|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“MEDYA VE
ETİK”
MEDYA AHLÂKI / ETİĞİ
1. Ahlâk/Etik Kavramı
Ahlâkın ilgisiz kaldığı insani davranışlar alanı yoktur. Mesleklerin de toplum içinde bir görevi vardır. Bu meslekler ancak toplum için yararlı oldukları ölçü ve alanda meşru olurlar. Topluma zarar verildiği anda, sınırın aşıldığı anda, topluma kendisini savunma hakkı ve görevi verilmiş olur. Basın mesleği de bu kuralın dışında kalamaz. Basında ahlâk konusunun gündeme gelmesi 20. yüzyılın başlarında ve ilk kez çağdaş kitle iletişim araçlarının geliştirildiği batılı ülkelerinde olmuştur. Ahlâk normlarının kontrol aracı vicdandır. Vicdan bazı ahlâk normlarının içten, doğru ve zorunlu olarak kabul edilmesi ve bu kuralların ihlali halinde bir sorumluluk duygusunun meydana gelmesi demektir. Bu nedenle ahlâk kurallarının uygulanması herhangi bir kurum ve kuruluşun değil, insanın kendi vicdanının kontrolüne bağlıdır. İnsanın kabul ettiği ahlâk kurallarının denetleyicisi, insanın kendisidir. Bütün bunlara rağmen basın mesleğinin diğer mesleklerden farklı yanlarının olması, basın özgürlüğünün sağlanması konusunda gösterilen hassasiyetler ve basının üzerinde yasaklayıcı normların konmasına karşı çıkılması gibi nedenlerden dolayı basın mensuplarının belirli kurallar oluşturarak bu kurallar çerçevesinde meslekî ilkeler saptamalarını geciktirmiştir. Günümüzde bile bu konu tartışılmakta, gazetecilerin bir kısmı basının toplumu bilgilendirme ve aydınlatma görevine zarar vereceği gerekçesiyle, basın mensuplarını bağlayıcı belirli normların oluşturulmasına karşı çıkmaktadırlar. Özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı en etkili silah, bu özgürlüklerden yararlanan kişilerin faaliyet ve davranışlarından duyacakları sorumluluktur. Kuşkusuz herkese davranışlarını özgürce belirleyebilme imkânını sağlayan bir özgürlüğün bulunmadığı yerde sorumluluktan söz edilemez. Buna karşılık, kişiyi yapmaya karar verdiği faaliyetlerin sonuçlarından sorumlu tutmama, özgürlüğü en temel boyutlarından birinden yoksun kılmaktadır. Bireysel haklar ile hükümran bütünlüklerin hakları arasında sınır çizmeye çalışılırken iletişim özgürlüğü ile meslek etiğinin gereklilikleri birbiriyle uzlaştırılabilir. Burada gazetecilik mesleğinin niteliği önem kazanmaktadır. Çünkü toplumlar üzerinde çok büyük bir güç olan medyayı yönlendirenler gazetecilik mesleğini icra eden kişilerdir. Bu kişilerin sahip oldukları erdemler veya zaaflar kamusal bir hizmet gören medyanın asli işlevlerine uygun kullanılabilmesi açısından çok önemli hale gelmektedir. İnsanların hayata geçirdiği bazı uygulamalar (mesela tıp ve eğitim gibi) ne çeşit bir uygulama olduklarını kısmen gösteren, amacı kendi içinde olan faaliyetlerdir. Gazetecilik de bu tür uygulamalardan biridir. Tıbbın içsel ve temel amacının sağlık olması gibi, önemli güncel olaylar hakkında gerçeği anlatmak da gazeteciliğin içsel ve temel amacıdır. Bu amaç, gazeteciliği kendisine benzeyen (mesela salt eğlence gibi) diğer uygulamalardan farklı kılar. Gazeteciliğin kurucu amaçları, bir gazetecinin gazetedeki sıfatıyla sahip olması gereken özel meziyetleri ve üstünlükleri belirterek, mesleğin iyi uygulanması için gerekli nitelikleri de tanımlamış olur. Gazetecilik mesleğinin özelliklerinden olan, bir haberi oluşturup iyi anlatabilme yeteneği gibi teknik beceriler, bu niteliklerin arasında yer alır. Teknik becerilerin yanı sıra, gerçeği anlatmakla bağlantılı olan önemli gerçekleri tanımak, ortaya çıkarmak ve bunları aktarmaya istekli olmak gibi daha geniş etik meziyetler de vardır. Bunlar gazetecilerin kendi arkadaşlarını tanımlarken kullandıkları ‘dürüst’, ‘hassas’, ‘doğru sözlü’ gibi tipik meziyetlerdir. Dürüstlük ve doğru sözlülük meziyetleriyle yakından bağlantılı olan bir başka kavram tutarlılık kavramıdır. Öyleyse gazetecilik, kendine has amaçlarla kurulan ve meslektekilerin bu amaçları gereğince gerçekleştirebilmeleri için üstlenmeleri gereken bir dizi meziyetten oluşan bir faaliyettir. Buradan yola çıkarak, gazetecilerin yönelmesi gereken bir dizi ortak değerden söz etmek anlamlı olacaktır. Bunlar meslek ilkeleri, onur ilkeleri ve etik ilkeler olarak isimlendirilmektedir. Genel olarak gazetecilik kodları denilebilir. Pek çok ülkede basının kendini denetimi yolunda atılan adımlar genellikle “basın ahlâkı” çerçevesinde toplanmaktadır. Bu girişimleri bir sistem çerçevesinde açıklayan toplumsal sorumluluk kuramıdır. Aslında meslek ahlâkı konusu ve sorunu ilk çağlardan günümüze kadar hemen hemen her toplumda görülen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Basın özgürlüğü denilince, demokrasinin bütün kurum ve mekanizmalarına yürekten inanan bir inanç sistemi içinde kişiyi ve dolayısıyla kişisel hak ve özgürlükleri temel alan bir özgürlük akla gelmektedir. Basın ahlâkı ise basın özgürlüğünü koruyabilmek ve sürdürebilmek için var olması gerekli bir ahlâk anlayışıdır. Hiç kuşkusuz, özgürlüğe ihtiyaç duymayanların ahlâka da ihtiyacı yoktur. Kısacası, basın için özgürlük ilk ve kaçınılmaz şarttır. Özgürlük gerekli olduğu için de belli bir basın ahlâkı anlayışı korunmalı ve bu konuda bir ortak anlayış bulunmalıdır. Basın ahlâk kodlarını veya ilkelerini dört genel kategori içerisinde değerlendirmek de mümkündür. a) Her meslekte olduğu gibi, yalnızca basın mesleğinde olanları ve meslek örgütlerini ilgilendiren kodlardır. Burada meslek ürününün yüceltilmesi, meslek çıkarlarının korunması, fikri haklara saygı (yazı aşırma yasağı) ve ortak zihniyet gösterme zorunluluğu gibi kurallar sıralanabilir, b) Her türlü ifsat (kargaşalık) girişimlerini reddetme, gerçeğin aranması, haberin yorumdan ayrılması, doğru olmayan haberlerin düzeltilmesi zorunluluğu, manevî dini duygulara saygılı olma, başkalarının haklarına saygılı olma gibi halkla ilişkileri düzenleyen kurallar, c) Kişiyle olan ilişkilerde uygulanan kurallar: Hakaret ve sövmenin, din, ırk, etnik köken, siyasal tercih, cinsiyet vb. nedenlerle ayrım yapılmasının yasaklanması, d) Devlet ve uluslararası toplulukla ilişkileri belirleyen kurallar: Basın özgürlüğünü ve meslekî sırları savunma, insan hakları, barış, uluslararası işbirliği anlayışından yana tavır takınma. 1.1. Medya Ahlâkı Bağlamında Ele Alınan Temel SorunlarMedya ahlâkı anlayışı ile birlikte, başta kamu yararı kavramının içeriğinin ne olacağı olmak üzere, basın özgürlüğü, medya denetiminde hukukî ve özdenetim yolları ve günümüzde yeni bir yol olarak belirginleşen ortak denetim, basında tekelleşme ve medya sahiplerinin (patronlarının) basın dışı işlerde faaliyet göstermesi konuları sıklıkla tartışılmaya başlanmıştır. 1.1.1. Kamu YararıKamu yararının ne olup olmadığı, kamu yararının hangi hallerde söz konusu edileceği ve bu kavramın medya etik kodlarını ihlâl için yeterli bir gerekçe teşkil edip etmeyeceği üzerinde çok derin ve anlamlı tartışmalar yürütülmüştür. Bu konudaki tartışmaların iki temel boyutu vardır. Birincisi, kişilerin özel hayatlarına müdahale, ikincisi ise devlet sırrı niteliğindeki bilgilerin aktarılmasıdır. Özellikle birinci boyutla ilgili olarak kamu yararının sınırının nereye kadar olacağı konusunda objektif bir sınırlama bulunmamakla birlikte, özel hayata ilişkin haber, yorum ve görüntülerin sunumunda gizli kamera, gizli ses ve kayıt düzeni, tele objektif vb. yöntemlerle uzaktan, haber vermeksizin görüntü almanın ve dudak okuma yöntemiyle konuşmaları aktarmanın genel olarak etik dışı görüldüğü ve kimi ülkelerde bu konuların hukukî düzenlemelere konu olduğu bilinmektedir. Devlet sırlarının ifşası noktasında da yine hem hukukî hem de etik kurallar devreye girmektedir. Ancak, burada da sorun neyin, hangi şartlar altında devlet sırrı kabul edileceğidir. Mesela, devletin kanunlarda yeri olmayan eylem ve işlemlerinin bulunması halinde gazeteciler bunu öğrendikleri zaman topluma aktaramayacaklar mıdır? Bu bağlamda bahsedilmesi gereken bir diğer husus ise, yazmamanın tersine “milli çıkarlar söz konusu olduğu zaman acaba gazeteciler o doğrultuda mı haber yapmalıdırlar?” sorusunun cevabıdır. Günümüzde özdenetim, yani yayın kuruluşunun toplumsal sorumluluk, doğruluk, gerçekçilik, hakkaniyet, objektiflik ve tarafsızlık görevleri uyarınca, yönetimini kendisinin belirleyeceği kamusal yayıncılık ve ülkesinin kanunları ve taraf olduğu uluslararası yasal düzenlemelere ters düşmemek için haber, program veya diğer yayınlarını gözetleme, kontrol ve düzenleme sorumluluğunun yanı sıra bir de ortak denetim olarak ifade edebileceğimiz yayın kuruluşu ile yayın kuruluşunun dışındaki bir organ, konsey, kurul veya sivil toplum kuruluşu tarafından yayınların içeriklerine ilişkin kontrol, düzenleme ve gözetleme sorumluluğu anlayışı gelişmiştir. Burada genel olarak kamu kurumları ulaşılacak hedefleri tayin ederek gerekli detayların tespit ve üretilmesini sektör çalışanlarına veya diğer ilgili taraflara bırakmalıdır. 1.1.2. Medyada Tekelleşme (Yoğunlaşma)-Medyanın vePatronlarının Basın Dışı İşleriMedyada tekelleşme veya yoğunlaşma, farklı medya sektörlerinde aynı grup veya şirket çıkarlarının birikmesini ifade etmektedir. Genellikle iki şekilde olmaktadır. Birincisi, kendi yazı işleri kadrosuna sahip medya organı sayısında azalma, ikincisi ise, birden çok medyanın kontrolünün bir kişi veya bir grup eline geçmesidir. İkinci grup kendi içerisinde farklı biçimlerde tezahür edebilmektedir. Çapraz sahiplik (cross ownership) olarak ifade edebileceğimiz durum, basın, radyo ve televizyon sektörleri arasında hisse alımı, satımı, aktarımının yanısıra, yatay entegrasyon (horizantal integration) yoluyla bir şirket veya grubun aynı medya sektöründe birden çok yayın organını kontrol etmesi veya dikey entegrasyon (vertical integration) ile bir şirketin veya grubun medya sektöründe dağıtımdan üretim sürecine kadar değişik bölümleri kontrol etmesi ya da çok taraflı medya entegrasyonu (multimedia integration) yoluyla bir şirket veya grubun bir çok medya sektöründe pay (ve söz) sahibi olması biçiminde gerçekleşebilmektedir. Gazetelerin, televizyon ve radyoların ekonomik şartlara ayak uydurmada çektikleri güçlükler yayın hayatlarını sürdürmelerini doğal olarak etkilemekte, özellikle de yazılı basında, bir takım gazeteler kapanmakta ya da el değiştirmektedir. Bu eldeğişimleri genellikle başka yayın organlarına da sahip olan patronlara doğru olmakta; bu patronlar, gazetelerin (veya diğer medyalarının) mevcut yönetim ve yazı işleri kadrolarını muhafaza etmek yerine ‘havuz’ sistemi ile bütün yayın organlarını beslemektedir. Dolayısıyla, yayın organlarında haberlerden, yayın politikalarına kadar pek çok benzerlikler doğmaktadır. Tekelleşmenin ilk etkisi doğal olarak basın çalışanlarına karşı doğmaktadır. Teknolojiye dönük büyük yatırımlar yapılırken, basın çalışanlarının sayılarında sürekli bir azaltma yoluna gidilmektedir. Medya işletmeciliğinin de diğer işletmeler gibi kârlılık ve verimlilik esası üzerinde yaşıyor olması teknolojik ve mâlî rekabet ortamında ‘gazeteci medya patronu’ tipini de tehdit eden bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Öte yandan medyanın, kamuoyu ve iktidarlar nezdinde büyük bir güç oluşturması da, yeni ekonomik anlayış çerçevesinde ‘patronların’ medyaya bakışını değiştirmiştir. Patronlar, pek çok şeyin yanında bir de medya patronu olmayı rekabet ve güç oyununun bir parçası olarak görmeye başlamıştır. Bu şekilde, dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de medya patronluğu yerini ‘patronun medyalarına’ bırakmıştır. Öte yandan, medyanın tek başına bir güç olması bir çok ülkede, bu güce sahip olan patronlara basın dışı sektörlerde kolay ve rakipsiz iş yapabilme imkânları oluşturmuştur. Ancak, bir çok ülke basın patronlarının basın dışı sektörlere açılmalarının ve özellikle de devlet ile bu tür ilişkilere girmelerinin önünü tıkayan hukukî düzenlemelere gitmiştir. 1.1.3. Meslek Etiği ve Editoryal BağımsızlıkSerbest piyasada ise çoğu kez etik değerler kâr amacının yanında etkisizleşecektir. Bu durumda gazetecilik mesleğine has değerler ve etik kuralların, ticarî medya düzeninde uygulamasında çeşitli sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. Bu sıkıntılar en az devletten kaynaklanan baskı ve sansür kadar önemli olmaktadır. Devletten ve hükümetlerden kaynaklanan baskılar açık olarak görünürken, ticarileşmeden kaynaklanan ve gazetecilik değerlerini etkisiz hale getiren sorunlar çoğu kere dışarıdan fark edilememektedir. Çünkü kamu otoritesi karşısında düşünce, ifade, basın özgürlükleri gibi açık sorunlar büyük ölçüde halledilirken, birey-gazeteci açısından hem özgürlüğün sınırlandığı hem de yabancılaşmanın şiddetlendiği, bizzat gazetecinin kendi ortamı, medya sistemi ve çalıştığı işletme olmaktadır. Üstelik geçmişin devlete rağmen, devlete karşı, “herkese açık” kamusal alanı da, “herkese açık” gazetecilik imkânıyla birlikte göçmüş, tümleşik medya sisteminin işgal ettiği, eline geçirdiği kamusal alan, devletin belirleyiciliğinin zayıflatıldığı yerlerde bile ekonomik, ticarî kontrolün egemenliğine girmiştir. Gazeteciliğin meslek olarak kurumsallaşmaya başladığı 18. yüzyılın sonundan itibaren, gazetecilerin devletin ve egemen toplumsal güçlerin baskıcı yönlendirmeleriyle, meslek ilkelerinin ihlâli anlamına gelebilecek biçimde kamu hizmetinden ayrılarak özel ve kişisel çıkarları gerçekleştirmeye yönelmeleri eleştirilmiştir. Gazeteciliğin en önemli görevlerinden biri topluma gerçeğin iletilmesidir. Buna rağmen gerçeğin aktarılması, gazeteciliğin bir meslek olarak kurucu özelliği olsa da, serbest piyasa bunun uygulanmasında son derece tali bir rol almasına neden olur. Bir hikayenin “haber değeri” pek ender olarak onun gerçeklik değerinin bir işlevidir. Haber değeri daha çok hikayenin hedeflediği öngörülen piyasaya yönelik bir işlevdir. Bu durumda gazeteci ticarî medya düzeninde bir tezat yaşamaktadır. Öncelikle gazetecilerin kendi işlerinin güvenliği için, patronların karşı çıkacakları şeyleri yapmama konusunda daha ihtiyatlı davranmaları gerekmektedir. Gazetelerin çoğu reklâm gelirine dayandığı için önemli reklâm verenleri ve hatta okuyucuları da gücendirmemeleri gerekir; çünkü satışlardaki en ufak bir düşüş reklâm gelirinin azalmasına yol açacaktır. Bu şartlarda sermayenin ve ticarî amaçların karşısında medya etiği buharlaşmaya başlamaktadır. Ticarî medyanın egemen olduğu medya düzeninde, etik değerlerle tek amacı daha çok kâr etmek olan serbest pazar değerleri birbiriyle pek örtüşmez, hatta çoğu kere çatışır. Çünkü çoğunlukla gazete sahipleri Belsey ve Chadwick'in belirttiği gibi medyayı kendi iktidar ve zenginlik arayışlarını tatmin edecek bir araç olarak kullanırlar. Ama her şeye rağmen gazetecilerin piyasanın baskılarına direnme kapasiteleri vardır. Gazeteciliğin kurucu değerleri, piyasanın karşıt eğilimlerine rağmen bu direnişler yoluyla bir güce sahip olabilirler. Medya alanına basın mesleği dışında başka ticarî faaliyetlerle uğraşan medya patronlarının girmeye başlaması ve bunların yayınlara müdahaleleri “editoryal bağımsızlık” kavramını tartışma konusu olarak gündeme getirmiştir. Aslında hiçbir zaman ideal anlamda bir editoryal bağımsızlığın gerçekleşmesi mümkün görülmemektedir. Çünkü medya patronlarından, yayın organının tabi olduğu bir siyasal çizgiye ve okuyucu eleştirilerine kadar pek çok âmil, yayın politikasını etkiler. Ticarî medyada özgürlük, esasen bu araçlara sahip olanlar ve bu araçları yönetenlere aittir. Daha alt düzeydeki gazeteciler ise, bunlardan arta kalan az bir miktar özgürlükle yetinmek zorundadırlar. Gazetecinin özgürlüğüyle ya çok az ilgilenilir, ya da hiç ilgilenilmez. Çünkü kapitalist kuramın bir gereği olarak, gazetecinin yalnızca bir çalışan olduğu ve ancak emir alarak ve gazetecilikle ilgili sorunlarda basının kurumsal özgürlüğü uğuruna özerkliğinden feragat ederek totaliter yapıya uyum göstereceği varsayılır. Gazete sahipleri her zaman, ayrıntılarda farklılıklar olsa bile genel politikalarını ve kurum çıkarlarını paylaşan, en azından kabul eden bir editörle anlaşarak kendi konumlarını sağlama almaya çalışırlar. İdeal olarak editörün görevi de bu genel politikaların takip edilmesini temin etmektir. Bu arada gazetecilerin kendi ilkeleriyle ve gerçekler hakkında bildikleriyle çelişkiye düşecek şeyler yazmalarının istenmemesi gerekir. Bu nedenle uygulamada “editoryal bağımsızlık” genellikle patron tarafından belirlenen siyasi düzen veya temel meseleler hakkında stratejik kararlar alma konusuyla değil, günlük üslup, içerik ve editoryal bütçe konularıyla sınırlıdır. 1.2. Medya Ahlâkı Üzerine Düzenlemelerde Genel KabulGörmüş İlkeler (Klasik İlkeler)Bilinen ilk yazılı basın ahlâk yasaları olan Fransa ve İsveç’teki düzenlemelerin akabinde bir çok ülkede basının kendi kendisini kontrol ve denetimini sağlayan ve meslekî gelişmeyi hedefleyen kurallar ortaya konmuştur. Bugün hemen hemen bütün ülkelerde medyanın uyması gereken birtakım ‘etik kodlar’ mevcut bulunmaktadır. Bu etik kodların uygulanıp uygulanmadığını veya ihlâlini tespit eden ve gerekli tedbiri almakla görevli olan iki temel müessese bulunmaktadır. Bunlardan ilki, bu etik kuralların pek çoğunu ortaya koyan ve kabul eden meslekî örgütler olup, genellikle de iletişim konseyleridir. Diğeri ise, medya organlarının kendi içlerinde uygulamaya koydukları ombudsman uygulamasıdır. Gerek meslekî örgütlenmeler olan iletişim konseyleri ve benzeri yapılanmaların gerekse medya organlarının büyük ölçüde kamuoyu baskısı, şikayetleri ve memnuniyetsizlikleri dikkate alınarak, yaşanan sorunların ışığında ortaya konulan ilkeler (etik kodlar) arasında büyük ölçüde benzeşmeler bulunmaktadır. Ülkelerin sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel farklılıklarına rağmen, medyalarının bu kadar benzeşik etik kodlar etrafında buluşabilmeleri medyanın etkilerinin ve sorunlarının benzeşikliği düşüncesini de beraberinde getirmektedir. Büyük ölçüde ortak olan bu etik kodların belli başlıları şu şekildedir. 1.2.1. Doğruluk- Dürüstlük KuralıBasın ahlâkına ilişkin düzenlemelerin hemen hepsinde en önce sıralanan ilke, haberlerin doğru ve dürüst bir şekilde sunulmasıdır. Haberin bazı unsurlarının atlanılarak veya kasıtlı bir şekilde eksik bırakılarak ya da yanlış yönlendirilerek verilmesi etik kurallarla bağdaşmamaktadır. Önemli gerçekleri hasır altı etmemek kadar bizde ‘asparagas’ olarak ifade edilen ‘uydurma’ haber de hoş görülemez. Gazetecinin, haberi ile ilgili unsurları kesin bir şekilde doğrulamaksızın yazmasının sonucunda büyük mağduriyetler ortaya çıkmaktadır. Amerikan Gazete Editörleri Cemiyeti XE "Amerikan Gazete Editörleri Cemiyeti" ’nin 1923 yılında kabul ettiği ‘Gazetecilik Kuralları’nda; ‘Okuyucuya güven telkin etmek, tüm nitelikli gazetecilik biçimlerinin temelini teşkil eder. İyi niyet kuralının gereği, gazete dürüst olmaya mecburdur. Bir gazetenin dikkat ve titizlik göstermedeki veya bu temel niteliklere olan hakimiyetindeki başarısızlığı asla affedilemez.’ denilmektedir. Yine, Amerikan Profesyonel Gazeteciler Cemiyeti XE "Amerikan Profesyonel Gazeteciler Cemiyeti" Sigma Delta Chi XE "Sigma Delta Chi" \t "Bakın Amerikan Profesyonel Gazeteciler Cemiyeti" ’nin ortaya koyduğu ilkeler de bu bakımdan büyük önem taşımaktadır. Kesinlik ve nesnellik başlığı altında ‘Topluma karşı iyi niyet ve inanç gazeteciliğin temelidir’ diye başlayan bu ilkeler şu şekildedir: 1- Gerçek en önemli amaçtır, 2- Haber vermede nesnellik başka bir amaçtır. Bu, ulaşmaya çabaladığımız bir standarttır. Başaranlara saygı duyarız, 3- Hata ve yanlışlık özür kabul etmez, 4- Gazete yöneticileri yayınladıkları haberin içeriğinden tamamen haberdar olmalıdır. Fotoğraf ve görüntüler olayı tam olarak yansıtmalı, konuyla ilgisiz ayrıntıyı öne çıkarmamalıdır, 5- Haber ile görüşlerin açıklanması birbirinden ayrılmalıdır. Haber tüm öznel görüşlerden ayrılmış olmalı ve olayın her yönünü sergilemelidir, 6- Gerçeğin bilinçli olarak çarpıtıldığı partizan yayıncılık Amerikan gazetecilik ruhuna aykırıdır, 7- Gazeteciler toplumsal olaylar ve konular üzerinde çözümleme, yorum ve yayın yapma sorumluluklarını kabul ederler. Yine bu konularda söz sahibi olduğunu bildikleri kişilerin görüşlerini aktarmayı kabul ederler, 8. Savunma ya da yazarın kendi yorumlarına ayrılan yazılarda bu durum belirtilmelidir. Medyanın, sebebi her ne olursa olsun yalan, yanlış ve yönlendirme amaçlı haber, görüntü vb. yayınlarında bütün hatalarını, yanlışlarını kabul ederek düzeltmeye gitmesi ve ayrıca sorumlular hakkında gereğini yapması ortak bir ilke olarak ortaya çıkmaktadır. 1.2.2. Tarafsız ve Objektif Olma KuralıHaberlerin sunumunda muhabirin veya editoryanın kişisel veya kurumsal yaklaşımlarının rol oynamaması büyük önem taşımaktadır. Haber ile düşünce arasındaki farkın net bir şekilde ortaya konması bu ilke açısından da vazgeçilmezdir. Üzerinde en fazla tartışılan bu ilke ile ilgili olarak, Sigma Delta Chi XE "Sigma Delta Chi" örgütünün yukarıda zikredilen görüşüne ek olarak, Fransız Le Monde’nin çalışanlarına yansız ve objektif olabilmeleri için şart koştuğu ‘hiçbir partiye üye olmama’ ilkesi dikkat çekicidir. Çünkü gazetenin muhabir, yazar veya editörlerinin bir partinin üyesi olma durumunda siyasi haber ve yorumlarında objektif olamayacakları gibi bir endişesi bulunmaktadır. Bu endişeyi taşıyan gazetenin yayın çizgisi ve hitap ettiği okuyucu profili itibariyle belli bir siyasi tercihinin bulunduğu da dikkate alınırsa bu kuralın taşıdığı anlamı kavrayabilmek kolaylaşır. Yanlı habercilik, genellikle dış haberlerde ve siyasi haberlerde gündeme gelmektedir. Dış politikalara uyumlu olarak hazırlanan haberlerin temelinde ekonomik, ideolojik ve siyasi çıkarlar söz konusudur. Uluslararası haber dağılımının dengesizliği açısından olaya bakıldığı zaman, gelişmiş ülkelerden (aynı zamanda haber ve haberleşme tekelini elinde tutan) bağımlı ülkelere yönelik yönlendirici ve yanlış bilgi (disinformation) ile çarpıtma (distortion) durumu görülmektedir. Bunlar daha çok savaş, terörizm, salgın hastalık, doğal afet haberlerinde yaşanmaktadır. Öte yandan, iç haberlerde bilhassa siyasi ve iktisadi piyasalarda yanlı habercilik söz konusu olabilmektedir. Bu bağlamda, haberin içeriğine müdahale yolu ile manipüle edilmesine de değinilmekte yarar bulunmaktadır. Manipülasyon hem basın etiği, hem de basın özgürlüğü ile çelişmektedir. Çünkü uygulamada genellikle haberi yazan muhabire veya veren kuruluşa etki söz konusudur. Medyada tekelleşme söz konusu olduğu durumlarda, medya patronu ve yöneticilerinin emir ve görüşleri doğrultusunda gerçekleşen ve sıklıkla örneklerine rastlanabilecek bu ihlâlin basın özgürlüğüne karşı direk bir müdahale olduğu da kuşkusuzdur. 1.2.3. Haber ve Yorum Ayrımı KuralıHaber ve yorumlar arasında bir ayrım olmaması, haberlerin yanlı yazıldığına yönelik kuşkulara sebep olmaktadır. Bu konuda Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından kabul edilen Basın Meslek İlkeleri’nde düzenlemeler yapılmıştır. Buna göre “Madde 3: Gazeteciliğin temel ahlâki yükümlülüklerinden birisi, haber ile yorum arasında belirgin bir ayrım çizilmesi ve bunların karıştırılmasının önlenmesidir. Haber gerçeklere ve verilere dayalı bilgilendirmedir. Yorum ise, yazanın, yayınlayanın veya medya şirketinin düşüncelerini, inançlarını ve kişisel yargılarını içerir. Madde 4: Haber yayımı gerçeklere dayandırılmalı ve doğruluğu ispatlanabilir olmalıdır. Haberin sunumunda ve betimlemesinde tarafsız davranılmalıdır. Haber başlıkları ve özetleri mümkün olduğu kadar eldeki verileri yansıtmalıdır. Madde 5: Yorumlar, genel düşünceler veya günlük olaylar üzerine yapılabilir. Yorum subjektif olduğu için doğruluğu üzerine eleştiri yapılamaz. Bunun yerine bizler yorumların dürüst ve ahlâki olmasını sağlamalıyız. Madde 6: Kişi ve kuruluşlarla ilgili olaylar üzerine yapılan yorumlar gerçekleri ve verileri çarpıtmamalı ve gizlememelidir.” 1.2.4. Meslek Sırrı-Haber Kaynağına Saygı ve Sadakat KuralıGazetecinin, haber kaynağı istemediği ve izin vermediği müddetçe onun kimliğini açıklamaması ile ilgili ilkedir. Hatta bazı ülkelerde bu alandaki düzenlemeler etik kodların çok çok ötesine taşınmış, kanunlarla veya İsveç’te olduğu gibi anayasa ile teminat altına alınmıştır. Ayrıca, gazeteciye haber kaynakları tarafından gizli kalması veya belli bir süreyle geciktirilmesi için verilen bilgilerde de bu etik kural geçerlidir. Gazetecilerin, mahkeme veya başka bir tahkik mevkii önünde dahi gizli kalması kaydıyla verilen bilgileri veya kaynağını açıklaması hoş görülmemektedir. Yine gazetecinin iş değiştirmesi durumunda eski patronuna, iş yerine ve çalışma arkadaşlarına ait sırları da saklaması bu etik kod etrafında düzenlenmiştir. Bu bağlamda, Amerikan Gazeteciler Cemiyeti XE "Amerikan Gazeteciler Cemiyeti" tarafından ortaya konulan etik kod şu şekildedir: “Gazeteciler, mahkemede veya diğer adlî ve tahkikat mercii önünde, mahrem kaydıyla verilen bilgileri veya gizli bilgilerin kaynaklarını açıklamayı reddeceklerdir. Gazetecinin gizliliğe saygı görevi, iş değiştirmesi durumunda dahi, eski patronuyla paylaştığı sırları da kapsamaktadır.” Bazı ülkelerde ise bilgilerin kötüye kullanılması bu etik kodun ihlâli anlamını taşımaktadır. Gazetecinin yazı ile veya başka bir yolla şahsa özel olarak verilmiş veya sadece gazete yönetiminin bilmesi gereken bilgileri açıklaması, hatta bunu sadece gazete dahilinde yapmış olması bile etik kodun ihlâli olarak değerlendirilmektedir. Yine gazetecinin bir devlet sırrını, yapılan görevle ilgili gizli hususları, endüstriyel sırları veya kişisel özgürlük alanına giren mahrem konuları yayınlaması veya başka bir yolla açıklaması da gizliliği ihlâl içerisine girmektedir. 1.2.5. Mahremiyet veya Özel Hayatın Gizliliğine Saygı KuralıPek çok ülke, özel hayatın gizliliğini kanunlarla teminat altına almıştır. Buna rağmen bir çok ülkede medya etik kodları ortaya konulurken, özel hayatın gizliliğinin korunması prensibine öncelik verilmiştir. Özel hayatın gizliliğini ortadan kaldıracak tek istisna ‘kamu yararı’nın bulunduğu durumlardır. Ancak ‘kamu yararı’ kavramından hareketle getirilen istisnadan dolayıdır ki, medya karşısında insanların özel hayatının gizliliği kuralı önemli ölçüde zedelenmektedir. Burada ön plana çıkan soru şu olmaktadır. Acaba kamu yararının ve özel hayatın gizliliğinin sınırı nedir? Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından kabul edilen ‘Basın Meslek İlkeleri’nin 23. maddesi: “Kişilerin özel hayatlarını saklı tutma hakkına saygı gösterilmelidir. Devlet ile ilgili işlerde görevli insanlar, devlet işlerini etkilemediği sürece özel hayatlarını gizli tutma hakkına sahiptirler. Bu gibi işlerde görevli bulunan insanlar sırf bu yüzden özel hayatlarını gizli tutma hakkından mahrum kalamazlar.” derken; İngiltere’de Basın Şikayetlerini İzleme Komisyonu (Basın Konseyi XE "Türk Basın Konseyi" \t "Bakın Basın Konseyi" yerine kurulmuştur) da özel hayata ilişkin olarak: “Bireyin kendi izni olmaksızın özel hayatına dil uzatmak ve bu konuda sorgulamak, özel mekanlarından tele objektifle resim çekmek genelde yakışıksız kabul edilmekte, bu tür bir davranış ancak kamu çıkarı söz konusu olduğunda haklı kılınmaktadır.” demektedir. Komisyon’a göre, bireyin evi ve onun bir parçası olan bahçe ve ek yapılar özel mekan olarak kabul edilmekte, yanındaki alan ya da park bunun dışında kalmaktadır. Ayrıca otel ve hastanelerin odaları da özel mekan kapsamında bulunmaktadır. Lady Diana’nın 1997 yılında, paparazzi diye anılan gazetecilerden kaçarken trafik kazası geçirip ölmesi üzerine anılan Komisyon, özel hayat alanını daha da genişleten kararlar almıştır. Buna göre “1: Israrlı takip sonucu elde edilen fotoğraflar yayınlanmamalıdır, 2: Editörlerin serbest çalışan gazeteci ve fotoğrafçılardan gelen malzemenin hangi yoldan geldiğini öğrenmeleri gerekmektedir, 3: Medyatik bir olay meydana geldiğinde gazeteciler olay yerinde kamu çıkarının gerektirdiğinden fazla kalmamalıdır, 4: Genç insanlar, medyanın saldırısına maruz kalmadan eğitimlerini rahatlıkla yapabilmelidir, 5: Rüştünü ispat etmemiş kişilerin hikayelerine basın tarafından para ödenmemelidir, 6: Bir çocuğun özel hayatıyla ilgili haber yayımlanabilir, ancak bunun somut bir nedeni olmalıdır. Eğer tek neden çocuğun anne ya da babasının ünlü bir kişi olmasıysa, haber yayınlanmamalıdır, 7: Kişilerin özel alanlarına tecavüz edilemez, 8: Üzüntü anlarında kişilerle ilgili yazılacak haberlerin incelikle kaleme alınması gerekir.” Bu bağlamda, gizli kamera, gizli ses kaydı ve hatta insanları uzaktan kameraya kaydederek aralarındaki konuşmaları ortaya çıkarmak için dudak okuma yoluna gitme gibi yöntemlere başvurulması da medya etiği çerçevesinde hoş karşılanamaz. Bilhassa ülkemizde özel televizyonların sansasyonel haber yapabilmek için başvurduğu gizli kamera yöntemiyle ilgili Amerikan Profesyonel Gazeteciler Derneği XE "Amerikan Profesyonel Gazeteciler Derneği" ’nin görüşü önemlidir. Buna göre “1: Elde edilecek enformasyon çok büyük bir öneme sahipse, hayati bir kamu çıkarı söz konusu ise ve halkı önemli bir zarardan koruyacaksa, 2: Bu haberi elde edebilmek için diğer tüm araştırma yöntemleri kullanılmış ve başarısız olunmuş ise, 3: Enformasyonun açığa çıkarılmasıyla önlenen zarar, bu yöntemle verilen zarardan daha büyükse” gizli kamera kullanımı bir ölçüde hoş karşılanmaktadır. Ancak Süleyman İrvan’ın dediği gibi gizli kamera, araştırmacı gazetecilik ödülü kazanmak, rekabette öne geçmek, büyük reyting yapmak, haberi zamandan ve paradan tasarruf etmek için kullanılmamalıdır. Habere konu kişilerin yaptıklarının ahlâki olmaması gazetecilerin ahlâki olmayan yöntemler kullanmalarını haklı çıkarmaz. 1.2.6. Eleştiri Sınırını Aşmama - İftira, Hakaret, Kötüleme veMesnetsiz İddialardan Kaçınma KuralıMedya, haber ve yorumlarında kişinin onurunu yada ahlâki karakterini hedef alan dayanaksız suçlamalara yer vermemelidir. Yine, kasıtlı iftira, karalama ve küçültücü ifadeler kullanma ve temelsiz ithamlarda bulunma en ciddi meslek etik ihlâlleri arasında yer almaktadır. Birinci Ulusal ve Pan-Amerikan Basın Kongresi XE "Birinci Ulusal ve Pan-Amerikan Basın Kongresi" ’nin 1942 yılında kabul ettiği ‘Gazeteci’nin On Emri’nde, “Adına layık bir gazeteci iftira, karalama, onur kırıcı suçlamalar ve temelsiz ithamları en ciddi meslekî suçlar olarak kabul eder” denilmektedir. Bu kural pek çok ülkenin etik kodunda yer almış bulunmaktadır. 1.2.7. Cevap ve Düzeltme Hakkına Saygı KuralıMedya organları, hakkında birtakım iddialar ortaya atılan, suçlamalarda bulunulan kimselere cevap ve düzeltme hakkı tanımak zorundadır. Bu kural, aslında doğruluk- dürüstlük kuralı, objektif ve yansız olma kuralı ve eleştiri sınırını aşmama, iftira, hakaret ve mesnetsiz iddialardan kaçınma kuralı ile de doğrudan ilgilidir. Cevap hakkı, bireylerin kendileri ile ilgili iddia ve ithamlara karşı yaklaşımını ve tek taraflı bilgilenilmesinin önlenmesini ifade ederken; düzeltme hakkı da hakkında yalan veya yanlış bilgiler, haberler verilen insanların buna mukabil doğruları anlatabilmesi hakkını kapsar. Bu haklar, bireylerin güçlü bir basına karşı sahip olduğu en etkili silah olarak kabul edilmektedir. Cevap ve düzeltme haklarının kullanılması konusunda düzenlemeler çok eski tarihlere dayanmaktadır. Cevap ve düzeltme hakkının tanınması ile ilgili ilk taleplere 1789 Fransız İhtilali’nin hemen akabinde yayın organlarının herkesle ilgili olarak istedikleri gibi yazıp çizmeleri üzerine Fransız Milli Meclisi’ne sunulan bir kanun önerisinde rastlanmaktadır. Ancak Meclis bu talebi kabul etmemiş, kanunun çıkması tam 123 yıl sonra 1922 yılında gerçekleşmiştir. Öte yandan, meslek ahlâk kodları arasına girmesi ise bu tarihten daha sonraya rastlamaktadır. Prag’da 1936 yılında kabul edilen Uluslararası Basın Dernekleri Birliği XE "Uluslararası Basın Dernekleri Birliği" (IUPA) Ahlâk Yasası’na göre; “İsmine layık bir gazeteci, sonradan gerçek veya doğru olmadığı anlaşılan haberleri gönüllü olarak düzeltmekle yükümlüdür” denilmiştir. Bu konuda Birleşmiş Milletler tarafından 1952 yılında kabul edilen bir uluslararası anlaşma da bulunmaktadır. Bu anlaşma ne yazık ki bu güne kadar sadece on devlet tarafından imzalanmıştır ve bunlardan da yalnızca ikisi Avrupa ülkesidir (Fransa ve eski Yugoslavya). Ancak aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir çok ülkede, cevap ve düzeltme hakkının etik kodlar arasında bulunulmasıyla yetinilmemiş ve ayrıca kanunla düzenlenmiştir. 1.2.8. Kişisel Çıkarların ve Çek Defteri Gazeteciliğinin Reddi KuralıBütün dünyada meslek örgütleri tarafından ortaya konulan etik kodlar içerisinde yer alan kurallardan birisi de, paralı habercilik başta olmak üzere, özel ve tüzel kuruluşlardan haber yapma mukabili hediyeler veya seyahat imkânları elde edilmesine izin verilmemesidir. Özel ve tüzel kişilerden gazetecilere gelen hediye, seyahat vb. şeylerin aslında o kişi veya kurumla ilgili olarak medyada olumlu bir haber satın almayı hedeflediği, tarafsız olmaları gereken gazetecilerin bu tür çıkarları kabul etmekle birlikte tarafsızlıklarına da gölge düşürmüş olacakları gibi bir endişe hemen bütün dünyada etik kurullar tarafından paylaşılmaktadır. ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği tarafından bu hususta geliştirilen ilke şöyledir: “Gazeteciler armağanları, iyilikleri, bedava gezileri ve özel muameleleri reddetmeli ve gazeteci dürüstlüğünü zedeleyecek ikinci iş, siyasal bağlantı, kamu görevi ve sivil toplum kuruluşlarında hizmet gibi işlerden kaçınmalıdır.” Batı medyasını uzun süre kemiren paralı habercilik (Çek Defteri Gazeteciliği) ise, haber kaynaklarına konuşmaları ve bilgi vermeleri karşılığı para ödenmesi anlamına gelmektedir. Bunun en büyük sakıncası haberin para ile elde edilen bir meta haline dönüştürülmesidir. İngiltere Basın Şikayetleri Komisyonu XE "İngiltere Basın Şikayetleri Komisyonu" bu konuda ayrıca bir sınırlandırma getirmiştir. Komisyon, suç işlemiş kişilere veya bunların yakınlarına anlatacakları öyküler, verecekleri enformasyon ve fotoğraflar için para ödenmemesini istemektedir. Şayet, ilgili materyalin kamu çıkarları açısından mutlaka yayınlanması icap ediyorsa ve bunun için para talep ediliyorsa ödeme yapılabileceğini söylemektedir. Habere doğrudan konu olanlara hiç bir şekilde ödeme yapılmaması, ama haberi yorumlayan konumdaki uzmanlara ve devlette görev yapmış kişilerin anılarına belirli oranda ödeme yapılabileceği yolunda genel bir kanaat bulunmaktadır. 1.2.9. Kurumsal (Patron) Çıkarların Gerçeklerin ÖnüneGeçirilmemesi KuralıGünümüzde bir çok ülkede medya patronları medya dışında işlerle de uğraşmaktadır. Bunların zaman zaman sahip oldukları medya organları aracılığıyla medya dışındaki işlerine kolaylık sağlama yoluna gittikleri de bilinen bir gerçektir. Bunun içindir ki, görevi yalnızca kamunun bilme hakkına hizmet olan gazetecilerin bu tür ilişkilere girmemeleri gerekmektedir. Yine bu bağlamda, reklâm verenlerin çıkarları doğrultusunda haber yapılması veya gerçeklerin gizlenmesi de etik kodlarla bağdaşmamaktadır. Bu konuda yine ABD Profesyonel Gazeteciler Cemiyeti XE "Gazeteciler Cemiyeti" ’nin zikredilmesinde yarar bulunan bir ilkesi vardır. Buna göre: “Gazeteciler, reklâmcıların ve özel çıkar çevrelerinin kendi lehlerinde haber beklentilerini reddetmeli, bunların haberler üzerinde etkide bulunmalarına karşı koymalıdırlar.” Bu kurallara rağmen ne yazık ki medyada reklâm karşılığı haber yaygındır. Hatta, yine kanuni düzenlemelerle yasak olmasına rağmen medyada ‘gizli reklâm’ veya ‘örtülü reklâm’ dediğimiz haber formatında reklâm yayınlama alışkanlığı veya yöntemi ortadan kaldırılamamaktadır. 1.2.10. Terörizm, Şiddet ve Pornografiye Karşı Tavır Alma KuralıTerör, terörizm, suç ve suç örgütleriyle ilgili haberlerin sunumuna ilişkin olarak birçok ülkede gerek meslek örgütlerinin etik kodları, gerekse hukukî düzenlemeler yoluyla sınırlılıklar ve sorumluluklar getirilmiştir. ABD Profesyonel Gazeteciler Cemiyeti XE "Gazeteciler Cemiyeti" (Sigma Delta Chi) “Suç ya da kötü davranışlara özendirici yayın yapılmamalıdır” ilkesiyle genel bir sınırlama getirirken, ülkenin en büyük kitle iletişim gruplarından birisi olan CBS News, terör olaylarının kamuoyuna duyurulması ile ilgili kendi personelinin uyması gereken kuralları ortaya koymuştur. Ana hatlarıyla bu kurallar: “a- Terör eylemlerinin yansıtılması sırasında teröristlerin talepleri mümkün olduğunca basın mensuplarının sözleri ile aktarılmalıdır. Doğrudan doğruya teröristin ağzından verilmemelidir, b- Zorunluluk doğuran haller dışında, kuruluşun başkan veya yardımcısının uygun görmesi durumunda adam kaçırma ve alıkoyma olayları canlı yayınla aktarılmamalıdır, c- Basın mensupları teröristlerin rehineleri bulundurdukları yeri bilmeleri halinde eylemcilerle temasa geçmeye çalışmamalı, bu gibi çalışmaların kamu görevlilerince yerine getirilmesine yardımcı olmalıdırlar, d- Basın mensupları ile polis olayın hemen başında karşılıklı olarak gerektiği zaman başvurulacak yetkili isimleri vermelidir, e- Herhangi bir terör olayının yansıtılması o günün diğer haberlerini ortadan kaldırmayacak şekilde dengeli olarak aktarılmalıdır.” ABD ve başta İngiltere olmak üzere, bir çok batı ülkesinde terör haberlerinin sunumuna ilişkin olarak yaşanan tecrübelerden kaynaklanan önemli bir hassasiyet bulunmaktadır. İngiltere’nin eski Başbakanlarından Margaret Thatcher’in, medyanın, teröristlerin reklâm için ihtiyaç duyduğu oksijeni sağlama eğiliminde olduğu iddiası bütün dünya kamuoyunda yankılanmış ve çok önemli tartışmaları beraberinde getirmiştir. Günümüzde medya etiği bağlamında en fazla tartışılan konulardan bir diğerini ise genelde şiddet, özelde ise kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet oluşturmaktadır. Yeni medya teknolojileri sonucunda klasik medyalar dışında internet, video oyunları, interaktif televizyon vb. yeni iletişim ortamlarında şiddet, seks ve pornografi içeren yayınların hızla arttığı, bunun çocukların sağlıklı gelişiminin yanı sıra aile kurumunu tehdit eder bir mahiyet kazandığı sıkça dile getirilmeye başlanmıştır. İsveç Kültür Bakanlığı ve Avrupa Komisyonu işbirliği ile 12-13 Şubat 2001 tarihlerinde Stockholm’de düzenlenen ‘Yeni Medya Çağında Çocuklar ve Gençler’ konulu uzmanlar konferansında oluşturulan çalışma gruplarının konuları bile bu çerçevede bir fikir verebilmektedir: “1. Grup: Çocukların ve gençlerin internet, bilgisayar, video oyunlarında yer alan zararlı içeriklerden korunması: Nelerden, kim tarafından ve hangi metodlarla?, 2. Grup: Çocukların ve gençlerin sayısal yayıncılık ve küreselleşme çağında televizyonlarda yer alan zararlı içerikten korunması: Nelerden, kim tarafından ve hangi metodlarla?, 3. Grup: Çocukları hedef alan televizyon reklâmcılığı: Çocukların suistimali nasıl önlenebilir?” Tartışma ve çalışma gruplarının ortaklaşa ulaştığı kanaat, bu yeni ortamda var olan düzenleyici ve yayıncı kurulların sorumluluklarının daha da arttığı, çabaların buna rağmen yeterli olamayacağı ve özellikle sayısal yayınların (kısmen de olsa) başladığı, fakat tüm teknik imkânların yaygınlaşmadığı ve bilhassa filtreleme, şifreleme gibi yöntemlerin gelişmediği bu süreçte özdenetimin en önemli ve etkili denetim yöntemi olacağıdır. Yine bu noktadan hareketle, özellikle yeni medya ortamlarına ilişkin olarak simge ve sembol kullanımının yaygınlaştırılması ve zorunlu hale getirilmesi gündemdeki yerini almış bulunmaktadır. Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi XE "Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi" ve Avrupa Birliği Direktifleri XE "Avrupa Birliği Direktifleri" bir çok ülkede, yayınlarda koruyucu simge ve sembol kullanımını veya hazırlık çalışmalarını başlatmıştır. Koruyucu simge, cinsellik, şiddet, ürküntü yaratacak görüntüler gibi olumsuz unsurları barındıran televizyon program ve filmlerinin, izleyicileri sözlü veya yazılı uyarılara ek olarak görsel sembol veya simgelerle bilgilendirme veya uyarma anlamına gelmektedir. Yine benzeri bir sorun terör, şiddet ve cinsellik gibi konularda ‘kamunun özgürce bilgilenmesi’ gerekçesiyle toplumsal sorumluluk ilkesinin gözardı ediliyor olmasıdır. Keza, ülke çıkarları, devlet sırrı gibi hususlarda da söz konusu haber olunca bir duyarsızlık veya umarsızlıkla karşılaşılabilmektedir. 2. Özdenetim - Basın Konseyleri ve Ombudsman DenetimiÖzdenetim, kavram olarak sektörde faaliyet gösteren aktörler tarafından kurulmuş, hükümet dışı bir örgütün belli hedeflere ulaşmak maksadıyla kendi düzenlemelerini yapması ve bu düzenlemelere uygun olarak sektörü izlemesi, kontrol etmesi ve hatta müeyyide uygulaması anlamına gelir. Basın özgürlüğü ve ahlâk konusu üzerine pek çok düşünür kafa yormuştur. John Milton, John Erskine, Thomas Jefferson ve John Stuart Mill’in bu konuda savundukları özgürlükçü kuramlara göre basın ve öteki kitle iletişim araçları tamamen bağımsız ellerde, resmi çevrelerle maddi ilişkileri olmadan, gerçeğin izleyicisi olmalı ve bu yolla hükümeti denetlemelidir. Fakat bu kuramda sorumluluk gazetecilerden çok okuyuculara yöneltilmiş ve ‘basın bu imkânlarla doğru ve yanlış bildiklerini, gördüklerini haber verir; okuyucu ise içinden doğruyu ayırt etmesini bilir’ anlayışı benimsenerek bir anlamda sorumsuz bir basın özgürlüğü savunulmuştur. Buna karşılık Theodore Peterson, 1956’da kendisinden önce tartışılmaya başlanmış olan yeni bir kuramı geliştirmiştir. Peterson toplumsal sorumluluk kuramı adı altında basının topluma karşı sorumlu olduğu görüşünü belirtmiştir. Bu kuram genel olarak bir felsefî altyapıdan yoksun olmakla birlikte sorumluluk ilkesi büyük kabul görmüştür ve bugün de geçerliliğini korumaktadır. Toplumsal sorumluluk yaklaşımı, serbest pazarın basın özgürlüğünü kuramsal olarak öngörüldüğü gibi gerçekleştirmekte ve toplumun beklentilerine cevap vermekte yetersiz kaldığının giderek belirginleşmesi üzerine bir tepki olarak ABD’de ortaya çıkmıştır. Toplumsal sorumluluk yaklaşımına göre düzenlenecek iletişim araçlarına yönelik ilkeler şöyle sıralanabilir: - Kitle iletişim araçları, genel yasalar ve yerleşik kurallar çerçevesinde kendi işleyişlerini kendileri düzenlemeli, ancak toplumun kitle iletişim araçlarından meslekî yüksek bir düzey beklemesi konusunda bir hakkı olduğu ve bu nedenle kamu adına genel yararı gözeten müdahaleler olabileceği kabul edilmelidir, - Kitle iletişim araçları, içinde yer aldıkları toplumun çeşitliliğini yansıtma, bunun için değişik görüşlere ve bunlara verilecek cevaplara yer sağlama, çoğulcu yapıyı bir bütün olarak aktarma gibi temel görevleri olduğunu benimsemeli ve bunları yerine getirmek için çaba göstermelidirler, - Temel görevler yerine getirilirken bilgi ve haber aktarımında gerçeklik, doğruluk, kesinlik, objektiflik ve dengelilik vazgeçilmez ilkeler olarak kabul edilmeli, bunları sağlayacak meslekî standartlar geliştirilmelidir, - Kitle iletişim araçları haber aktarımının sağlanması yanında kültür ve sanatın yayılması ve geliştirilmesi amaçlarını da benimsemeli, eğitici olmalıdırlar, - Toplumun sağlıklı, demokratik işleyebilmesine yardımcı olmak için şiddet kullanımına, toplumsal karmaşaya, suça yol açabilecek öğelerin kitle iletişim araçlarında yer bulamamasına özen gösterilmeli, toplumda kültürel ve siyasal bakımlardan azınlıkta kalanları incitecek mesajlardan uzak durulmalıdır. 2.1.Basının Özdenetim KuruluşlarıBasın kuruluşları ve mensupları, basın özgürlüğünü hem korumak hem de bu özgürlüğün istismarından kaynaklanacak ve kamuoyunda basının güvenilirliğini sarsacak davranışlara engel olmak amacıyla birtakım çözümler üretmek durumunda kalmışlardır. Basının çözüm arayışlarında ise genelde özdenetim dediğimiz, kendi kendini kontrol etmeyi sağlayan sistemler ortaya çıkmaktadır. Medya, devlet yönetimini elinde bulunduranlara karşı toplumun sesi olma ve toplumu bilgilendirme görevini yüklenmiştir. Bu görevini yerine getirirken de devletin ve iktidarı elinde bulunduranların yasal baskılarına uğramaktadır ve kamuoyundaki saygınlığını korumak için kendi içinde meslekî birtakım norm ve kurumlar oluşturmaktadır. Medyanın özdenetimi dediğimizde anlaşılan bu kurum ve kurallardır. Yani basının yasal yaptırımlardan kendini korumak için birtakım meslekî ve ahlâkî kurallar çerçevesinde kendi kendisini denetlemesidir. Aynı zamanda, her ülkenin hükümeti devamlı olarak, medya gibi güçlü ve önemli bir etkileme aracını kendi çıkarları için kullanmak isteyecektir. Özellikle kanun yapıcı yönünden gelen bu tehlikelerden kurtulmak için, dünyanın çeşitli ülkelerinde basının özdenetimi sistemi doğmuştur. Bu alanda basına yol gösterecek çeşitli örnekler mevcuttur. Örnek olarak avukatların, hekimlerin ve vergi danışmanlarının kendi kendilerini kontrol için kurmuş oldukları barolar, tabip odaları ve iktisadi kontrol odaları gösterilebilir. Bu meslek kuruluşlarının hemen hemen tümü “kendi mesleklerinde düzeni sağlamak ve meslekî imtiyazların kötüye kullanılmasını önlemek için bizzat çalışmalara girmek, bu görevi kanun yapıcıya bırakmaktan iyidir” fikrinden hareket etmişlerdir. Özdenetim sistemleri hukukî bakımdan, kuruluşları ve çalışmaları açısından incelendiğinde genellikle ikiye ayrılmaktadır. Bunlar gönüllü kuruluşlar ve kanuna dayanan kuruluşlardır. 2.1.1. Gönüllü KuruluşlarGönüllü kuruluşlar, kanunî bir yaptırım ve zorlama olmadan, basın mensupları ve gazetecilerin bir araya gelerek kendi aralarında kurdukları ve bu kuruluşu oluşturan kişilerin verdiği yetkileri kullanabilen özdenetim kuruluşlarıdır. Basın şeref divânları ve basın konseyleri bu tip kuruluşlardandır. Gönüllü kuruluşlar, sadece basın mensuplarınca kurulan veya aralarında basın dışı kuruluşların da göndereceği kişilerin bulunabileceği kuruluşlar olarak ikiye ayrılmaktadır. Ayrıca bu kuruluşlar, yetki yönünden belirli bir basın yasasını ihlâl edenlere gerekli disiplin tedbirlerini uygulamakla yetinen basın şeref divânları veya bu yetkiyle birlikte basının diğer meseleleriyle meşgul olan, basın mensuplarını gerektiğinde himaye eden, iktidarlara karşı basının bütününü temsil ederek basın hürriyetinin gerçekleşmesini sağlayan, mahkemeler için bilirkişi olarak vazife görebilen basın konseyleri şeklinde de olabilmektedirler. Alman ve İngiliz kuruluşları bu ikinci örneklerdendir. Bu tip kuruluşların başlıca yararı, basın üzerinde yukarıdan yüklenen ve vesayet iddiasında bulunan kuruluşlar niteliğinde olmadıkları için, yetkilerinin kolaylıkla kabul edilmesidir. Bu kuruluşlar bir basın ahlâkını oluşturma açısından çok etkili olabilirler. Buna karşılık bu tür kuruluşların yaptırımlarının etkileri fazla olmayabilir. Etkin bir kamuoyunun bulunmadığı ve özellikle ekonomik olarak geri kalmış ülkelerde gönüllü kuruluşların etkinlikleri daha az olmaktadır. Ayrıca kuruluşun belli grupların elinde kalma ve basının tümünü kapsamaması tehlikesi de vardır. Basının özdenetimi dediğimizde anlaşılan gönüllü kuruluşlar olmaktadır. Çünkü bu kuruluşlar kanunla kurulmadıkları için mümkün olduğunca siyasî iktidarların baskısından ve zorlamalarından uzaktırlar. İlk kez 1916 yılında İsveç’te uygulanmaya başlayan bu sistemin en başarılı örneğini, 1953’de kurulan İngiliz Basın Konseyi XE "İngiliz Basın Konseyi" vermiştir. 1956’da Federal Almanya’da, 1961’de Avusturya’da, 1962’de İsrail’de 1964’de Güney Kore’de, 1965’de Hindistan’da, 1968’de Gana’da, 1960 ve 1986’da da Türkiye’de basın konseyleri kurulmuştur. Gönüllü kuruluşların başarılı olabilmelerinin en önemli koşulu, basın tarafından kabul edilmiş olması, saygınlık kazanabilmesi ve kamuoyunun desteğini alabilmesidir. Özellikle basın mensupları arasında bir konsensüs sağlayarak kurulursa ve olabildiğince kapsayıcı olursa başarılı olur. Yoksa etkinliği ve saygınlığı olmayan kurumlar olarak kalabilirler. 2.1.2. Kanunla Kurulan KuruluşlarGönüllü kuruluşların başarılı olamadığı koşullarda ise kanunla kurulan kuruluşlar gündeme gelmektedir. Kanunla kurulan ve kanunun kendisine verdiği yaptırımları uygulayan özdenetim kuruluşları, esas itibariyle kamu tüzel kişiliğine haiz barolar, tabip odaları, mühendis odaları gibi meslek kuruluşlarının bir benzeridir. Anayasada yeri belirlenen ve kanunlarla belirli prosedüre ve seçim yöntemlerine göre kurulan bu kuruluşlar denetimleri bakımından da yargıya bağlıdırlar. Bu kuruluşlara örnek olarak Faşist İtalya ve Nazi Almanya’sındaki basın odaları gösterilebilir. Buralarda kanunla kurulan özdenetim kuruluşları kanalıyla, basın hürriyeti ve basın mesleğine serbest giriş tamamen ortadan kaldırılmıştı. Bu tür basın odaları aslında basının özdenetimi işlevini değil, devlet gücünü temsil eden siyasi partinin kontrolünü uyguluyorlardı. Nazi Almanya’sındaki bu kötü tecrübelere dayanarak, Almanya’nın her eyaletinde basın kanununda zorunlu üyeliği şart koşan kuruluşların ve hakimiyeti elinde tutan meslekî yargılama kurullarının kurulması yasaklanmıştır. Bugün Almanya’da sadece gönüllü üyeliğe yer veren meslek kuruluşlarına izin verilmektedir. 2.2. Medyanın Özdenetimi ModelleriBasının gelişimi ve basın özgürlüğünün kazanılması sürecinde, basının saygınlığını korumak ve meslek ilkelerine uygun bir basın meydana getirmek için çeşitli özdenetim modelleri ortaya çıkmıştır. Bu modeller ülkeden ülkeye ve toplumların kültürel yapılarına göre çeşitli şekillerde uygulanmaktadır. 2.2.1. Basın Ahlâk KurallarıDemokrasilerde kamuoyunu yönlendirebilen ve toplumu bilgilendirme görevi olan medya, bu görevini yaparken herşeyden önce toplumun güven ve saygısına sahip olmalıdır. Medyanın sahip olduğu gücün demokrasi, hukuk devleti, kişi hak ve hürriyetleri ve toplum yararına kullanılması gerekmektedir. Bu gücün suistimalinin ve kötü amaçlarla kullanılmasının önüne geçilmelidir. Bu nedenle basın kendi içinde çeşitli meslekî ilkeler oluşturarak, mensuplarının bu ilkelere uymasını sağlamaya çalışmıştır. Çünkü, özellikle basın özgürlüğünün en önemli güvencesi, demokrat, meslekî ahlâk ve sorumluluk anlayışına sahip gazetecilerdir. Gazetecilikte geçerli olması gereken temel ahlâk kurallarının yazıya dökülmesi genellikle meslek örgütlerinin kurulmasıyla başlamıştır. Yüzyılın başında kurulmaya başlayan bu tür örgütler, sendikalar ya da dernekler yayımladıkları bildirilerde temel ahlâk kurallarından söz etmişlerdir. Sonraları basın-yayın organları sadece kurumlarını bağlayan kendilerine has ahlâk kurallarını saptama yolunu izlemişlerdir. Ancak karşılaştırıldıklarında aralarında çok sıkı benzerliklerin olduğu görülmektedir. Bu kurallar, haber kaynağından hediye alınmaması, ücretsiz haber gezilerine katılınmaması veya haberde yapılan yanlışın düzeltilmesi konularında gazeteciye yol gösteren kurallardır. Elbette bu ahlâk kuralları başka mesleklerde kabul edilen kurallar kadar katı değildir. Mesela hekimlikte bir ideal olarak Hipokrat yemini vardır. Bu yemine uymayanların meslek yaşamları tabipler odasından kovulmalarıyla son bulabilir. Aynı şey baroya kayıtlı çalışan avukatlar için de geçerlidir. O zaman fazla bir yaptırım gücü olmayan basın ahlâk kurallarının etki gücü sorgulanabilir. Burada basın mesleğinde çalışan kişilerin kendilerine ve halka karşı sorumluluk duyan ve vicdanlarının sesini dinleyen medya mensupları konusu devreye girmektedir. Çünkü bir sistem ne kadar mükemmel olursa olsun, sistemi işletecek olan yine insandır. Bu açıdan meslek ilkelerinin geçerli ve etkili olabilmesi için öncelikle basın mensuplarının demokrat, kişilikli, maddî çıkarlara alet olmayacak dürüst kimseler olması gerekmektedir. Ahlâk yasaları; onur yasaları, basın yasaları, gazetecinin haklarına ve yükümlülüklerine ilişkin bildirgeler, gazetecilik kuralları gibi farklı isimler altında birçok ülkede mevcuttur. Hangi başlık altında olursa olsun, bu yasalardaki kuralların içerikleri çok çeşitlidir. Fakat yasaların büyük kısmının, özellikle basının doğru bilgi verme temel işlevine ilişkin belirli ortak noktaları vardır. Bu çerçevede, gazetecinin haber ve yorum özgürlüğünü koruma yükümlülüğü mevcuttur. Gerçeği ifade etmek ve bunun sonucunda haberi partizanca veya yanıltıcı biçimde çarpıtmaktan kaçınmak, haberin doğruluğunu teyit etmek, gerekli düzeltmeleri yayınlamak, meslekî sırları korumak, haber kaynaklarını açıklamamak (bazı ülkeler bu yükümlülüğü tanımamaktadır) gibi. Diğer yükümlülükler çoğunlukla temel ahlâk yargıları düzeyindedir. Bunlar hakaret ve sövmeden veya özel yaşamı açıklamaktan kaçınmak, genel ahlâk standartlarını yozlaştırmaktan kaçınmak, haber ve bilgi sağlayabilmek amacıyla dürüst olmayan yöntemlere (gazeteci kimliğini saklamak vb.) başvurmaktan kaçınmak şeklinde olabilmektedir. Diğer değer yargıları gazeteciler arasındaki dayanışmaya ilişkindir. Bunlar da, fikir hırsızlığının ve haksız rekabetin yasaklanması ve karşılıklı yardımlaşma olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu ahlâk yasalarının bazıları İtalya gibi ülkelerde kamu makamlarınca düzenlenmektedir. Fakat ülkelerin bir çoğunda ahlâkî kurallar bizzat basın tarafından tanımlanmaktadır. 2.2.2. Basın KonseyleriBasının özdenetim mekanizmalarından en önemlisi ve en yaygını gazeteciler ve toplumun çeşitli kesimlerinden insanların bir araya gelerek oluşturduğu basın konseyleridir. Basın konseyi, iletişim araçları temsilcileri (genellikle gazete sahipleri ve gazeteciler) ve halk temsilcilerinden oluşan bir kuruluştur ve hükümet yetkililerinden bağımsızdır. İlk Basın Konseyi 1916’da İsveç’te kurulmuştur. içlerinde en tanınmış olanı, 1953 yılında oluşturulan İngiliz Basın Konseyi’dir. Basın konseyinin amacı, basında çıkan haksız ya da yanlış haberler, yorumlar sonucu onurları, çıkarları zarar gören kişilerin şikayetleri üzerine konuyu incelemektir. Basın konseyleri sadece okuyuculardan gelen şikayetleri değil, basının içinde meydana gelen olay ve şikayetleri de inceler ve karara bağlar. Konsey, bu tür şikayetler üzerine araştırmaya girişip elde ettiği sonucu (eğer söz konusu yayın organı haksız bulunmuşsa) açıklayarak kamuoyuna duyurur. Basın konseylerinin işlevleri genellikle ahlâkî standartların korunmasıyla sınırlandırılmamıştır. işlevlerinden başlıcası basın özgürlüğünün korunmasıdır. Bazı konseyler (Almanya, İngiltere) basının yapısal gelişimini, özellikle tekelleşme eğilimini izlemek ve kamuya açıklamakla görevlidirler. Bu görev basın özgürlüğünü koruma çabalarının bir bölümü olarak nitelendirilebilir. 2.2.3. OmbudsmanBasının özdenetimi modellerinden birisi de ombudsmandır. Ombudsman modeli İsveç’teki özdenetim uygulamalarından esinlenerek geliştirilmiştir. İsveç’ten diğer İskandinav ülkelerine, oradan da dünyanın diğer ülkelerine yayılmıştır. Avrupa Asamblesi İstişari Komisyonu ombudsman modelini bütün dünyaya tavsiye etmiştir. Ombudsman (vatandaş koruyucusu anlamına gelen, İsveç kökenli bir sözcüktür), bir basın organı bünyesinde soruşturma yapmak, karar vermek, açıklamalarda bulunmak ve bazen de hataları düzeltmekle görevli kişidir. Birçok ombudsmanın, gazetecilerin çalışması konusunda görüş belirtmek, bazen de eleştirel fıkralar yayınlamak için kendi gazetelerinde köşeleri vardır. Bazıları, gazetecilerin ve yönetimin dikkatine sunulmak üzere eleştiriler kaleme alırlar. Ancak bunları okuyucu görmez. Bir ombudsmanı olan ilk basın organı Louisville Courrier-Journal’dır. (ABD- 1967) İsveç uygulamasında ombudsman, okuyucuların basınla olan şikayetlerini yönelttikleri kişidir. Ombudsmana şikayette bulunan kişinin yapacağı tek harcama postayla ilgilidir. Hükümetle ombudsmanın hiçbir bağı yoktur. Bir parlamento üyesi, İsveç Barolar Birliği Başkanı ve İsveç Basın Konseyi temsilcisinden oluşan üç kişilik bir komisyon tarafından seçilen ombudsmanın maaşı İsveç Yayıncılar Derneği’ndeki gazetecilerce ödenir. İsveç’teki ombudsman modelinin başka bir uygulaması da basın organlarının kendi ombudsmanını kendi belirlemesi şeklindedir. Bu modelde, ombudsman çalıştığı basın kurumu içinde, kurum içi yazılı eleştiriler yayınlar, gazetecilere meslekî sorumluluklarını hatırlatır, ayrıca basın organında çıkan haber ve yorumlarla ilgili şikayetleri değerlendirir. Ombudsmanlar basın kurumu içinde bağımsız bir özellik taşırlar. Maaşlarını gazeteden almalarına rağmen, gazetenin sahibine veya diğer yöneticilere karşı bağımsız davranmak durumundadırlar. Bu da ombudsman görevini yapan kişinin basın meslek ilkelerine bağlı, sorumluluk sahibi ve büyük ölçüde basın kuruluşunun vereceği maaşa ihtiyacı olmayacak bir kişi olmasını gerektirmektedir. Bunun için en ideal kişi de tecrübe sahibi ve emekli bir gazeteci olabilir. Yukarıda saydığımız özdenetim modellerinin dışında basının kendi saygınlığını ve güvenilirliğini kazanabilmesi için başka yollar da bulunabilir. Fakat görüldüğü gibi basında özdenetim modellerinin başarılı olabilmesinde en önemli faktör basın mensuplarıdır. Basın mensupları devletin yasalarla basını denetlemesini ve müdahale etmesini istemiyorlarsa bu denetimi önce kendi vicdanlarında gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Bir erdem rejimi olan demokrasinin en büyük gücü olan basının da saygınlığını kazanabilmesi için erdemli mensuplara ihtiyacı vardır. Çünkü bütün sistemlerin temeli insandır. Sistemlerin iyi işleyebilmesinin şartı da o sistemin kişilerce özümsenmesinden geçmektedir. Çeşitli ülkelerde uygulanan özdenetim sistemlerine bakarak bu kuruluşların fonksiyonlarını şu şekilde özetleyebiliriz: - Basın özgürlüğünü korumak, basın özgürlüğünü tehdit eden tehlikelere karşı mücadele etmek, devletin basınla ilgili yapacağı düzenlemeleri takip etmek ve gerekirse bu konuda müdahalelerde bulunmak, - Basın özgürlüğünün medya kuruluşları ve mensuplarınca istismar edilmesine karşı mücadele etmek ve bu konuda ahlâk ilkeleri oluşturarak, bunlara uyulmasını sağlamak, - Medyayı hükümet, parlamento ve kamuoyu önünde bir bütün olarak temsil etmek ve bunların karşısında medyanın saygınlığını ve güvenilirliğini korumak. 3. Türk Medyasında Özdenetim ve Meslek Kuruluşları Meslek ahlâkı ya da meslek örgütü kavramı bize yabancı bir kavram değildir. Türk tarihinde Anadolu’ya yerleştikleri ilk günden itibaren günümüzdeki anlamına çok yakın bir biçimde meslek ahlâkı ve meslek örgütleri bulunmaktaydı. Bunlara ahilik adını veriyoruz. Osmanlı Devletinin kuruluş dönemi, Anadolu’da ahiliğin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Devletin kurucusu Osman Gazi’nin Ahi Şeyhlerinin büyüklerinden olan Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenmesi, ahilerin nüfuzunu ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki etki ve yardımlarını göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Yayınlanan futüvvetnameler incelenirse görülür ki, bunlar yalnız dar anlamı ile “meslek ahlâkı”na ilişkin öğüt ve tavsiyeler değil, daha geniş bir alanda ferdi eğitecek ve olgunlaştıracak esaslar ve nasihatler ihtiva eder. Fakat meslek ahlâkının esaslarını da bu metinlerde bulmak mümkündür. Tanzimat ile bize girmiş olan özel gazetecilik mesleğinin, artık canlılığını kaybetmiş olan bu kurumlar (ahilik, loncalar) biçiminde örgütlenmesi mümkün değildi. Batıdan yeni kurumlar ve terimler getirilmek isteniyordu. Henüz bu kurumların yerine Batı’dan “cemiyet” (dernek) anlayışını geçirmek ve gazetecilik derneklerinin kuruluşunu beklemek için de vakit erkendi. Şu halde gazetecilik mesleğinin “fütüvvet” ve hatta “lonca” dönemi meslek anlayışı ve örgütleri ile gelenek ilişkisi çok zayıftır. Ancak kültür değişmelerine rağmen eski kültürün etkisi yeni kültür çevrelerinde bir dereceye kadar görülür. Yetkisiz bir unvandan ibaret kalsa bile “Şeyh-ül Muharririn” (Gazeteciler Şeyhi) unvanının yakın zamana kadar kullanılması da bunu göstermektedir. Türkiye’de basının özdenetimi konusunda genellikle 1960’da kabul edilen Basın Ahlâk Yasası ve Basın Şeref Divânı uygulaması başlangıç olarak gösterilebilir. Bugünkü anladığımız anlamda özdenetimin başlangıç tarihi budur. Fakat bu tarihten önce de Türk basınında birtakım örgütlenmeler gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet öncesi dönemden beri basının örgütlenme çalışmaları sürmektedir. 3.1. Cemiyet-i Matbuat-ı OsmaniyeBasın tarihimizde, gazetecilerin kendi aralarında kurdukları ilk meslek kuruluşu Cemiyet-i Matbuat-ı Osmaniye’dir. 11 Temmuz 1908’de İstanbul gazetelerinin resmî tebliğ kısmında Meşrutiyet’in yeniden ilânı ile ilgili haberin çıktığı gün, elli kişiye yakın gazetecinin bulunduğu bir toplantıda Cemiyet-i Matbuat-ı Osmaniye adlı bir meslek örgütünün kurulması kararlaştırıldı. Cemiyetin kuruluşu şu nedenlere dayandırılmıştır: “1: Cemiyeti hükümete tanıtmak, 2: Basın suçları yargılanmasında Cemiyet idare heyetinin “Heyet-i Adul” (jüri) olarak tanınmasını sağlamak, 3: Basını Osmanlıcı ve ‘Selâmet-i vatan’ fikri çerçevesinde, düşünce özgürlüğüne halel gelmeden toplamak, 4: Avrupa basın cemiyetleriyle dostça ilişkiler kurmak, 5: Cemiyet üyeleri arasında dostluk ve yardım ilişkileri kurmak, cemiyet üyelerine taşıt araçlarında, sanat müesseselerinde kolaylıklar sağlamak, 6: Osmanlı basınının içte ve dışta onurunu korumak.” Cemiyetin nizamnâmesinde basın ahlâkını ilgilendiren ve -bugünkü anlamda olmasa bile- basının özdenetimini sağlamaya yönelik hükümler vardır. Nizamnâmenin 13. maddesinde sayılan görevlerinden birisi de, “Cemiyet üyeleri arasında meydana gelecek anlaşmazlıkların çirkin bir zemine dökülmesini önlemek için, arabulucu rolü oynamak”tır. Cemiyete üye olan Osmanlı Basınının Yükümlülükleri Nizamnâmesi’nin 14. maddesinde, “Gazeteler şantaj yapamayacaklar, çirkin kelime ve imâdan ve genel ahlâka aykırı yazı ve haberlerden kaçınacaklar, yabancı devletlerin ve Osmanlı vatandaşı olan kişilerin haysiyetini incitecek yolda yayında bulunamayacaklardır” denilmektedir. Bu aynı zamanda basın tarihimizdeki ilk “Basın meslek ilkeleri” olmaktadır. Cemiyet, tüzüğünde belirtildiği gibi, basının özdenetimi işlevi de yerine getirilmiş olacaktır. Tüzük, 14. maddede belirtilen yayın ilkelerine aykırı hareket eden gazete ve gazeteciler hakkında, şikayet söz konusu olduğunda yaptırımlar içermektedir. Bu ilkeleri ihlâl eden ve bir şahıs hakkında ahlâka aykırı biçimde saldırgan yayında bulunan gazete için bir şikayette veya ihbarda bulunulması durumunda İdare Kurulu toplanarak bu şikayeti inceleyecek ve yayında genel ahlâka aykırı bir durum tespit edilmesi durumunda, şikayet edilen gazete cemiyet mensubuysa, hakkında verilecek karara uymak zorunda kalacaktır. Yayını yapan gazete cemiyete üye değilse bile bu karar gazetelere tebliğ edilecektir. Bu şekilde üç kez uyarılan yazar cemiyet üyesi ise, cemiyetten ihraç edilecektir. Kurulmasına ve tüzüğünün hazırlanmasına rağmen amaçladığı “gazeteciler kongresi”ni toplayamadığından dolayı derneğin uygulamaya geçirilemediği görülmektedir. Fakat dernek hem basın tarihimizdeki ilk basın meslek kuruluşu girişimi olduğundan dolayı, hem de basın meslek ilkelerini ortaya koyması ve basında bir tür özdenetim sistemi getirmesi açısından ilginçtir. 3.2. Osmanlı Matbuat CemiyetiOsmanlı Matbuat Cemiyeti günümüzdeki Gazeteciler Cemiyeti de dahil olmak üzere ülkemizde kurulan birçok basın meslek kuruluşunun çekirdeğini oluşturmaktadır. 25 Haziran 1917 yılında kurulan dernek İttihat ve Terakki’nin baskıcı yönetimi altında bulunan ülkede iyi karşılanmıştır. İlk kongresi 15 Şubat 1918’de yapılmış ve yönetim kurulu seçilmiştir. Bu kongrede Cemiyetin Başkanlığına Hüseyin Cahit (Yalçın), İkinci Başkanlığa Yunus Nadi, Genel Sekreterliğe ise Ahmet Emin (Yalman) seçilmiştir. Cemiyetin bu dönemdeki en belirgin etkinliği Almanya’dan Türk gazeteleri için getirilen kağıtların dağıtımına aracılık etmek olmuştur. Cemiyetin ismi daha sonra Türk Matbuat Cemiyeti olarak değiştirilmiş ve başkanlığına da ünlü gazeteci Velid Ebuzziya Bey getirilmiştir. Bundan sonra ismi ve yöneticileri çeşitli kereler değişen Cemiyet faaliyetini sürdürmüş, 1921’de Matbuat Cemiyeti olmuştur. 1930 Nisanında, esas ve yardım nizamnâmeleri son ihtiyaçlara göre düzeltilmiş, Ankara’da bir matbuat cemiyeti kurulması teşebbüsü karşısında ise ismi İstanbul Matbuat Cemiyeti olarak değiştirilmiştir. 1935’te de Cemiyetin adı Atatürk’ün isteği ile Basın Kurumu olmuştur. 3.3. Türk Basın BirliğiBasın tarihimizde kanunla kurulan ilk ve son basın meslek kuruluşu olan Basın Birliği’nin tek parti döneminde kurulması ve uygulamalarının da tek parti dönemi doğrultusunda olması nedeniyle üzerinde çok fazla durulmamıştır. Basın Birliği, kanunla ve millî şeflik devrinde kurulan bir örgüt olması dolayısıyla daha baştan şanssız bir girişim olmuştur. Daha sonraları da basının özdenetimi konularında yapılan tartışmalarda özdenetim kuruluşlarına Basın Birliği hep “kötü emsal” olarak gösterilmiştir. 1930’lu yılların ortalarında, Avrupa’da yayılmakta olan faşizmden etkilenen tek parti yöneticileri, basın üzerindeki baskılarını ve basını kontrol altına alma çabalarını yoğunlaştırmışlardır. Cumhuriyetin kuruluşunu izleyen yıllardaki güçlükler bir ölçüde aşılıp 1931 yılında Basın Yasası da kabul edildikten sonra, hükümet Ankara’da 1935’te Basın Genel Direktörlüğü aracılığıyla ilk ‘Basın Kongresi’ni toplar. Basın Kongresinde verilen kararla Basın Birliği’nin kurulmasına ilişkin kanun 27 Haziran 1938 senesinde Meclis’ten çıkar. İstanbul Matbuat Cemiyeti de bu kanun gereğince yeni Birliğe katılır. Birliğin kurulmasındaki temel amaç kısaca, basını devlet tarafından denetim altına almaktı. Fakat çıkan 2. Dünya Savaşı nedeniyle ülkede uygulanan ve basına nefes aldırmayan tek parti rejimi bu konuda Basın Birliğine yapacak fazla birşey bırakmaz. Dünyada ve Türkiye’de meydana gelen değişiklikler ve gelişmeler sonucunda Türk Basın Birliği 30 Mayıs 1946’da TBMM’de kabul edilen ve 18 Haziran 1946’da yürürlüğe giren bir cümlelik bir kanunla kaldırıldı. Bundan sonra, artık basın alanında “mecburi meslek örgütü” kalmadı. Birer özel hukuk tüzel kişilikleri olan dernekler ve sendika biçiminde örgütlenme imkânı doğunca da, yine birer özel hukuk tüzel kişilikleri olan ve “meslekten men” cezası verme gibi kamu gücü işlemlerinde etkili olmayıp mesleği icra için de kaydolma mecburiyeti yüklemeyen sendikalar ve cemiyetler kuruldu. Gazeteciler Cemiyeti 10 Haziran 1946 günü kuruldu. 3.4. Basın Şeref Divânı Ülkemizde 1960 yılına gelinceye kadar basının özdenetimi konusunda gerçekleştirilmiş bir çalışma yapılmamıştır. Basın Birliği konusunda da ele aldığımız gibi, tek parti devrinde basını kanunla kurulan resmî kuruluşlar yolu ile kontrol altına alma girişimleri görülmüşse de, bunlar basının özdenetimiyle ilgisi olmayan, hükümetin basın ve yayın organları ve dolayısıyla basın mensupları üstünde tek yönlü propaganda ve baskı yönetimi kurma girişimlerinden ibaret hareketlerdir. Özdenetim sisteminden anladığımız anlamda ilk özdenetim kuruluşu 1960’dan sonra kurulan Basın Şeref Divânı’dır. Basın Şeref Divânı, basın mensuplarının kendi aralarında birleşerek kurdukları ilk özdenetim sistemidir. Fakat bu kuruluş uzun süreli olamamış ve daha sonra ortadan kalkmıştır. Basın Ahlâk Yasası’nın ilk kısmını Basın Ahlâk Yasası Taahhütnamesi, ikinci kısmını ise Basın Ahlâk Yasası oluşturmaktadır. Basın kuruluşlarınca imzalanan taahhütname şu şekildeydi: “Hürriyete liyakatin başta gelen şartının, hürriyet içinde kendi kendini kontrol edebilmek olduğuna inanan Türk Basın Müesseseleri, demokrasinin temel unsurlarından olan basın hürriyetinin topluma ve demokratik düzene en yararlı bir yolda işlemesini sağlamak için tespit ettikleri ‘Ahlâk Yasası’na ve bu yasayı yürütmekle görevli ‘Basın Şeref Divânı’nın kararlarına uymayı kabul ve taahhüt ederler.” Basın Şeref Divânının temelini oluşturan ve imzalayan bütün basın kuruluşlarının uymayı taahhüt ettikleri Basın Ahlâk Yasası da şu şekilde düzenlenmişti: 1- Bir amme müessesesi olan gazetecilik mesleği, bu mesleğin dışında kalan özel veya ahlâka aykırı maksat ve menfaatlere alet edilemez ve amme menfaatlerine zarar verici bir şekilde kullanılamaz, 2- Yazı, haber, fotoğraf vesair şekillerde yapılacak yayınlarda belirlenen hususlara riayet edilir, 3- Ahlâka aykırı veya müstehcen yayında bulunulamaz. 4- Şahıs, müessese ve zümreleri hedef tutan yazılarda galiz kelimeler kullanılamaz, şeref ve haysiyetlere karşı haksız yayın yapılamaz, 5- Amme menfaatlerini ilgilendirmeyen hallerde fertlerin hususî hayatları küçük düşürücü şekilde teşhir edilemez, 6- Şahıslar, kurumlar veya zümreler aleyhinde iftira ve isnatta bulunulamaz, 7- Din istismar edilemez, 8- Haberlerde ve olayların yorumunda hakikatlerden tahrif veya kısaltma yoluyla maksatlı olarak ayrılınamaz, doğruluğu şüphe uyandırabilen ve tahkikî gazetecilik imkânları içinde bulunan haberler, tahkik edilmeden ve doğruluğuna emin olunmadan yazılamaz, 9- Gazetenin veya gazetecinin şahsi veya taraf tutan kanaatlerine haberlerin metninde yer verilemez, 10- Haber başlıklarında haberin ihtiva ettiği hususlar tahrif edilemez. 11- Amme menfaati mutlak lüzum göstermedikçe, mahrem kaydı ile verilen bilgi yayınlanamaz.12- Gazeteci kaynaklarının mahremiyetini koruyacak ve kendisine verilen sırlara saygı gösterecektir,13- Haber, yazı veya resim kaynaklarının yayın tarihi için koydukları zaman kaydı ihlâl edilemez,14- İlân veya reklâm mahiyetindeki haber resim ve yazıların ilân veya reklâm olduğu tereddüde yer bırakmayacak şekilde belirtilir,15- Mevkutelerin verdikleri yanlış bilgilerden dolayı yollanacak cevap ve tekzipler, cevap veya tekzibe sebep olan yazının tesirini tamamıyla giderecek şekilde ve en kısa zamanda yayınlanır.Bu hükümlere dayanılarak hazırlanan yasada genel ve soyut ifadeler kullanılarak yasayı uygulamakla görevli Basın Şeref Divânı’nın takdir hakkı geniş tutulmak istenmişti. Bu sistem daha ayrıntılı bir ahlâk yasasına sahip olan Belçika gibi bazı ülkelerden ayrıldığı gibi, herhangi bir kural tespit etmeyip kontrolü doğrudan doğruya Basın Konseyi’ne bırakan İngiliz sisteminden de ayrılmış oluyordu. Gerçi yasanın müzakeresi sırasında bazı temsilciler daha etraflı, daha açık hükümler konulmasını istediler, ancak bu görüş uygun bulunmadı ve Türk sistemi, yürürlükteki kendi kendini kontrol sistemlerinin çoğunluğu gibi genel hükümler koyup Divâna takdir hakkı tanıyan metodu benimsedi. Ancak iyi niyetlerle kurulan bu kuruluş bir süre sonra işlevsiz hale gelerek kapandı. 3.5. Basın Konseyi XE "Basın Konseyi" Basın Konseyi 6 Şubat 1988 günü kuruldu. Bu tarihte toplanan Temsilciler Kurulu üçü okuyucu kesimini temsil eden 9 kişiyi Yüksek Kurul’a seçmiş ve ardından, Basın Konseyi’ne katılan basın organları temsilcilerini belirlemiştir. Böylelikle Basın Konseyi XE "Basın Konseyi" Yüksek Kurulu oluşturulmuş ve ilk toplantısını 12 Mart 1988 günü yaparak Başkanlığa Prof. Faruk Erem’i, İkinci Başkanlığa Oktay Ekşi’yi getirmiştir. Genel Sekreterlik görevi de tam gün çalışacak birisi bulununcaya kadar Oktay Ekşi’ye verilmiştir. Basın Konseyi XE "Basın Konseyi" sözleşme ile kurulan, dernek ve vakıf gibi hükmi şahsiyeti bulunmayan bir kuruluştur. Meclis çoğunluğunun veya hükümetin çıkaracağı yasalarla vakıf veya dernek gibi kuruluşlara müdahale edebileceği ve siyasi baskı da düşünüldüğünden dolayı sözleşme ile oluşturulmuştur. Basın Konseyi şu iki organdan oluşmaktadır: 1- Basın Konseyi Üyeler Kurulu (BKÜK) 2- Basın Konseyi Yüksek Kurulu (BKYK). Basın Konseyi’nin bir Genel Sekreteri ve Genel Sekretere bağlı elemanlardan oluşan bir bürosu bulunmaktadır. BKÜK, Basın Meslek İlkeleri XE "Basın Meslek İlkeleri" ve Basın Konseyi XE "Basın Konseyi" Sözleşmesi’ne Katılım Belgesi’ni imzalamış olan gazetecilerle, Basın Meslek İlkelerine uymaya söz verdiğini kamuoyuna beyan etmiş sözlü, yazılı, görüntülü basın ve yayın organları ile internet gazeteciliği yapan siteler, gazetecilik iş koluna mensup işçi veya işveren sendikalarının, gazetecileri temsil eden dernekler veya bu nitelikte dernekler arasında kurulmuş birlik, federasyon ve konfederasyonların temsilcilerinden, katılım belgesini imzalama koşuluna bağlı olmaksızın Türkiye Barolar Birliği, en çok üyeye sahip işçi ve işveren sendikaları konfederasyonları ve iletişim fakültelerinin temsilcileri ile okuyucu kesimini temsilen Basın Konseyi Yüksek Kurulu tarafından seçilen 40 kişiden oluşmaktadır. Basın Konseyi’ne üye olan basın kuruluşlarının uymak zorunda oldukları ve uyacaklarına dair taahhütte bulundukları Basın Meslek İlkeleri XE "Basın Meslek İlkeleri" şu şekilde düzenlenmiştir: “Kanun koyucunun veya öteki kurum ve kişilerin, iletişim özgürlüğünü kısıtlamalarına, her zaman ve her yerde karşı çıkacağımıza kendi özgür irademizle söz vererek; İletişim özgürlüğünü, halkın gerçekleri öğrenme hakkının bir aracı sayarak; Gazetecilikte temel işlevin, gerçekleri bulup bozmadan, abartmadan kamuoyuna yansıtmak olduğunu göz önünde tutarak; Basın Konseyi'nin kendi çalışmaları üzerinde hiçbir dış müdahaleye izin vermeme kararlılığını vurgulayarak; Yukarıdaki bölümü de içeren Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı, sözünü ettiğimiz temel inançlarımızın bir gereği saydığımızı, kamuoyu önünde açıklarız. 1- Yayınlarda hiç kimse; ırkı, cinsiyeti, yaşı, sağlığı, bedensel özrü, sosyal düzeyi ve dini inançları nedeniyle kınanamaz, aşağılanamaz,2- Düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünü sınırlayıcı; genel ahlâk anlayışını, din duygularını, aile kurumunun temel dayanaklarını sarsıcı yada incitici yayın yapılamaz,3- Kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlâka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilemez,4- Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilemez,5- Kişilerin özel yaşamı, kamu çıkarlarının gerektirdiği durumlar dışında, yayın konusu olamaz,6- Soruşturulması gazetecilik imkânları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olmaksızın yayınlanamaz,7- Saklı kalması kaydıyla verilen bilgiler, kamu yararı ciddi bir biçimde gerektirmedikçe yayınlanamaz,8- Bir basın organının dağıtım süreci tamamlanmadan o basın organının özel çabalarla gerçekleştirdiği ürün, bir başka basın organı tarafından kendi ürünüymüş gibi kamuoyuna sunulamaz. Ajanslardan alınan özel ürünlerin kaynağının belirtilmesine özen gösterilir,9- Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse "suçlu" ilân edilemez,10- Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez,11- Gazeteci, kaynaklarının gizliliğini korur. Kaynağın kamuoyunu kişisel, siyasal ekonomik vb. nedenlerle yanıltmayı amaçladığı haller bunun dışındadır,12- Gazeteci görevini, taşıdığı sıfatın saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumlarla yapmaktan sakınır,13- Şiddet ve zorbalığı özendirici, insani değerleri incitici yayın yapmaktan kaçınılır.14- İlan ve reklâm niteliğindeki yayınların bu nitelikleri, tereddüde yer bırakmayacak şekilde belirtilir,15- Yayın tarihi için konan zaman kaydına saygı gösterilir,16- Basın organları, yanlış yayınlardan kaynaklanan cevap ve tekzip hakkına saygı duyarlar.4. Gazeteciler Hak ve Sorumlulukları BildirgesiTürkiye Gazeteciler Cemiyeti XE "Gazeteciler Cemiyeti" \t "Bakın Gazeteciler Cemiyeti" XE "Gazeteciler Cemiyeti" tarafından yayınlanan Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi XE "Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi" , Türk medyasında özdenetimin yetersizliği ve etik ilkelerin ihlâl edilmesinin doğal bir durum olarak kabul edilmeye başlandığı bir dönemde, bundan rahatsız olan ve gazetecilerin gerçek işlevlerine yönelmelerini savunan medya mensupları tarafından meydana getirilmiştir.5. Yayın Organlarının Meslek İlkeleri- Ombudsman veya Okuyucu TemsilcileriTürkiye’de son yıllarda bazı yayın grupları ve gazeteler kendi meslek ilkelerini deklare etmekte, kendi özdenetim kurumlarını oluşturmaktadır. Bunlardan en ciddi görüneni Doğan Grubu Yayın Organları’nın ilân ettikleri meslek ilkeleri ve Yayın Konseyi’dir. Doğan Medya Grubu, Yayın Konseyi'ni okuyucu şikayetlerini alacak ve sonuçlandıracak bir mekanizma olarak uygulamaya koymuştur. Ayrıca Milliyet gazetesinin başlattığı Okuyucu Temsilcisi (ombudsman) uygulamasının Hürriyet gazetesinde başlatması da bu yönde atılmış önemli adımlardandır.6. Ombudsman ve Okuyucu TemsilcisiTürkiye’de ombudsmanlık uygulaması Milliyet gazetesinde Yavuz Baydar’la birlikte etkinlik kazanmıştır. Baydar, Milliyet gazetesindeki “Okuyucu temsilcisi” köşesinde haftada bir şikayet mektuplarını cevaplamakta, konuyla ilgili meslek ilkeleri çerçevesinde eleştirilerde bulunmaktadır. Bu eleştiriler genellikle haberi yapan muhabir ya da yazı işleri olmakta, haberi yapanların görüşlerini de aynı sayfada yayınlamaktadır. Hürriyet gazetesinde de buna benzer bir uygulama başlatılarak “Okur Temsilcisi’ne Mektuplar” başlığıyla okuyucu eleştirilerine yer verilmektedir. |
|
|
<<< XI. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - ADIYAMAN (26 - 27 Mayıs 2005) >>> |