|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“BASIN VE DIŞ POLİTİKA” Değerli katılımcılar, Yerel ve ulusal basınımızın saygıdeğer emekçi ve yöneticileri, Bayanlar ve baylar,
Dış Politika deyince aklınıza ne gelir? Okuyucu bu konu ile neden ilgilenir? Ne ölçüde ilgilenir? Konuya el atmadan önce bu soruların cevaplarının aranması yerinde olacaktır kanısındayım. Dış politika, bir devletin dış dünya nezdinde ulusal çıkarların gözetilmesi amacıyla çerçevesi Anayasa ve ilgili yasalarla çizilmiş belirli bir program ve ilkeler doğrultusunda atmış olduğu her adım şeklinde tanımlanabilir. Buna göre kıyılarımız ötesinde bir metruk adanın sahiplenilmesi, bir Türk firmasınca Almanya’ya gönderilen bazı malların iade edilmesinin yanında, Afrika’daki yağmur ormanlarının korunması, bir Türk gazetecinin yabancı bir ülkede kaybolması veya uzaya bir uydu gönderilmesi dış politika tanımı içinde mütalâa edilebilir. Bir kaç yıl önce Galatasaray-Leeds maçını izlemek amacıyla İstanbul’a gelen iki İngiliz taraftarın bıçaklanması olayının nasıl bir dış politika konusuna dönüştüğü sanıyorum hepinizin hatırındadır. Gelelim okuyucuya; insanlarımız dış konularla neden ilgilenirler? Kimisi yurt dışında bulunmuştur, kimisi hiç bulunmamıştır ama merak etmektedir. Bazılarının ise yurt dışında akrabaları, tanıdıkları vardır. Onların nasıl bir yerde ve nasıl yaşadığını merak etmektedir. Bir örnek olarak Irak’ı ele alalım. Hepinizin bildiği gibi, şu anda bulunduğumuz yere pek de uzak olmayan, komşumuz Irak’ta işgali takiben, bazı olumsuz gelişmeler olmaktadır. Bu durum çoğumuzu ilgilendirmektedir. Ama yakınları arasında Irak’a mal götüren biri olanlar bu olaylara daha çok ilgi duymaktadır. Bu durum esasen Irak’taki asayiş ve güvenlik durumunu yakından izleyen Türkiye’nin konuya olan ilgisini artırıcı bir etken olmaktadır. Yine Türkiye’nin hem doğrudan hem de dolaylı bir şekilde taraf olduğu bir durum söz konusudur: Bu da çoğunuzun tahmin edeceği gibi AB süreci ve buna bağlı iç ve dış gelişmelerdir. Bildiğiniz gibi bu konuda neredeyse hangi televizyon kanalını açsanız birinin konuştuğunu görür ve duyarsınız. Tabii bu konuda sabahki konuşmacımız Sayın Baydarol gibi bilerek konuşanların yanında daha az bilerek konuşanlar da bulunmaktadır. İşte basınımızın burada en önemli görevlerinden biri, okuyucunun bilerek konuşan ile bilmeyerek konuşan arasında ayırım yapmasına yardımcı olmasıdır. Bu konuda iki kitap yazmış bir Dışişleri mensubu olarak diyebilirim ki Türkiye için AB süreci dünden bugüne oluşmuş bir durum olmayıp geçmişi nerede ise yüzyıllar ötesine gitmektedir. Dış politikanın önemli unsurlarından biri de hiç şüphesiz, içte ama özellikle dışta kamuoyu oluşturulması gereğidir. Bu keyfiyeti en iyi bir şekilde değerlendiren Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün veya o günkü adıyla “Matbuat ve İstihbarat Müdürüyeti Umumiyesi”nin kuruluşu sırasında kendi kaleme aldığı gerekçede: “Genel olarak kabul edilen bir gerçeğe göre ülkemizin uğradığı felâketlerin en önemli nedenlerinden biri de iç ve dış kamuoyunun ulusun yüksek çıkarlarına uygun biçimde yönlendirilmesinde gösterilen ihmaldir. Ulusal çıkarlarımızın savunulmasında silah kadar etkili siyaset ve düşünce örgütlenmesinin öteden beri ihmal edilmiş olması pek çok kötülüklere yol açmış halen de açmaktadır. Avrupa’nın en küçük devletlerinin bile bu amaçla kurulmuş geniş örgütleri vardır. Bulgaristan ve Yunanistan (kendisi Bulgaristan’da Sofya Ataşemiliteri olarak görev yapmış ve buradaki uygulamaları yakından izleme fırsatı bulmuştu) bu alanda en ileri gitmiş ülkelerdendir ve siyasi başarılarının nedenlerinin önemli bir kısmı örgüte verdikleri önemde aranmalıdır” ifadesine yer vermiştir. Çok ilginçtir, Yunanistan yüzyıl öncesine kadar Bulgaristan ise o tarihten bir kaç yıl öncesine kadar Türk toprağı idi. Yüce Meclis bunun üzerine, şiddetle hissedilen bu ihtiyacın karşılanması için gece gündüz çalışarak, ulusal politikamızı dışarıya karşı savunma ve içeride de her yere yayma gibi iki büyük amacı yerine getirmeye yönelik müesseselerin kuruluş yasalarını hazırlamıştır. Hazırlanan bir yasa ile kurulacak Matbuat ve İstihbarat Genel Müdürlüğü’nün dışarıya karşı ulusun gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmeye çalıştığı işleri tanıtmak ve davamızın hakkını kanıtlamaya çalışmak; ulusumuzu içeride aynı noktada birleştirmek ve her haberleşme ve iletişim aracından yararlanarak sürekli aydınlanmak ve uyarmak olmak üzere iki temel görevi üstlenmesi öngörülmüştü. Atatürk bununla da kalmamış TBMM’nin açılış çalışmalarının tüm yoğunluğu ile sürdürüldüğü bir sırada 6 Nisan 1920 tarihinde Anadolu Ajansı’nı kurmuştur. Dışişleri Bakanlığının kuruluşu ise 2 Mayıs 1920 tarihine rastlamaktadır. Aslında hepinizin bildiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda da bir Hariciye Nezareti vardı. Ama orada yakın zamana dek daha çok Türk olmayan unsurların sözü geçiyordu.. Türkiye Cumhuriyeti’nde dış politika konusunda toplumun aydınlatılması görevi öncelikle Dışişleri Bakanlığına aittir. Bilgilendirmenin yerinde ve zamanında yapılması, yanlış anlamalara meydan verilmemesi ayrıca önem taşımaktadır. Açıklamaların tamamına yakını en azından bir yabancı ülkeyi ilgilendirdiğinden kullanılan sözlerin son derece dikkatli seçilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle Dışişleri Bakanlığı bir “Bakanlık Sözcülüğü”ne sahip tek devlet makamıdır. Dış politika konusunda ve özellikle kamuoyunu ilgilendiren bir durum ortaya çıktığında merkez birimleri ve dış temsilcilikler tarafından etraflı araştırma yapılması istenir, sonuçlar değerlendirilir, bir metin hazırlanır ve gerekli görüldüğünde yabancı dillere çevrilir. Dış politikaya teallük eden herhangi bir durumla ilgili olarak hazırlanan açıklama kamuoyuna mal edilmeden, mutlaka en azından bir müsteşar yardımcısının, çoğu halde müsteşarın onayı alınır. Bazı hallerde haber/açıklamanın yayın gün ve saati belirlenir. Bu şekilde konan ambargoya genellikle riayet edilir. Haberin kısa olmasına da dikkat edilir zira aksi halde bazı basın ve yayın organlarının “yer ve zaman darlığı” gerekçesiyle haberi kısaltma yoluna gitmeleri durumu ile karşı karşıya kalınabilir. Buna göre hazırlanan açıklamalar olağan veya olağandışı basın toplantıları yapılmak suretiyle kamuoyunun bilgisine sunulur. Basın toplantısı yapılırken olası sorulara da hazırlıklı olunur. Özellikle yazılı basında haberin baskıya yetiştirilmesi durumu ile karşı karşıya kalındığı hususu da ayrıca göz önünde tutulur. Açıklamalar aynı anda Dışişleri Bakanlığının web sitesine konulur. Peki basın Dışişleri Bakanlığının açıklamaları ile yetinir mi veya yetinmeli midir? Kabul etmek gerekir ki medeni alemde hemen hiçbir ülkede ve alanda yapılan resmi açıklamalarla yetinilmez. Esasen dış politika konusunda tek kaynağın resmi kaynaklar olduğunu kimse iddia etmemektedir. Hatta belirli bir konuda aykırı bir görüş varsa bunun da bilinmesinden memnun olunmaktadır. Dolayısı ile dünyanın hemen her yerinde basın mensupları, aldıkları bir haberi çeşitli kaynaklardan teyit ettirmeye çalışırlar. Doğal olarak bu arada kendi siyasi felsefelerine uygun yorumlar da yaparlar. Ancak bu husus da dönüp dolaşıp maddi güce dayanmaktadır. Gücü olanlar bazı önemli saydıkları yerlerde sürekli muhabir istihdam ederler. Tabii bu özellikle Orta Doğu gibi kritik yerler için hayli pahalı bir yöntemdir. Bunun yerine belirli bir yerde önemli bir olayın çıkacağının öğrenilmesi veya böyle bir ihtimalin ortaya çıkması üzerine o yere derhal bir muhabir gönderme yöntemi tercih edilmektedir. Buna kendi deneyimlerime dayalı bir iki örnek verebilirim. 1979 yılının Eylül ayında Belgrad’ta görevime gittiğimde bu kentte IMF-Dünya Bankası Zirvesi yapılıyordu. Olay özellikle kapitalist dünyaya şekil veren kurumların bir “Sosyalist” ülkede böyle bir zirve düzenlemesi açısından ilginçti. Türk basınından ise bu olayı sadece bir kişi (Milliyet adına Emin Çölaşan) izlemişti. Yaklaşık bir ay sonraki Trabzonspor maçına ise Türkiye’den gelen muhabir sayısı 10’u geçiyordu. Bir yıl kadar sonra ise o günkü Yugoslavya’nın kurucusu Mareşal Tito’nun ölümü üzerine düzenlenen törene çok sayıda Türk gazeteci gelmişti. Ancak bu muhabirler bulundukları ülkenin o günü ve geleceğinden ziyade, Türkiye’de o sırada iktidar ile muhalefet arasında yaşanan çekişmenin Belgrad’a taşınması üzerinde durmuşlardı. Nitekim yazılan yazılarda başka ülkelerden iktidar ve muhalefet temsilcilerinin birlikte seyahat ettiklerine, buna karşılık Türkiye’nin Başbakanı ve ana muhalefet liderinin ayrı ayrı geldiklerine, bu kimselerin birbirleriyle karşılaşmamaları için Belgrad Büyükelçiliğimizin özel çaba sarf ettiğine değiniliyordu. Bu arada yurt dışına gönderilecek muhabirin en az bir yabancı lisan bilmesi burada ayrıca önem taşımaktadır. Türkiye’de bu kurala ne ölçüde uyulduğunu siz sayın dinleyiciler benden daha iyi bilirsiniz. Özellikle Türkiye’nin yakın çevresinde meydana gelen olaylar ve globalleşme çerçevesinde ABD, Avrupa Birliği ve Rusya gibi uluslararası olaylara yön veren güçlerle ilgili gelişmeler Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından önem taşımaktadır. Dolayısıyla basının bu alanda bir görevinin de kamuoyunun dış politika konularına karşı duyarlı olmasını sağlamak olduğunu düşünüyorum. Hatta buna dış haberleri benimsetmek veya sevdirmek de diyebilirsiniz. Bu konuda zaman zaman çeşitli yöntemlere başvurulduğunu görüyoruz. Örneğin ABD Başkanının Hanımı, eşinin televizyon karşısında uyuyakaldığını bir yerde söyleyince basınımız bunu haber yapmakta zaman kaybetmemişti. Araya böyle dünya liderlerinin özel yaşamları ile ilgili, nezaket kuralları içinde kalan ve abartıya kaçmayan, esprili haberler serpiştirilmesinin kamuoyunun dış konulara ilgisinin artırılması açısından yararlı olduğunu düşünüyorum. Yine konumuzla bağlantılı olarak Türkiye Cumhuriyeti adına dış basını izleme ve buralarda kamuoyu oluşturma görevi de Dışişleri Bakanlığı tarafından üstlenilmiş bulunmaktadır. Bakanlık bu görevi dış temsilcilikler yani büyükelçilik, daimi delegelik ve başkonsolosluklar aracılığı ile yürütür. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiye aleyhine açılan davaların izlenmesi, bu konuda kamuoyuna doğru bilgi verilmesinin sağlanması, Fransa’nın Strazburg kentinde bulunan Avrupa Konseyi Nezdindeki T.C. Daimi Delegeliğinin önde gelen görevleri arasındadır. Bu görev Londra, Berlin, Paris gibi bazı büyük merkezlerde basın müşavirleri ve ataşeleri, diğer merkezlerde de o işle görevlendirilen memurlar tarafından yürütülmektedir. Bu bağlamda temsilcilikler her sabah yerel basını tarayarak Türkiye hakkında ve/veya Türkiye’yi yakından ilgilendiren haberleri, tabii Türkçeye çevirerek, merkeze ulaştırırlar. Ülkemiz ve Devletimiz hakkında herhangi bir olumsuz haberle karşılaşılması halinde yerine göre ya doğrudan doğruya ya da merkezden alınacak talimat doğrultusunda Türkiye’nin konu ile ilgili tutumu hakkında o ülke kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini sağlamaya yönelik açıklamalarda bulunmak da o dış temsilciliğin görevidir. Tabii bu da, özellikle Türkiye’nin terörist saydığı kişi ya da kuruluşlara Batı ülkelerinin bir çoğunda “özgürlük savaşçısı” gözü ile bakıldığı dikkate alındığında, oldukça zor bir görevdir. Dış dünya dendiğinde bir de yurt dışındaki Türk basınına değinmekte yarar olacağını düşünüyorum. Yurt dışındaki vatandaşlarımızın en yoğun olduğu bir yerde dört yıl başkonsolosluk yapmış olmam dolayısıyla bu konuda yeterince bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim. Tahmin edileceği üzere yurt dışındaki Türk basını vatandaşlarımızın kitleler halinde çalışmak üzere öncelikle Batı ülkelerine gitmeleri ve bir süre sonra da artık geri dönüş olmadığı sonucuna vararak buralarda yerleşmelerinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmıştır. Önce büyük tirajlı gazetelerimiz Almanya’da bürolar kurmak suretiyle münhasıran yurt dışındaki Türklere yönelik günlük gazete yayınlamaya başlamış, bunları bazı yerel müteşebbisler tarafından çıkarılan çoğunluk dergi türü yayınlar izlemiştir. Başlangıçta sadece Türklere yönelik ve onların yaşamlarını konu alan bu yayınlar, daha sonra “Türkiye’nin AB adaylığı” “Küresel sorunlar” gibi daha genel konuları ele almak ve kısmen Almanca (veya yerine göre Fransızca, Flamanca, İngilizce) çıkmak suretiyle okuyucu kitlesini genişletme yoluna gitmişlerdir. Bu arada Türkiye’de mevcut bazı kamplaşmalar yurt dışında maalesef daha keskin hatlarla kendini gösterdiğinden, bazı yıkıcı unsurların kendi çıkardıkları yayın organları ile bölünmeleri açıkça teşvik etmekten geri kalmadığından, buradaki Türk basını da birleştirici, uzlaştırıcı ve ulusal çıkarlar konusunda tek vücut olarak harekete yöneltici olmak işlevini üstlenmiştir. Konunun önemine binaen sanıyorum şu sıralarda Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü Sayın Abdurrahman Bilgiç söz konusu basın ve yayın organlarının temsilcileriyle Ankara’da toplantı yapmaktadır.
Yurt dışındaki Türk basını ile Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcilikleri arasında gerek vatandaşlarımızın kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda, gerek Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda bilgilendirilmesi ile ilgili olarak, genellikle olumlu bir işbirliği mevcuttur. Bununla ilgili olarak size yıllar öncesinden güzel bir örnek verebilirim. 1974 yılında T.C. Londra Başkonsolosluğunda Muavin Konsolos olarak görevli iken İngiltere’de yaşayan vatandaşlar için bir konsolosluk işlemleri rehberi hazırlamıştım. Bu metin o sırada Hürriyet gazetesinin Londra Muhabirliğini yapan Nuyan Yiğit tarafından köşesinde “Başkonsolosunuz diyor ki” başlığı altında, dizi halinde yayınlanmıştı. Özetlemek gerekirse ülkeler ve toplumların yalnız başına yaşama şansının giderek daraldığı, hemen hemen her ferdin yurt dışına gidip gelmek, oradakilerle doğrudan veya dolaylı bir biçimde temas kurmak, dışarıya bir şey göndermek veya oradan bir şeyler getirtmek durumunda olduğu dünyamızda dış politika giderek artan bir şekilde topluma mal olmaktadır diyebiliriz. Nitekim, benim izlenimime göre, gazetelerimize gönderilen okuyucu mektupları arasında, dış politikaya müteallik konulara, doğrudan veya dolaylı olarak değinilenler önemli yer tutmaktadır. Değerli basınımızın bu gerçeği de göz önünde tutmak suretiyle, her konuda olduğu gibi, dış politikaya taallûk eden durumlarda, ulusal çıkarlarımızı gözeterek, kamuoyunun yerinde, zamanında ve doğru bilgilendirilmesi konusunda üzerine düşeni yapmayı sürdüreceğine inanıyorum. Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. |
|
|
<<< XI. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADIYAMAN (26 - 27 Mayıs 2005) >>> |