|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA HABER
AJANSLARI” Saygıdeğer büyüklerim, değerli meslektaşlarım,
Değerli arkadaşlar, ajansçılık, çok önemli bir konu. Şöyle düşünün. Bu salondayız, burada da sadece bir ekran var ve biz o ekrandan dünyayı değerlendiriyoruz. O ekrana yansıtılanların hepsi ajansların yansıttıkları… Gazetelerin, televizyonların ise onların çeşitli ekran boyutlarına renklere boyayarak çerçeveleterek verdiği bilgiler aslında. Bunu niye anlatıyorum. Öyle şeyler anlatılıyor ki öyle şeyler yapılıyor ki biz bile vay be demekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü olayın ‘background’unu araştırma imkânınız yok. 90’lı yıllarda Birinci Körfez Savaşı oldu. Bağdat bombalanmaya başladı. Biz saldırı olarak, gece görüntüsü içerisinde bir sürü ışıklı cisimlerin oynaşmasını gördük. New York Times’ın yazarı, bunun popcorn ve cola içmek için müthiş bir fırsat olduğunu söylüyordu. Halbuki o her ışıklı cisim bir bombaydı, yere düşüyordu ve can alıyordu. Chomsky’nin ifadesiyle “Millet orada binlerce can alınırken bir film izliyor gibi bir eğlence izledi”. Neler seyrettik peki? Bir karabatak vardı. Karabatak petrole bulanmıştı. Akabinde, nükleer santrali vurduk diye görüntüler gelmişti. O sırada Amerikan televizyonlarını izleme fırsatım vardı. Hemşire Nahirah adındaki kişi ağlayarak, Saddam askerlerinin Kuveyt’e girdiklerinde kendisinin yeni doğan servisinde hemşire olduğunu ve kuvözlerdeki o bebeklerin nasıl öldürüldüğünü ve o kuvözlerin Bağdat’a nasıl taşındığını anlatıyordu. Gerçekten korkunçtu! Yüzlerce bebeği siz kuvözlerden alıyorsunuz ve atıyorsunuz. Evet değerli arkadaşlar işte böyle, bir taraftan Saddam’ın ‘scud’ları diğer taraftan diğerlerinin ‘patriot’ları bir araya geliyor ve patriot firması milyar dolarlar kırıyordu. Biz bütün bu görüntüleri, CNN’in meşhur muhabiri Peter Arnould’un El Reşid otelindeki teras katında savaşı canlı veriyorum dediği ekranlardan izledik. Karabatak aslında hiçbir zaman çöldeki bir karabatak değildi. Yani Kuveyt petrol kuyularının bombalandığında oraya giden bir karabatak değildi. Fransız bir kameraman, bu görüntüleri Marsilya’da, Akselvaldes petrol gemisi kayaklıklara çarptığı zaman çektiğini, bunu söylediğini kimsenin buna inanmadığını söylemişti. Kısacası, medyanın uyuşturucu etkisi var. Biz, bize gösterilene inanırız. Bunun sebebi, her 65 kişiye bir kahvehanenin, her 65 bin kişiye de bir kütüphanenin düştüğü bir ülkede yaşamamız. Böyle olunca da sürekli seyrediyoruz biz. Televizyonları, çarşı pazarı seyrediyoruz. Ne gösterilirse ona inanıyoruz. Örneğin, hemşire Nayirah’ın, hayatı boyunca hiç Kuveyt’e gitmemiş ABD’deki bir piar şirketinde çalışan sekreter olduğu ortaya çıkıyor. Bunların hepsi Pentagon’un verilerinde var. Biliyorsunuz İkinci Körfez Savaşı başladığında “embedded” (iliştirilmiş gazetecilik) kavramını ortaya attılar. Yani dediler ki biz sizi tankın üzerine koyuyoruz. Siz sadece tankın namlusundan çıkanı çekebilirsiniz. Bizim, size çekmenizi istediğimiz şeyleri çekeceksiniz. Ama artık iş öyle değildi. Cihan Haber Ajansı vardı, İhlas Haber Ajansı vardı, El Cezire’nin kendi ajansı vardı. El Arabiya, NBC’nin vs. diğer ajanslar da oradaydı. Az olsaydı sayıları Afganistan’da olduğu gibi bir seferde sekiz gazeteci öldürülür ve bir daha kimse oraya girmezdi. Değerli arkadaşlar şimdi gelelim ajans meselesine. Sayın Bengi ve diğer hocalarımız da üzerinde durdular. Cumhuriyetten önce, Meclis kurulmadan önce ajans kuruldu. Çünkü Osmanlı zamanında işgal kuvvetleri, ajansımızın olmadığını bildikleri için Reuters’den haber alacaksınız dediler ve basını tekellerine aldılar. O tekel imparatorluğun sonu oldu. Zaten gerek Reuters gerek diğer ajanslar, 200 sene önce kurulmuşlardı. Genelde herkes Boston’daki o tütüncü veya gemicilerin dünyanın çeşitli yerlerinden getirdikleri haberlerden kaynaklandığını zannediyor ama aslında ajansçılığın başlangıcı, milattan önce 390’lara ulaşır. Anadolu medyasına gelince; yereli, ulusalı yok her tarafta para için haber yapılmayacağı üzerinde duruldu. Parayla haber yapılmaz ancak parasızda yaşanmıyor. Siz bir insanı parasızlığa mahkum ederseniz mecburen çeşitli arayışlar içine girecektir. İkitelli medyası veya İstanbul medyası, bize bu işin nasıl yapılacağı konusunda yol göstersinler. Gökdelenler nasıl dikiliyor bize de göstersinler! Onların yaptığı gazetecilikse biz onu yapıyoruz. Değilse hocalarımın bahsettiği gazetecilikse burada biraz zor. Alternatif birşeyler getirmek lâzım. Dolayısıyla öncelikle herkes gazeteci olacak mı olmayacak mı kararını verecek. Kararını verdikten sonra her ili temsilen bir sivil inisiyatif buna sahip çıkacak. Dernekler, gazeteci dernekleri bir araya gelecekler. Öte yandan Anadolu medyasına, RTÜK’e verilen paydan verilmesi lâzım. Bunun yanında devlet tarafından vergi indiriminden, enerji indirimine kadar verilen teşvikler var. Bu teşviklerin medya müesseselerine de yansıtılması gerekir diye düşünüyorum. Gazetecilik habercilik demektir. Habercilik de ajanslar tarafından yapılıyor. Dolayısıyla burada ben haberciyim diyen arkadaşımın aynı zamanda ajans muhabiri olduğunu unutmaması lâzım. Şimdi ajans muhabirinin belirli sıkıntıları var. Nedir bunlar? Öncelikle İstanbul takıntısından bahsetmek lâzım. Yayın organları İstanbul haberlerine özel bir ilgi göstermektedir. Çoğu zaman taşradaki beş ölümlü bir trafik kazası, Bağdat caddesinde bir yaralının olduğu kazaya tercih edilmektedir. Diğer yandan, belirli medya organları yabancı ajanslara gözünü kırpmadan abone olurken görüntülü haber servisi yapan yerli ajanslara tabiri caizse ‘kesmece’ metodunu uygulamaktadır. ‘Parçabaşı anlaşma’ olarak nitelediğimiz bu anlayış ajans haberlerinin kullanılabilirlik sayısını azaltmakta, haber kalitesi ve güncelliği ne kadar iyi olursa olsun program akışının uzaması veya değişmesi haberin yayınlanmasında belirleyici rol oynamaktadır. Bir başka sorun imza veya logo kapatılmasıdır. Alıntılarda imza veya kaynak kullanılmadığı zaman çalıntı olduğuna hüküm verilmektedir. Çalışmaların kaynakçada belirtilmesi özel veya tüzel kişiliğin ciddiyetini, duyarlılığını gösterir. Hassas ve kritik durumlarda ajans haberi olduğunu metin olarak da vurgulayan yayıncılar, diğer haberlerde bırakın bahsetmeyi geliştirdikleri orijinal kaşe ve bantlarla ajans logosunu bile görünmez kılmaktadırlar. Başka zamanlarda çalışanın hakkını, emeğe saygıyı, telif hakkını dilinden düşürmeyen meslektaşlarımız bu duruma ne yazık ki seyirci kalmaktadırlar. Bu duyarsızlık ise ajansların büyük kitleler tarafından tanınmasını büyük ölçüde engellemektedir. Aslında bu davranışlarıyla meslektaşlarımız sadece ajansa zarar vermiyor, binbir sıkıntı ile haberi yapmış olan medya emekçisini yok ediyor, emeğine-eserine saygısızlık yapıyor, demoralize olan habercinin haber motivasyonunu bozuyor, dolayısıyla ülke haberciliğini baltalıyor. Ne gariptir ki bizde logo kapatılırken, diğer ülkelerde faaliyette bulunan televizyonlar, haberleri Reuters, AP gibi ajanslardan logosuz olarak alır ve en etkili karesine de ajansın logosunu basarak, bir gazetecilik disiplini, bir gazetecilik saygısı, bir gazetecilik edebi, terbiyesi içerisinde aldıkları haberin kaynağını belirtirler. Diğer bir şey ise habere ulaşma ve ulaştırma konusunda çekilen ciddi sıkıntılar. Ajanslar habere en önce ulaşmak, görüntülemek, fotoğraflamak, yazmak ve merkeze hızlı bir şekilde ulaştırmak zorundadırlar. O açıdan bütün kurumun bilgili ve tetikte olması aynı zamanda bir lise öğrencisi gibi haber sınavına hazırlanması gerekir. Ajansın yanlış veya hata yapma gibi bir lüksü yoktur. Bütün bunların yanında merkezine ulaşan haberi abone kuruluşların haber merkezlerine ulaştırmak zorundadır. Bu da hızla gelişen teknolojinin yakalanmasını ve tecrübeli eleman istihdamını gerektiren milyon dolarlık yatırımları gerektirmektedir. Özel televizyonların yayın hayatına geçmesiyle görüntülü yayıncılık daha da önem kazandı. Daha önceki taşra muhabirleri artık muhabir-kameraman olarak çalışmaya başladılar. Ajanslarda gerekli eğitimi alarak tecrübe kazanan muhabirler, özel televizyonları daha cazip gördüklerinden tecrübeli elemanlarda beyin göçü yaşanmaktadır. Çalıştırdığı elamanların süreksizliği, samimi olmayışı ajans haberciliği için istenen durum değildir. Magazin haberciliğinin Türkiye’de gündemde olduğu günler hala devam etmektedir. İnsanı ilgilendiren her şey haberdir. Ancak yayına hazırlarken yayıncının “bu haber kaç kişiyi ilgilendirir?” sorusunu kendisine sorması gerekir. Bu soru sorulmadığındandır ki halkın çok küçük bir kesimini ilgilendiren haberlere ağırlık verilmektedir. Magazin haberciliği adı altında gelişen bu paparazzi haber türünün genelde halkımızı ne kadar ilgilendirdiği tartışmalıdır. İyinin teşvik edilmesi gerekirken, kötü tutum ve davranışlar bilerek veya farkında olmadan özendirilmektedir. Arz-talep anlayışı gereği ajanslar da bu tür haber taleplerine olumlu cevap vermek zorunda kalmaktadır. Bu tür istekler de habercinin haberden çok meşhurların gizli hayatlarını takip eden hafiyelerin rolünü üstlenmeleriyle sonuçlanmaktadır. Yurtdışı haberciliğin etkinliği konusunda özellikle durmak lâzım. Türkiye’nin gözü kulağı ajanslar ve yurtdışı haberciliği de çok pahalı bir habercilik türüdür. Bir ülkeden haber akışı sağlayabilmek için ajansın, en az bir yabancı dil bilen, oldukça kabiliyetli en az bir elemanı, teknik donanımıyla istenen ülkede istihdam etmesi gerekmektedir. Bütün dünya olmasa bile sıcak bölge veya noktalarda haberci bulundurmak, gelişen haberleri Türkiye’deki merkeze ulaştırmak oldukça pahalı bir sistemi gerektirmektedir. Ancak bu emekler haber bültenlerine yansıtılamamaktadır. Çoğu zaten en az bir yabancı haber ajansına abone olan kurumlar, yerli ajansların yurtdışı haberlerini istenen ölçüde kullanamamaktadır. Bu durum da yerli ajansların yurt dışı projelerini ve haberciliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Değerli arkadaşlar, sizler birer adsız kahramanlarsınız. Aslında herkes biliyor ki Anadolu’dan gelen haber öyle veya böyle sizin katkılarınızla geliyor. Fakat kimse sizin isminizi bilmez. Kimse o ekranlardaki podyumlardaki manşetlerdeki insanlar kadar sizi tanımaz. Boş verin öyle de olmanıza gerek yok. Siz yine bu ülke için ve gerçekten insanlık için işler yapmaya çalışın. Burada sizin sorumluluğunuz İstanbul medyasından daha fazla, çünkü siz haber yaptığınız zaman buradaki insanlarla ilgili haber yapıyorsunuz ve buradaki insanlarla siz birebir temastasınız. En ufak bir şeyde canınıza okuyorlar. O açıdan sıkıntılar büyük ama diğer taraftan, yaptığınız ülke adına çok önemli çünkü bütün dünya sizin haberlerinizi kullanacak duruma geliyor. Değerli arkadaşlarım, sosyal güvencelerinizin olmadığını hepimiz biliyoruz. Demin bahsettiğim bu sosyal güvencenin de yine teşvik kapsamında KOBİ’lere sağlanan imkânlar doğrultusunda ele alınması lâzım. Sayın genel müdürüm ve diğer genel müdürlükteki arkadaşlarımın da bu konuyu ilgili yerlere götürmeleri gerekir. Onlar götürmeseler bile bizim götürmemiz lâzım. Değerli arkadaşlar siz bir araya gelerek bir güç oluşturamazsanız sivil bir inisiyatif oluşturamazsanız sorunlarınızı çözemezsiniz. Ankara’dakilere çözüm önerileri getirmemiz lâzım. Bir sistemin oluşturulması lâzım. Doğu ve güneydoğu sivil toplum kuruluşlarının da aynı zamanda içindeyim. Buranın da aynı zamanda bir vakfının kurucusuyum. Devletin herkese el uzatması mümkün değil. Her şeyi Ankara’dan beklemek de doğru değil. Biz, sinerjimizi enerjimizi birleştirirsek çok güzel şeyler yapabiliriz. Meslek dayanışması içinde çok güzel şeyler yapılabilir ve bunun bir birliğini oluşturmanızı istirham ediyorum. Zehir gibi hafızalar, canavar gibi insanlar var aramızda, onlar gerekeni yaparlar. Çünkü teknik donanımın çok pahalı olduğunu biliyoruz. Habercilik sadece yazılı habercilik değildir aynı zamanda bunun ulaşması ulaştırılması problemi var. Sayın Bengi bu konuda da detaylı bilgi verdiği için üzerinde fazla durmayacağım. Ancak şunu bilin ki siz haberciler olarak çok güzel birikime sahipsiniz. Ajansta da çalışıyorsanız herhangi bir yayın politikası doğrultusunda hareket söz konusu olmayacağı için rahat çalışıyorsunuz. Yayın politikası gözetmiyorsunuz. Bu tarafsızlık meselesinde de bir parantez açayım değerli arkadaşlar, haberci taraflı olmalı, iyinin, doğrunun, güzelin yanında olmak zorunda. Ülkeyi yönlendiren sizlersiniz. Dolayısıyla iyiye doğruya güzele doğru götürecek haberleri yapmak zorundayız. Gelecek bizimse bu çocuklar bizimse haber yaparken taraflı olmak zorundayız. Ülkesiz yerde habercilik olmaz, insansız yerde de habercilik bir işe yaramaz. İnsani değerleri ve insanca yaşamayı taraf olarak kabul etmediğimiz zaman onun adına habercilik demek doğru değildir diye düşünüyorum. Türkiye batsın dünya insanlığı yerle bir olsun bana ne o haberden demek habercilik değildir. Ama bir yerde haksızlık varsa o haksızlığın dile getirilmesi ayrı bir şeydir. Ben haberciysem illâki aleyhtar haberler yapmak zorunda değilim. Biz haber yapmak zorundayız, haberimizin topluma, insana ve ülkeye katkısının olması lâzım ki haber olsun. Evet değerli arkadaşlar burada aslında bir 30 sayfalık bir şey var ama sizler zaten bunları biliyorsunuz. Ben sizin derdinizi biliyorum çok iyi anlıyorum. Burada devlet var, hocalarımız var onlardan bir şey bekliyorsunuz. Aslında ne olacak bu Türkiye’nin hali diyorlar ya, ben de “Ne olacak bu yerel medyanın hali?” diyorum. Biz Anadolu medyasıyız, biz onurlu insanlarız. Anadolu’nun onurlu insanına has gazetecilik yapacağız. Bu duygu ve düşüncelerle uzak yerlerden buraya kadar gelmiş olan arkadaşların hepsinden sürçülisandan dolayı affetmelerini arzu ediyor ve bu katılımdan dolayı Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü, Valimiz ve emeği geçen bütün arkadaşları kutluyor, hepinize saygılar sunuyorum efendim. |
|
|
<<< XI. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADIYAMAN (26 - 27 Mayıs 2005) >>> |