SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-YANIT-TARTIŞMA

 

Süleyman UKAV: Evet arkadaşlar bu ilk oturumda konuşan beş arkadaşız. Basın- Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nden bir uyarı geldi. Bu beş kişi arasından bir sembolik başkan seçin dediler. Herhalde yaşça en büyük ben olduğum için sorular bana gelecek! Tenzilâtı ben yapacağım buradan. Sorularınızı bekliyoruz yazılı olarak. Evet arkadaşlar salonda gördüğüm kadarıyla birkaç hareket var. Arkadaşlarımız sorular yazıyorlar. O soruları alacağız. Evet bir soru geldi.

Abit VANLI (KAHRAMANMARAŞ): Radyo ve televizyonlarda Sarı Basın Kartlı gazeteci istihdamını sağlayacak olan kurum RTÜK ise niye uygulamıyor? Uygulanmamasındaki hassasiyet nedir?

Salih GÜNEY: Sevgili Başkanım, yerel olsun ulusal olsun televizyonlarda çalışanların basın kartlarını RTÜK temin etmiyor. Fakat RTÜK’ün bunu teşvik eden bazı uygulamaları var. Bu soruyu,  RTÜK neden denetlemiyor  diye algıladım. Yerel yayıncılar sürekli RTÜK’e ekonomik kriz sebebiyle zor yayın yaptıklarını, kriz içinde olduklarını, bu istihdamların zaman içinde gerçekleştirileceğini, 212 Sayılı Kanunla kadrolu yaptıklarının lise mezunu olduğunu veya İletişim Fakültesi mezunu olmadığını söylüyorlar. Çünkü İletişim Fakültesi mezunlarına üniversite mezunlarına ve lise mezunlarına değişik sürelerde veriliyor bu basın kartları. Son RTÜK Kanunu’nda yapılacak -biz önümüzdeki ay bekliyoruz- değişiklikten sonra, bu durumu, anlaşılır ve uygulanır bir şekilde formüle edip peşine düşeceğiz.

Süleyman UKAV: Peki teşekkür ediyorum. Bir başka yazılı sorumuz var.

Bekir DOĞAN (KAHRAMANMARAŞ): Türkçemizi kurtarma yolunda bir kampanya yapamaz mıyız? Çünkü Anadolu’nun köşe taşı Kahramanmaraş’da bile caddeler Amerikan sokaklarına döndü. İşyerleri yabancı isimlerle doldu!

Erkan TAN: Bekir Bey çok haklısınız. Böyle kampanyalar düzenledik. Yani biz düzenlemedik ama düzenleyenler oldu. Maalesef halk bu konunun önemini yeni yeni anlamaya başladı. Bizim spikerlerimiz de aynı hatayı yapıyor. Biraz önce zaten buna vurgu yapmak istemiştim. Hani ben, demiyorum ki bütün programları Erkan Tan sunsun. Hayır. Burada program sunan çok başarılı yapımcılarla tanıştım. Kilis’te “Yakamoz” programının yapımcısı burada. Halkın çok sevdiği televizyon programlarını yapanlarla tanıştım. Ekrana çıkmak mikrofona çıkmak özel bir iştir. Gazetecilik gibi tıpkı… Bunu önüne her gelen yapmamalı. Bir temel eğitimden geçen herkes biraz önce saydığım hatalardan kurtulabilir. Burada bir seminer yapıldı. Bunun gibi üç tane seminer yapılır ve bu hatalardan sıyrılanabilinir. Çok ünlü televizyoncular da aynı hataları yapıyorlar. Yani EF-16 diyor mesela. FE-16 de ya da EF dediysen 16’yı da İngilizce konuş. Yani EF-sixteen de. Böyle acayip şeyleri bizde usta spikerler de yapıyor. Yani o Anadolu’nun o kurban olduğum kelimesi “dürüm” ne güzel bir kelime değil mi? Yok, üstat dürüm bizi rahatsız ediyor, sonuna “land” koyuyoruz. Dürümland. Yani bunlardan bizim de sıyrılmamız mümkün. İşte bu tür konuşmalarla toplantılarla, bunların önünü almaya çalışıyoruz. Bize görev düşüyor. Radyo ve televizyonlarda çok zor şartlar altında yayın yapıldığını biliyorum. Yerel koşulların çok zor olduğunu biliyorum, ancak yerel radyolarda, televizyonlarda, mikrofon önünde, kamera önünde olan arkadaşlarımızı böyle üç dört toplantıda bir araya getirip eğitebilirsek bulundukları yerlerde bu konuya hassasiyet gösterilmesini sağlayabilirler. Bu bizim ekmek yememizi de kolaylaştırır. Yani önüne her gelen mikrofona çıkmazsa, mikrofona çıkan değer kazanır, para kazanır, sosyal hak kazanır. Sayın Başkan saygılarımı arz ediyorum.

Süleyman UKAV: Teşekkür ediyorum sayın Tan. Arkadaşlar çok teşekkürler. Şu anda benim önüm çok sayıda soru kağıdıyla doldu. Bu da söylenenlerin ne kadar önemli olduğunu ve dinleyici olarak katılan arkadaşlarımızın da  bu işe ne kadar önem verdiklerini gösteren çok güzel bir gösterge. Bu bakımdan ben, konuşmacı arkadaşlarım adına hepinize çok teşekkür ediyorum soruların bolluğu yüzünden. Bir soru var Vedat Demir Beye.

Adem CÖMERT (KİLİS): Yerel basında ahlâk kurallarına bir şekilde dikkat ediliyor veya önlemler alınıyor ama ulusal basındaki yayıncı kuruluşlara çeşitli cezalar verildiği halde ahlâk kuralları ihlâl ediliyor? Bu neden önlenemiyor? 

Vedat DEMİR: Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor aslında. Hem dünyada hem de Türkiye’de genel bir ahlâk sorunu var. Ahlâkın ve etiğin önemsizleştirilmesi sorunu var. Bu 1980 sonrası yeni dünya düzeninde liberal ekonomiyle, tüketim kültürüyle, maddeleşmeyle birlikte gelen bir kültür. Yeni bir kültür ve Türkiye’de de şu anda çok yaygın. Yani ahlâk ilkeleri, etik ilkeler, hatta manevi değerler; maddi değerlerin, para kazanma hırsının, bir takım hayat standartlarına çıkabilme hırsının çok gerisinde kalmış durumda. Bu da, bu konularda çok taviz verilmesini, bu konuların ihmal edilmesini getiriyor. Birincisi o genel bir ahlâk sorunu olduğu için bu ahlâk ilkeleri, etik ilkeler ihlâl ediliyor. İkincisi yaygın basında tabii yoğun olarak bir etik ilkelerin ihlâl edilmesi sorunu var. Bunlar zaman zaman da yansıyor zaten. Ama bize yansıması genelde böyle medya kuruluşlarının birbirleriyle çatışmaları sonucu zaman gündeme geliyor. Sonuçta o ihlâlleri de göz önüne serecek olan basın. Yerel medyanın da ben çok masum olduğunu zannetmiyorum. Örneğin Basın Konseyi’ne gelen şikâyetlerin bir çoğu, yerel medyayla ilgili şikâyetlerdi. Yaygın basındaki aynı hastalık daha küçük çapta yerel basında da var. Gazetelerin, dergilerin, radyoların veya televizyonların kişisel çıkarlar için kullanılması çok yaygın.  Yerel basında işadamlarına şantaj vs. gibi uygulamalar,  reklâm veya ilân almak için onlarla ilgili birtakım haberlerin çıkarılması çok görülmekte. Bakıyorsunuz mesela,  mülki erkânla bazı kişisel takışmaları oluyor. Bu kişisel takışmalarını kendi yayın organları vasıtasıyla bir tür mücadele alanı haline getiriyorlar.  Bunu meslek haline getiren gazeteciler de vardı. Onun için bunun sadece yaygın basına ait bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yerel basında da yaygın basında da aynı, birleşik kaplar misali yani. Bu sorunlar nasıl çözülür? Bu sorunlar, herhalde dibe vurduktan sonra tekrar bir düzelme ümit etmemiz gerekiyor. Şu anda çok yakın bir gelecekte böyle bir düzelme görünmüyor. Çünkü sadece meslek ilkeleri bağlamında değil politikadan bütün kurumlara değin bir şekilde bu ahlâk sorunu ciddi bir sorun olarak görünüyor. Teşekkür ederim.

Süleyman UKAV: Sorular o kadar çok ki tasnif edemiyoruz, yetişemiyoruz, sağ olun. Şimdi iki soru Nail Beye geldi. Birkaç soru daha var Nail Beye ama iki soruyu önce alayım ondan sonra diğer soruları da soracağız.

Murat YALÇIN (GAZİANTEP): Yerel gazetelerin desteklenmesi için resmi kurumların verdiği resmi ilânların radyolar içinde uygulanması mümkün mü? Yerel radyoların da yerel gazeteler gibi zor şartlarda yayın hayatını sürdürdüğünü düşünüyoruz.

Mustafa ÖZDEMİR (KAHRAMANMARAŞ): Basın ilânları yaygın yayın yapan gazetelere hangi kriterlere göre veriliyor?

Nail DURAN: Şimdi öncelikle Murat Beyin sorusunu cevaplayayım. Mevzuatımız gereği böyle bir şey söz konusu olamıyor. Radyolarda resmi ilânın verilmesi söz konusu olamaz. Mustafa Beyin sorduğu soruya gelince, resmi ilânlar, Kurumumuz ile Valilikler tarafından resmi ilân yayınlama hakkına sahip gazetelerde -195 Sayılı Kanun ve bu kanuna dayanılarak yapılmış yönetmelik ve yine bu kanuna göre alınan 67 Sayılı Genel Kurul kararında belirtilen vasıf ve ödevleri yerine getiren  gazetelerde- yayınlatılıyor. Bu  kriterleri daha önce konuşmamda da arz ettiğim gibi Genel Kurulumuz,  kanunun vermiş olduğu yetkiye dayanarak belirliyor. Ana kriterler, mündericat sayfa sayısı, yüz ölçümü fiili satışı, kadro ve Genel Kurulun uygun göreceği diğer esaslar. Kriterler 67 Sayılı Genel Kurul kararında açıkca belirtilmiş, hükme bağlanmış. Bunları tek tek burada sizlere açıklamam mümkün değil vakit itibariyle ama öğrenmek istiyorlarsa arkadaşımıza konuşmamdan sonra özel olarak daha açıklayıcı bilgi verebilirim.

Süleyman UKAV: Teşekkür ediyoruz efendim. Her iki soru da sanıyorum cevaplandırıldı. Erkan Tan Beye dört soru var. Soruları tek tek okuyacağım ve kısa kısa cevaplar verilebilecek sorular bunlar. Sonuçta çok anlatım gerektirmiyor.

Adem CÖMERT (KİLİS): Bugün kendisini “Gelinim Olur musun?” gibi programlarla medyaya tanıtan kişiler, şimdilerde program yapmaya başlıyorlar. Bu sizce ne kadar doğrudur?  Olumsuzlukları giderici ne tür çalışma yapıyorsunuz?

Ahmet Funda TEZOK: Tıp doktorlarıyla sağlık üzerine söyleşi yapmak sizce ne kadar doğrudur?

Hüseyin ALTUN (ADIYAMAN): Erkan Tan Beyin dile getirdiği Türkçenin yanlış kullanılması, yabancı ve müstehcen ifadeler ile röportaj tekniklerindeki hataları da ağırlıklı olarak öne çıkmış gazeteci, televizyoncu ve sanatçılar yapıyor. Bunun nedenini açıklar mısınız?

Erkan TAN: Evet bu tıpkı yaygın basının tepesindeki çok önemli insanlar için de söz konusu maalesef. Acı olanda bu ya!  Biz bir çözüm bulmaya çalışırken bir bakıyoruz ki çok iyi ailelere mensup, yurtdışında eğitim görmüş, yurtdışında doktora yapmış, senelerce orada bulunmuş, dönmüş ve Türkiye’de televizyonların gazetelerin başına geçmiş insanlar yapıyor bu hataları ve programları… Yani “Gelinim Olur musun?” türü yarışma programlarının yayınlandığı kanallara baktığınız zaman bu kanalların yöneticilerinin Türkiye’nin son derece entelektüel, son derece etkili isimleri olduğunu görüyorsunuz. Acı olanda bu ya işte!  İnsanın aklına o zaman ya acaba bunlar bunu bilerek mi yapıyorlar? Çünkü cahillikten yapmaları mümkün olamayacak kadar önemli bir geçmişe sahipler. Yani televizyonda bizim aile yapımız o mu? Birbiriyle saç saça baş başa dövüşen insanlar mı var bizim ailelerimizde. Kaç kere gördünüz siz?  Kaç kere karınızı dövdünüz, kızınızı kaç kere sokakta koluna morfin iğnelerken yakaladınız?  Böyle bir şey yok! Sanki bilerek yapılıyor gibi. İşte sorun burada. Konuşa konuşa böyle bir bilinç oluşturmaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu meslekle ilgili önemli tespitimle alakalı, hemen arz edeyim, sevgili misafirler, saygıdeğer büyükler; Türkiye’de televizyonculuk, gazetecilik, dergicilik, muhabirlik, kameramanlık bir meslek olamadı maalesef. Yani büyüklerin meslek örgütleri, temsilcileri var. Türkiye’de bir meslek değil bu iş. Yani önüne gelen herkes yapınca adı iş oluyor. Biliyorsunuz, nasıl girilir? Hangi okullardan mezun olunur? Nasıl yükselinir?  Sonra nasıl emekli olunur? Bunlar tanımlanınca meslek oluyor. Türkiye’de bu meslek olamadığı için önüne gelen önüne geldiği yerde programlarda yer alabiliyor. Bunun bir meslek olabilmesi, doğru dürüst çalışan sendikalarının olabilmesi, meslek örgütlerinin ve sendikaların ağırlıklı olarak basın-yayın kuruluşlarında yer alabilmesiyle ilgili sorunlar da aynı zamanda gündeme geliyor bu konuyla ilgili olarak. Tıp doktorlarıyla sağlık üzerine söyleşi yapmanın ne kadar doğru olduğu sorusuna gelince.  Sanırım tıp doktoru olmayanların sağlık üzerine söyleşi yapması kastediliyor. TV 8’de iki tane doktora, program yaptıralım dedik. Seyirci bizi az daha boğuyordu… Tıp doktorlarıyla tıp programı yapınca da doğru adam bulunmuş olunmuyor. Seyircinin anlayacağı dile indirgeyebilmek, -biraz önce röportaj tekniklerinde söylediğim gibi- seyircinin o an hangi soruyu aklından geçireceğini hissetmek ve karşısındakine hemen o soruyu sormak tıp mesleğiyle ilgili değil çoğu kez... Hatta tıp mensubu olmayınca daha kolay oluyor böyle bir röportaj. Dolayısıyla biz öyle bir deneyimi yaşadık TV 8’de. Programı öneren de bendim. İki hafta sonra program kaldırıldı. TV 8 yönetimi tarafından bana bir eksi atıldı; “İşte sen niye böyle bir hata yaptın?” diye. Yani son derece kötü,  doktora dersi benzeri bir program  çıktı ortaya iki doktorun konuşmasından. Böyle bir anımı da sizinle paylaşmış oldum. Teşekkür ediyorum.

Süleyman UKAV: Arkadaşlar soru alma işini tamamlayalım artık. Çünkü aşağı yukarı sekiz veya dokuz soru bana gelmiş. Ben kendimi en sona bıraktım. Sayın Salih Güney’e yöneltilmiş dört soru var önümde. Yine Salih Beyden rica ediyorum çok kısa olarak.

SORU: ‘İcraat’ kelimesi Arapça olmasına karşın neden sıkça kullanılmaktadır?

Salih GÜNEY: Bunun nedenini kullananlara sormak lâzım herhalde.  Biraz da dilimize diğer kelimelere göre biraz daha yerleşik. ‘İcraat’ kelimesi o sebeple sık kullanılıyordur.

Hayrettin SARI:  TV kapatma cezaları ulusallarda kısa süreliyken yerellerde bu ceza neden bazen bir ayı buluyor? 

Salih GÜNEY: Biz bu cezaları hemen vermiyoruz. Önce bizde bu cezayı verene kadar geçilen bazı aşamalar, safhalar var. Uyarı var, savunma isteme var, mahkeme süreci var. Bir uyarıyı bile yargı süreci tamamlandıktan sonra veriyorsun. Uyarı gerektiren aynı maddeden aynı tür ihlâller sık sık tekrarlandığı için bu yerellerdeki kapanma veya yayın durdurma cezaları daha fazla oluyor. Çünkü ulusalda bir uyarı verdiğin zaman, aynı ihlâle beş ay altı ay rastlamıyorsun. Fakat bazı yerel radyo ve televizyonlarda uyarıdan sonra aynı ihlâle bir hafta içinde belki 5-10 defa rastlayabiliyorsun. Oradan kaynaklanıyor.

Mehmet FİSKECİ (KAHRAMANMARAŞ): Malumunuz olduğu üzere mahalli TV olmayan illerden birisi de Kahramanmaraş. Bu illerde mahalli televizyonların açılması için RTÜK olarak bir çabanız var mı?

Salih GÜNEY: İllerle ilgili bizim özel bir çabamız yok. Bizim bir ölçümüz var. Zamanında yapılan müracaatlar değerlendiriliyor. Şu anda yayında olan yerel radyo ve televizyonların iki buçuk üç katı daha fazla bize müracaat var. Yayın için bu kapıyı açıp bir tanesine bu hakkı verdiğimiz zaman diğerlerinin de müktesep hakkı doğuyor. O kadar frekansımız da yok. Beklemek zorunda.

Kadir Değirmenci (MALATYA): Yerel radyo ve televizyonlarla ilgili yeni yasa tasarısı çıkacak mı?

Salih GÜNEY:  Yerel radyo ve televizyonlarla ilgili değil 2002’de değiştirilen RTÜK Kanunu’nun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen geri çevrilen maddeleri.  Bu maddeler, Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararları doğrultusunda tekrar ele alınacak. Yalnız bir sıkıntımız vardı. Bizim üyelerin seçimi için anayasa değişikliği gerekiyordu, değişiklik gerçekleşti. Anayasa değişikliğinden sonra bizim kanunumuzdaki değişmesi gereken maddelerin tamamı değişecek. Sadece yerel ve bölgesel radyo televizyonlarla ilgili değil.

Süleyman UKAV: Şimdi ben Nail Beye dönmek istiyorum. Nail Beye beş soru var önümde. Ben tek tek vereceğim sorular karışmasın diye ve kısa cevaplar rica ediyorum.

Adem CÖMERT: Yeni TCK, basın kuruluşlarını nasıl etkileyecek? Bazı kısıtlamalardan dolayı, çoğu basın mensubu rahatsız oldu. Bu basının gelişimini ne derece etkiler?

Nail DURAN: Yalnız benimle alakalı olmayan bir soru. Şimdi bu soruya yanlış bir cevap vermek istemiyorum. Benden daha yetkililer var bu konuyla ilgili. Onların alanına giriyor. Kusura bakmayın.

Süleyman UKAV: Bu konuda yapılacak bir şey yok. 1 Haziran’dan itibaren uygulamasına başlanacak. Benim bugün konuşmamda özellikle altını çizerek sizleri uyarmak isteyiş nedenim de oydu. Artık bundan sonra dikkatli olmamız gerekiyor, yani kimseye derdimizi anlatamayız.

 

Yılmaz ÖZTÜRK (ADIYAMAN): İcra ilânlarının ulusal (yaygın) ve yerel gazetelerde yayınlanma ölçüsü nedir? Biz kendi ilçemizde icra ilânı alamıyoruz.

Nail DURAN: 2002 Sayılı “İcra İflas Kanunu” gereğince gayri menkul ve menkul satış ilânlarının ne şekilde yayınlanacağı konusunda açık ve kesin hüküm var. Gayrimenkul satış ilânlarının biliyorsunuz daha önce tirajı yüksek beş büyük gazeteden birinde yayınlanma zorunluluğu vardı. Burada tiraj şartı getirildi; üçe inmişti. Daha sonra 50 bin olarak tekrar düzeltildi. Gayrimenkul satış ilânlarının yerel gazetelerde yayınlanması  söz konusu olmuyor. Kendi kanunundan dolayı. Ama menkul satışları için aynı şey söz konusu değil. Menkul satışlarının biliyorsunuz mahalli gazetelerde yayınlanması oranı, icra ve iflas müdürlüğünün vereceği karara bağlı.

Süleyman UKAV: Nail Beye bir sorumuz daha var.

Akif  ARSLAN (KAHRAMANMARAŞ): Resmi ilân tevzii ile ilgili yaşanan sıkıntılar biliniyor. Bir yanda teknolojik yatırımını yapan gazeteler, diğer yanda hâlâ eski teknolojiyle çıkan gazeteler. Bu konuda bir düzenleme yapılamaz mı?

Nail DURAN:  Şimdi bu konu sürekli tartışılan bir konu. Yalnız şöyle bir şey söylemek istiyorum. Kimsenin baskı tekniğinden dolayı artı bir resmi ilân yayınlaması söz konusu olamaz. Bu anayasaya aykırı herşeyden önce. Teşbihte hata olmaz, size şöyle bir örnek versem: Taksicilik yapan bir kimsenin altında çok yeni bir araba var diye daha fazla müşteri alma hakkı var mı? Tabi ki yok. Resmi ilân olarak kriterlere baktığımız zaman bazı teknik konulara fazla girmek istemiyorum. Yanlış da anlaşılmasın. Mutlaka artılar var ama artılar dizgi tertip tekniğiyle ilgili değil.

Süleyman UKAV: Nail Beye yine bir başka soru. Yine az önceki sorunun bir benzeri.

SORU: Tesisi olmadan gazete çıkartan gazeteciler ilân hakkına sahip oluyor. Bu doğru mudur? 

Nail DURAN: Gazeteyi çıkartmak ayrı bir olay, basmak ayrı bir olay. Fakat ikisini de aynı bünye içerisinde gerçekleştirebilirsiniz. Birbiriyle bağlantılı değil. İkisi birbirini bağlayan bir şey de değil.

Süleyman UKAV: Yine Nail Beye son bir soru.

Akif ARSLAN (KAHRAMANMARAŞ): Yerel medyada çalışanların sosyal güvenceden yoksun olduğundan bahsedildi. Gazetelerin istihdam etmek zorunda olduğu kadroların denetimi sağlıklı olarak yapılabiliyor mu?

Nail DURAN: Bu konuda valilikler denetleme mekanizması. Resmi ilân yayınlama talebinde bulunan gazetelerin asgari fikir işçileri kadrosunda istihdam etmek zorunda oldukları kişilerin sayısı, mevzuatımızda hüküm altına alınmış. O kişilerin dışındaki şahısların sosyal güvenlikleriyle ilgili herhangi bir yaptırım söz konusu olmuyor. Bunun denetim mekanizması da valilikler sanıyorum. Valilikteki görevli arkadaşlarımız da bu konuda gerekli hassasiyeti gösteriyorlardır.

Süleyman UKAV: Şanlıurfa’dan “Bizim Gazete”den bir arkadaşımız soru sormuş. Adını yazmamış. Vedat Beye soru yöneltiliyor.

SORU: Televizyonlarda şükürler olsun pornografik yayınlar RTÜK sayesinde önlendi sayılır. Ancak gazetelerde boy boy yayınlar devam ediyor. Yaralı kadının etekleri kaldırılıp fotoğraf  çekiliyor. Bu ahlâki olmayan davranış için müeyyide niçin uygulanmıyor?

Vedat DEMİR: Ben aslında RTÜK’ün o kanalları niçin kapattığını bilmiyorum anlayabilmiş değilim. Çünkü en azından şifreli kanalları isteyen insanlar seyrediyor. Toplumun geneline aslında zarar veren bir durum yok orada. Onun gerekçesini bilmiyorum. Çok da anlamlı bulmuyorum zaten. Fakat bundan çok daha vahim olan şeyler  var. 80’li yıllardan sonra -biraz öncede bahsetmiştim- bir takım değer yargıları çok hızla değişti. Özellikle televizyonlarda yayınlanan reklâmlar gençlerin gerçekten ruh sağlığına çok zarar verebilecek durumda. Cinsel içerikli reklâmlar çok ağırlıklı olarak yayınlanıyor. Ahlâki değerleri dejenere edecek reklâmlar yayınlanıyor. Tamamen tüketim kültürüne yönelik Amerikan, Batı tarzı yaşam biçimini özendiren unsurlar var. Bunun için ben reklâmların o konuda çok daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Yani RTÜK, kanunu uygulamaya kalksa o ihlâl edilen ilkelerden dolayı -aile kurumuna zarar veren yayınlar- bir çoğunu herhalde kapatmak zorunda kalır. Ben bundan daha tehlikeli olan şeylerin Türkçe’nin dejenere edilmesi olduğunu düşünüyorum. Gelin kaynana programlarının, “Biri Bizi Gözetliyor”, “Gönüllerde İkinci Bahar” gibi programların çok daha zarar verdiğini düşünüyorum. Bazı gazeteler, bu tip yayınlar yapıyor ve bunların bir müeyyidesi de yok. Talep gördüğü müddetçe bu gazeteler satılıyor. İngiliz “The Sun” gazetesinin başlattığı üçüncü sayfa güzelleri vardı. Bizde de çok ciddi gazeteler, mesela Hürriyet gibi gazeteler arka sayfalarında kadın fotoğrafları yayımlıyorlar. Yani böyle bir talep olduğunu da zannetmiyorum ama böyle anlaşılmaz bir uygulama var. Ben dil konusunda çok hassas olduğum için biraz önceki “icraat” kelimesiyle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. “İcraat” kelimesi “bal” gibi Türkçe bir kelime. Yani bir kelimenin Arapça kökenli olması, Sırpça kökenli olması, Ermenice kökenli olması, Yunanca kökenli olması, o kelimenin Türkçe olmasına engel bir durum arz etmez. Çünkü dil yaşayan bir süreçtir. Zaman içerisinde diller başka dillerden kelimeler alırlar. Bu kelimeler, eğer kabul görürse o dil içerisinde yaşar ve o dilin malı haline gelir. Hepimiz biliyoruz; İngilizce, Fransızca, İtalyanca gibi diller büyük ölçüde birbirlerinden çok etkilenmiş dillerdir. Bunların hepsi büyük ölçüde Latince’den çok etkilenmiştir. Bizim de Türkiye’de yaşayan Müslüman bir toplum olarak Arapça’dan etkilenmemizin, Farsça’dan etkilenmemizin, ilk başlarda bir imparatorluk olarak Osmanlı İmparatorluğu döneminde imparatorluğun ahalisinden, Sırpça’dan, Ermenice’den, Yunanca’dan etkilenmemizin çok normal olduğunu düşünüyorum. Bu dil anlayışının, yani dilin arılaştırılması, sadeleştirilmesi gibi bir anlayışın dile çok zarar verdiğini düşünüyorum. Önemli olan yaşayan dilin kullanılması, yaşayan Türkçe’nin kullanılması. Dile ne kadar çok kelime girerse aslında o kadar çok zenginlik katar. Fakat dilin gramer yapısıyla oynamamak lâzım. Dilin ifade ediliş biçimiyle oynamamak lâzım. Zannedersem eleştirilen, daha çok televizyonlarda, radyolarda ve gazetelerde Türkçe’nin yanlış kullanımı; kelimelerin kökeninden çok Türkçe gramer itibariyle yanlış kullanılması. Yazılı basınla ilgili olarak da çok fazla yapılabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Arz talep meselesi; insanlar okuyorlarsa onlara talep gösteriyorlarsa buna karar verecek olan da yine okuyucudur.

Süleyman UKAV: Vedat Beye bir soru daha.

Bekir DOĞAN: Habercilik bize giriş, gelişme, sonuç yani 5N-1K kuralı içinde öğretildi. Bugün birçok mahalli gazetedeki haberi baştan sona okuyan hiçbir şey anlamıyor. Haber yazma konusunda Başbakanlık Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü ile görüşerek seminer verilemez mi?

Süleyman UKAV: Özel sohbetlerimizde ikili görüşmelerimizde mesela bugün akşam yemekte Genel Müdürlüğün sayın bürokratlarıyla bu konuyu sanıyorum çözeriz. Onun için ayrı bir zaman ayırmayalım. Çok olumlu da işaret geldi hemen oradan. Ben, izninizle bana sorulan sorulara yavaş yavaş gelmek istiyorum.

Adem CÖMERT: Yerel basın olarak radyoların en büyük sorunlarından biri MÜYAP, MÜYOBİR ve MESAM gibi kıuruluşlara ödenmesi istenen telif ücretleridir. Herhalde bunlar müzikçilerin kurduğu kuruluşlar. Bu kuruluşlara neden telif ücretleri ödeniyor? Bu konuda radyolar neden desteklenmiyor? Geliri kısıtlı olan radyoların bu ücretleri ödeme imkânı yok denecek kadar azdır.

Süleyman UKAV: Şimdi bu soru bana sorulmuş. Öncelikle ben radyocu olmadığımı belirteyim. Bir müzik parçasının nasıl yayınlandığının teknik detayını bilmiyorum ama yayınladığınız zaman bir telif ücreti ödemek durumunda olduğunuzu biliyorum; bu yeni yasaya göre sözü edilen kuruluşlar, bestekârların ve sanatçıların bir araya gelerek kurdukları meslek kuruluşları ve hak arama kuruluşlarıdır. Benim size önerim şu: Siz de kendi aranızda bir meslek birliği oluşturarak karşı hak aramaya gidebilirsiniz. Benim burada söyleyecek başka bir önerim olamaz.

Şimdi bir başka soruya geçiyorum.

Canan ALTINTAŞ (DİYARBAKIR): Türkiye’nin birçok ilinde para karşılığı haber yapan gazetecilerin olduğunu biliyoruz. Federasyon olarak para karşılığı haber yaparak gazeteciliği iki paralık eden bu tür şahısları önlemeye yarayan  projeleriniz var mı?

Süleyman UKAV: Şimdi önce şunu söyleyelim. Ne Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun ne de gazeteci cemiyetlerinin kendi üyelerine karşı bir yaptırım gücü yok. Bir müeyyide uygulayamıyorsunuz. Bizim yapabildiğimiz şey, arkadaşlarımızı mümkün olduğu kadar ayaklarına giderek eğitmek. Mesela bakın Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü 11’incisini yapıyor bu seminerin. Biz, Türkiye Gazeteciler Federasyonu olarak son iki yılda 11 tane yaptık. Her fırsatta bu eğitim çalışmalarını yapıyoruz ve birbirimizden habersiz de yapmıyoruz. Birbirimizi destekleyerek yapıyoruz. Hocalarınızı bölgelere götürüp gazeteci arkadaşlarla buluşturmaya çalışıyoruz. Bu sözünü ettiğiniz şeyin bir tek önleme yolu var eğitim. Birbirimize bu konuda yardımcı olacağız ve eğitim konusunda çok titiz çalışmalar yapacağız. Başka bir çözüm yolunu şu anda söyleme imkânım yok.

Bir başka soru Haber Elbistan’dan gelmiş.

Ahmet GÖÇER (KAHRAMANMARAŞ): Yerel Medya Eğitim Semineri’nde her konuşmacı için 20 dakikalık konuşma süresi sizce makul mu? Bugünü verimli geçirebildik mi? İkinci soru, Süleyman Bey yaptığı konuşmada, “Resmi ilânlar hakkında dikkatli olun. İlânları yarın devlet ben internetten yayınlayabileceğim diyebilir” dedi. Burada bir uyarı mı yapılıyor? Daha önceden olduğu gibi tepki gösterilip gösterilmeyeceği test mi ediliyor?

Süleyman UKAV:  Birinci soru, bugünü bence verimli geçirdik. Şundan dolayı verimli geçirdik, gelen sorular; gelen soruların çokluğu, çeşitliliği ve herkese soru sorulmuş olması. Buradaki arkadaşlarımın hepsine soru geldi. Eğer bir tek kişiye soru gelse diğerlerine soru gelmeseydi verimli olduğunu söyleyemezdim. Bu nedenle ben, bu homojen dağılımdan dolayı bugünkü çalışmamızı verimli olarak görüyorum. Sanıyorum arkadaşlarım da bana katılıyorlar. Konuşmacı arkadaşlarımız da katılıyorlar. İkinci sorunun cevabına gelince, yani burada böyle bir test yok arkadaşlar. Ben, içimden geçenleri size söyledim. İleride böyle bir şey olabilir diyorum. Farklı bir şey de olabilir. İnternetten yayımlamaz başka bir yerde yayımlayabilir veya böyle bir şey de olmayabilir. İlla böyle bir şey olacak diye görüşüm de yok ama benim burada size söylemek istediğim şey şuydu: Herkes kendi ayağının üzerinde durmak için çaba göstersin arkadaşlar, fazla güvenmeyin dedim. Benim yapmak istediğim uyarı buydu. Bununla sınırlıydı. Yani günlük yaşamayın ileriye doğru lütfen hazırlıklı olun bazı şeylere.

Yine bana sorulmuş bir başka soru var.

Ahmet Funda TEZOK: Türkiye’de ‘freelance’ uygulaması var mı? Varsa nasıl işler?

Süleyman UKAV: Freelance uygulaması, müesseseleşmiş olarak yok. Yani serbest gazeteci çalışması. Müesseseleşmiş olarak yok ama bazı arkadaşlarımız serbest çalışıyorlar. Eğer bir yanlışım varsa arkadaşlar beni düzeltsinler.

Bir başka soru yine bana gelmiş.

İbrahim AKTÜRK (ŞANLIURFA): Bu işi rant için yapanla ciddi gerçek gazetecilik yapanı nasıl ayırabiliriz? Sonuçta iş olsun diye çıkan gazete ile kamuoyu hizmeti düşüncesiyle çıkan gazete aynı kefeye konuluyor.

Celal ÇİFTÇİ (ŞANLIURFA): Resmi ilânı dört sayfa için aldıktan sonra mı sekiz sayfaya çıkartabiliriz. Yoksa direkt sekiz sayfayla başlayabilir miyiz?

Süleyman UKAV: Gazetenin çıkışına bağlı. Şimdi arkadaşlar çok kısa ve net cevaplar verdim. Aslında derin ve vakit alan sorular bunlar. Teknik sorular… Mesela şu soru 10-15 dakikada cevaplandırılacak  bir soru.

Celal ÇİFTÇİ (ŞANLIURFA): O zaman akşam yemeğine bırakalım mı?

Süleyman UKAV: Siz nasıl isterseniz. Sorularınıza çok detaylı cevap veremedim, çünkü vaktinizi almak istemiyorum. O zaman akşam yemeğinde özel sohbette derinlemesine bunu konuşalım hep birlikte. Ben, bana sorulan soruya geçeyim. Gerçek gazetecilik ile bu işi rant için yapanı nasıl ayırabiliriz diyorsunuz, bunu ayırmaya gerek yok zaten iş ortada gözüküyor. Yani çok personel çalıştıran, yatırım yapan ve bu iş için ciddi çaba gösteren profesyonellerle çalışan gazete patronları yerel bazda söylüyorum zaten görülüyor, belli oluyor bunlar. Herhangi bir ayırıma da gerek yok, yapmayan da ortada yapanda ortada.

Bir başka soru Canan Altıntaş’tan

Canan ALTINTAŞ (DİYARBAKIR):  Federasyon olarak bugüne kadar bölgede herhangi bir ciddi projeniz oldu mu? Federasyon bütçesinden bölgede herhangi bir çalışmanız var mı?

Süleyman UKAV: Öncelikle şunu söyleyeyim arkadaşlar. Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun bütçesi, Türkiye Gazeteciler Federasyonu’na üye olan gazeteciler cemiyetlerinin genel kurula gönderdikleri delege sayısıyla orantılı olarak verdikleri yıllık aidat miktarıdır. Bizim başka bir gelirimiz yok. Yani şu anda altı delegesi olan bir gazeteciler cemiyeti bir yılda 60 milyon lira öder Türkiye Gazeteciler Federasyonu’na ve ondan başka da para ödemez. Çoğu cemiyetimizin de bunu ödeme gücü yoktur. Biz erteleriz. Bizim yaptığımız bütün çalışmalar ortak projeler şeklinde gerçekleştiriliyor. Bu bölgede Gaziantep’te bir toplantı yaptık 2002 yılında. Bunun dışında Diyarbakır’da önümüzdeki günlerde bir toplantımız olacak. Bölge olarak kastedildiği için bu bölgede şu anda başka bir çalışmamız yok. Bu toplantıya da katkı vermek için konuşmacı olarak katıldık.

Hayrettin SARI: Yerel medya mensupları olarak toplu taşıma araçlarından faydalanamıyoruz. Bu konuda fikirleriniz nelerdir?

Süleyman UKAV: Bu genel bir soru ama sanıyorum benim cevaplandırmam gerekiyor. Meslek kuruluşu olarak arkadaşlar biliyorsunuz basın kartı olanlar belediye hizmetlerinden yararlanabiliyorlardı. Ama sizlerin basın kartı konusunda hangi çileleri çektiğinizi ve basın kartına sahip olma konusunda neler yaşadıklarınızı iyi biliyoruz. Bazı belediye başkanları, gazetede çalışan arkadaşlarımıza kimlik kartıyla da belediye otobüslerinde bazı kolaylıklar sağlıyorlar. Türkiye’de bunu gördüğümüz iller var. Bu tamamen sizin gazeteciler cemiyetinizin belediye ile olan ikili ilişkileriyle çözümlenebilecek bir konu. Ben isterim ki çözülsün ve hemen siz bu imkânlardan yararlanın.

Bekir DOĞAN: Gazete çıkarmanın berber dükkanı açmaktan çok daha kolay olduğunu anlattınız. Aynen katılıyorum. Ancak bu konuda kanuni düzenleme yapılamaz mı? Türkiye Gazeteciler Federasyonu siyasilere baskı yapsa ve kanun çıksa. Gazete sahibi ve yazı işleri müdüründen Sarı Basın Kartı şartı aransa diyoruz.

Süleyman UKAV:  Arkadaşlar bu tür konulardaki  yasal değişiklikler bir süreç ister. Ciddi çalışma ister. Biz bu süreci başlattık. Hükümet ve parlamento nezdinde ciddi şekilde bu konular izleniyor, takip ediliyor. Konuşmamın başında söylemiştim. Yerel medya kuruluşları KOBİ oldukları takdirde, KOBİ statüsüne alındıkları takdirde pek çok yapısal sorununuz çözülecek demiştim. Bu statüye kavuştuğunuz takdirde, bizim gazete açma konusundaki çalışmalarımız daha kolaylaşacak. Ama şu anda size söyleyebileceğim somut bir şey yok. Burada basın özgürlüğü konusu hocam bana belki kızacak ama yine karşımıza çıkıyor. Ben, kişisel kanaatimi söyledim. Her önüne gelen istediği gibi gazete kurmamalı. Türkiye’de biraz titiz olmalıyız bu konuda, ciddi olmalıyız ve işin sorumluluğunu yaşayarak, sorumluluğunu hissederek bu işe girmeliyiz diye düşünüyorum.

Bir başka soru daha…

SORU: Yaygın basına güvenmiyorum dediniz ve bir anlamda yaygın basının ulusal çıkarlara aykırı davranışlarını belirttiniz. Bu tavrınızı etik buluyor musunuz?

Süleyman UKAV: Şimdi arkadaşlar, hangi konuda yaygın basına güvenmediğimi ben açıkca söyledim. Türkiye’de ne zaman ki gazete patronu gazete patronu olarak kalır, ben o zaman gider onun elini öperim. Ama eğer sizin iki tane bankanız, dört tane holdinginiz, uluslararası şirketlerle ortaklıklarınız varsa ve Türkiye’de iki televizyonunuz, dört tane gazeteniz varsa ve Meclis üzerinde hükümet üzerinde manipülasyonlar yapıyorsanız, Meclis’e milletvekili gönderiyorsanız, hükümete bakan tayin ediyorsanız, ben size güvenmem. Şu anda Türkiye’de üç buçuk gazete patronu var hangisine güveneceğiz?

 Akif ARSLAN (KAHRAMANMARAŞ): Fırsatçı gazetecilerin önüne geçmek sigorta vergi denetimiyle önlenebilir kanısındayım. Federasyonunuzun bu konuda bir çalışması var mı?

Süleyman UKAV: Ben bu notu alıyorum. Kayıtlarımıza alacağım. Bu öneriyi geliştirme konusunda size söz veriyorum.

Akif ARSLAN: Cemiyetlerinizde üye kaydedilişinden neden kaçınılıyor? Şu anda cemiyetlerinize kayıtlı gerçekten kaç gazeteci var? Toplamda üye sayınız kaç?

Süleyman UKAV: Arkadaşlar biz Türkiye Gazeteciler Federasyonu olarak bireysel üye almıyoruz. Cemiyetler bize üye. Dernekler yasasına göre cemiyet bize üye oluyor. Bize üye cemiyetlerin sayıları bizde var. Biz zaman zaman bunları istiyoruz arkadaşlardan. Sarı Basın Kartı üye sayılarını istiyoruz, olmayanları da istiyoruz. Şu anda Türkiye çapında yaklaşık rakam 7 bin civarındadır. Bizim 66 gazeteciler cemiyetine üye arkadaşımız var. Dileğimiz bunun artması, daha çoğalması.

Bana sorulan sorular bitti. Bir genel soru var ama bu konuyla ilgili sanıyorum Vedat hoca biraz bilgi verebilir. Ben, soruyu kısaltarak soracağım.

Yılmaz ÖZTÜRK (ADIYAMAN): 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun “Basına Bilgi Verme Yasağı”nı biraz açabilir misiniz? 

Vedat DEMİR: Biliyorsunuz son dönemde Bilgi Edinme Kanunu’nun çıkmasıyla, bu konudaki zorluklar büyük ölçüde kalkmış durumda. Yani bilgi edinmek istediğiniz konuyla ilgili o kuruma yaptığınız müracaata mutlaka cevap verilmek durumunda. Ben, şu anda ciddi bir yasal engel olduğunu düşünmüyorum bilgi edinme konusunda. Memurların beyanat vermemeleriyle ilgili yasak devam ediyor galiba 657 Sayılı Kanunu’na göre. Ama bunun dışında eğer o kurumlardan bilgi alınmak isteniyorsa o konuda bir engel yok.

Süleyman UKAV: Sanıyorum www.basbakanlik.gov.tr adresinden Bilgi Edinme Yasası’yla ilgili bilgiden yararlanabilirsiniz. Sanıyorum, o sıkıntı biraz daha kalktı. Son iki soru için sabrınıza teşekkür ederek, Salih Beye sorulan soruları okumak istiyorum.

SORU (GAZİANTEP): Radyo ve televizyonlardaki beş ortakta aile bağı bulunmaması kuralı ile tek ortağın yüzde 20’den fazla hisse alamama kuralı değişti mi?

Süleyman UKAV: Bir soru daha var. Salih Beye

Mehmet ÇETİN (KAHRAMANMARAŞ): Gazeteler kendilerini resmi ilânlardan dolayı kısmen de olsa finanse ediyor. Radyo ve televizyonlar olarak bizlerin de bu anlamda bir imkânı olabilir mi?

Salih GÜNEY: Hisse oranları nama yazılmak şartıyla yüzde 90’a kadar çıktı. Bu konuda bir sınırlama yok. Yerel radyo ve televizyonlar için böyle bir formül bulunabilir mi? Aranırsa bir formül bulunur. Ama yasal engel aşılırsa Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun ulusal yayınlardan aldığı reklâm paylarının bir kısmı Kültür Bakanlığı yerine veya Hazine yerine oluşturulacak ortak bir fona yüzde 10 gibi, yüzde 5 gibi -onu hükümet kararlaştırır- koyabilir. Bu konuyu sizler takip ederek olgunlaştırmanız lâzım. Belirli ölçüler dahilinde verilebileceğini düşünüyorum. Ama siyasi iradenin karar verebileceği bir konu bu.

Süleyman UKAV: Arkadaşlar ben, bu konuda bir ekleme yapıp kapatmak istiyorum. Bu konuyla ilgili biz Türkiye Gazeteciler Federasyonu olarak, RTÜK Yasası ilk tasarı haline getirildiğinde bir öneri götürdük. TBMM’de grupları olan siyasi partilere o tarih itibariyle Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun bankalardaki nakit mevduat miktarı 140 trilyon civarındaydı. Şunu önerdik. Dedik ki, eğitim amaçlı çalışmalarda kullanılmak üzere RTÜK’e yatırılan yüzde 5 reklâm paylarının yüzde 0.5’ini -bakın dikkat edin yüzde 5’in 0.5’inin- bir şekilde yerel basına yönlendirin. Yerel televizyonlara ve radyolara yönlendirecek şekilde bir formül bulalım dedik. Ama o gün bugün hiçbir şey gelmedi, çözüm gelmedi. Yasanın yeni şeklinde de böyle bir şey olduğunu zannetmiyorum. Sanıyorum Salih Bey bir ilave yapacak.

Salih GÜNEY: Bir ilave yapmak istiyorum. Diyarbakır’da beni ziyarete gelen yerel radyo veya televizyon sahiplerine bir tavsiyede bulunuyorum. İlinizin milletvekillerini bu konuda organize ederek onlarla mutabakat sağlayarak, RTÜK Kanunu değişikliğinde veya başka bir kanunla bunu temin edebilirsiniz ama kimse geriye dönüp herhangi bir çabasından beni haberdar etmedi.

Süleyman UKAV: Son olarak Vedat Beyin bir talebi var.

Vedat DEMİR: Ben konuyla ilgili bir şey eklemek istiyorum. Aslında çok önemli bir konu ve öneri de çok uygun bir öneri. Ben, aslında İletişim Şurası’nda bunu öneri olarak da sunmuştum. Ama siz de sunmuşsunuz. Bunun üzerine gitmek gerekir diye düşünüyorum çünkü çok büyük reklâm gelirleri alınıyor. Televizyonların gelirlerinin yüzde 10’u veya daha fazlası, eğitime katkı veya Kültür Bakanlığı’na ayrılıyor. Aslında bunun yerel medyaya aktarılmasıyla bir şekilde de sosyal adalet sağlanmış olur. Çünkü demokrasinin çok önemli bir unsuru yerel medya. Bahsedildi biraz önce ulusal bir gazeteyi satın alarak tekelleşmeyi sağlayabilirsiniz ama Türkiye’deki bütün yerel basını satın alamazsınız. O açıdan yerel basının çok güçlendirilmesi lâzım. Radyosuyla televizyonuyla bunu istismar edecekler çıkabilir mi? Tabii ki çıkabilir. Şu anda nasıl basın ilânları istismar ediliyorsa bu da istismar edilebilir. Ama demokrasinin maliyeti olmaz. Bence  demokrasi için çok seslilik için bu RTÜK’ün aldığı paydan bir şekilde yerel televizyonlara kaynak aktarılması konusu ciddi bir öneri olarak götürülmeli. Sayın Bölge Müdürümüz milletvekillerine, siyasilere baskı yaparsa, RTÜK çıkmadan önce düzenlemeye koydurmak lâzım. Teşekkür ediyorum.

Salih GÜNEY: Hocam teşekkür ediyorum. Ben bir şey söyleyeyim. Biz, reklâm gelirlerinin, RTÜK’ün merkez ve taşra teşkilatları olarak sadece yüzde 8’ini kullanıyoruz. Bu şans oyunları vergisinde olduğu gibi Türk Silahlı Kuvvetleri Vakfı’na, Kızılay’a, diğer kuruluşlara, Hazine’ye, Türk Hava Kurumu’na devredilebilir. Ama biz bunları toptan Hazine hesabına devrediyoruz. “Tabiat Varlıklarını Koruma  Kurulu” diye bir kurul kullanıyor bunu. Tarihi eserlerin restorasyonunda, bazı yazarların kitaplarının eserlerinin yayınlanmasında. Ben size bu kadarını söyleyebiliyorum. Gerisini siz düşünün. Benim görevim değil o sizin işiniz.

Süleyman UKAV: Teşekkür ederim. Anlaşılıyor ki biz yeni bir kampanyanın eşiğindeyiz arkadaşlar. Bir mücadeleye daha gireceğiz. Erkan Bey söz istiyor.

Erkan TAN: Efendim ben yarın aranızda olamayacağım. Bunun için bir özür sunmak istiyorum. Hem burada bulunan değerli yerel basın organlarının temsilcilerine, hem de büyük bir sabırla aslında yarın konuşacakları halde başından sonuna kadar bizi izleyen değerli yarınki konuşmacılara. Sıraya göre arz ediyorum. Anadolu Ajansımızın Genel Müdürü Sayın Hilmi Bengi’ye burada çok teşekkür ediyoruz. Büyük bir sabırla başka ziyaretleri için kullanabilirdi bu vaktini, Vahit Yazgan burada mı bilmiyorum. Burada yok. Can Baydarol, tansiyonu çıktı hatta gitti ama dinlenmek için. Geride kalanlar da Sayın Recep Yaşar, TRT’den mesai arkadaşım. Az daha ölecekti bugün, ama sizler gibi sabırla dinledi. Çok teşekkür ediyorum. Sayın Behçet Fakihoğlu, Türkiye Gazetesi Sorumlu Müdürü çok teşekkür ediyoruz bizi dinlediği için. Sayın Ahmet Funda Tezok, Dışişleri Bakanlığı’nda Daire Başkanı çok teşekkür ederiz. Bir müddet önce Stuttgart Başkonsolosumuzdu. Sayın Nevzat Bayhan, Cihan Haber Ajansı Genel Müdür Yardımcısı olarak geçiyor ama Genel Müdür sanıyorum. Ben sizi genel müdür yaptım eğer değilseniz! Çok teşekkür ediyorum, ben yarın aranızda olamayacağım için çok özür diliyorum. Çok önceden planlanmış bir sunuculuk işim var. Bursa’da olacağım kusura bakmayın. Saygılarımı arz ediyorum.

Süleyman UKAV: Teşekkürler sevgili arkadaşlar, yarınki oturumlarda da yine böyle bugünkü gibi canlı ve katılımcı bir toplantı dileğiyle… Ben, bugünkü birinci oturumu kapatıyorum. Hepinize teşekkür ediyorum.

 

 

 

<<<       XI. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADIYAMAN (26 - 27 Mayıs 2005)      >>>