SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-YANIT-TARTIŞMA

 

Mehmet  Yaşar YAKUT (KİLİS): Tüm arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum. Bu güzel duygu ve düşünceleri hep birlikte paylaştık ve paylaşmaya devam edeceğiz. Öncelikle Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün tüm çalışanlarına teşekkür ediyorum. Sorumu Sayın Behçet Fakihoğlu Beye iletiyorum. Siz konuşmanızda bilimden biraz şikâyetçi oldunuz ama ben size şöyle bir soru yöneltiyorum. Bilimin varlığını kabul ediyor musunuz? Bilimsel veriler neye dayanarak açıklanmaktadır? Teşekkür ederim.

Behçet FAKİHOĞLU: Elbette bilime inanıyorum. Bilime inanmamak diye bir şey yok. Ama ikinci görüşü açıklayanlar da bilim adamı. Yani yüzyıllık yanılgı diyorlar. Bu da doktorlara dayandırılmış. Şimdi hangisi doğru? Önemli olan ham bilimlerle bizim kafamızın şişirilmemesi. Benim söylemek istediğim oydu.

Yılmaz ÖZTÜRK (ADIYAMAN): İki soru hazırlamıştım ama birinci soruma konuşmacılar arasında farklı yorumlar getirildiği için herkesin kendi düşüncesi olarak kaldı, onu geçiyorum. Şu soruyu sormak istiyorum. Kim cevaplamak isterse. İdeolojik olmak ya da olmamak ne demektir? İdeolojik değilim diyenler gerçekten ideolojisiz midir? Teşekkür ediyorum.

Mine GENCEL BEK: Ben bir başlangıç yapayım o zaman. Şimdi nasıl bir perspektiften sorduğunuzu tahmin ediyorum. Tabii yurttaş gazeteciliği, kamu gazeteciliği dediğimiz şey tam da bu ihtiyaçtan doğmuş aslında. Sizin işaret etmeye çalıştığınız bu belki de. Sorudan öte yorum gibi. Hem bizim İletişim Fakültelerinde anlatılan hem sizin gazetecilik pratiğinde yaşadığınız; nesnellik, tarafsızlık, yansızlık, herhangi bir görüş bildirmeme diye anlatılan şey pratikte hayata geçirilemiyor. Yani en nesnel tarafsız dediğimiz haber parçası bile (şu tarihte şu olay olmuştur gibi ham belki haber ajansı haberini kastetmiyorum) haberleştirildiği an belli yorumlar içeriyor. Biz attığımız başlıkla seçtiğimiz sözcülüklerle bir tercih bildiriyoruz zaten. Dolayısıyla o anlamda mutlak bir nesnellik tarafsızlık mümkün değil ve son konuşmacımız Nevzat Beyin de dediği gibi, böyle bir tartışma da var literatürde. Yani gerçekten bir nesnellik, tarafsızlık yok. Nesnellik, tarafsızlık var diyenlerin bazıları tam da aslında statükoyu savunma lehinde tercih yapıyorlar ve bunun adını böyle anlamlandırıyorlar, adlandırıyorlar. Dolayısıyla aslında barıştan yana olma, adaletten yana olma, yurttaştan yana olma yönünde bir tercih var. Bu anlamda herşey ideolojik aslında.

   Behçet FAKİHOĞLU:  Ben bir şey ilave etmek istiyorum. Okuduğum gazetecilikle ilgili bir kitapta gazetecilerin düştüğü bir yanılgıdan bahsediyor. Kitapta, genellikle gazetecilerin farkına varsın ya da varmasın kendisi gibi düşünen veya düşündüğünü destekleyen kişilerden görüş aldığı belirtiliyor. Diyelim ki bir konuda araştırma yapıyoruz. Bizim gibi düşünen bilim adamlarından veya akademisyenlerden görüş alıyoruz. Yani hepimiz bu hataya düşüyoruz. Halbuki bizim gibi düşünmeyen bir akademisyeni de bulsak daha doğru olabilir..

Nevzat BAYHAN: Evet efendim. Biz insanız ideolojisiz olamayız zaten. İdeolojik davranmak ayrıdır, ideoloji sahibi olmak ayrıdır. İdeoloji gerçekleri görmemizi engellemiyorsa problem değil ama ideoloji, gerçekleri göremeyecek kadar bizi körleştiriyorsa o zaman o ideolojiden biraz ödün vermekte fayda var.

Ahmet Funda TEZOK: İdeoloji veya siyasi felsefe diyelim, herkes siyasi felsefesine uygun kişileri bulmasa bile siyasi felsefesine uygun sorular sorar. Ben gazeteci olsam, kişinin ‘kelimeleri ağzına koymama’ya dikkat ederdim. ‘Kelimeleri ağzına koymamak’, İngilizce bir deyimdir. Yani karşınızdaki kişinin gerçek siyasi felsefesini ve ideolojisi hakkında fikir sahibi olmak istiyorsanız mümkün olduğu kadar kelimeleri onun ağzına koymamaya dikkat etmeniz gerekir diye düşünüyorum.

Fatih BEREKET (ADIYAMAN): Sorumu Sayın Ahmet Funda Tezok Beye sormak istiyorum. Basın ve dış politika adı altında konuşma yaptınız. Dışarıda yaşamış mağdur insanlarımıza dış politikada ne tür yardımda bulunuyorsunuz veya nasıl bir uygulama sergiliyorsunuz? Mesela Irak’ta yaşan Türk’lerin gördükleri sıkıntılar karşısında sizin tutumunuz nasıl oluyor, onlara nasıl ulaşıyorsunuz? Nasıl yardımcı oluyorsunuz bunu öğrenebilir miyim?

Ahmet Funda TEZOK: Gayet tabii Bakanlık olarak temel görevlerimiz arasında yurt dışında bulunan görevli olsun olmasın kişilere yardım etmek vardır. Bu yardım sadece Türklere has olmamaktadır. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda belki okumuşunuzdur. Rodos’ta yaklaşık 100’e yakın Yahudi’ye Musevi’ye Türk pasaportu vererek toplama kamplarına gitmekten kurtarmak gibi bir görev de üstlenmiştir. Bu tamamen orada görev yapan kişinin etkinliğine ve aynı zamanda çabuk hareket etmesine bağlıdır. Devlet oraya gönderdiği kişiyi sıkıntıya düşen vatandaşına elinden gelen her türlü yardımı yapmakla görevlendirmiştir. Onun tarzını, şeklini, zamanını ve derecesini, oradaki yetkili yani oradaki teknik tabiriyle misyon şefi karar verir ve gerekeni yapar. Bazen yetişemediğimiz durumlar oluyor. Örneğin, Irak’taki vatandaşlarımızın bazılarına ulaştık bazılarına ulaşamadık.  Ulaşabildiklerimizi kendi imkânlarımızla yani büyükelçiliğimizin imkânlarıyla önce büyükelçiliğe getirdik sonra Türkiye’ye geri dönmelerini sağladık. Bu  tabii ki haber almaya bağlı oluyor. Yani orada görev yapan basın mensuplarımız ne kadar çabuk haber ulaştırabilirse bizim de o kadar çabuk hareket etme imkânımız oluyor. Çoğu halde merkeze sormak ve merkezden yetki almak zamanı olmuyor. O zaman oradaki misyon şefi kendi inisiyatifini kullanıyor. Tabii şunu da göz önünde tutmak durumundayız. Bazı ülkeler için orada kanun mu kaldı diyeceksiniz ama yurtdışında görev yapan her Türk yetkili, o ülkenin kanun ve nizamlarına bağlı olarak hareket etmek zorundadır. Onları ihlâl etmek gibi bir imkânımız yok.

SORU: Özür dilerim siz az önce size haber ulaşılması konusunda ne kadar acil davranılırsa o kadar daha çok yardımcı olabileceğinizi söylediniz.  Adıyamanlı bir genç kardeşimiz Kırgızistan’da öğrenci olarak okurken sadece bir tarif üzerine iki yıldır yatıyor. Adıyaman’da tanıyan binlerce insan bir karıncayı bile incitmediğini söylüyorlar. Bu arkadaşımızın defalarca haberi çıkmasına rağmen ve defalarca gerek yerel, gerek bölgesel, gerekse yaygın medyaya haber gönderdiğimiz halde, bu arkadaşımız için henüz bir sonuca ulaşmış değiliz. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanımıza ulaşıldı hatta Başbakana kadar ulaşıldı. Bu konuda nasıl yardımcı olabilirsiniz?

Ahmet Funda TEZOK: Şimdi bu münferit bir olay bana tam bilgileri koordinatları verirseniz ben ilgilenirim.

Mehmet  Yaşar YAKUT (KİLİS): Efendim ben tekrar bir soru yönelteceğim Sayın Behçet Fakihoğlu Beyefendiye. Gecekondulaşma olayında basına çok yüklendiğinizi fark ettim. Bu eksikliği de hissederek size bir soru yönelteceğim. Gecekondulaşma olayında seçim dönemlerinde vaat eden politikacılar suçlu değil mi sizce? Teşekkür ederim.

Behçet FAKİHOĞLU: Burada ben basının bir yönünü eleştirdim. Bilgiyi tam vermemeyi. Yoksa gecekonduyu yıkmak yıkmamak gerekiyor veya gerekmiyor meselesi bizi ilgilendirmiyor. Ama biz, haber verirken eksik vermeyelim. Eksik verdiğimiz zaman yanlış yönlendirme oluyor. Siz, o gecekonduyla ilgili haberi her cephesiyle verirsiniz ama yıkarlar, yıkmazlar, yenisini yaptırırlar, ödüllendirirler bizim işimiz değil. Eğer sadece duygu sömürüsü yaparsak literatüre göre bu yönlendirmedir, bu dürüst gazetecilik değildir. Benim söylemek istediğim o. Yoksa benim gecekondulu vatandaşlarla bir problemim yok veya yapanla yaptıranlar o beni ilgilendirmiyor. Bilimsel olay meselesine gelince, örneğin isim vereyim Prof. Dr. Üşümezsoy, Prof. Ercan. Ercan da deprem uzmanı, öbürü de uzman. Ercan diyor ki: “Felaket geliyor” Üşümezsoy diyor ki: “Gelmiyor” Şimdi birisinin verdiği bilgiye dayanarak insanları böyle dehşete, korkuya sürüklemek doğru mu? Benim söylemek istediğim bu. Haberimizi bütün cepheleriyle tam olarak bütün bilgilerini vererek yapalım gerisi bizi ilgilendirmiyor zaten. Onu yıkmak yıkmamak bu bizim vazifemiz değil ki bilmem anlatabildim mi?

Nevzat BAYHAN: Ben bir ekleme yapmak istiyorum. Demin adsız kahramanlardan bahsetmiştim. Aslında adı da var sanı da var. Burada ev sahipliğimizi yapan bir başkanımız var aramızda fakat ben teşekkür ederken ona teşekkür etmeyi unuttum. Abdurrahman Bey, Adıyaman Gazeteciler Cemiyeti Başkanı. Bir kalkar mısınız lütfen bu arkadaşı hep gördünüz ama ne iş yaptığını bile söylemedi kimseye. Kendisine teşekkür ediyorum.

SORU: Dış temsilciliklerimiz, resmi temsilciliklerimizin dışarıdaki bizim gönüllü kuruluşlarla diyalogları var mı?

Ahmet Funda TEZOK: Türklerin yoğun olduğu bölgelerde Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı “Diyanet İşleri Türk İslam Birliği” kuruluşu var. Buna bağlı kuruluşlarımız ve mensuplarıyla özellikle çeşitli nedenlerle cezaevine düşmüş, suçlu duruma düşmüş Türklerle irtibat kurma konusunda işbirliği yapıyoruz. Onun dışında çeşitli konularda gayet tabii Türkiye’deki ve Türkiye’ye bağlı bir çok kuruluşumuz ve bütün bu kuruluşlarla Türkiye’nin tanıtımı konusunda işbirliği devamlı yapılmaktadır ve dolayısıyla bu işbirliğini de geliştirmek Türkiye’nin devlet olarak bir amacıdır. Nasıl içeride gönüllü kuruluşlarımız, sivil toplum örgütlerimiz varsa dışarıda da sivil toplum örgütlerimiz var. Yalnız dışarıdaki sivil toplum örgütlerimize şunu telkin ediyoruz. Genellikle siz aynı zamanda bu toplumla da işbirliği yapmak durumundasınız. Mümkün olduğu kadar kendinizi içinde bulunduğunuz toplumdan soyutlamayın. O zaman hem bizim işimiz kolaylaşır hem sizin işiniz kolaylaşır. Genellikle bizim yaptığımız, en azından benim görev başındayken yaptığım telkin oydu.

SORU: Özür dileyerek şöyle devam edeyim isterseniz soruma.  Merhum Barış Manço’nun bir söyleşisinde dinlemiştim. Hazırladığı programda bir sıkıntı yaşıyorlar. Bizim resmi zevattan önce orada bir Türk okulundaki görevli öğretmenin, idarecilerin kendisine ulaştığını ve kendisinin buna hayret ettiğini, yani orada bir Türk’ün olabileceğini dahi düşünemediği bir yerde resmi zevattan önce Türk’lerin ulaştığını söylüyor. Tanıtım hususunda özellikle bu insanların devlete fazlasıyla yardımcı olabileceklerini düşünüyorum. Bu manada sormuş oldum. Teşekkür ediyorum.

SORU: Herkesi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Genç bir gazeteciyim. Daha doğrusu gazeteci değilim ama olmaya çalışıyorum Cihan Haber Ajansı Genel Müdür Yardımcısını çok iyi dinledim. Anadolu Ajansı Genel Müdürümüzü de dinledim. Şunu sormak istiyorum. Son beş yıldır teknolojik olarak bilgisayar hayatımıza girdi. Bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Gazeteciliğin artık kolay olduğuna inanıyorum ben. Çünkü haber atmak artık çok kolay. Alıyorsunuz oradan oraya atıyorsunuz. Hemen yazıyorsunuz, fotoğraf atıyorsunuz. Ben ağabeylerimin yanında oturduğum zaman o daktilo seslerini duyuyordum. O verdiği fotoğrafların, filmlerin negatiflerini yetiştireyim diye koşturuyordum. Ben gazeteciliğin artık 2005 yılında yani son beş yılda kolay olduğuna inanıyorum. Buna ne derece katılıyorsunuz? Saygılarımı sunuyorum.

Nevzat BAYHAN: Doğru; gazetecilik kolaylaştı ama siz kolay olan bu şeyde başkalarıyla yarış yapmak zorundasınız. O yarışta da hız var, kalite var, yaygınlık var. Bunlar da ciddi maliyet ama başta da söyledim. Sizin dünyada bir kişi işi yapıyor biliyorsa çok güzel bir şekilde, siz de âlâsını yaparsınız. Dolayısıyla ne teknik altyapı ne bilmem imkânsızlıklar vs. bir gazeteci için engel olmamalı. Dolayısıyla, iletişim çağında doğruya, güzele, iyiye doğru götürecek şekilde gazetecilik yapmak için ortak olmaya hazırız. Yerel medyanın prodüksiyon işlerini de yapalım dedik. Daha kaliteli, daha güzel programları olsun düşüncesiyle “Anadolu’da Sabah” programını yaptık. Gerek haber konusunda gerek fotoğraf konusunda Anadolu basınına bütün kapılarımızı açıyoruz. Teşekkür ederim.

Akif ASLAN (KAHRAMANMARAŞ): Benim sorum Sayın Anadolu Ajansı Genel Müdürüne, Sayın Genel Müdürüm konuşmasında haber bedelinin çok yüksek olmasının da ücretsiz olduğu gibi sorgulanması gerektiğini söylemişlerdi. Şimdi bir yerel gazete temsilcisi olarak ben, Anadolu Ajansı haberlerini ortalama olarak 190-200 YTL’ye alıyorum. Ama İhlas Haber Ajansı’nın haberlerini de 8-9 YTL’ye alıyorum ortalama bir rakamla. Bu konuda neler söyleyeceksiniz efendim?

Hilmi BENGİ: Biz Anadolu Ajansıyız.

Mehmet Yaşar YAKUP (KİLİS): Hepinize başarılar diliyorum. Tüm zamanlarınız aydınlık ve sağlıkla geçsin. Sorum, Sayın Can Baydarol Beyefendiye, Avrupa kriterleri içerisinde oluşmaya çalıştığımız, yani kapıyı aralamaya çalıştığımız şu günlerde sizin de örneğini sunmuş olduğunuz Muğla olayı. AB’ye girdiğimizde bu sorunlar yok olacak mı acaba? Teşekkür ederim.

Can BAYDAROL: Şimdi, bu tür sorunların tamamen yok olmasını bekleyemezsiniz. Fakat burada esas olan hukuk sisteminin çalışmasıdır. Mesela dünkü olayda çok ciddi olarak bir yetkilinin üslubu meselesi var. Yani bir hukuk devletinde kaymakamın hoşuna gitmemesinden ötürü “Alın şu çocuğu bir içeri atın da bakalım, bir sorgulayalım” demesi, yetkinin aşımıdır. Dolayısıyla orada o yetki aşımını yapan insanı idari ceza yollarına gitmeniz ancak sizi gereğini yapmış hale getirir. Dolayısıyla sorunların aşılmasının münferit olaylarda bir anda olmasını beklemeyin. AB’ye girdikten sonra da olacaktır ve AB ülkelerinde de bu tür olaylar olmaktadır. Bütün mesele işleyen bir hukuk sistemini canlı ve ayakta tutmaktır. Bu konuda özellikle önemli olan medyanın ve aydın kesimin duyarlı ve uyanık olmasıdır. Yani şimdi bu konuda “Aa… kaymakam haklı canım iyi oldu” falan diye bir tavır alırsak bir felaket. Hepimizin topyekün zihniyet ve eğitim sürecinden de geçmemiz gerekiyor.

Hüseyin ALTUN (ADIYAMAN): Katılımcılarımıza çok teşekkür ediyorum. Sorum Hilmi Beye olacak. Anadolu Ajansının ilk kuruluş amacından bahsetmişti. Çok daha geniş kapsamlı habercilik yaptıklarını söyledi ki öyledir. Benim sorum şu olacak: Anadolu Ajansı devletin desteğiyle beraber bunu yaparken özel ajanslara karşı bir haksız rekabetin içerisinde değil mi? Diğer ajanslar nasıl mücadele edecek arkasında devlet olan bir ajansa karşı? Teşekkür ederim.

Hilmi BENGİ: Şimdi Anadolu Ajansının statüsü farklı. Anadolu Ajansı Kurtuluş Savaşı’nın olağanüstü şartlarında Türkiye’nin sesini iletebilmek amacıyla kurulmuş ve özel bir statüsü var, yapısı var. Anadolu Ajansı tamamıyla devlete bağlı bir ajans değildir. Anadolu Ajansı bir anonim şirkettir. Ürettiği haberleri aynı zamanda kamuya da iletiyor. Kamu kurumlarına da iletiyor ve kamu kurumlarına ilettiği haber karşılığı olarak da devlet bütçesinden Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü kanalıyla bir pay alıyor. Bu pay Anadolu Ajansının ürettikleri haberlerin karşılığı olarak veriliyor. Biraz evvel arkadaşımız Anadolu Ajansının ürettiği ürünlerin pahalı olduğundan yakınmıştı, şimdi de devlet desteğinin haksız rekabete yol açtığı şeklinde bir sualle karşı karşıya geliyoruz. Değerli arkadaşlar habercilik çok pahalı bir alan. Anadolu Ajansı Türkiye’nin her yanında olduğu gibi, dünyanın da önemli merkezlerinde haberi üretmek durumunda. Haberi üretirken çalışanlarını da olabildiği ölçüde ekonomik anlamda ve yasaların öngördüğü çalışma şartları ve güvenceleri de dikkate alarak, çalışanların hakkını gözetmek durumunda. Ayrıca haberciliğin kendine has maliyeti de var. Bütün bunları göz önünde tuttuğumuz zaman Anadolu Ajansının ürettiği haberlere yaptığı harcamalarla yatırımları için ayırdığı kaynakları alt alta topladığınız zaman %80’lik bir personel gideri ile karşı karşıya kalıyoruz ve yatırıma ayrılan pay, çok cüzzi oranda kalıyor. Geçen yıl  yatırıma ayırdığımız pay bütçemizin %10’u bile değil. Şimdi böyle bir ortamda habercilik yapmak durumunda kalıyoruz. Ama bizim bir anlamda görevimiz kamuoyunun bilgilendirilmesine katkı sağlamak olduğundan habercilik için her türlü harcamayı yapmayı da bir görev kabul ediyoruz. O çerçevede masraflarımız da artıyor. Anadolu Ajansı kâr amaçlı bir kuruluş değildir. Anadolu Ajansının az evvel arkadaşımızın söylediği gibi yüksek ifade edilen abonelik bedelleri ile kamudan sağlanan, kamuya sattığımız haber karşılığı olarak aldığımız bedeli alt alta koyduğumuz zaman bizim masraflarımızı ancak karşılamaktadır ve ancak denk bir bütçe ile yılı kapatmak durumundayız. Meseleye bu açıdan bakılması gerektiğini ve bir haksız rekabet olarak algılanmaması gerektiğini düşünüyorum. Tam tersine biz büyük ölçüde eşdeğer ajansların İhlas Haber Ajansı’nın, Cihan Haber Ajansı’nın, Doğan Haber Ajansı’nın ya da diğer ajansların yaptıklarını baltalama gibi bir gayret içersinde olmadan, tam tersine onlarla beraber eşit şartlar altında habercilik yapmaya gayret eden bir basın kuruluşuyuz. Onların da hakkını ben az evvel teslim ettiğimi zannediyorum. Görüntülü habercilik alanında bizden daha önce yola çıktıkları için daha başarılılar. Biz de yeni adım atıyoruz. Aynı kulvarda yarışıyoruz ama her ülkenin bir milli ajansı vardır. O milli ajansınız için gereken bazı ayrıcalıkları da bir haksız rekabet çerçevesinde algılamamak gerekir. Teşekkür ederim.

Burak ŞANSEL(ADIYAMAN): Ben sorudan öte kendi fikrimi kısaca açıklamak istiyorum. Bu seminerde uzmanlar, kendi alanlarındaki panelistler, konularını oldukça iyi açıkladılar. Ama bugün Adıyaman’da ya da çevre illerde yerel medyanın yani bir gazetenin, bir radyonun yaşadığı sorunları tamamen konuşamadık ya da tartışamadık. Zaten gördüğüm kadarıyla -yıllarca da katılıyorum- sadece panellerde ve konuşmalarda kalıyor, eyleme geçen bir şey yok. Burada en azından bir yerel gazetenin, bir yerel radyonun genel yayın yönetmeni, sahibi ya da çalışanı burada panelist olamaz mıydı? O tamamen sorunlarını sizlerle, -bence siz bu konunun uzmanlarısınız-paylaşamaz mıydı? Bugün günümüzde bir yerel radyonun veya bir gazetenin -Adıyaman için özellikle konuşuyorum- ayakta durması öylesine zorlaştı ki, artık insanlar elektrik, su paralarını ödeyemez duruma düştü. Ama halen ne bir iş dünyasından, ne bir yetkiliden ne bir devletten herhangi bir destek alamıyor. Evet günlük gazeteler resmi ilân alıyor, belki bir nebze de olsa çarkı döndüreyim diyor. Bugün radyolara baktığımızda müzik  kutusu diyoruz, peki ciddi anlamda birkaç elemanı alıp da haber programı veya siyasi programlar yapmanın o radyoya getireceği külfeti hesapladığımız zaman, reklâmların zaten su, elektrik ve kendi ailelerinin geçimini sağlamak için bile yetersiz olduğunu görüyoruz. Radyolar için bir iyileştirilme yapılabilir. Buradaki yetkililer en azından bizim sorunlarımızı Ankara’ya, İstanbul’a veya daha üst düzey yetkililere götürebilirler. Ama sorunlarımız neden net olarak iletilmiyor ben bunu merak ediyorum. Cidden bu panelin ne kadar yararlı olduğunu  merak ediyorum. Yani panelde konuşulanlar ve tartışılanlar panelde kalacaksa ben bunun pek de faydalı olacağını zannetmiyorum. Teşekkür ediyorum.

 

Yılmaz ÖZTÜRK (ADIYAMAN): Önce ben kendimi tanıtayım. Sayın Baydarol, algılama ve farkındalık sorunumuz olduğunu söyledi, ben de katılıyorum. Tarihsel ve toplumsal sorunlarımızdan da kaynaklandığına inanıyorum. Bunu çözerken yerel basın olarak üzerimize düşen ödevleri kısaca, özetle siz belirttiniz ama biraz daha altını çizerseniz memnun olurum.

Can BAYDAROL:  Efendim tabii ödevleri dikte ettirmek gibi bir şeyim yok. Herkes kendi ödevini kendisi bilir. Şunu söylemek lâzım, yani bu tür konuları tartışırken, bu konularda haberler yaparken belki, bizlere danışırsanız iyi olur. Ben de önüme çıkan her gazeteci arkadaşa kendi adıma yardımcı olmaya çalışıyorum. Ama buradaki sorun şu, yani bir tarafta sizlerin maddi sorunlarını görüyorum, bir tarafta da olması gereken uzmanlaşmadan nasıl bahsedeyim diye de ister istemez dilimi ısırarak konuşuyorum. Artık bugün çağımızda uzmanlaşmanın çok ön plana çıktığı bir yapılanma görüyoruz. Dünden beri işte medyanın eğitiminden bahsediliyor kısmen laf aralarında, medyanın eğitimi dediğiniz zaman bizdeki mesela mantık da yanlıştır. Yurtdışındaki mantık, adam önce ekonomi okur, siyaset okur, hukuk okur, mühendislik okur, doktor olur, ondan sonra gazeteci olmak için üstüne de iki yıl daha okur. Şimdi bahsettiğimiz noktalar farklı. Kaliteyi aramaya kalktığımız zaman bu farkındalık meselesi olsun veya algılamayı doğru aktarma meselesi olsun, bunun ciddi alt yapılarının çok ciddi eğitim alt yapılarının öncelikle gelişmesi gerekiyor. Biz ne yapıyoruz Türkiye’de? Biraz işte fakir olmaktan kaynaklanan artı sorunları yaşayan pozisyondayız. Bu durumda maalesef böyle çok genel çerçevede yapılması gerekenlerdense, çok bireysel çerçevede yapılması gereken emeklerden bahseder hale gelebiliyoruz. Çok bireysel çerçevede de benim İstanbul medyasından da dün Süleyman Bey bahsetti, şimdi biraz ona da laf edelim burada. Ne de olsa İstanbul’dan geldik. Ama İstanbul’da bakmayın gazeteciler de kendi işlerinde o kadar satılmış, hain falan değil, yani şimdi öyle bir hava doğdu ki İstanbul’dan gelenler kötüdür diye.

İstanbul’da da bu sorun yaşanıyor. Yani bir çocuğu muhabir diye alıyorsunuz, o polis muhabiri, ekonomi muhabiri, siyaset muhabiri, ya hangi birisinin muhabiri olabilir bir insan, yani akıl var, mantık var. Bir konuda iyi uzman olabilirsiniz. Ben kendi adıma Türk kamuoyunda konuşmaya başlamadan önce 15 tane kitap yazdım da çıktım. 38 yaşından sonra ya bu işi halka anlatmak gerekir inancıyla yola çıkarak da biraz medyatik olduk, bilmem ne olduk belki son dönemde. Ama bunlar çok ciddi alt yapılar. İşte bir gecede uzman olmuyor insanlar veya bir gecede bütün Türkiye’nin sorunlarını algılamıyor, bir gecede bütün bölge sorunlarını algılamıyor, çok uzun bir eğitim süreci aslında. Ama tabii daha ciddi görev, burada Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne, keza Anadolu Ajansına yani esas bu işlerdeki haber merkezlerine, daha profesyonelce yapabilen kaynaklara düşüyor. Dediğim gibi en fazla belki yapabileceğimiz daha sıkı bir işbirliğiyle bu konuları size daha fazla aktarmak olabilir. Yoksa size bu fakr-u zaruret koşullarında yeni koşullar dikte etmek gibi hiçbir yetkiyi kendimde görmüyorum.

Tevfik PARLAK: Anadolu Ajansındayım. Başta böyle bir seminerde bize zaman ayırdığınız için size şahsım adına ve Ajansım adına şükranlarımı arz ediyorum. Benim sorum şu olacak; aslında burada konuşmak isteyen bir sürü arkadaşımız var ama her nedense kutuyu açmak istemiyorlar. İçindekini bir türlü görmek istemiyorlar, sadece kutunun dışındaki şeyleri konuşuyorlar. Ama yerel medyada çalışan insanların %80’i belki kamu görevlisi olarak çalışmaktadır. Gazeteciliği ikinci meslek olarak yapmaktadır. Bu da ister istemez gerçekleri yansıtmaktan ziyade çalıştığı kurumdaki insanları överek eksileri değil de artıları daha fazla yazmaya çalışıyorlar. Bunlar için neler söyleyeceksiniz? Bu arkadaşlara bir tavsiyeniz olacak mı? Teşekkür ediyorum.

Can BAYDAROL: Bana soruluyorsa ben şöyle cevap vereyim, objektif davranmak durumundasınız. Övmek ya da yermek durumunda değilsiniz, objektif olmalısınız.

SORU: Benimki soru değil aslında, küçük bir yorum yapmak istiyorum, Can Baydarol’a izin verirse. AB konusunda nasıl daha iyi haber yapabiliriz? Kuşkusuz bu çok derin bir süreç, daha iyi bilmemiz, daha iyi anlamamız lâzım ama birkaç küçük öneri de ben iletmek istiyorum. Ulusal basından yaptığım bir çalışma olmuştu, Helsinki Zirvesi’nde, Türkiye’nin AB adaylığının kabul edildiği zirvede, bir haftalık bütün ulusal gazeteleri incelemiştim. O araştırmanın sonucunda pek çok şey çıktı ama Türk basınının bazı yanlışları da ortaya çıktı; AB ile ilgili haber yapımında. Bunlardan söz etmek istiyorum belki yararı olur size. Birincisi şu, yani AB diye homojen bir şey yok, Avrupa diye de homojen bir şey yok. Farklı ülkeler var, o ülkelerin içinde de farklı siyasal görüşler var, yaklaşımlar var, partiler var. Burada ise bizim basının genelde öyle bir hatası var. ‘Avrupa bizi istemiyor’ da aynı derecede yanlış, ‘Avrupa bizi istiyor’ da… Yani çok sansasyonel, artı-eksi, siyah-beyaz derecesinde yorumlara gitmemiz yanlış umutlar beklentiler yaratıyor. Sonu gelmiyor, sonra okuyucuda da izolasyon, milliyetçilik, küskünlük gibi eğilimler yaratabiliyor. Dolayısıyla gazeteciler olarak bizim sorumluluğumuz, hangi Avrupa, hangi grup istemeyen, hangi grup isteyen değil; bunlar ne gibi bir çekince koymuş, bunu biraz daha ayrıntılı ve ihtiyatlı bir üslupla ele almak. Yani Hıristiyan demokratların, sosyalistlerin, yeşillerin aynı görüşte olması mümkün mü? Değil elbette. Dolayısıyla buna dikkat edebiliriz. Mümkün olduğunca kaynak yelpazemizi genişletebiliriz. Bu Helsinki Zirvesi, siyasal demokratikleşme hareketleri Avrupa için yapılmıyor. Bunlar bizim tüm yurttaşlarımızın da özgürlüğü için, eşitliği için iyi şeylerdir. Bunu sahiplenmemiz gerekiyor ve çok kesin yargılardan, -evet, hayır, istiyor, istemiyor- vazgeçmemiz gerekiyor.

Can BAYDAROL: Ben bir şey daha, çok ufak bir şey ekleyebilirim. Başıma gelen ve yapılmaması gereken işlerden ben de bir örnek vereyim. Son komisyon raporu açıklanıyor. Çok ünlü bir gazetecimiz, sunucumuz Brüksel’de. Ben de ekrandayım. Bana soruyor: “Can çok iyi değil mi?” Nasıl çok iyi? Ne çok iyi? Anlamadım. Komisyon raporu 177 sayfa ve açıklanalı 5 saniye olmuş. Şimdi benim bu konuda nasıl bir yorum yapmamı istiyorsunuz. Allah aşkınıza yani, yapılmaması gerekenler de bunlar belki. Biraz yorumcuya da en azından bir okuyup anlayıp bu işi doğru dürüst anlatacak kadar vakit tanımalı bir yargı almadan. Teşekkür ediyorum.

 

 

 

<<<       XI. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADIYAMAN (26 - 27 Mayıs 2005)      >>>