|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ”
Değerli konuklar,
Konuşmama başlarken, Türkiye’deki bazı ciddi sorun-lardan biri olan algılama sorununun altını çizmek istiyorum. Uluslararası ilişkilerde bize öğretilen, ilk derslerde anlatılan bir iki tane terminoloji vardır, önce belki bunlardan söz etmek gerekir. Ülkelerin ne böyle ezeli ve ebedi düşmanları ne de dostları vardır. Ülkelerin çıkarlarının öngördüğü noktada evlilikler olur, çıkarların öngörülmediği noktada kavgalar olur, savaşlar olur vs. olur. Burada iki ayrı çok ciddi hukuk konsepti var. Yani tanrı Dionysus’un iki yüzü gibi…Tanrı Dionysus’u bilirsiniz, tiyatroda çok fazla tasvir edilir: Bir yüz güler, bir yüz ağlar. Tanrı Dionysus’un birinci yüzünde bize öğretilen uluslararası hukuk kuralı ‘sic stantibus’ kuralıdır. ‘Koşullar değişiyor’ der bu kural. İkinci yüz ise ‘pacta sum servando’ ya karşılık gelir. Yani ‘Ahde vefa’. Geldiğimiz noktada hep referans olarak gösterdiğimiz ‘Ankara Anlaşması’ bizim için bir ‘Ahde Vefa’ kuralı mıdır? Dolayısıyla Türkiye’deki esas sorun, ‘koşulların asla değişmediği’ algılamasıdır. Özellikle şu sıralarda ne dediğimizin, ne yaptığımızın çok da farkında olmadığımız gibi bir görüntü çizmekteyiz. Dilerseniz bu koşulların nasıl değiştiğini çok kalın çizgileriyle anlatmaya çalışayım. AB’nin bize karşı tavrını “Kara kaşımızın, kara gözümüzün nihayet farkına vardı. Bütün politikası değişti” gibi çok saf bir algılama içinde değerlendiremeyiz. O zaman ne değişti Allah aşkına şu dünyada? Çok genel hatlarıyla tanımlamakta yarar olduğu düşüncesindeyim. Şöyle düşünelim, biz hepimiz burada -bizden genç arkadaşlar da var ama onların eğitimi de oradan geçiyor- 4-11 Şubat 1945’in çocuklarıyız. Bu tarihte bildiğiniz gibi II. Dünya Savaşı’nı sonuçlandıran önemli bir konferans, dünyanın paylaşımı konferansı yapıldı. ‘Yalta Konferansı’. Konferansın ortaya koyduğu dünya düzeni diye baktığımız şeye bakıyorum, 8-9 Kasım 1989 gecesine kadar devam ediyor. Bu gecede ‘Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla dünyadaki Soğuk Savaş dediğimiz periyot kapanıyor. Ondan sonra dünya çok ara bir dönem yaşıyor. Bu dönem içersinde de daha çok tek kutuplu dünya düzenini, küreselleşmeyi, geçiş ekonomilerini tartıştığımız bir periyot algılaması var. Tam işler böyle gidiyor derken, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de ‘İkiz Kuleler’ saldırısı ile birlikte, dünyada şu anda benim ‘kaotik düzen’ veya ‘kaos’ diye baktığım bir periyot başlıyor. Şimdi dilerseniz bu üç periyot için önce Türkiye’yi bir yerine oturtalım, ondan sonra da periyotları biraz anlamaya çalışalım. Birinci dönemde yani, Soğuk Savaş dediğimiz ve iki kutuplu dünya düzeni dediğimiz model içersinde Türkiye’nin yeri, -bunu futbol terimleriyle anlatmayı seviyorum- ‘ofsayt’ pozisyonu. Yani sürekli gol atmaya çalışan bir ‘santrafor’uz, ancak attığımız her gol anında hakem tarafından iptal ediliyor, ofsayt deniliyor. Tam Kıbrıs’a bir hamle yapacağız, ‘hayır’ diyorlar, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı diyoruz, bize ‘o kadar da değil’ diyorlar. Ambargo koyuyorlar vs. yani yine ‘ofsayt’tayız. Sonra ‘Berlin Duvarı’ yıkılıyor. Duvarın yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan dünya koşullarına bakıyorsunuz, stratejik algılama olarak Türkiye’ye karşı bir düşman yok, peki niye ‘ofsayt’tayız biz? Rusya’nın yayılmacılığına karşı ordusuyla ileri bir karakol görüntüsü veren bir Türkiye var. Geçiş dönemi itibariyle baktığımız zaman ‘out’ pozisyonundayız. Neden ‘out’uz? Rus tehlikesi bitti ve bu ‘out’ döneminde Türkiye yok. Dikkat edin AB ile ilişkilerimize, o periyottaki yerimiz nerde? Birinci periyotta biz neredeyiz? Ankara Anlaşması’nı imzalamışız. Yani ‘bir gün inşallah Türkiye Avrupa’ya tam üye olur anlaşması’. Ara periyoda bakıyoruz, 14-15 Aralık 1997 Lüksemburg Zirvesi var, ama Türkiye yok. En net olarak gördüğümüz 20 Temmuz 1997 tarihinde yayımlanan ‘Gündem 2000 Belgesi’ var. Türkiye’yi tamamen dışlamış bir Avrupa görüntüsü var. Ancak 11 Eylül 2001 tarihinde Türkiye ‘in’ oldu. Yani Türkiye’nin ‘in’ olmasıyla birlikte başka bir şey ortaya çıkıyor, Türkiye’nin risk ve avantaj algılaması da 10’la çarpılır hale geldi. Çünkü ‘ofsayt’ta oynarken, kimse sizinle fazla uğraşmazken, size ‘sahada dur’ diyorlar, yeter. Ama yerini bil, ‘out’a attıkları zaman önemli değil, zaten ne olur ne olmaz, ama in’e geldiğiniz zaman siz o takımın beyni haline dönüşüyorsunuz, oyun kurucu pozisyonunda gibi bir pozisyonunuz var. Dolayısıyla siz ne yapıp ne edip içeri almak, sorunuyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu olay sadece Türkiye’nin, Avrupa’nın, ABD’nin, içinde yaşadığımız bölgenin içinden geçmekte olduğu sorunlarla da ilgili değil.
Şimdi o ‘in’i biraz anlamaya çalışalım. Berlin duvarının yıkıldığı gün çok basit iki tane rakam görüyoruz. Dünyada G-7 adıyla çok zenginler diye baktığımız ülke grubu ve diğerleri var. Çok zenginlerin dünya ekonomisinden aldıkları pay %79. Dünya nüfusunda temsil ettikleri oran %15. İkiz kulelerin yıkıldığı gün söz konusu %15’in dünya ekonomisinden aldığı pay %84’e çıkmış, yani sorunlar küreselleşmiş. Bugün Türkiye’de yapılan temel hatanın, küreselleşen sorunları ulusal tepkilerle çözüm bulmaya çalışmak olduğunu düşünüyorum. Bu Türkiye’nin, sorunlarına Adıyaman’ın x köyünde çözüm aramaya benziyor. Küreselleşen dünyada marjinalizasyon başlıyor, dolayısıyla burada öngördüğümüz politikalarda da değişim oluyor. Angela Merkel bu hafta verdiği bir demeçte, derhal çark etme sinyalini verdi. “Eğer iktidara gelirsem, elimden geldiğince Türkiye ile müzakereleri yavaşlatmaya çalışacağım” diyor. Engellemeye diyemiyor, çünkü durum farklılaştı, pozisyonlar farklılaştı. Şimdi algılama konusuna devam edelim. Küreselleşen sorunlar böyle giderse yani bu gelir dağılımı bu vaziyette giderse, tarihte ilk defa Marx’ı haklı çıkartabilir bir durum oluşabilir. Neden tarihte ilk defa Marx haklı çıkabilir diyoruz? Biliyorsunuz ‘Marxisizm’ ‘kapitalizmin sonu mu geliyor’ diye bir sorgulamaydı. Baktığınızda, yüzde 15 gibi çok zengin olan nüfusla çok fakir olan nüfusun tek bir ortak karakteristiği var. Çok yaşlı ve çok zenginlerle çok fakir ve çok gençler her ikisi de tüketimden düşen yapıları gösterir. Adam çok yaşlı, kadın çok yaşlı ama çok parası var, peki nereye harcayacak bu parasını? 80 yaşından sonra yat, kat vs. alacak hali yok, alabileceği tek şey var, yemek yiyecek belki, doktor onu da yasaklamış, ‘kibrit büyüklüğünde peynir yiyeceksin’ diyor, fiziki nedenlerle de tüketim dışı kalıyor. Esas tüketim yapan gençlerdir. Gençlere bakıyorsunuz, cebinde 2-3 dolar var, günü geçirmek için o da maddi nedenlerle tüketim dışı kalıyor. Bu kadar tüketim dışı kalış, beraberinde sanayi üretiminin talebini de aşağı çekiyor. Dolayısıyla bu durum sanayi üretiminde ne yapmaya başlar? Arzı aşağı çekmeye, finansa uygun talebi aşağı çekmeye başlar ve şu anda yaşadığımız kaosun diğer ismi ‘global finans kaosu’ olarak karşımıza çıkar. Şu anda bahsettiğimiz dünyada bir kriz algılaması ile ilgili olarak tartıştığımız, aktarmaya çalıştığımız ve dünya seviyesinde tartıştığımız pek çok konunun özünde, ‘global finans kaosu’nun sürdürebilirliği ve sürdürülemezliği yatıyor. Tabi ki örneğin, Irak konusundaki pek çok operasyona bazı arkadaşlarımız haklı olarak bir ‘enerji operasyonu’ diye bakıyor. Enerji araçlardan birisi, herşey değil. Bu, daha farklı bir yapılanmaya doğru gidiş. Nedir bu yapılanmadaki esas olan şey? İşte ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi, yani bu bölgedeki istikrarın artması, bu bölgeyi istikrar ihracı, rejim ihracı haline getirmesi vs. Her rejim ihracından bahsettiğiniz zaman, mevcut rejimlerin yıkılmasından bahsediyorsunuz ve daha ileri bir düşünce tarzıyla bakarsanız, örneğin, Çin’e doğru giden bir yeni yapılanma mevcut. Böylelikle bundan sonraki 21. yüzyılın temel kavgası Çin’de mi olacak sorgulamasını da aslında bir taraftan deşiyoruz. Şimdi bütün bu koşullar altında Türkiye’nin rolü ne? Türkiye bu bölgede, bu bölgenin istikrarı için tek seçilebilir aktör pozisyonunda gösteriliyor. Pek çok tartıştığımız konu başlığının altında Türkiye’nin bu görüntüsü var. Peki Türkiye’nin istikrarı neye bağlı? Çünkü Türkiye’de de biliyoruz son 2000-2001 krizlerinde yaşadığımız şekliyle inanılmaz bir siyasi ve iktisadi istikrarsızlık algılaması var. Bu kadar istikrarsızlık algılaması içersinde olan bir ülke, bu rolü doğru dürüst uygulayabilir mi? Cevap çok net: Uygulayamaz. Peki bugün Türkiye’nin önündeki temel istikrar faktörlerine, İstanbul bakışıyla bakalım. Açıkçası, borsanın tepkileri vs. diye bakarsanız çok net gözüküyor. Çoğunlukla Türkiye’nin önünde iki ‘havuç’ var diye bakılıyor. AB ve IMF. ‘ya AB ya IMF’ değil. Yani birisi birisinin yerine geçecek şekilde değil. İkisi birden olacak. Bunlardan birisi bozulursa, bir anda bakıyorsunuz bütün istikrar algılamaları anında istikrarsızlık algılamasına doğru kayma eğilimi gösteriyor. Şimdi bu koşullar altında biz acaba Türkiye’de bu AB sürecinin ne kadar farkındayız? diye bir soru sorulabilir. Çünkü öteki tarafta da yine biliyoruz ki işin hem diplomatik reçetesi hem de AB ile ilişkiler var. Diğer yandan bu hafta yaşadığımız regülatif algılamalar mevcut. Nedir bunlar? Bir tarafta Almanya’da ortaya çıkan yeni siyasi ortam, diğer tarafta bu pazar Mayıs’ın 29’unda yapılacak olan Fransa’daki referandum. Büyük olasılıkla ‘hayır’ cevabının çıkacak olması giderek netlik kazanıyor. Bundan sonra sırada Hollanda var. Hollanda’da ise daha kötü bir durum söz konusu. Yüzde 60-65’e yakın ‘hayır’ oyu çıkacak. Soru bizde nasıl soruluyor? Acaba bu siyasi değişiklikler Türkiye’yi AB’den uzaklaştırır mı? Orada da algılamamız gereken çok daha farklı bir şey var. 17 Aralık kararı ne idi? 17 Aralık 2004 tarihinde alınan karar, basit bir ‘şimdilik şu Türkiye’yi başımızdan savalım’ kararı mıydı? Yoksa ciddi bir siyasi karar mıydı? Ciddi bir siyasi karardı. O yüzden biraz önce Angela Merkel’in sözlerine dikkat çekmeye çalıştım. Geleceği görüyor, çünkü AB’nin şu sırada devam edebilmesi için dış prestij erozyonuna tahammülü yok. Dolayısıyla başkanlık seviyesinde verilen bir kararın arkasından geri dönme, çark etme imkanları da kalmamış durumda, ama karşı taraf ne yapıyor? Acaba şu Türkleri hala Soğuk Savaş dönemindeki refleksle ‘ofsayt’ta tutabilir miyiz? Yok hayır, benim çıkarım o zaman ‘ofsayt’ta olmanın kavramlarını terminolojisini kullanmak değil. O zaman merkezi olmanın kavramlarını ve terminolojisini kullanarak konuya yaklaşmak zorundayız. Avrupa yapılaşmasının temeli 1958 yılında atıldı. Ekonomik entegrasyon öyle bir noktaya geldi ki artık geri dönülemez bir şey oldu. Hani, Türkiye’de de ara sıra soruyoruz, 10 -15 yıl sonra Avrupa kalır mı diye? Yanıtı ‘evet’. Çünkü orada öyle sağlam bir temel atıldı ki o temeli yıkma şansınız yok. O yüzden Avrupa’ya, ‘ekonomik dev’ diyoruz. Başka bir şey daha tartışıyor Avrupa. Çatıyı inşa etmeye çalışıyor. Çatıyı inşa etmenin kavramlarına da üst yapı kurumları olarak bakarsak, nedir bunlar? Siyasi birlik, savunma topluluğu gibi tamamen çatıyla üst yapıyla ilgili kavramları tartışıyorlar. Peki duvarın kalitesi nerede? Bu binada yine eksik olan bir duvar var. İşte duvarın kalitesi Türkiye’den geçiyor. Türkiye’nin iki tane temel sorunu olduğunu düşünüyorum içinden geçtiğimiz periyotta. Birincisi; olanın bitenin ne kadar farkındayız? Farkındalık sorunu yaşıyoruz. İkincisi; özgüven sorunumuz var. Söze nasıl olsa bu Avrupalılar bizi almazlar diye başlıyoruz. Hayır alırlar, almak zorundalar. Niye almak zorundalar? Çünkü koşullar değişti. Ama bizim söylem değişikliğine geçmemiz lazım. Mesele bu noktada başlıyor. Benim Türkiye’yi yöneten bütün siyasi yöneticilere karşı çok ciddi bir eleştirim var. Hangi Avrupa’da yaşamak istiyoruz konusunda şu ana kadar söylediğimiz hiçbir şey yok! Avrupa’ya, biz bu ülkeyi yönetemiyoruz, buyurun siz yönetin mantığıyla gitmiyoruz değil mi? Bizim nasıl bir Avrupa’da yaşamak istediğimizi çok iyi anlatmamız gerekir. Avrupa’nın geleceği için Türkiye’nin projeleri nedir anlatıyor olmamız lazım. Burada çok ciddi bir sorun var. İstediğimiz, siyasi birlik olacak bir Avrupa mıdır? Yoksa mevcut ekonomik entegrasyon içerisinde kalacak bir Avrupa mı istiyoruz? Bu konuda ne düşünüyoruz? Benim açımdan siyasi birliğe doğru yönelecek bir Avrupa, Türkiye için çok daha ciddi cazibe merkezi olacaktır. Neden? Bu bölgedeki pozisyonlarımızın kontrolizasyonu ve Avrupa’nın da gerçek anlamda o aradığı duvarı bulabilmesi için. Fakat biz Avrupa’da ne olup ne bittiği konusunda da eksik ve yanlış bilgilere sahibiz. Bence, medyanın da görevi bir parça buralarda başlıyor. Bir köşe yazarı olarak ben de kendimi bir medya mensubu gibi görüyorum. Türkiye televizyonlarının en daimi konuğu olarak kendimi daha fazla medyaya bulaşmış vaziyette görüyorum. Bu arada sayın RTÜK temsilcileri de burada ise benimde bir şikayetim var; resmen benim üstümden reklam alıp para kazanıyorlar, ben bundan hiçbir şey görmüyorum. Bu da aslında Türkiye’deki konukların yaşadığı bir sorun değil mi? Dün burada Erkan Tan anlattı: “Konuğu çağırırsın, onun üstünden programını yapıp, reklamını alırsın” dedi. Artık konukların da biraz pay alması gerekiyor, bunu da ayrıca yasa teklifiniz içersinde düşünmenizde yarar olabilir!
Şimdi espriyi bir tarafa bırakıp, işin merkezine gelirsek, Türkiye’de öyle bir tartışma programı yaptık ki bunu tamamen medya etiği diye sorgulamak lazım. Bir anda AB taraftarları ve AB karşıtları gibi reytingi ön plana çıkartan bir yapılanma içine sokulduk. Karşıtlar, AB’nin Türkiye’yi bölmek için kurulmuş bir yer altı örgütü olduğunu anlatmaya başladılar. Bu çok prim yaptı. Daha ulusalcı bir çizgi gibi gözüktü. AB taraftarları da AB’nin bir peri kızı olduğunu, sihirli bir değneğe sahip olduğunu, bir gecede bütün Türkiye’nin 300 yıllık yapısal sorunlarının çözüleceğini anlatmaya başladı. Dolayısıyla endazesi kaçan bir tartışma platformu içerisinde, biz gerçek Avrupa ile bütünleşmenin sorunlarını tartışır olmaktan uzaklaştık. Uzaklaşınca ne yapmaya başladık? Geçtiğimiz hafta içinde yaşadığımız iki ayrı günlük haberden bakalım istiyorsanız, Boğaziçi Üniversitesi’nin Ermeni Soykırımı iddialarıyla ilgili düzenlediği toplantıya verilen tepkileri ele alalım. Önce, Ermeni Soykırımı iddiaları üzerine ne söyleneceğini, ne çıkacağını daha bilmeden toplantıyı düzenleyeni yargıladık. Böylelikle, Türkiye’yi Birliğe almamak için bahane üretmek üzere bir tarafa bir şeyler yazan insanlar olduğunu gördük. Ne oldu o insanlar, şu anda onların ekmeklerine tereyağı sürmüş durumdayız. Hükümetimiz nasıl bir görüntü verdi? Çarşamba veya Salı günü itibarıyla Adalet Bakanımız, olayı şiddetle protesto etti. Dün itibarıyla da Meclis Başkanımız ve Başbakanımız “Biz bu işe sıcak bakıyoruz” açıklaması yaptılar. Şimdi baktığınız zaman orada da bir sürekli çark ediş görüyorsunuz. Yani yaptığımız işin, yaptığımız açıklamaların farkında mıyız? 8 Mart’ta ne oldu? Kadınlar dayak yedi, evet olabilir, provokasyon vardır, şu vardır, bu vardır, ama devletin oradaki pozisyonu oradaki polisi korumak değil ne yazık ki oradaki hatalı eylemi yapan polisi açığa almaktan başlayan, devletin sergilemesi gereken tutum söz konusudur. Yine dün bakıyoruz, Muğla’da 17 yaşında bir çocuk, Nazım Hikmet’ten bir şiir okudu diye çocuğu gözaltına alıyoruz. NTV’deki açıklamalara baktım, pek anlayamadım. Kimisi velilerin şikayeti diyor, kimisi kaymakamın kendi girişimi diyor, ama sonuçta o çocuğu gözaltına alıyoruz. Suçu Nazım’dan şiir okumak…Ondan sonra serbest bırakıyorsunuz. Allah aşkına bu görüntüleri vermek 21. yüzyılın Türkiye’sine yakışıyor mu? Şimdi biraz toleransı tartışmalıyız. Beraber yaşamanın koşulları nedir onu tartışmamız gerekir. Bir toplumda tabi ki çok farklı düşünce akımları olacaktır. Ama sonuçta bu toplumdaki insanlar ırk, din, dil, kültür vs. ayrımı olmaksızın bir arada yaşamaya mahkumlar. Dolayısıyla yaptığımız işleri, Avrupa’ya şirin gözükmek için mi, yoksa kendimiz için mi yapıyoruz? diye sorguluyoruz. Bu görüntüler, Avrupa’ya şirin gözükmek için yaptığımızı ortaya çıkarıyor. Artık biraz kendimiz için AB’yi istemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Dolayısıyla burada ‘Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni bir kere daha doğru dürüst tartışmakta yarar var. Son olarak vermek istediğim bir başka mesaj daha var. Şimdi Avrupa’da ortaya çıkacak siyasi ortam sonrasında, ‘tam üyelik olmuyor, gelin size güzel bir iyileştirilmiş ortaklık’ verelim diye bir şey satmaya çalışacaklar. Biz 42 yıldır bütün bu türbülanslı dönemlerde, Türkiye’nin tek yolunun Avrupa ile ilişkilerde tam üyelikten başka hiçbir şey olmadığını anlattık. Bundan sonra Avrupa’da şu değişir, bu değişir hiç umurumuzda bile değil. Türkiye’nin yolu tam üyelik dışında başka hiçbir şey olamaz. Zira Türkiye bu süreçte insan haklarının, demokrasisinin, ekonomisinin iyileşmesi gibi pek çok öncelikli sorunun hallolduğunu veyahut hallolma yoluna girdiğini görecektir. Bu çok önemli bir şey, ama Türkiye’nin esas çıkarı; AB sisteminde, eşit koşullar içerisinde, yani Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ne ise o olmak üzere tam üye olarak karar alma masasına oturmaktır. Bunun için önümüzde tuzakların çok olacağı, çok fazla fikir kaymasının da olacağı bir dönem mevcuttur. Ama emin olunuz, en azından ben kendi adıma yaşadığım müddetçe, Türkiye’nin tam üye olmasından başka hiçbir yolun kabul edilemeyeceğini mikrofonu her elime aldığımda haykıracağım. Sizlerden de bu konuda desteklerinizi bekleyeceğim. Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. |
|
|
<<< XI. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADIYAMAN (26 - 27 Mayıs 2005) >>> |