıyor. ’Yani gazeteciler bunları yapamaz’ diye yazıyor. Sonra çıkıp bize etik dersleri veriyorlar, benim üzüldüğüm o. Peki dünyada nasıl oluyor? Onun için de bir örnek verelim. Amerika’da sonbaharda kışa doğru bir skandal patlak verdi. CIA ajanı Valerie Plame’in, ismi basına sızdırıldı. Sonra bayağı çalkalanma oldu. Biliyorsunuz hala konuşuluyor. Bununla ilgili olarak çok önemli bir gazeteci işinden oldu, ama en önemlisi Amerika’nın efsane bir gazetecisi var, yani Watergate skandalını ortaya çıkaran iki gazeteciden biri. Eski Başkan Nixon’un istifasına sebep olan efsane gazeteci. Bu gazeteci de bu işe bulaşmış, bu gazeteci aynı zamanda Washington Post gazetesinin Yayın Yönetmen Yardımcısı. Gidiyor ifade veriyor, yönetimden özür diliyor. “Ben yanlış yaptım kusura bakmayın” diyor. Bütün bunlara rağmen “adı saklı kaynakların efendisi” diye basına geçiyor. Yani aynı gazetenin köşesinde “adı saklı kaynakların efendisi”, “yıldız gazetecinin yıldızları dökülüyor”, “her muhabir gibi arkasında deneyimli bir editör olmalı, onu etki altına almalı” deniyor. Daha sonra bir okuyucu mektubuna yer vermiş. Mektupta, “gazete kendi itibarını mı koruyacak, yoksa bir muhabirini mi koruyacak?” deniyor. Halbuki bu adam efsaneleşmiş bir gazeteci. Yani bir CIA ajanının isminin verilmesi hadisesine karışıyor, o meslek ilkelerine uymuyor, gazetesinde barındırılamayacak duruma geliyor. Oralarda da yapılıyor, ama oralarda yapanlar da bedelini ödüyor demek istiyorum. Ama onlar bedelini ödüyor, bizimkiler ise, çıkıp hala bize ahlak dersi veriyorlar. Ülkemizde sonbaharda kuş gribi hadisesi oldu, tabi hepimiz çok üzüldük, bir faciaydı. Bizim medya günlerce birinci sayfalarını açtı, koca koca manşetlerini yaptı. Televizyonlarımız da öyle. Van’dan naklen yayınlar yaptık, bu yetmezmiş gibi Avrupa’daki bazı yayın kuruluşları naklen yayın için Van’a geldiler. -Herhalde Van’ı tanıtmak için gelmemişlerdi, bunu günlerce yaptılar.- Sonra zaman geçti, Avrupa’da da kuş gribi görüldü. Onların basınında aynı şeyleri görmedik. O dönemde Hıncal Uluç bir yazı yazdı, benim çok ilgimi çekti. Hıncal Uluç, “Sunday Times’ın turizm ekinde, ‘yazın yüzü’ diye her sene tam böyle rezervasyonlar açılırken turizm beldeleri seçilir. Üç tane yer seçilmiş birinci Türkiye. Tam bu sırada büyükçe çalışılmış, tam böyle turizm rezervasyonu açılırken, bizim gazetelere baktım tek satır yok. Ama kuş gribi için bütün sayfalarımızı ayırmışız” diyor ve kendi üslubuna göre uzun uzun anlatmış, turizmi nasıl baltaladığımızı.Yazısının sonunda da bunların hepsini, “reyting için yapıyoruz, tiraj için yapıyoruz” diyor. Reytinginiz, tirajınız batsın, Türkiye batarsa biz kime gazete satacağız. Belki tepki biraz aşırı ama yalan mı, yanlış mı, doğru mu, değil mi? Turizmcilerin bir kısmı “yüzde 10 turist sayısı düştü”, bir kısmı da “yüzde 40 düştü” diye açıklamalarda bulunuyor. Tabii Van’a gelip, naklen yayın yaparlarsa, “tavuklar şöyle ölüyor, felaket şöyle yayılıyor” diye bizler çanak tutarsak, turist niye gelsin? Muhabir gidip çocuğa “şu tavuğu kovala” diyor, ondan sonra da fotoğrafını çekiyor. İşte bu bilinçsizlik, cahillik, bu çağda yapılır mı? Bu haberleri böyle sorumsuzca verirsek, burada suçlu kim? Kim bilinçsiz, kim cahil. Muhabir mi, o çocuk mu? Peki burada bir yönlendirme var mı? Zaten gazeteci arkadaşımız iyi niyetle yapar, yani yönlendirildiğini hissetmez. Önemli olan bir iş yapıyor, ama yönlendirildiğini bilmiyor. Vatana zarar verdiğini bilmiyor, bu ülkeye zarar verdiğini bilmiyor. Bilinçli olsa zaten yapmaz. Turizmde yüzde 40’lık düşme olduktan sonra hepimiz uyandık, tabi medyamız da.. Aynı şekilde bir turizmci arkadaş söylemişti. İspanya’ya turizm fuarına gidiyorlar, o zaman kuş gribi Türkiye’de bitmiş bile, ama röportaj yapmaya gelen herkes “kuş gribi için ne diyorsunuz, ülkenizde kuş gribi var mı?…” Halbuki İspanya’ya Türk turizmini tanıtmaya gidiyorsunuz, onlarınki öyle, biz böyleyiz. Biz ise yabancı basını Van’a getiriyoruz, naklen çektiriyoruz. Tabii hiç yapılmasın mı, yapılsın tabii ki. Ama haberler yapılırken o ince çizgiyi yakalamak lazım. Terör içinde öyle. Bir örgüt, bir arabaya bir molotof kokteyl atıyor. Biz onun alevini büyüte, büyüte, defalarca veriyoruz. Zaten örgütün amacı o. ’Ben varım’ diye reklam yapmak, propoganda yapmak. Bizim tekrar tekrar verdiğimiz görüntüleri de başka ülkeler büyüterek aynı şekilde veriyor. Yani bu tür haberler, abartılı veriliyor ve zararlıdır. Zaten bir medya profesörü buna “dehşet haberciliği, ceset torbası haberciliği” diyor. Bunu yapmak iyi değil diyor. Bir de deprem hususunda bazıları çıkıyor, “İstanbul’da 7 büyüklüğünde, bazıları 8 büyüklüğünde deprem olacak, İstanbul yerle bir olacak. 100 bin, 200 bin, 500 bin kişi ölecek” diyor. Yıllardır hepimizi dehşet içinde bıraktılar. Şener Üşümezsoy’da çıkıyor, o da deprem uzmanı, “Bütün bunlar kasıtlı yapılıyor. Marmara’daki fay iki parçalı, deprem en fazla şu şiddette, şu kadar zaiyat verecek, ama bunların söyledikleri kadar değil. Peki bunlar niye böyle söylüyor? Bunlar rant için böyle söylüyor. Çünkü bunları bu şekilde söyleyerek İstanbul’luları Kuzey’e doğru yönlendiriyorlar. Kuzey’de pahalı siteler, villalar yaptılar ve hepsi pahalı bir şekilde satıldı. İstanbul’un kuzeyindeki orman alanları işgal edildi. Asıl maksat bu” diyor bilim adamımız. Öbürlerinin söylediği manşet oluyor da, niye bilim adamımızın söylediğine itimat etmiyoruz, ya doğru ise. Herhangi bir uçuk deprem tahminini biz manşete çıkarıyor isek, bunu da çıkaralım, bunu da verelim. Yani bilimsel şeyleri yazalım. Bilimin henüz anlaşamadığı bir şeyi yazarak halkı dehşete, korkuya düşürerek, abartarak vermek gazetecilik değil. Olsa olsa rant elde etmek isteyen insanların ekmeğine yağ sürmektir. Şimdi de AB’ye gelelim. Haberi yönlendirmek gazeteler çıktığı günden beri vardı, hep olacak, birileri bu silahı kendi menfaati için kullanacak. Ülkeler aynı şekilde, örgütler aynı şekilde kullanacaklar, ama önemli olan gazetecilerin buna alet olmaması. Bunun için, Anayasa’ya madde konulmuş, basın özgürlüğü korunsun, birileri tehdit etmesin, seni kapatırım demesin diye. Anayasa bunu güvence altına almış. Basın Kanunu çıkmış, bize bazı hak ve sorumluluklar vermiş, ona dayanarak gidiyoruz, o haklardan istifade ederek birşeyler yapıyoruz. Ceza Kanunu çıkmış, demiş ki, “Bak bunu yaparsan şu cezayı veririm” demiş. Bütün bunlar yetmemiş meslek örgütleri de kurallar koymuş. “Benim örgütüme üye iseniz, şunu, şunu peşinen kabul etmeniz lazım” demiş. Bu ilkelere baktığımız zaman hepsi de çok güzel ilkeler. Bütün bu sayılan ilkelere uyduktan sonra insanın, o az önce saydığım olumsuz işleri yapması mümkün mü? O da yetmemiş Basın Konseyi, “Benim de ilkelerim bunlardır” demiş. O yetmemiş, bazı yayın kuruluşları “Bende çalışacak gazeteciler bu ilkelere uymalı” demiş. Mesela bizde, Doğan Holding’in ilkeleri var, dış ülkelerdeki bazı saygın kuruluşların ilkeleri var. “Bende çalışacak adam, hiç kimseden hediye almayacak, işadamlarının gezilerine katılmayacak” diyor. Bunları yaparsa bende çalışamaz diyor. Yani bütün dünyadaki mesleki ilkeler hep bu tür suistimalleri önlemeye yönelik tedbirlerdir. Eğer bunlara biz uyarsak, mesele bitiyor. Uymazsak, ağzımız yanıyor, başkalarına zarar veriyoruz, En son Hasan Pulur’un köşesinde anlattığı bir fıkra ile konuşmamı bitireceğim.
Kriz döneminde iki gazeteci arkadaşımız işsiz kalmış, Almanya’ya gitmişler. Tabii harçlık olmayınca ne yapacaklar? Ne iş bulsa yapacaklar. Bir çiftlikte iş bulmuşlar. Çiftlik sahibi; “Bu gübreyi atacaksınız.” İş on günlük işmiş. Çalışkan arkadaşlarımız işi iki günde bitirmişler, paralarını almışlar. Patronun hoşuna gitmiş; “Bu tamam, ben size başka iş veririm gelin” demiş. Bu sefer tavuk çiftliğine gitmişler, bant varmış, yumurtalar bantın üzerinde kayıyor! “Bunun, irisini buraya, küçüğünü buraya, iyisi buraya, kötüsü buraya, bu düğmeye bastığınız zaman da bant çalışır” demiş. “Tamam” demişler. Bunlar, patron gittikten sonra banta basmışlar, bant çalışmaya başlamış ama bunlar şaşırmışlar. Hangisi iri, hangisi küçük, hangisi kötü, hangisi iyi ayırmayı unutunca hepsi düşmüş yere kırılmış. Patron gelmiş yumurtaların hepsinin yere düşüp kırıldığını görünce kızmış, “Ne yaptınız, siz, ne iş yapıyordunuz ülkenizde?” diye sormuş. Bizimkilerden biri “Gazeteciyim” demiş. Diğeri “Ben de” demiş. O zaman çiftlik sahibi de “İyiyi, kötüyü, küçüğü, büyüğü bilmezseniz, sadece pislik atarsanız” demiş. Bana kızmayın…Teşekkür ederim efendim.
|
|
|
<<< XII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADANA (13-14 Nisan 2006) >>> |