SEMİNER KONUŞMALARI


 

“MEDYADA ÖZDENETİM VE MESLEK ÖRGÜTLERİ”
Doç. Dr. Abdülrezzak ALTUN
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi

 

Çok teşekkür ediyorum. Nazmi Bey tarafından dost olarak tanımlanmak önemli, nasıl bir camia olduğunuzu aranızda uzun zamandır bulunarak ben de yakından tanıma imkanı buldum.

Eğitim semineri dendiğinde genellikle insanlar biraz tedirgin oluyorlar. Bilinmeyen birşeyler anlatılacakmış gibi. Aslında anlatıcı konumunda olanlar tedirgin oluyorlar, çünkü basın dünyası açısından güneşin altında çok yeni bir şey yok. Sorunlar, yıllardan beri konuşulan sorunlar! Belki de bu sorunları konuşarak olgunlaştırmak, birtakım çözüm önerilerine dönüştürmek için fırsat bu eğitim seminerleri. Yoksa açık söylemek gerekirse, kendi adıma anlatacaklarımın çok da yeni birşeyler olduğunu düşünmüyorum. “Medyada  Özdenetim ve Meslek Örgütleri” konusu, biraz netameli bir konu. Çünkü neresinden tutulacağı ve meslek içinde ciddi ayrışmalara ve ciddi sorunlara yolaçmadan nasıl müdahil olunacağı konusu tartışmalı. Ama meslek örgütlerine bu konuda çok ciddi bir görev düşüyor ve bu meslek örgütleri de bu konuda çok ciddi bir ilgiyi hakediyor inancındayım. Benim size aktaracaklarım da biraz önce Cafer Beyin açılış konuşmasında ifade ettiği ve Çetin Beyin de biraz önceki konuşmasında değindiği konuları kabaca içeriyor.

Gazetecilik, kendisinden bir kamu yararı beklenen bir iş, bir uğraş. Gazetecilerin de bir kamu görevi yerine getirdiği konusunda uzlaşılmış durumda. Bu konuda herhangi bir aykırı görüş neredeyse dile getirilmiyor. Bu durumda gazetecilerin, kamu adına üstlendikleri görevlerini layıkıyla yerine getirebilmeleri için, içsel ve dışsal müdahalelerden korunması gerekiyor. Gazetecilik alanındaki güçlü meslek örgütlenmeleri, içeriden ve dışarıdan olabilecek müdahalelere karşı önemli bir koruma işlevini yerine getirecek. Ancak örgütlenme sadece koruma işlevine binaen değil,  aynı zamanda da mesleki gelişim açısından çok önemli. Bu konuya ayrı bir önem verilmesi gerekiyor.

Örgütler, kabaca üç katergoride sınıflanıyor biliyorsunuz; birincisi, çalışanların haklarını korumaya dönük örgütler ki, bu konuda Türkiye’de tek bir örgüt var. Bu örgütlenmenin sadece yaygın basını değil Türkiye’deki bütün basın alanını kapsaması gerektiğini düşünüyorum. İkincisi, basında otokontrol amacıyla kurulan örgütler ki, bunun tek örneği Türkiye’de Basın Konseyi. Yani sadece otokontrol maksadıyla hareket eden. Bir diğeri de karma amaç güden örgüt ve cemiyetler.

Medya, bugün geldiği noktada ciddi bir güven bunalımıyla karşı karşıya. Toplumun medyaya olan güvensizliğinin artması ve gazeteciliğin giderek prestij yitiren bir meslek haline gelmesi, karşı karşıya kaldığımız en önemli sorun. Son günlerde yaşadığımız örnekler göstermektedir ki, hem yönetenler hem de halk açısından medya, özellikle de haber medyası, çok ciddi bir güven bunalımı içinde. Nazmi Bey teknoloji konusuna bir atıfta bulundu. Buraya gelmeden önce, internette ‘Google’ arama motoruna “en güvenilir kurum medya” diye bir şey yazdım. ‘Google’ şöyle bir yanıt verdi: “Aradığınız en güvenilir kurum medya terimlerini içeren herhangi bir belge bulunamadı”. Bu konuda herhangi bir belge yok. Özellikle medyanın güvenirliliğiyle ilgili çok farklı araştırmalar yapılıyor ve yayınlanıyor. Bunların oranları çok değişik olmakla beraber, değişmeyen bir tek şey medyanın, en son sırada yer alması. Arama  yaparken, bu yılbaşında yapılan bir araştırmaya rastladım. Bu araştırmaya göre medya, siyasi partilerden daha geride duruyor! Bu güven bunalımının arkasındaki sebepler üzerinde düşünmek ve sorunları ortaya koymak, çözüm üretmekse aslen geçimini bu işten sağlayan bizlere düşüyor. Kuşkusuz, bu arayış ve çözüm üretme süreci tek başına gerçekleşmeyecek. Meslek örgütleri bu konuda öncü bir rol üstlenmek durumunda. Sayısal veriler hakkında zannediyorum hepinizin bir bilgisi vardır. Ben, bu konuda en sağlam  kaynak olarak Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün web sayfasındaki meslek örgütleri bölümünü kullandım. Orada RTÜK gibi bazı kamu kurum ve kuruluşlar dışında çalışanlar tarafından kurulmuş 66 cemiyet ve dernek mevcut. Mesleğin karşı karşıya kaldığı sorunlar gözönüne alındığında, bütün meslek örgütlerinin şapkayı önüne koyup düşünme zamanının geldiğini düşünüyorum. Özellikle bu güven bunalımı sorununun aşılmasında meslek örgütlerinin her birinin bu özdeğerlendirme mekanizmalarını harekete geçirmesi ve çözüme katkıda bulunması gerekiyor.

Özdenetimi sağlayacak örgüt olarak 1988 yılında kurulan Basın Konseyi’nin işlevleri üstüne pek çok söz söylemek mümkün. Basın Konseyi, başka ülkelerdeki benzer kurumlar gibi konjonktürel bir durumdan ortaya çıkmış bir yapı biliyorsunuz. Bir yandan özellikle kişilik haklarını ihlal eden habercileri yakından izlerken, diğer yandan da dışarıdan basın özgürlüğüne dönük tehditleri bir ölçüde engellemeye ya da onları deşifre etmeye çalışıyor. Bu nedenle de aslında yabancı literatürde Basın Konseyleri, hem içeriye hem dışarıya havlayan bir bekçi köpeği gibi resmediliyor. Ancak bu kurum bugün gelinen noktada yeterli işleve sahip mi? Bunu hep birlikte oturup tartışmamız gerekiyor. Yanıtı çok kolay bir soru değil. Ancak 20 yıla yaklaşan deneyimi gözönüne alındığında Basın Konseyi’nin özdenetim konusundaki çabalarının çok da yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü ağırlıklı olarak yaygın basındaki sorunlara ilişkin başvuruları değerlendiriyor, yerel medya ve yerel medyadaki özdenetim konularıyla ilgili çok da -belki başvuru olmadığı için- yaptığı bir şey yok. Ancak bu anlamda Basın Konseyi’ni tek sorumlu ilan etmek de çok haklı bir durum değil. Basın Konseyi’nden bu çözümü üretmesini beklemek yerine, her kuruluşun kendi alanı ve gücü oranında elini taşın altına sokmasını beklemek gerekiyor.

Kuşkusuz  meslek örgütlerini üyeleri arasında özdenetim mekanizmasını harekete geçiren bir yapı olarak öngörmek, onların çoğunlukla güçsüz olan yapılarına dinamit yerleştirmek gibi bir şey olarak algılanabilir. Genellikle özdenetime konu olacak bir durum ortaya çıktığında, meslek örgütleri harekete geçtiğinde, genellikle o meslek örgütlerinde ciddi bir tartışma ve parçalanma süreci yaşanıyor. Ekonomi Muhabirleri Derneği’nin tüzüğünde onur kurulu ve denetlemeye ilişkin bir madde var. Bütün meslek örgütlerinin tüzüklerinde bu madde var. Yalnız özellikle altını çizeyim, benim burada herkesin elini taşın altına sokmasından kastettiğim, insanları örgütten kopartacak ve gazetecilik mesleği içinde aykırı duruma düşürecek girişimler değil. Hep beraber üzerinde oturulup düşünülmesinden bahsediyorum. Hürriyet gazetesinin pazar ekindeki “Press Bey”i zannediyorum takip ediyorsunuzdur, böyle bir tabloyu çok arzu etmiyoruz. Böyle bir durumun başlatabileceği sarsıntıların önüne geçmek için meslek örgütlerine zor bir alanda girişimde bulunmalarını önerdiğimin farkındayım. Ancak bu konuda bir inisiyatif alınmazsa, yani meslek örgütleri bu konuda bir şey yapmazsa, gazetecilik mesleğinin çok ciddi yaralar alabileceğinden endişe ettiğimi ifade etmeliyim. Bu nedenle, bütün meslek örgütlerinin, üyelerinin faaliyetlerinden doğan sorunları kendi aralarında tartışmaya açmasının, denetleme olmasa bile değerlendirme yolları bulmasının önemli yarar sağlayacağını düşünüyorum. Özellikle meslek örgütlerinin bu ayağının ciddi bir eksiklik içinde olduğunu düşünerek...

Bugün burada olmamızı sağlayan Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün çevirdiği Fransız bir profösörün “Medya Etiği” adlı bir kitabı var. Orada şöyle bir saptama var, diyor ki: “Genellikle medyanın etik hakkında endişelenmeye başladığı dönemler, kriz dönemleridir”. Medya bugün etik hakkında ve özdenetim konusunda endişelenmeye başlamasını gerektirecek ciddi bir kriz döneminin içindedir, hep beraber burada olmamızın belki de nedenini oluşturan kriz döneminin. 1960’da ‘Basın Şeref Divanı’ diye bir özdenetim mekanizması kurulmuştu. 1988’de de Basın Konseyi. Bu dönemlerde basın, hem yapısal hem de siyasal krizlerle karşı karşıyaydı. Bugün bu konuyu yeniden ve daha güçlü bir şekilde ele almamızı gerektiren yapısal ve siyasal krizler var mı diye düşünmeye çalışalım. Evet biraz önce yaptığımız saptamayı biraz daha genişletmek gerekirse, 1988 yılının koşullarını da geride bırakan önemli bir yapısal dönüşüm ortaya çıktı. Artık sadece basından değil, medyadan söz ediyoruz. Sadece televizyon ve radyoları değil, interneti de kapsayan bir iletişim ortamı var, gazeteleri zaten içinde varsayıyoruz. Sektör dışı sermayeyle beslenen girişimler ve aynı oranda sektör dışı faaliyetlerle içiçe olmak, neredeyse doğal bir şey günümüz için. Hatırlarsanız 1988’de Asil Nadir’in birkaç gazete ve  dergiyi almasıyla ilk defa bir tekkelleşmeden söz edilmeye başlanmıştı. Şu andaki durum, bunu çoktan aşmış durumda. Sektörün yapısal ve ekonomik biçimini bu kavramlar tanımlarken, siyasal yapılarla medyanın ilişkisinde de belirgin bir gerilim gözleniyor. Basın Konseyi’nin 2006 mart ayı raporu  şöyle başlıyor: “Mart ayının iletişim özgürlüğü açısından en tartışılan konusu, yine Başbakan’ın medyayı sık sık yalancılıkla suçlamasıydı”. Medyayla hükümet arasında yalancılık üstüne temellenen bir suçlama aslında bütün siyasi iktidarlar döneminde gerçekleşmiştir. Ceza Yasası’nda yapılan düzenlemeler sırasında basınla hükümet arasında açığa çıkan gerilim, 1980’lerin ikinci yarısında iktidarla medya arasında yaşanan gerilimle benzerlik taşıyor. O zaman hatırlayacaksınız Muzır Yasası nedeniyle hükümetle basın arasında bir gerilim vardı, bugün de Ceza Yasası kapsamındaki gerilim,  uygulamaları itibariyla hala devam ediyor.

Bütün bu gelişmeler, medya açısından özdenetim sisteminin varlık ve gerekliliğine tekrar tekrar işaret ediyor. Ancak bu kriz ortamının, diğer iki krizde olduğu gibi yeni bir özdenetim yapılanması üretme,  merkezi bir özdenetim yapılanması üretme şansı yok. Çünkü tekelleşmeyle merkeziyetçi ve güçlü medya kuruluşları ortaya çıktığı gibi, teknolojik gelişmelerin imkan tanımasıyla da bölgesel ve yerel ölçekte pek çok yeni medya yapısı ortaya çıkmış durumda. Özdenetim gereklilikleri açısından medyada ortaya çıkan bu yapıları yeni bir ruh ve heyecanla bir araya getirecek, yeni bir merkezi yapılanma ortaya koymak pek mümkün değil. Öyleyse ne yapmalı? Kanımca özdenetim olgusunu öncelikle yerel ve dar kapsamlı mesleki örgütlerin tartışma gündemine çekmek gerekiyor. Artık kendi sorunlarına en az başkalarının sorunlarına olduğu kadar duyarlı bir meslek erbabına ihtiyaç var. Bu salonda bulunanların, bu duyarlılığı taşıdığına inanıyorum. Bunun için de öncelikle kendi içinde, kendi kendisiyle konuşan bir meslek erbabına ihtiyaç var. Biz bir rekabet ilişkisi içinde, kendi sorunlarımızı kendi kendimizle konuşmuyoruz. Bir araya geldiğimiz ortamlarda konuştuğumuz şeyler de, öznel değerlendirmelerin ötesine geçmiyor. Öncelikli amaç, cezalandırma olmadan meslek erbabını kendi yaptığı iş üstüne, ürettiği ürün üstüne düşünmeye sevk edecek bir özdenetim modeline kapılarını aralamak, yerel medya örgütlerinin bu konudaki öncelikli hedefi olmalı diye düşünüyorum. Kaç başkan, kaç yönetim kurulu üyesi var aramızda bilmiyorum, ama bu konudaki önceliklerinizi belirlemenizi haddim olmayarak aranızdan biri olarak öneriyorum, hepinize teşekkür ediyorum, sağolun.   

 

 

<<<       XII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADANA (13-14 Nisan 2006)      >>>