SEMİNER KONUŞMALARI


 

“TELEVİZYONDA YAYINCILIK MODELLERİ”
Recep YAŞAR
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu Üyesi

 

          Merhaba Değerli Arkadaşlar,

 

         Öncelikle Adıyaman’a ilk kez gelen biri olarak bize gösterdiğiniz sıcak ilgiye ve dostluğa teşekkür ediyoruz.  Türkiye Gazeteciler Cemi-yeti Yönetim Kurulu olarak başta Başkanımız Sayın Orhan Erinç’in sevgi ve selamlarını da sizlere ileterek konuşmama başlamak istiyorum.

 

         Öncelikle içeriden yola çıkarak bir kurgulama yapalım. Aslında hepinizin farkında olduğu, yabancı olmadığı bir örnekleme ile yola çıkalım isterseniz. Mine Gencel Bek arkadaşımızın kitabında da bulabileceğiniz ‘Küresel Köyün Efendileri’ adlı makaleden yola çıkalım isterseniz. Bu makalenin, bu öykünün birkaç gün sonra gazetede küçük bir haber haline geldiğini görelim. O dergide çıkan haberin bir süre sonra bir kitap haline geldiğini görebilirsiniz, yaşayabilirsiniz. Bir süre sonra bu kitabın gazete ve dergilerde yazarıyla bol bol söyleşiler yapıldığını görebilirsiniz, hatta radyo ve televizyonlarda da bu kitabın yazarıyla ilgili röportajlara da rastlayabilirsiniz. Aradan bir süre geçtikten sonra çok fazla soğumadan bu konunun bu kitabın bir senaryo haline getirildiğini, hatta filme çevrildiğini, bu filmin bir süre sonra hemen sinemalarda yaygın bir şekilde gösterime girdiğine veya böyle bir olayın yaşandığına da tanık olabilirsiniz.  Arkasından bu filme ait VCD’lerin, DVD’lerin piyasada belli satış noktalarında çok hızlı bir şekilde satışına da tanık olabilirsiniz.  O da yetmez, bunun arkasından bu filmle ilgili müziklerin belli radyolarda ve televizyonlarda kliplerinin sıkça yayınlanmaya başladığını da görebilirsiniz. Bu, beraberinde yeni bir kaset ortaya çıkarabilir bu film  müziklerinden  yola  çıkarak  bir  kaset  çıkabilir  bir  süre  bu  kaseti  seslendiren “sanatçı” tırnak içerisinde sanatçı kimlikli vatandaşla çok sıkça röportajlara tanık olabilirsiniz. Magazin sayfalarında, televolelerde hemen hemen her gün bu sanatçı kimliğiyle ilgili haberlerde karşınıza çıkabilir. Bu da yetmiyor, bir bakıyorsunuz bu “sanatçı” kimlikli vatandaş televizyon dizilerine başlıyor. Hemen aynı öykülerden yola çıkarak, diziler devam ediyor bu da yetmiyor bir bakıyorsunuz bu vatandaşlar, bu “sanatçı” -tırnak  içinde belirteyim. Sanatçı arkadaş başka programlar yapmaya başlıyor. Şov programları, ciddi ciddi siyaset, ekonomi programlarında da bu insanları görebilirsiniz. O da yetmez, bu insanların adıyla çıkan dergilere de rastlayabilirsiniz. Bir süre sonra köşe yazarlığını da yine görürseniz şaşmamak lazım, ama bunun da yetmediğini görüyorsunuz. Bu insanlarla ilgili belli telefon şirketlerinde sohbet hatları açıldığını da görüyorsunuz.  İşte, 900’lü hatlarla hiç de ucuz olmayan bir şekilde bol bol  sohbet ediyorsunuz, günün birinde bir bakıyorsunuz telefon faturanız sizin tepenizi attıracak bir şekilde gelmiştir. Farkında olmadan evdeki küçükleriniz, buna özendiriliyor. Özellikle haberlerde bu sanatçıyla röportaj yapılıyor, ama bu da yetmedi bir şeyler daha yapmak lazım. Belli bir Internet servisi sağlayıcı şirketin web sayfasında onun giydiği tişörtün, giydiği şapkanın satışı yapılır. Belli şirketlerin reklamında da bu vatandaşları görebilirsiniz. Bu sefer reklam yıldızı da olmaya başladı. Başka bir şeyler daha yapabiliriz, belki ticari ya da siyasi kampanyalarda bu sanatçıları çok rahatlıkla halkı meydana toplamanın bir aracı olarak da kullanabiliriz. Pekala çıkıp konserler verebilirler, neden olmasın? Bunlar bu kadar ‘star’ olduktan sonra bu insanlar gündemi de belirleyebilir. Gazetelerin birinci sayfasında da bu insanlara pekala yer verebiliriz, hatta isterseniz bir siyasi partiden milletvekili adayı da olabilir. Niye olmasın? Olur mu olur e kazanabilir mi? Herhalde kazanacağı bir yerden de liste başına koyarız. Bakan olur mu? Valla olabilir. Olur, olur da burada şunu sorup, başka bir konuya geçelim bu arada da düşünelim. Bu kişi, bu sanatçı kimin bakanı olur, kimin sanatçısı..? Bu yaptığımız bütün işlerin sahibinin tek bir medya grubu ya da tek bir şirketler grubu olduğunu da herhalde tahmin edebilirsiniz. Yani bir şirketler grubu isterse, hiçbir niteliği olmadan da bir makaleden ya da bir öyküden, küçük bir dergide yayımlanan bir öyküden yola çıkarak, pekala bunların hepsini yapabilir.

 

         Şimdi bunun sonuçlarını hep beraber düşünelim. Bunu bir tarafa bırakalım ve televizyonculukta, yayıncılık modelleri nedir? diye bir giriş yapalım, sonra tekrar bu konuya döneriz.

 

           Yayıncılık modelleri dediğimiz zaman, belirli üç ana model var karşımızda. Bunlardan birincisi, kamu hizmeti yayıncılığı dediğimiz bir yayıncılık modeli, diğeri tecimsel yayıncılık yani ticari yayıncılık diyeceğimiz bir model ve bir diğeri de devlet yayıncılığı. Üç ana yayıncılık modeli, genelde hakim modeller olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi bunlar arasındaki farklılıklara, amaç ve sorumluluklarının ne olduğuna bir bakalım.

 

        Kamu hizmeti yayıncılığı dediğimiz zaman, ilk olarak aklımıza, bir ülkenin halkının gereksinimlerinin tümünün karşılanmasını amaçlayan yayıncılık modeli gelir. Şimdi kamu hizmeti yayıncılığında sorumluluk nedir? Kendinizi kime karşı sorumlu hissedersiniz diye bir soru soralım. Kamu hizmeti yayıncılık modelinde, yayını yapan kişiler kendilerini o ülkenin bireylerine, yurttaşlarına karşı sorumlu hissederler. Çünkü kamu hizmeti yayıncılık modelinde sizin ana gelirleriniz; sermaye yapınız, o halkın ödediği vergiler, dolaylı vergiler ya da ruhsat ücretleridir. Bunu, Türkiye’de elektrik üzerinden ödenen pay olarak örnekleyebiliriz. Kamu hizmeti yayıncılığında yayıncı kendini yurttaşa karşı sorumlu hisseder, bireye karşı sorumlu hisseder.

 

          Peki tecimsel yayıncılık yapan yani ticari yayıncılıkta sorumluluk nedir diye baktığınız zaman, kendinizi kime karşı sorumlu hissedersiniz? Yayıncı olarak sermaye grubuna yani hissedara karşı kendinizi sorumlu hissedersiniz. Orada hesap vereceğiniz kişi, sizin sermayedarınızdır, sizin hissedarlarınızdır.

 

         Devlet yayıncılığı modelinde ise yayıncılar olarak kendinizi kime karşı sorumlu hissedersiniz?  İktidara karşı sorumlusunuz.  O gün yönetimde kim varsa siz hesabı ona verirsiniz, ona karşı kendinizi sorumlu hissedersiniz.

 

          Peki bu yayıncılık modellerindeki yayın alanı nedir? Nelere yayın yapmayı hedeflersiniz diye baktığınızda, kamu hizmeti yayıncılık modellerinde siz ülkenin bütün izleyicisine, bütün yurttaşlarına ulaşmakla kendinizi yükümlü hissedersiniz, yani Adıyaman’da üçbin kişi var, ben Adıyaman’a niye gidip, yatırım yapıp, verici kurayım diyemezsiniz. Adıyaman’daki her birey için  yayın yapmakla kendinizi sorumlu hissedersiniz. Bunun başka alternatifi yoktur. E peki tecimsel yayıncılıkta yayın yapan insanların kaygısı nedir? O nasıl bir yayın ağı kurmak ister? Onun böyle bir hedefi yok, yani Adıyaman’daki, Hakkari’deki ya da Artvin’deki bir bireye ulaşma gibi bir derdi yok.  Benim yayınımı oradaki nüfus azınlığının izleyip, izlememesi çok da önemli değildir. Peki onun için önemli olan nedir? Onun için önemli olan, nüfus yoğunluğunun çok yüksek olduğu, daha da önemlisi tüketici potansiyelinin yüksek olduğu, satın alma gücünün yüksek olduğu yörelerdeki, bölgelerdeki izlenirliktir. Temel izlenme politikası burada yatar. Devlet yayıncılığı yapan modellerde de yine kamu hizmetine benzer bir yayıncılık anlayışı vardır, o da ülkenin tümüne, tüm yurttaşlarına ulaşmak ister, temel amacı budur. Peki ulaşınca amaç nedir? Yani biz yayınımızı götürüyoruz da bu izleyicilere neyi vermek istiyoruz? Kamu hizmeti yayıncılığındaki amaç, öncelikle toplumda bilgiyi aktarmaktır. Kamuoyunun serbestçe oluşumunu sağlamaktır. Kamuoyunu direkt oluşturma gibi bir amacı yoktur. Sizi her konuda bilgilendirir, o bilgilerden çıkan doğru kararı sizler verirsiniz. Bir seçim atmosferi düşünelim: Şu partiyi, bu parti, işaret etmeyecek sizlere. Bütün partilerin programları, hedefleri, amaçlarını sizlere net olarak anlatacak, siz doğru bulduğunuzu ve tercihlerinizi belirleyeceksiniz. Öncelikli amacı kamuoyunun serbestçe oluşumuna ortam sağlamak olan kamu hizmeti yayıncılığının, bir  diğer amacı eğitmektir. Eğlendirmek ise en son amacıdır.

 

         Peki ticari yayıncılıkta amaçlar nelerdir? Yani sonuçta o da yayın yapıyor. Ticari yayıncılıkta amaçlar çok daha farklıdır. Temel amaç, eğlendirmek ve bir tüketim toplumu yaratmaktır. Amaç, bilgilendirerek kamuoyunun serbestçe oluşumunu sağlamak değil, kamuoyu oluşturmaktır. Belli amaçlar doğrultusunda, bir hedefe doğru sizi onlar yöneltmek isterler ve o amaç doğrultusunda yayın yaparlar.  Bilgilendirmek belki de ticari yayıncılıktaki en son amaçlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

 

         Peki devlet yayıncılığı nedir? Çok farklı bir şey midir? Oradaki amaç nedir? Devlet yayıncılığındaki temel amaç ise ikna etmektir. Hemen belirteyim, devlet yayıncılığı özellikle totaliter rejimlerde, yani yıkılan eski SSCB bloklarında karşımıza çıkan yayıncılık modelidir. Buradaki en önemli amaç, bireyi kendisine itaat edecek şekilde eğitmektir. Yani iktidara bağımlı, bağlı bireyler oluşturmak için yayın yapabilir, amacı budur. Eğitmek ve bilgilendirmek.  Bu tip yayıncılık modellerinde eğlendirmeyi hemen hemen hiç görmeyebilirsiniz. Burada izleyici hatta vatandaş kendisine yeri geldiği zaman oy veren grup olarak görülür,  başka bir amaç da yoktur.

 

        Peki kalite? Temel sorunumuz aslında kalitedir. Kalite kavramına bakış nedir diye sorduğumuz zaman, kamu hizmeti yayıncılığında kalite en çok ön planda olan bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Buradaki kaliteden kastımız da izleyiciye, bireye, yurttaşa her türlü seçeneği sunabilmektir. Onun ihtiyaç duyduğu her türlü bilgiyi sunabilmektir. Siz birey olarak ülkenin her neresinde yaşıyorsanız, yaşayın kendinizi o yayında sizi ilgilendiren bir yön bulabilmelisiniz, o yayın içerisinde sizinle ilgili bir şeyler mutlaka olabilmeli. Çok çeşitlilik olmalı ve kaygı da reyting değildir. Özellikle onu da belirtelim. Çünkü ülkemizde, kalite kavramı çoğu zaman reytingle özdeşleşir bir hale geldi. Reytinginiz yüksekse kaliteyle özdeşleşir hale geldiniz. oysa yayıncılık modelinde, televizyon yayıncılığında kalite çok farklı bir şeydir. Televizyon yayıncılığında kalite nedir diye sorduğumuz zaman, yanıtı, sizin hedef kitlenize vermek istediğiniz mesajın yerine ulaşılabilirliğidir. Diyelim ki siz Adıyamanlılara bir mesaj vermek istiyorsunuz, nedir? Adıyaman’ın turizm potansiyeli vardır, çok basit bir şekilde bu turizm potansiyelini harekete geçirmek için sizlerin de, ev pansiyonculuğu, turistlerin nasıl karşılanıp, nasıl uğurlanacağı, alt yapının nasıl geliştirileceği konusunda bireyleri bilgilendirmeniz gerekecektir. Eğer ben bu mesajımı sizlere ulaştırabildiysem belli bir amaca ulaşıp benim programımın o zaman kalite standardını tutturmuş oluyorum. Yani benim hedef kitleme, izleyicime vermek istediğim mesajın, o izleyicinin yüzde 60’ına yakın bir rakamla ulaştırabiliyorsam, o zaman benim programım, kalitelidir. Maalesef tecimsel yayıncılığın getirdiği bir kaygı nedeniyle kalite ‘reyting’le ölçülür hale geldi. Reyting kavramının içeriği de nasıl ölçülürlülüğü de özellikle ülkemiz için sürekli tartışma konusu. Kalite, kamu yayıncılığında bu iken, özel televizyonda kalite izlenme payı yani ‘reyting’dir. Özel televizyonlar açısından, sizin reytinginiz ne kadar yüksekse, siz o kadar kaliteli bir program yapmış oluyorsunuz! Kamu hizmeti yayıncılığında çeşitlilik çok önemli.  Ülkedeki her Çinliye, her etnik gruba, her sosyal gruba her bireye hitap etmek zorundasınız. İnsanların bütün gereksinimlerini karşılamakla yükümlüsünüz ama tecimsel yayıncılıkta çeşitlilik nedir diye baktığımızda, diziler, arkası yarınlar, sinema programları ve hafif eğlence programlarıyla kendini ortaya koyduğunu görüyorsunuz. Ağırlıklı olarak bu programlar vardır. Bunun dışındaki programları tecimsel televizyonlarda görme şansınız hemen hemen hiç yoktur ya da çok azdır.  Zorlamalar vardır.  Yasalarla belli oranlarda program koyma yükümlülükleri getiriliyor ama bunların izlenme veya yayın saatlerine baktığınızda ise sadece yasal yükümlülükler yerine getirilsin diye hiç kimsenin izleyemeyeceği gece  2’den, 3’ten sonraki saatlerde olduğunu görüyorsunuz.

 

        Devlet televizyonunda da çeşitlilik çok sınırlıdır. Oradaki temel amaç da yine itaatkar bireyler yaratmak üzerine olduğu için devlet yayıncılığında da maalesef bu çok sesliliği görme şansımız yok. Bir diğer önemli nokta izleyici haklarıdır. İzleyici haklarına, izleyiciye saygı kamu hizmeti yayıncılığının temel unsurlarından biridir. Özellikle bireyi bir müşteri gibi algılamamak temel felsefedir. Oysa tecimsel yayıncılıkta ticari yayıncılık modeline baktığımızda, izleyicinin haklarının hemen hemen tamamen göz ardı edildiğini görüyoruz Buradaki yayınlara baktığınızda, şiddet, cinsellik ciddi bir meta olarak, ticari ürün olarak kullanılmakta, çocuklar buna özendirilmekte, kişilik haklarına saldırı çok yoğun olarak karşımıza çıkmakta, cevap ve düzeltme hakları çok nadiren kullanılmakta, ancak mahkeme kararı varsa uygulanabilir olmakta.

 

        Peki bu kadar iyi veya bu kadar kötü ‘algılamaya’ bakarsak, bugün gelinen durum nedir? diye sorduğumuzda, gerek ülkemizde olsun gerekse AB’de olsun maalesef çok iç açıcı değil. Tecimsel yayıncılığın asıl çıkış kaynağı Amerika’dır. Amerika’nın belki ‘yayılmacı’ diyebileceğimiz kültürel ve ekonomik yayılmacı politikalarına karşı AB’de yurttaş ve kültür kavramı var. Yurttaşı öne çıkaran bir geleneksel yapıya baktığımızda, AB ülkeleri kültürel ve bireyin haklarına dayalı bir modelle karşımıza çıkıyor. Oysa Amerika tam tersi, ticari kaygıların ekonomik hedeflerin öncelikli olduğu bir model olarak hep var bilinir, ama gelinen noktada Amerika’nın tecimsel yayıncılık kavramının maalesef Avrupa ülkelerinde de hakim olduğunu görüyoruz. İşte yüzde 3’lerden yüzde 60’lara kadar tecimsel yayıncılık hakim.  Ülkemizde de çok farklı değil maalesef. Peki tecimsel yayıncılık çok mu kötü? Ne yapıyor? Bu kadar tu kaka bir şey mi? Bu kadar tu kaka ise niye bu kadar hızlı yayılıyor? Hemen baştaki örneğimize dönelim. Eğer bunlar, bu yaşadığımız olaylar çok güzel şeylerse hepimizin alkış tutabileceği şeylerse, valla o zaman buyurun güle güle seyretmeye devam edelim. Yapacak bir şey yok. Her halimizden memnunuza geliyoruz. Ancak bu model karşımıza, örneğimizde gördüğümüz gibi, sermaye gruplarının ciddi bir şekilde hem dikey hem de yatay yayılmasını beraberinde getiriyor. Sadece tekelleşme belli bir grupta medya sektöründe yoğunlaşmıyor. Diğer alanlarda da bankacılıkta, finans sektöründe, tekstilde, sanayide, enerjide, ciddi bir şekilde yayılmacılık söz konusu.

 

        Bir diğer sıkıntı da tekelleşmedir. Tekelleşme ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bugün Türkiye’de bile ciddi bir tekelleşme olgusundan söz edebiliriz. Bakın, çok televizyonumuz, çok radyomuz var. Sayıları binleri bulan radyolarımızda, televizyonlarımızda çok seslilik var mı diye sorduğumuzda, çok sesliliği göremezsiniz. Açın haber bültenlerini bütün kanallarda değiştirin, bakın ya da bant alıp izleyelim. Bütün haberler aynı formatta, aynı bilgiler, aynı görüntüler, yani çok radyo, çok televizyon, çok gazete, çok seslilik anlamında değil. Maalesef çok sesliliğe ciddi bir şekilde ihtiyacımız var. Bu, demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. Demokrasinin gelişiminin önündeki en büyük nedenlerden biri de bence budur. Peki ne yapabiliriz? Açıkçası kendi adıma çok da iyimser değilim ama en azından gazeteciler olarak ne yapabiliriz? Burada işte gazeteci kimliği ortaya çıkıyor. Gazeteci kimliğine gerçekten sahip çıkılması önem kazanıyor. Gazeteci bu anlamda haber kaynaklarında, bilgi kaynaklarında çoğulculuğu temel almalı. Tek bir kaynağa bağlı kalmamalı, farklı görüşleri, farklı sesleri mutlaka dile getirmeli. İçerik çeşitlemesi yapılmalı. Mutlaka içeriklerde çok sesliliğe önem verilmeli. Program çeşitliliği mutlaka artırılmalı. Bütün hedeflere, bütün kitleye, bütün bireye ulaşmayı kendimize amaç edinmeliyiz.

 

        Editöryal bağımsızlık çok önemli. Özellikle medya sahipliğine karşı, patronlarına karşı editöryal bağımsızlık gazeteci kimliğinin korunması çok önemli ve daha da önemlisi dün Vedat arkadaşımızın değindiği etik değerler var.  Etik değerlere ciddi anlamda sahip çıkmalıyız, etik değerleri kesinlikle gözardı etmeden bir yayıncılık modeli ortaya koymak zorundayız. Bunları yapmazsak, bugünleri de arar hale gelir miyiz? Geliriz ama biz bugün halimizden memnunuz diyorsak da o zaman ne olur biliyor musunuz? O zaman yarın, öbür gün parasını veren herkes, her türlü varlığınızı, bütün değerlerinizi satın alınabilir hale getiriyor. Çünkü temel nokta şu oluyor. Siz birey olarak, yurttaş olarak görülmüyorsunuz, sizler birer tüketici olarak görünüyorsunuz. Tüketici olarak görüldüğünüz zaman da herşey mantık dışındaki herşey satılıktır. Eğer bütün herşeyin satılık olduğu bir ortama doğru kürek sallıyorsak, o akıntıya karşı biz kürek çekmezsek, o zaman parasını ödeyen herkesin herşeyi yapabileceği bir topluma da hiç kimsenin çok fazla itiraz etmemesi gerekiyor. Hatta bu anlamda ocak ayında Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun bir açıklaması oldu. Özellikle kamu hizmeti yayıncılığının korunması gerektiğinin altı çizildi ve bu konuda ciddi bir çağrıda bulunuldu. Adı geçen federasyonun, içerik konusunda çok somut hedefleri var. Onu da sizlerle paylaşmak istiyorum. Açıklamada şöyle deniyor: Herkesin değişik yüksek kalitede haber içeren tarafsız, siyasi veya ticari baskıdan uzak şekilde hazırlanmış program izleme hakkı vardır. Herkesin çoğulcu, kaliteli, her toplum kesimini temsil eden, görüşleri işleyen haberlere yer vermesi gerekiyor. Kamu alanında sahiplik teşvik edilmeli, şeffaf ve sorumlu bir şekilde yapılmalı, ticari ve siyasi denetimden uzak özgürlüğü garanti eden siyasi manipülasyondan etkilenmeyen bağımsız bir finansman modeli sağlanmalı, çalışma koşullarında ciddi bir adalet sağlanmalı, gazeteci ve sektörde çalışanların hakları korunmalı .

 

       Yayıncılık modelleri anlamında benim söyleyebileceklerim bu kadar ama eğer zamanımız kaldıysa, ben çok kısa şunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Teknolojik olarak bizi bekleyen nedir televizyon yayıncılığında? Onu da hemen çok kısa isterseniz bir beş dakikada anlatayım. Geleceğin televizyonculuğu yayıncılık modeli nedir? Yani bizi teknoloji olarak ne bekliyor? Evimizde nasıl bir televizyon olacak sorusunu yanıtlamaya çalışacağım. Önümüzdeki dönem dijital yayıncılık dediğimiz bir yayıncılık modelini ciddi anlamda kısa sürede ülkemiz televizyonlarında izlemeye başlayacağız. Avrupa ülkelerinde zaten yaygınlaştı. Türkiye’de de bunun altyapısı oluşturuluyor. Digitürk bunun ilk örneklerinden, küçük örneklerinden biridir. TRT dijital yayıncılık anlamında Ankara’da deneme yayınlarına başladı. İstanbul’da sanırım kısa bir süre sonra başlanacak. Arkadaşlar önümüzde şöyle bir yayıncılık modeli var: Evinizde televizyon izlerken, artık ekranın birden bire ikiye bölündüğünü pekala rahatlıkla görebileceksiniz. Siz programınızı izlerken, yan tarafta program süresince reklam akışını göreceksiniz. Program akışı kesilmeden, reklamlar sizlere sürekli verilebilecek ya da programınızı izlerken maç izlediğiniz zaman, elinizdeki kumandayla da siz maçı izlerken açacağınız küçük bir pencereden o golün farklı kamera açılarını izleme şansınız olacak. Kendi kendinize gidip a ben bunun bir de kale arkasını izlemek istiyorum diye kumandaya bastığınızda, size kale arkası görüntüsünü verebilecek. Sizin bire bir kendi televizyonunuz olacak ona hükmedebileceksiniz. Program akışına baktığınızda, saat 10.00’da güzel bir film var ama siz 10.00’da evde olamayacaksanız önemli değil eve geldiğinizde o filmi istediğiniz saatte izleyebileceksiniz veya bir belgesel yayınlandığında,  o belgeselde aslanlar varsa, siz bir kumandaya basıp, aslanlarla ilgili yazılı metinleri orada okuyabileceksiniz. Yarışma programları düzenlendiğinde, siz evinizde a ben bu soruyu biliyordum deyip, o yarışma programına hemen kumandanın tuşlarıyla katılabileceksiniz ya da onlar sizden bu sorulara katılımınızı bekleyebilecekler. Kamuoyu araştırmaları  anında olacak. O programı veya o siyasi liderin konuşması sırasında onu beğenip beğenmediğinizi, evinizde kumanda tuşlarına basarak, merkeze oy verebilecek, gönderebileceksiniz. Burada yeni bir yayıncılık modeli karşımıza çıkıyor. Size birebir televizyonunuzu, ekranınızı oluşturma şansı veren bir model var. Bilgiye ulaşmanız daha kolay olacak. Bir dizinin birden farklı sonuçlarını yazabileceksiniz. Siz starın ölmesini istiyorsunuz, öbürü sevgilisiyle buluşmasını istiyorsa, hemen senaryo yönlendirilip, ona göre bir son verilebilecek. Tabi bunların bütün amacı, bütün çıkış noktası, aslında yine döndüğümüz noktaya geliyor. Sizi televizyon başına bağlarken, tüketici olarak sizden daha çok yararlanma yoluna girecek. Örneğin, starın giydiği şapkayı almak istiyorsanız, hemen kırmızı tuşa basıp kredi kartı numaranızı girdiğinizde, bir hafta sonra, iki gün sonra o tişört hemen size satılmış olacak. Reklamlar zaten sürekli olacak. Sizler de bol bol tabi varsa o paralardan harcayacaksınız. Bizi, böyle bir model bekliyor. Tabi bunun içinde şirketlerin özellikle uluslararası sermayenin girmek istediği temel alanlar vardır. Televizyon radyo yayıncılığı, bilişim sektörü, bilgisayar teknoloji altyapısı, uydu yayıncılığı ve daha da önemlisi haberleşme sistemleri yani telefon sistemleri, telekom altyapısı bunlar için gerekli olan teknolojik yatırımlardır. Onun için de şirketler, özellikle bu alanlarda uzmanlaşmak, bu alanlarda hakim sınıf olmak istiyorlar. Telekom şirketlerinin bu kadar rağbet görmesinin temel nedenlerden biri de yine önümüzde bizi bekleyen bu dijital yayıncılık sisteminin getireceği yeni yaşam tarzıdır. Belki de kararlarımızı, hedeflerimizi belirlerken ülke olarak, toplum olarak, birey olarak, gazeteci olarak bizlere de büyük görevler düşüyor. Bunların hepsini göz önüne almak zorundayız diye düşünüyorum. Sabrınız için teşekkür ederim.

 

 

 

<<<       XI. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADIYAMAN (26 - 27 Mayıs 2005)      >>>