|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“HABER
DEĞERLENDİRMESİ VE KOORDİNASYON”
Değerli meslektaşlarım, Öncelikle Adıyaman gibi güzel bir ilimizi görmemize vesile olan herkese teşekkürlerimi sunu-yorum.
Şimdi daha çok haber değerlendirilirken, medya nasıl yanıltır bunun üzerinde durmaya çalışacağım. Haber değerlendirilirken, ışık ve ateş örneğini veririz. Işık hepimize lazımdır. Kitap, gazete okumak için ışığa ihtiyaç duyarız ama bunu aleve çevirdiğiniz zaman cayır cayır yanarız. Yani haberi insanları bilgilendirmek için aydınlatmak için kullanırsak bu ışık olur ama toplumları galeyana getirmek, kötülükleri yaymak, ortalığı karıştırmak ise bunun adı alevdir. Yani biz, o malzemeyi aydınlanmak için kullanacağız, ışık için kullanacağız, alev yapmayacağız, cayır cayır yakmayacağız. Işık olacağız, alev olmayacağız. Demek ki birincisi bu. Kesinlikle korku çığırtkanlığı yapmamalıyız, yani yaptığımız ikinci bir hata o. Korku çığırtkanlığı yapıyoruz. Ceset torbası haberciliği yapıyoruz, bunlar dokümanlara girmiş tabirlerdir. Ceset torbası haberciliği, korku çığırtkanlığı, yani gazetelere baktığımız zaman televizyonlara baktığımız zaman devamlı cinayet, intihar, soygun, gasp, yangın, hep felaket haberleri var. Örneğin, sabah oturuyorsunuz, ‘şu şunu kesti’, ‘ozon tabakası deliniyor, kanser başladı’, ‘İstanbul sekiz büyüklüğünde depremle sarsılacak’, ‘dünya global bir savaşa gidiyor’ vs. O zaman hiç dışarı çıkmayalım, yani insanları bu kadar moral bozukluğuna uğratmak, bu kadar felakete sürüklemek olur mu? Gazetecilik, habercilik bu değil. İşte bu, ceset torbacılığı haberciliğidir, bu felaket tellallığıdır. Bizim ağırlıklı olarak yaptığımız budur. Peki neden en çok bu tür haberlere yer veriliyor? çünkü bu tür habercilik tembel işidir. Yani bir trafik kazası oldu, bir cinayet oldu bir fotoğraf çektiniz, yazacağınız şeyler bellidir. Gider o sayfayı doldurur, biraz da kendi duygularınızı katarsanız, biraz da habere takla attırırsanız tamamdır, sayfayı doldurdunuz. Halbuki haber, biraz emek ister. Diyelim ki bir eğitim haberi, bir sağlık haberi veya başka pozitif haber, emek ister. O emeği ise herkes harcamıyor, dolgu nasıl olsa hazır, görüntüyü aldınız birkaç cümle ilave edip hazırlıyorsunuz. Tabii milletin psikolojisi ne oluyor kimseyi fazla ilgilendirmiyor. Peki işlenen bir cinayet kaç kişiyi ilgilendiriyor? Diyelim ki Adana’da bir cinayet işlendi. Adıyaman’daki birisini ilgilendiriyor mu? Peki Adana’da veya başka bir yerde işlenen bir cinayeti bütün bölgeye yaydığımız zaman şurada cinayet, burada cinayet, bu normal mi? İnsanlar zanneder ki adım attıkları her yerde bir cinayet var. Aman ben de silahlarımı kuşanayım, dışarı çıkmayayım. Bu gerçek mi? Değil. Öyleyse bu haberleri vermeyelim mi öyle bir şey demiyorum. Haber değeri varsa verilir, ama ‘ifrat ve tebrit’ aşırılıktır. Nedir bizim yaptığımız, ceset torbacılığıdır. Bir sosyo-psikoloğun tabiriyle biz medya paradoksu oluşturuyoruz. Haberleri, halkın korkularını beslemek için kullanıyoruz, korkuya yöneltiyoruz. Psikolojik olarak yanlış yönlendiriyoruz. Yakın zamanda, üç-dört yıl önce iki büyük deprem oldu. Hemen ardından uzmanlar çıktı, kimisi “7 büyüklüğünde deprem bekleniyor”, kimisi de “8 büyüklüğünde deprem olacak” dedi. Bizi iyice korkuttular. Zaman geçti, bunlar unutuldu diye sevindik. Ancak, diyelim ki Erzurum hafif bir sallanınca, bunlar yine geliyor, biri “İstanbul’da 240 bin kişi ölecek, yarısı sular altında kalacak” diyor, öbürü “Yok, hiçbir şey olmaz 5.5 büyüklüğünde olacak” diyor. İkisi de uzman. Bu mu doğru o mu? Sonra bakıyorsunuz başka bir iddia çıkıyor, biri diyor ki “Bu büyük deprem olacak diyenlerin maksatları farklı.” Bu şekilde söylemekle amaçları nedir? İşte, kıyı şeridini bunlar boşaltıyor, Avcıları, Bakırköy’ü, şurayı burayı, boşalan evleri yok pahasına kapatıyorlar, arsa spekülatörleri var. Şehrin kuzeyinde de arsaları var, oraları satıyorlar, yani insanları korkutarak, dehşete sürükleyerek rant elde ediyorlar. Peki bunun doğru olmadığını söyleyebilir miyiz? Ben söyleyemem, siz söylerseniz söyleyin. Ama çıkanların hepsi deprem uzmanı. Bunca yıl geçti, bu korkularımızdan kurtulabildik mi? Hayır. Ne oldu insanlarımız yatırım yapmaz yapamaz oldu, ne oldu turist gelemez oldu, korktu. Ne oldu oradaki esnaf işini kaybetti, iflas etti. Ne oldu çoğumuz psikologa gitti, ruhi dengemiz bozuldu. Her an üzerimize yıkılacak bir binada kim yaşamak ister. Peki bunlar hiç yazılmasın mı? Bunlar yazıldı kötü mü oldu veya faydası oldu mu? Bana göre bunlar yazıldı diye İstanbul’da deprem için bir hazırlık yapılmadı ama yapıldı diyenlere de saygım vardır. Yani bu uzmanlar, her gün, her akşam bizi korkutmasalardı şimdi yapılan hazırlıktan daha azı yapılmazdı yine bunlar yapılırdı, korkularımızla endişelerimizle baş başa kaldık. İkincisi, yanıltma. Haberi örneklemek açısından bu da mühim. Yıllardır ozon tabakası deliniyor, güneş ışıklarına çıkmayın, kanserojen etkisi var, kanser olursunuz, diyorlar. Ama üç dört gün önce hatta 23 tarihli bir gazeteye baktık. ‘100 yılın yalanı’ diyor. ‘Güneş ışığının kanser yapacağı şu bu hepsi yalan’ diyor. ‘Güneş ışıklarından istifade edin’, bunu kim söylüyor? Doktorlar söylüyor, önceki söyleyen kim o da doktordu. Yani şimdi güneş ışığına çıkmak mı yalan çıkmamak mı yalan? İnsanları böyle ikilem içinde bırakmaya, böyle kandırmaya, böyle korkutmaya bizim hakkımız var mı? Yok. O mu doğru bu mu doğru? Belki ikisinin de doğru yanları var eksik yanları var, ama biz, işi biraz daha abartarak felaket yönünü ön plana çıkartarak haberi veriyoruz. Üç yıl önce İstanbul’da yaz yağmurları başladı, epey fazla. Yağmurdan hemen sonra güneş açıyordu. Hemen uzmanlar, yine ozondan, incelmeden, küresel ısınmadan söz etmeye başladılar. Sonra İstanbul’un iklimi değişti, tropikal yağışlar yağdı sonra hatta birileri başlık bile attı: ‘İstanbul’un bitki örtüsü değişti, tropikal iklim geliyor’, Sonra ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Yani insanları neden böyle korkutuyoruz, yanıltıyoruz? Halbuki bilim adamlarına dayandırarak gerçek haber yapsak bu kadar iddialı bir şey ortaya çıkmaz. Şimdi, yine aynı şeyi söylüyorlar, ‘Buzullar eriyecek’, ‘Türkiye çöl olacak’ vs. Daha önceki haberleri duyan birisi olarak ben, buna inanmıyorum. Buna ilişkin medyanın güvenirliliği azaldı. Şuna dikkat etmek lazım, önümüzde bir kibrit çöpünün alevi var. Biz ona bakıyoruz, onu söndürmeye çalışıyoruz, ama arkamızda müthiş bir yangın var. Yangını biz çıkartıyoruz. Küçücük kibrit çöpündeki alevi söndürmeye çalışırken, arkamızdaki alevden haberimiz yok. Bunu biraz düşünürsek, hepimiz anlayacağız. ‘İyi haber, haber değildir’ görüşünden yola çıkarak felaketlere odaklanmışız. Halbuki böyle şey olur mu? İyi haber de haberdir. Kısacası tamamen felaket ve yanılgılar üzerine odaklanmamız gerekir. Bir devlet adamımız, bir bürokratımız, bir işadamımız çok güzel işler yapıyor bunu görmüyoruz. Ama azıcık bir yanlışı olunca olayı büyütüyoruz, şevkini kırıyoruz, bu da yanlış. Haber demek kötü şey demek değildir. Tabi ki kötü şeyi örtelim, görmeyelim diye bir iddiam da yok. Yalnız bu şekilde topluma zarar veriyoruz, Duygu sömürüsü yapıyoruz. Bir katil, insan öldürüyor, soygun yapıyor, başka kötülükler yapıyor, biz arıyoruz bir hikayesini buluyoruz. Şöyle aşık oldu veya şöyle çocukları var, yani adamı sempatik hale getiriyoruz. Sanki adam bir mafya babası değil bir katil değil, bir suçlu değil de bir kahraman. Yaptığımız haberi okuyan ‘eyvah çok yazık olmuş’ diyor. Bu yaptığımız doğru mu? Değil. Küçük çocukları ona yöneltiyoruz, onun gibi olmaya çalışıyorlar. Niye duygu sömürüsünü yapıyoruz, insanlara şirin gözükmek için. Belki haberimizi daha çok kişi okusun diye, halbuki bu doğru değil. Yaptığımız yanlışlardan tipik bir örnek daha; gecekondu yıkımları. Adam gidiyor, devlet arazisine daha doğrusu hepimize ait olan bir araziye kanunsuz bir şekilde bir bina yapıyor, hatta tek daire değil, bir bina dikiyor birkaç katlı onunla da yetinmiyor yanına bir daha yapıyor. Devlet tebligat yapıyor. Belediye veya polis yık diyor, yıkmıyor. Yıkım ekibini taşlamaya başlıyor bakıyor ki o da olmuyor, çocuğunu çıkartıyor bunu keserim biçerim diyor. Kadınlar da çıkıyor ağlıyor yuvamıza başımıza yıktılar gibi sözler. Biz, nasıl veriyoruz haberi? Gözyaşlarını veriyoruz, çocuğu veriyoruz, demiyoruz ki bu adam hepimize ait olan bir arazinin üzerine kanunsuzca ev yaptığını yazmıyoruz. Kanunsuz şehirleşmeler olduğunu bunun sellere ya da başka şeylere yol açacağını yazmıyoruz. Yani kısaca, bu adamın Ziraat Bankası’nı soyan birisiyle aynı işi yaptığını yazmıyoruz. Halkın dalkavukluğunu yapıyoruz. Yani halka şirin görünelim diye gecekondulaşmayı teşvik ediyoruz. Başka ne yapıyoruz? Diyelim ki bir şirket özelleşecek. İşçilerimiz haklı olarak ‘işimizi kaybetmeyiz’ diyor. Haklılar, insan işini kaybetmek istemez. Sonra yorganını, battaniyesini alıp oraya gidiyor, sendikalar da ‘biz burayı sattırmayız’ diyor. Biz, haberi ‘İşçiler fabrikalarına sahip çıktı’, ‘işçiler işini kaybetmek istemedi’ şeklinde yazıyoruz. Bunu yazmayalım mı? Yazalım, ama işin başka ayağı da var onu da yazalım. Ne yazalım? Bu şirketin bu sene şu kadar trilyon zarar ettiğini, bu zararın, Adıyaman’ın şu köyündeki şu vatandaşın cebinden çıktığını yazalım. Buradaki işçi ayda bir buçuk milyar maaş alırken Diyarbakır’daki x garibana bu adaletli bir şekilde yansıtılmıyor. Eğitim meselesinde de aynı şekilde. Tıp fakültelerinden örnek vereyim. Öğrenciler toplanıyor, ‘üniversite bizimdir, hepimiz okuyacağız’, diyor. Tabi ki herkesin okumaya hakkı var buna hiç kimsenin itirazı yok. Ama gazeteci bunu haber yaparken, ikinci ayağını da yazmalı. Yani gazeteci, bir tıp fakültesi öğrencisinin ne kadara mal olduğunu, doktor olunca büyük bir kısmının şu kadar para kazandığını, tıp fakültesini finansa eden Türkiye’nin 70 milyon insanının içinde Adıyaman’daki Ahmet’in de olduğunu… Ayrıca Adıyaman’daki Ahmet’in kendi okuttuğu, parasını vererek okuttuğu şu vatandaşın muayenesinin önünden dahi geçemediğini…Bütün bu gerçekleri yazsın. Sonra, eğer tıp fakültesinden katılım payı alınırsa fakirler okuyamaz diye bir şeyin olmadığını, bunun başka yollarının da olduğunu, herkesin okuyabileceğini de yazsın. Vatandaşı eksik bilgilendirmeyelim. Suçlular için olsun, ekonomi için olsun başka şeyler için olsun hep kendi penceremizden baktık, hep kendi ideolojik görüşlerimizle haber yaptık eksik ve toplumu yanlış yönlendirdik. Yanlış yönlendirilince ne oluyor? Zararını hepimiz birden çekiyoruz buna hiçbirimizin hakkı yok. Birkaç çarpıcı örnek vereyim. Üzeyir Garih cinayetini hepimiz hatırlıyoruz. Tanınmış bir işadamı olan Üzeyir Garih dört yıl önce İstanbul Eyüp’te hunharca öldürüldü. Sonra 13 yaşında Fuat Nalkıran adında bir boyacı çocuğunu ‘katil’ diye lanse ettik. Hepimiz birinci sayfalarımıza hikayelerle yazdık: Sorunlu bir çocuktu, şöyle bir ailede yetişti, zaten tiner bağımlısıydı gibi sözlerle yerin dibine batırdık, 13 yaşındaki çocuğu katil diye ilan ettik, hapse girdi. Sadece Fuat Nalkıran değil ailesi de suçlu ilan edildi. Sonra ne oldu, 48 saat sonra fazla değil 48 saat sonra gerçek anlaşıldı. Fuat Nalkıran, suçlu değil. Olayla hiçbir ilgisi yok. Şimdi, kendinizi, çocuğunuzu bunun yerine koyun! Yakın zamanda Nalkıran ailesi tazminat davası açtılar, 25 milyar lira kazandılar yanılmıyorsam, ancak kazanmak onları kurtarmaz. Internet’e girdiğiniz zaman Fuat Nalkıran yazın, karşınıza tinerci, katil bilmem şu bu diye çıkar. Peki biz bunu silebilir miyiz buna bizim hakkımız var mı? Bizim bu yaptığımız gazetecilik mi? Hayır. Bu, bariz bir örnek. İkinci bir örnek, yakın bir zamanda belki bir yıl veya altı ay önce İstanbul Ok Meydanı Hastanesi’nde bir hemşireye tecavüze yeltenme olayı oldu. Birisini yakaladılar, hepimiz manşetleri attık, ‘Ok Meydanı sapığını yakaladık’, ‘Sapık yakalandı, Teşhis edildi’ ‘Hemşire teşhis etti’ diye. Birkaç gün sonra DNA testleri tutmadı, hemşire de zaten “Ben böyle söylememiştim” dedi. O vatandaş da serbest bırakıldı. Kendinizi onun yerine koyun, yani biz yoldan geçerken birisi kolumuza yapışıp sapık diye içeri atsa bütün medya bizi manşet yapsa halimiz ne olur, çocuklarımıza karşı, çevremize karşı bizim durumumuz ne olur? Peki bu iki uç örnek İstanbul’da meydana geldi. Gaziantep, Adıyaman, Diyarbakır’da olmuyor mu? Bunun gibi kaç hayat kararttık düşünebiliyor muyuz? Mesleğimizin, meslek örgütlerimizin açıkladığı meslek ilkelerine uyarsak biz, ne Fuat’a katil ne öbürüne sapık deriz. Çünkü mahkemeler karar vermedikçe hiç kimseye suçlu ya da katil diyemeyiz. Şimdi Türkiye’de bu oluyor başka ülkelerde olmuyor mu? Elbette her tarafta oluyor. Yakın bir zamanda herkesi, her ülkeyi meşgul eden bir skandal gerçekleşti. Biliyorsunuz, ‘News Week’ dergisi, ‘Amerikan askerleri Guatalama’da sorgu esnasında Kuran’ı Kerim’i tuvaletlere atmışlar’ diye bir haber yaptı. Fakat bu haberi, kaynağı belirsiz diye verdi, yani isim belirtmedi. Bu haber verilince, dünyanın her ülkesinde gösteriler oldu. Pakistan’da, Hindistan’da yaklaşık 16 kişi öldü. Hemen ilgili derginin sorumlusu, televizyon kanallarında hatasını kabul ettiğini anlattı çünkü isimsiz kaynak arkalarında durmadı. Amerikan hükümeti baskı yaptı, sonunda dergi özür diledi, haberini de çekti, ama 16 kişi öldü Amerika’nın prestiji kendi ülkeleri açısından yıkıldı, dünya karıştı. Niçin? Kaynağı belirsiz bir haber için. Bunun üzerine, Amerika’nın yayın kuruluşları saygın medya kuruluşları yeni kararlar almaya başladı. Örneğin, New York Times, 10 maddelik bir emir yayımladı. “Bundan sonra ismi saklı bir kaynaktan haber verebilmek, üst düzey sorumlu kim ise onların bilgisi dahilinde olacak” şeklinde bir madde yer alıyordu. Peki Türkiye’de durum farklı mı? Maksat, toplumu manipüle etmek. Zaten bir söz vardır: Diktatörlüklerde sansür, demokrasilerde manipülasyon. Sansürleyemiyorsan, bol bol manipüle et. Zaten bizim bu hususta Türk medyasının iyi bir geçmişi yok. Başbakanı biz astırdık, ne yazdık? “Üniversite öğrencileri canlı canlı fırınlara atıldı” dedik. Halbuki yalan, ilgisi yok, çünkü bu haberi yapan gazeteciler “Biz yanlış yaptık, biz uydurduk” dedi. Arşivlere bakan görür. Ondan sonra idam kararlarında bunlar gerekçe olarak gösterildi. Aydın gazeteci olarak bizler bununla yetindik mi? Hayır yetinmedik, yakın zamanda aynı şeyleri bir daha yaptık, hatta meslektaşlarımızı jurnalledik. Bazı meslektaşlarımız Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı, ölüm tehditleri aldılar, sonra bunun yalan olduğu anlaşıldı! Düşünün, beraber çalıştığınız, yazı yazan bir adamı siz gazetenizde hedef olarak gösteriyorsunuz ve o adam yurt dışına kaçıyor, sonra kusura bakma birileri beni yanılttı diyorsunuz! Bu kadar basit mi yani insan hayatı bu kadar basit mi? Bizim etik dediğimiz, dürüstlük dediğimiz şey bu kadar basit mi? Benim gibi düşünmeyen ölsün mü? Ben, gazeteci miyim militan mıyım? Bu noktaya gelmememiz lazım. Benim gibi düşünmeyen insanın sesini mi keseyim? Hayatına kast mı edeyim? Böyle bir şey olur mu? Özeleştiri yaptık mı? Hayır. Geçmişte bu işi yapanların hepsi makamlarını koruyor ve belki yarın öbür gün başka yerlerde, etik dersleri verecekler. Ama hiçbirimiz de sen, yanındaki arkadaşını kendi gazetende hedef gösterirken bu ahlâkla bağdaşıyor mu? diye sormayacağız. Bunun hiç düşünceyle fikirle ilgisi yok. Bu bir ahlâk meselesidir. Tabi herkes benim gibi düşünmeyebilir, herkes benim gibi yazmayabilir. Demokrasinin güzelliği budur… Şimdi Türkiye’de yeni Ceza Yasası var. Hepimiz şikayetçiyiz, gazeteciye hapis cezası verilmesinden. Tabi ki olmaz, yani bir gazeteciyi fikrinden dolayı hapse atar mısınız? Atmazsınız ama öyle bir suç işlemişsiz ki kimse bize güvenmiyor. Bu adamları öyle korkutalım ki bir daha hata yapmasın diyorlar. O yapılan da yanlış tabi. Fikrimden dolayı beni hapse atmak yanlış ama insanları o noktaya getirdik. Bu tür hataları önlemek için, Basın Konseyi ayrı, Gazeteciler Cemiyeti ayrı maddeler yayımladı. Dünyada ise Dünya Gazeteciler Federasyonu ayrı maddeler yayımladı. Saygın kuruluşlardan, örneğin, Fransız Le Monde gazetesi olsun, öbür gazeteler olsun meslek ilkelerini ayrı yayımladılar. ‘Benim gazetemde çalışacak adam şu maddeleri uygulamak zorunda, uygulamazsa çalışmaz’ diyorlar. Bunlara ilaveten Guatamala’da Kuran’ı Kerim’i tuvalete atma iddiasından sonra 10 maddelik bir emir yayımladılar. Maddelerden biri gizli kaynak konusudur. Nedir bu? Muhabirlerin hataları asgariye indirebilmesi için yayından önce haber kaynaklarını yazsınlar deniyor. Bir röportaj yaptınız, yazdınız, onunla bir daha görüşün deniyor. Bu şekilde yazdım katılıyor musunuz? diye onay alın deniyor. Bizde ise bazıları bunu küçüklük sayıyor. “Ben gazeteciyim, ben konuştum” diyor. Oysa konuşan kişi yazılanları kabul etmeyebilir. Bir diğer maddede, üst düzey editörler gazetenin işleyişini, kararların nasıl alındığını düzenli olarak köşe yazılarında açıklasın, deniyor. Editörler hem okuyucuya hem de çalışanlarına kararların nasıl alındığını düzenli olarak anlatsınlar deniyor. Kısacası gittikçe bu tür sıkıntılardan kaçınmak için dünya tedbir alıyor. Bizim de tedbir almamız gerekiyor. Birkaç dakika aştım. Özür diler, saygılarımı sunarım.
|
|
|
<<< XI. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADIYAMAN (26 - 27 Mayıs 2005) >>> |