AÇILIŞ KONUŞMALARI


 

Nazmi BİLGİN
Gazeteciler Cemiyeti ve
Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı

 

Sayın Valim, Değerli Meslektaşlarım… Sayın Valimin şahsında tüm bu salonda bulunan değerli konuklara ve siz değerli meslektaşlarıma saygılar sunuyorum.

Açılış konuşmaları uzadıkça sıkar, onun için ben çok kısa tutacağım ve müsaade ederseniz mesleki deneyimlerimden değil de yüreğimden gelen bazı sesleri sizlere iletmeye çalışacağım. Aslında Türkiye Gazeteciler Federasyonu kurulduğundan bu yana pek çok önemli iş yaptı ama  bana kalırsa en önemli iş olarak ne yaptı biliyor musunuz? Basın Yasası’ndaki bir tanımı değiştirdi. Eskiden bu ülkedeki medya veya basın ikiye ayrılırdı; ulusal medya, yerel medya. Bu tanım da benim canımı dehşetli sıkardı. Çünkü ulusallık, aslında yalnızca çok satmakla, çok izlenmekle takılacak bir rozet değil. Ulusallık, içerisinde çok önemli kavramların olduğu, yani ülkeye sahip çıkmak da dahil olmak üzere, çok önemli kavramların olduğu bir kelime.

Biz, bu Basın Yasası’ndaki değişiklikle, “ulusal” kelimesini kaldırıp yerine “yaygın” kelimesini koyduk. Bence doğru tanım bu. Çünkü ulusallıksa Toroslardaki bir  vagonda doğru zamanda doğru yerde Kurtuluş Savaşı’na yardımcı olmak için çıkan bir gazetedir ulusal olan. Yoksa yalnızca 50 kişinin, 100  kişinin etrafında dönen, filanca kişinin sevgilisi veya eşinden bahsedip Türkiye’nin ana sorunlarını bir kenara iten bir medyaya veya basına ulusal demek haksızlık olur ve kabul edilecek bir şey değildir. Ulusal basın bence, yerel dediğimiz basındır. Neden? Çünkü ülke çıkarlarına daha fazla sahip çıkmaktadır, yerel yönetimleri denetlemekte ve desteklemektedir ve hepsinden önemlisi Türkiye’nin gündemine sahip çıkmaktadır. Yani yerel medyanın gündemi Türkiye’deki 100 şarkıcı, 50  sanatçının etrafında değil, Türkiye’nin gerçekleri etrafında dönmektedir. Ulusallık rozeti takılacaksa, yerel medyaya takılmalıdır. Ben, yerel medyayı bu ülkenin uç beyleri olarak görüyorum. Her zaman bu savaşın en önünde bulunmuşlardır.

Sayın Genel Müdürüm güzel bir konuşma yaptı, yalnız küçük bir düzeltme yapacağım, “kabuğuna çekilmiş” dedi. Hayır öyle olmamıştır, mecbur kılınmıştır. Bu ülkede özellikle basın alanında hakça bir paylaşım yoktur. Neden mi yoktur? Çünkü bu devletin çok ciddi imkanları, uzun vadeli ucuz krediler aracılığıyla, medya plazalar yapılması için belirli kişilere verilmiştir. Ancak hala bu paylaşımdan yerel medya yararlandırılmamış, kurşun kokan bu yollarda bu onurlu savaşı yapmaya mecbur edilmişlerdir. Bu paylaşımdan haklı veya haksız yararlanamasak da bu paylaşım adil olmasa da ben sizin gözlerinizden ve yüreğinizden anlıyorum ki, inançlarınızdan asla bir şey kaybetmiyeceksiniz.

Bu ülkenin bize Noel Baba’nın armağanı olmadığını biliyorum ve kavgayı onun için yapıyorum. Hep karşı çıktığım bir kelimeyi burada tekrarlayacağım. Yerel medya biliyor ki Türkiye bir mozaik değildir. Bu mozaik lafına oldum olası asabım bozulmuştur. Çünkü mozaik, içinden parçalar alınabilen bir kavramdır. Türkiye mozaik değildir, bir renkler kaynaşmasıdır; ırklar, dinler kucaklaşmasıdır ve siz de bu büyük sevdanın, demin de söylediğim uç beylerisiniz…

Sözlerimi yüreğimdem dudağıma gelen birkaç cümle ile tamamlamak istiyorum. Medyanın, basının pek çok sorunları var, doğrudur, bunu bugün ve yarın tartışacağız. Ama en önemlisi nedir biliyor musunuz değerli arkadaşlarım? Sorumluluğumuzu sorunların üzerinde tutabilmektir. Biz, eğer bize verilen sorumluluğu, sorunların üzerinde tutabilirsek, o zaman başarılı oluruz. Kötü örnek örnek değildir. Neden sorumluluğumuzu sorunların üzerinde tutmalıyız? Bu meslek, bana çok şeyler kazandırdı. En azından sizin gibi dostlar kazandırdı ama bir başka şey daha kazandırdı. Bu meslek bana dünyanın hemen tüm ülkelerini dolaştırdı. Sizi temin ediyorum ki güneş, dünyanın hiçbir ülkesinde bizim Anadolu topraklarını aydınlattığı kadar güzel aydınlatmıyor. Bunun için sorumluluklarımız var. Dünyanın hiçbir ülkesinde Goya’yı,  Osman Hamdi’yi kıskandıracak kadar, Karadeniz’deki bu renk cümbüşü yok. Kilisenin, havranın, caminin omuz omuza kucaklaştığı bir hoşgörü, dünyanın hiçbir ülkesinde yok. Sizi şerefimle temin ederim ki biz, Çanakkale’de Kurtuluş Savaşı’nda, Kunuri’de, Kıbrıs’ta ve Güneydoğu’da verdiğimiz şehitlerin ve gazilerin madalyalarını üst üste koysak, dünyanın en büyük abidesini yaparız ve hiçbir komplekse kapılmadan da üzerine “Ne Mutlu Türküm” diye yazarız.

Hepinize en derin saygılarımı sunuyorum.    

 

 

<<<       XII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADANA (13-14 Nisan 2006)      >>>