SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-CEVAP-TARTIŞMA
 

Nazmi BİLGİN: Teşekkür ederim Aldülrezzak bey. Bu arada soruları getirecek arkadaşları beklerken ben iki düzeltme yapayım hemen. Medya en son sırada değil, yine eşim duymasın ama sondan üçüncü sırada. Bizim aşağımızda iki meslek grubu daha var; avukatlar ve siyasetciler. Üçüncü belki en önemli düzeltme, Basın Konseyi’yle ilgili olarak gelecektir. Benim kişisel görüşüm, Basın Konseyi hiçbir şekilde bir basın kuruluşu değildir ki, demokratik değildir, çünkü seçimle işbaşına getirilmeyen hiçbir kurum o meslek grubunu temsil etmez. Hepsinden önemlisi içinde işadamları, işkadınları, avukatlar gibi yani ne varsa onları da alalım denilen bir örgütün de, başına istediğiniz kadar basın koyun, konsey koyun, o örgüt antidemokratiktir. Ben bunu Basın Konseyi’nin başkanının yüzüne karşı da söylediğim için, dedikodu olarak değerlendirmeyin. En önemlisi, Basın Konseyi  88’de askeri cuntanın isteği üzerine kurulmuştur ve en önemli nokta budur. Onun için özellikle böyle çok değerli bilimadamlarının, bir takım verilerden yararlanırken Basın Konseyi’ni asla ve asla ciddiye almamaları ve dikkat etmemeleri gerekir. Aksi takdirde bize ait olmayan bir örgütü, örgüt haline getirmiş oluruz. Ben hep tekrarlıyorum, yine de tekrarlayacağım, sırf birtakım kelimelerin başındaki takılar ona o sıfatı vermez. Nasıl ki Ahmet Türk’ü “Türk” soyadı “Türk” yapmıyorsa, Basın Konseyi’ni de basın takısı basınla ilgili bir yer haline getirmez. Çok karamsar bir tablo çizdik, ben birtakım yerlerde anlatıyorum, burada da anlatacağım ama umudumu yitirmiyorum, nedenini anlatayım. Benim, iletişim fakülteleriyle çok ciddi ilişkilerim olur, Abdülrezzak Bey de bilir. Onların mezuniyet törenlerine giderim, okul açıldığı zaman giderim. Tercihim de birinci olarak iletişim fakültelerini seçip de o okula girenlerin tahsil sürecinde bütün eğitim masraflarını karşılamak. Cemiyet olarak bunu değerlendiriyoruz. Gazi İletişim Fakültesi’nin bir mezuniyet törenine gittim. Yani moralinizi bozmayın, başka bir kuşak da geliyor arkadan diye bunu anlatıyorum. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin bir geleneği var, bir meslek andı yazdırıyorlar, onu da okul birincileri okuyor, yani o sene okulu kim birincilikle bitirmişse ona törenin sonunda o meslek andını okutuyorlar. Bir kız öğrenci, önceki yıl sanıyorum birinci olmuştu. Olağanüstü meslek andı yazmış, bütün mesleki etik değerleri, mesleğin ana ilkelerini, yapması gerekenlerin hepsini alt alta getirmiş ama bence en sonu çok daha güzel. Meslek andı şöyle bitiyordu: “Reha Muhtar gibi yayıncı olmayacağıma, namusum ve şerefim üzerine and içerim.”  Yani moralinizi o kadar bozmayın, kötü örnekleri görerek iyi olmayı amaçlayan  meslek erbabı adayları da var. Ben sizden iki dakika müsaade isteyeceğim, çünkü aynı sorular sorulmuşsa ayıklayalım. Soruların pek çoğunun kime sorulduğu belirtilmemiş, ben şöyle elimdekilerle başlayacağım. Eğer tekrar sorular olursa, onları sormayacağım ve atlayacağım.

Mithat KALAYCIOĞLU (HATAY): Yereldeki yozlaşmayı nasıl  gidereceğiz, her eline defter alan gazete kuruyor ve gazeteci oluyor, bu kadar olmalı mı?

Nazmi BİLGİN: Yereldeki yozlaşmayı önce biz kendi aramızda çözerek engelleyeceğiz. Ayrıca Türkiye’de dünyada olmayan bir uygulama var, ne yazık ki doğrudur arkadaşımızın söylediği. Biz bunları birtakım yerlerde söylediğimizde, “demokrasiye karşı geliyorsunuz” diyorlar. Türkiye’de bir kıraathane açmak için 11 yerden izin almak mecburiyetindesiniz. Gerçi ben bunu hiçbir zaman demokrasi olarak görmüyorum ancak siz - son Basın Yasası’nda biraz düzeldi ama - Valiliğe bir tek dilekce vermekle, dünyanın en güçlü silahına sahip olma özgürlüğüne sahipsiniz. Bu özgürlük mü sizce,  bence özgürlük değil. Basın Yasası’nda, bir de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma şartı da kaldırılıyordu gazete sahibi olmak konusunda ve affedilmiş cezalar bunun içerisine konuyordu. Yani beş yıl aynı suçu işlemezseniz, mahkemeye başvurup sildiriyorsunuz bunu. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ve Adalet Bakanlığı ile birlikte Komisyon’da ciddi mücadeleler verdik. En azından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma şartını tekrar koydurttuk. Affedilmiş suçlar da dahil olmak üzere eğer yüz kızartıcı suçu varsa gazete çıkaramayacağını koydurduk, ama bundan sonrakiler için. Mevcut müktesebatlarla ilgili bir şey yapamıyoruz. Biz bu konuyla ilgili bir yasal düzenleme yapılmasını baştan beri savunuyoruz çünkü biz bizeyiz. Başka yerde konuşmayız, kol kırılıp yen içinde kalsın diye. Baştan beri eleştiriyoruz yaygın basını ama belirli bir süreden beri yerel basında çok ciddi bir yozlaşma var. Korsan gazeteler var, yalnızca seçim döneminde adaylardan ilan almak için çıkan gazeteler var, bunları da gözardı edip, yalnızca başkasını eleştirerek bir yere varamayız. Çünkü Nietzche’nin çok güzel bir lafı var, diyor ki “Birisini itham ederken, en az üç parmağınızın kendinize dönük olduğunu unutmayın”. Biz, birisini itham ederken üç parmağımızın da kendimize dönük olduğunu unutmayalım. Bu konuda bir yasal düzenleme şartına ben de inanıyorum.

Mehmet Ali SOLAK (HATAY): Meslek örgütlerinin bir araya geldiği üst örgütler, güvene ilişkin sorunlar karşısında ne yapmalıdır, dünyadaki gelişmelerden örnek verebilir misiniz? Belli konularda kıstaslar varken mesleki örgütler bunun önlemini nasıl alacaklar? Henüz kendi meslektaşlarıyla barışık olmayan basın mensuplarının birden çok mesleki örgütü aynı amaçla kurmaları dağınıklığı ve güvensizliği  artırmıyor mu?

 

Nazmi BİLGİN: Yüzde yüz katılıyorum. Zaten Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun kuruluş amaçlarından bir tanesi budur. Yani çok dağınık örgütleri bir araya getirdik, aşağı yukarı altı-yedi yıldır da bu sorunları yüksek sesle konuşuyoruz. Zaman zaman bu sorular soruluyor. Bir oda haline getirip, mesleğe girmek veya meslekten çıkartılmak için, tıpkı Barolar Birliği gibi veyahutta Tabipler Birliği gibi bir şey mi oluşturmak gerekiyor? Bence, olmamalı. Çünkü çok ciddi zararları var, çünkü bu tip odaların yakın tarihimize bakarsak siyasete bulaşmayan bir tanesi bile yoktur. Yani Türk Tabipler Birliği’ne bakın, belirli bir siyasi amacı taşır. Türkiye Odalar Birliği’ne bakın. Farklı renkteki siyasi düşüncelerin bir araya getirdiği örgütlerdir bunlar. Bizim, öncelikle yapısal bozukluğumuzu düzeltip halletmemiz lazım diye düşünüyorum.

Figen ARLI (HATAY): İkinci kuşak yaşattığınız gazeteniz, tüm çabalarınıza rağmen üçüncü kuşak için kurumsallaşabildi mi? Türkiye’de birkaç kuşak yaşayan böyle bir model var mı? Anadolu’da bildiğiniz bir model var mı? Bu konuda deneyimli birisi olarak yetkililer size geldi mi? Eğer öyleyse ne tavsiye edersiniz? İşini yapan basının yaşayabilmesi için devletin katkısı ne olabilir?

Çetin Remzi YÜREĞİR: Bu aslında önemli bir soru. Yalnız bizim gibi çok mütevazı imkanlarla yerel gazete olarak yaşayan bir kurum için değil, belki Türkiye’deki bir çok kurum için de aynı soru geçerlidir. Bizde kurumsallaşma denilen olay son derece zor yapılan, zor başarılan bir şey. Hatta onun için KOBİ’lerin kurumsallaşması vs. gibi konularda toplantılar yapılıyor, demeçler veriliyor. Bu Türkiye’nin en büyük sorunu. Kurumsallaşma demek birkaç kişinin bir araya gelip, ya da çalıştığı yeri kendilerinin üstünde bir düzeyde kurum haline getirmek, bir işlerlik kazandırmak demek. Biz  belli bir oranda zorla da olsa, deneyimle de olsa, birtakım sıkıntılarla da olsa şu ana kadar kurumsallaşabildik diyebiliriz. Eleman eksikliğimize rağmen, birtakım kilit noktaları hayatta tutmak suretiyle, kendi kendine işleyen, benim sürekli orada olmamı gerektirmeyen ya da aileden başka birisinin sürekli orada olmasını gerektirmeyen, kendi bilinci içerisinde üreyebilen bir kurum oldu. Hep bu bilinçle yaklaşmak zorundaydık. Ama üçüncü kuşak için herhangi bir şey söylemek şu anda zor. Türkiye’de birkaç kuşak yaşayan böyle bir model var mı diyorsunuz? Eğer sermayeyi daha ön plana çıkartan aile yapısının dışında bir yapılanma olarak düşünecek olursanız, Türkiye’de de bir yerde çok zor, çünkü çok büyük basın kuruluşları dahi sermaye grupları tarafından elden ele geçirilebiliyor. Bu, dediğim gibi yalnız bizim mesleğimizin değil, kendi ülkemizin temel sorunlarından bir tanesi.  “Yetkililer size geldi mi, ne tavsiye edersiniz?” sorusuna gelince. Bu konuda tavsiye belki şu olabilir; yetkilinin böyle bir kaygı içinde olduğunu sanmıyorum ama zaman zaman Adana’da Yeni Adana Gazete’sini bir vakıf eliyle idare edecek hale getirelim diye toplantılar yapıldı. Fakat ondan da bir sonuç alınamadı, çünkü çok ciddi anlamda bunun sırf gazetenin kendi misyonu açısından bir kaygı taşıdığı da pek geçerli bulunmadı.

 “İşini yapan basının yaşayabilmesi için devletin katkısı ne olabilir?” Bu soru aslında çok kritik bir soru. Devlet basına ne yapmalıdır ya da devlet basın için ne yapmamalıdır? Bence sorunun özü burada. Devlet, eğer şimdiki serbest rekabet sistemi vs. gibi birtakım masallara, efsanalere inanacak olursak, devlet aslında basına destek anlamında da elini piyasadan çekmelidir. Nazmi Beyin de çok güzel belirttiği gibi, yerel basın hep üç adım öteden işe başlatılmıştır. Devletin bir çok kaynakları bir çok holdinglerin gazetelerine, sonradan batıp giden bir çok yayın kuruluşuna aktarılmıştır. Bu yönüyle bir destek ise, bu destek hiçbir zaman olmamalıdır diye düşünüyorum.

Devletimiz bir taraftan çok önemli birşeyi başarmıştır. Bir Basın İlan Kurumu vardır. 1961 yılından bu yana, 27 Mayıs devriminden sonra kurulup ayakta kalan yegane kurumlardan bir tanesidir. Basın İlan Kurumu’nun bir araç olarak, yerel basına destek olma işlevi vardır. Bu bir yerde yeniden düzenlenmelidir. Çünkü gerçekten birbirinden habersiz çıkartılan veya bilinçli çıkartılan yasalarla, yerel gazetelerin bu konuda alabilecekleri sübvansiyonlar, destekler giderek azalmaktadır. Bunun çözümünü elbette Basın İlan Kurumu yapamaz ama bu bir politika olarak politikacılara önerilmelidir, duyurulmalıdır. Hiçbir politikacı yerel basından korkmamalıdır, basından korkmamalıdır, güçsüz kalmasına önayak olacak önlemlerden kaçınmalıdır.

Abdülrazzak ALTUN: Açıkçası ne kadar zor bir konuya giriştiğimizin farkındayım, hele bir de böyle bir zaman baskısı altında olunca. Biraz önce Nazmi Beyin Basın Konseyi’yle ilgili olarak ifade ettiği temel kaygılara katıldığımı ifade etmeliyim ben de. Basın Konseyi’ne basında otokontrolü sağlayan kuruluşlar, basın kuruluşları arasında meslek kuruluşları arasında sayarken, tamamen eldeki somut kabullerden hareket ederek yola çıktım. Onun dışında, özellikle icat edildiği dönem, kurulduğu dönem itibariyle nasıl bir ortamda kuruldu, kimlerin talepleriyle kurulduğu konusuna da katılıyorum. Zaten bu konuda özellikle yerel cemiyet ve derneklere, basın meslek örgütlerine haddim olmayarak görevlerini hatırlatma ya da yeni bir alanda birşeyler yapma konusunda çağrıda bulunurken, bunu düşünüyordum. O nedenle merkezi İstanbul’da olan ve yerel medyayı takip edemeyen, onun kaygıları hakkında temel hususlara sahip olmayan bir konseyden daha çok, yerel basın kuruluşlarının bu konuda ellerini taşın altına sokması gerektiğini düşünüyorum.

Akın BODUR (HATAY): Gazeteciler Cemiyeti bünyesindeki Basın Senatosu sizce otokontrol yapmıyor mu?

Abdülrezzak ALTUN: Cemiyet bünyesinde örgütlenmiş bir birim var. Biraz önce Ekonomi Muhabirleri Derneği’nin tüzüğünde yer alan bir maddeyi örnek verdim. Bütün cemiyet ve derneklerin tüzüğünde böyle bir madde olduğundan eminim. Bu birimler, tek başına insanları yargılamak ve cezalandırmak değil ama hep beraber yaptığımız işin ne tür sonuçlara yol açabileceğini düşünmek açısından çok önemli bence.

Ersen KORKMAZ (HATAY): Siyasi iktidarın basını denetim altına almak için çaba harcadığı bir süreçte, basının özdenetimi, basını denetim altına almak isteyen güce karşı mücadeleden geçmez mi?

Abdülrezzak ALTUN: Bu, çok temel bir konu zaten. Basınla iktidar arasındaki mücadele, basının varolduğu yani düşünce ve ifade özgürlüğü kavramlarının ortaya çıktığından beri sürmektedir. Güçlü meslek örgütlenmeleri, bu mücadelenin temel araçları olacaktır. Biraz önce iki tarafa da havlayan bir bekçi köpeğinden bahsettim; bir yandan özgürlükleri denetim altına almaya çalışan iktidar –siyasal iktidar, ekonomik iktidar vs.- ile mücadele eden, bir yandan da basın camiasının o güçlere karşı yumuşak karnını daha güçlendirmesini telkin eden ve onun için çalışan bir örgütlenmeye ihtiyaç var. Bu konuda sizinle aynı görüşü paylaşıyorum. Teşekkür ediyorum.

Cengiz TARHAN (AKSARAY): Cemiyetlerin işlevleri ne olmalıdır, her önüne gelen, meslekten yoksun kişiler cemiyet kuruyor, buna karşı nasıl bir önlem alınmalıdır?

Nazmi BİLGİN: Değerli arkadaşlar, Türkiye’nin pek çok ilinde yaşanan bir sorun. Doğrudur, her önüne gelen cemiyet kuruyor ancak 7 kişi bir araya gelince istediği cemiyeti kurabilir. Yasal olarak buna bir şey yapmak mümkün değil. Onu saygın yapan, onu yöneten kişilerdir. O ilde kurulan cemiyetlerden hangisinin sarı basın kartı üyesi fazla, hangisinde gerçek gazeteciler çalışıyor, hangisinin dernek amacı gerçek meslek amaçlarıyla örtüşüyor? O ilde çalışan arkadaşların da bu kriterlere göre tercih yapmaları gerekir. Cemiyetlerle ilgili kısa bir anektot anlatayım size: Afyon’da sucuk almaya girdim bir dükkana, radyo çalıyor abuk sabuk bir radyo. “Bu ne radyosu?” dedim. “Adı kasabın kızının radyosu. FM bilmem kaçta” dediler. “Allah, Allah adı niye böyle uzun?” dedim. “Burada çok zengin bir kasap vardı, kızı üniversite sınavlarını kazanamayınca, ‘baba bana bir radyo kur’ dedi. Babası ona bir radyo kurdu” dedi. Yani Türkiye’de bu yozlaşmayı yalnızca dernekler konusunda değil,  her yerde yaşıyoruz ama bir cemiyeti yalnızca başkanı saygın yapmaz. Cemiyet, zaten adı üstünde pek çok kişiden oluşan bir organizasyon. Bunun çok kötü örneklerini yaşıyoruz. Ben, üye sayısı 16, onursal sayısı 106 olan dernekler biliyorum. Yani derneğe her yardım eden dişçi, mühendis dahil olmak üzere belediye başkanı gelmiş geçmiş kim varsa  üye yapan basın dernekleri de var, burası bir gerçek.

Ali Celal KAYMAK (OSMANİYE):  Haber alma özgürlüğü ve yayın özgürlüğü her geçen gün kısıtlanıyor, bu konuda federasyonun girişimi var mı? Yerel basın mensuplarının sarı basın kartı alması zor, çünkü bu konuda 212 kadrosu yapılmıyor işveren tarafından. Bu konuda bir iyileştirme olmaz mı?

Nazmi BİLGİN: Sabah pek tartışılmadı, zannederim bir sonraki bölümlerde tartışılır. Çok medeni, güzel bir Basın Yasası çıktı diye gurur duyduk ama arkasından öyle bir Ceza Yasası çıktı ki, hani bir deyim vardır: “Kaşıkla verdiklerini kepçeyle aldılar”. Aslında kepçeyle de değil “tencereyle aldılar”. Yeni Ceza Yasası’yla ilgili çok ciddi sıkıntılar var. Türkiye Gazeteciler Federasyonu olarak söz konusu Yasa’nın 26’ıncı maddesinde değişiklik yapılması konusunda hukukçularımıza bir çalışma yaptırdık. Bunu çeşitli milletvekillerine de ilettik. Ayrıca, Adalet Komisyonu başkanıyla görüştük. Yani bu iki yasa arasındaki çelişkilerin en azından kaldırılması konusunda bir girişim var. 212 sorunu yalnızca yerel medyanın sorunu değil. Örneğin Milliyet gazetesinde basın kartında yalnızca Milliyet adını taşıyan 20’den fazla kişinin olduğunu zannetmiyorum ben. Çünkü Doğan Haber Ajansı’na ait kimlik kartı dağıtılmıştır. Büyük medya sahipleri böyle bir şey bulmuş! Arkadaşlar, “Örgütlü olalım, haklarımız arayalım” diyorsunuz.  Ben, yaşadığım bir vahim dönemi hatırlatmak isteyeceğim. Köle ticareti yapılır gibi gazetelerin el değiştirdiği bir dönemde, gazete patronu sahibi iki şart koydu: ya sendikayı bırak, ya işi bırak. İşte o örgütlere gitseydik, bu duruma gelmezdik biz. Biz, oradan çıkıp patronun bu talebi üzerine sendikalara veya derneklere gideceğimize, noterlerin önünde çok uzun istifa kuyrukları oluşturduk, bu durum bugünkü sonucu getirdi. Örgütlenme yalnızca bir kurum olur ama o örgüte siz ferdi destek vermezseniz hiçbir şey yapamazsınız. Nitekim bu yıl Doğan grubunun çalışanlarına verdiği yıllık zam kaç biliyor musunuz? Yüzde üç. Benim söyleyecek birşeyim yok. Biz kendi örgütlerimize sahip çıkmazsak, adam da seni işle aş arasında bir yerde bırakır. Yerelde de baskı sizden gelecek. Patrona baskı yapıp, kadroda çalışmak isteyeceksiniz. Aksi takdirde gerçek profesyoneller işsiz kalıyor. “Ben bedava da çalışırım abi” diyor. Omuzuna kamerayı alan kameraman oluyor, teyp alan gazeteci oluyor. Bunu yaşıyoruz hep, inkar etmemize gerek yok. Tabii ne de olsa balık baştan kokar. Yani İbrahim Tatlıses’in başyazar, Pakize Suda’nın köşe yazarı olduğu bir ülkede benim söyleyecek bir şeyim kalmıyor. Ama bu yozlaşmaya biz alet olmayalım ve haklarımızı birlikte arayalım. Bize bir görev düşüyorsa, önümüze düş gel kavga edelim diyorsanız, biz her zaman önünüze, arkanıza, ardınıza düşeriz, emrinize tabiyiz. Yalnız yakınarak olmuyor, mücadele vermeden hiçbir iş olmuyor.

Hülya EMEKÇİ (ADANA): En küçük eleştiride soluğu mahkemede alan, yüksek meblağda tazminat davası açan hükümetin bu tavrı konusunda bir öneriniz var mı?

Nazmi BİLGİN: Yok. Benim size önerim, tazminat davası açılmayacak haberler yazmanız! Öyle haberler yazarsanız tazminat davası açarlar. Genellikle iktidarlar, basınla en büyük kavgayı, başarısızlık rantının yükseldiği, güvenirliliği azaldığı zamanlarda açarlar. Güçlü oldukları zaman bu davaları hiçbir zaman açmazlar, bilmem anlatabildim mi ne demek istediğimi?

  Sinan SEYFETTİNOĞLU (HATAY): Medyanın holdinglerin çıkarları doğrultusunda haber ve yorum yapması ne kadar etik değilse, yerel medyanın da birtakım işadamları ve siyasiler tarafından kullanıldığı bir gerçek. Yerel basında gazetecilik yapan ve ben gazeteciyim diyen arkadaşların açgözlülük içinde oturabilecekleri her koltuğa talip olmaları etik midir? Bu, yaygın medyadaki eleştirilere eşdeğer değil midir?

Çetin Remzi YÜREĞİR: Gayet tabii doğru. Şimdi Abdülrezzak Bey’in de söylediği gibi, bu konu çok önemli biçimde ve yerel bazda çözülmesi gereken bir sorun. Aksi takdirde bunu merkezi birtakım disiplin örgütleriyle önlemenin imkanı yok. Burada başka olay daha var; yerel gazeteciler olarak bizim gerçek denetmenimiz, bize daha yakın olan halk. Okuyucumuz ve çevremiz. Biz, eğer okurumuzun güvenini belirli noktalarda sağlamaya başlarsak, kendi oluşturacağımız özdenetim kurulları vasıtasıyla meslektaşlarımıza ulaşabilirsek, bunu bir nebze aşabiliriz. Ancak tamamen ortadan kaldırmamızın imkanı yok. Fakat ben, yine de herşeye rağmen Türkiye’nin her yerine yayılmış yerel medyanın kendi özdenetimini, yaygın basından çok daha başarılı şekilde yapacağına inanıyorum. Teşekkür ederim.

Hilmi Zekeriya DİKEN (HATAY): İktidar ve basın geçmişten bu yana hangi mesafelerde durmuştur?

Nazmi BİLGİN: Ben, geçmişle bugünü hemen çok kısa özetleyeceğim ve bu oturumu da kapatacağım. Son Havadis gazetesine ilk başladığım yıllardı. Benim rahmetli babam üç dönem milletvekilli, iki kez de bakanlık yaptı. Bir gün İhsan Sabri Çağlayangil’den, bir konuda demeç istendi, ben de yeni bir muhabirim. O sıralar Kıbrıs meselesi gündemde. Gece aradım İhsan amcayı, soruyu sordum. Atlatma bir haber; yazdım haberi, götürüp istihbarat şefinin önüne koydum. Hiç bakmadı habere; yırttı ve çöp tenekesine attı! Çok  canım sıkıldı. “Herhalde biz bu mesleği yapamayağız, gideceğiz, eşyaları toplayayım yavaş yavaş” dedim kendi kendime. Tam akşamüzeri çıkarken, “Sen kal Nazmi” dedi kaldım. Sonra Sema Ulman diye bir meslektaşımız vardı ona dedi ki: “Dışişleri Bakanı Sayın İhsan Sabri Çağlayangil’den şu sorunun cevabını al. O bulamadı ev telefonunu, benim haberimi yırttılar diye ben de inadımdan vermedim. Dedi ki: “Ben bu haberi niye yırtıp çöp sepetine attım?” dedi.  “Bilmiyorum efendim” dedim. “Bu binaya girdikten sonra amca, ağabey lafı olmaz. Ben senden İhsan Sabri Çağlayangil’den, Dışişleri Bakanı’ndan demeç al dedim. Sen İhsan amcanla konuştun” dedi. O haberi kullanmadı ve hayatımın sonuna kadar da bu benim için ders oldu. İktidarla basın o zamanlar o mesafeliydi. Günümüzde ise gazetelerin genel yayın müdürlerinin veya radyo-televizyon yöneticilerinin arkasında, aleyhinde haber yazılmayacaklar listesi var. Mesafe budur. Sabahki oturumu kapatıyorum, saygılar sunuyorum.

 

 

<<<       XII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADANA (13-14 Nisan 2006)      >>>